<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Akdeniz Haber Ajansı</title>
        <link>https://www.ahajans.com.tr/</link>
        <description>Akdeniz Haber Ajansı</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Cinsiyete Göre Beslenme Olur mu?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cinsiyete-gore-beslenme-olur-mu-8330</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cinsiyete-gore-beslenme-olur-mu-8330</guid>
                <description><![CDATA[Menopozla birlikte östrojenin azalması, kardiyovasküler risklerin artması ve ciltte elastikiyet kaybı gibi doğal süreçler kadınları çözüm arayışına yönlendiriyor. Bu noktada piyasaya sürülen kolajen takviyeleri ve östrojen içerikli ürünler, “genç kalma” ve “sağlıklı yaş alma” vaatleriyle pazarlanıyor. Oysa tek bir mucize ürünle sağlığı korumanın mümkün olmadığını belirten Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Ayak tırnaklarımızdan, saç telimize kadar bir bütünüz. Sağlık parametrelerinde her halka birbiriyle iç içe, bütün halinde! Tek bir şeyden mucize etki bekleyip geri kalanını arka plana atmamalısınız. Menopoz sonrası kadınlara, omega-3 yağ asitleri, sebze, şeker oranı düşük mor renkli meyveler, antioksidanlar ve fitoöstrojenlerden zengin bir beslenme önerisi sunulur. Ek olarak, omega-3 balık yağı, magnezyum ve koenzim Q10 gibi takviyeler tıbbi gözetim altında verilebilmektedir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Menopozla birlikte östrojenin azalması, kardiyovasküler risklerin artması ve ciltte elastikiyet kaybı gibi doğal süreçler kadınları çözüm arayışına yönlendiriyor. Bu noktada piyasaya sürülen kolajen takviyeleri ve östrojen içerikli ürünler, “genç kalma” ve “sağlıklı yaş alma” vaatleriyle pazarlanıyor. Oysa tek bir mucize ürünle sağlığı korumanın mümkün olmadığını belirten&nbsp;<strong>Diyetisyen Kumsal Kurucu,&nbsp;</strong>“Ayak tırnaklarımızdan, saç telimize kadar bir bütünüz. Sağlık parametrelerinde her halka birbiriyle iç içe, bütün halinde! Tek bir şeyden mucize etki bekleyip geri kalanını arka plana atmamalısınız. Menopoz sonrası kadınlara, omega-3 yağ asitleri, sebze, şeker oranı düşük mor renkli meyveler, antioksidanlar ve fitoöstrojenlerden zengin bir beslenme önerisi sunulur. Ek olarak, omega-3 balık yağı, magnezyum ve koenzim Q10 gibi takviyeler tıbbi gözetim altında verilebilmektedir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>TEKNOLOJİ ALGORİTMALARI KADINLARIN SÖZDE İHTİYAÇLARINA OYNUYOR!</strong></p>

<p>Kadınların öncelik verdiği sağlık faydaları, fizyolojik ihtiyaçlar ve toplumsal baskıların birleşiminden oluşuyor. Teknolojik cihazların algoritmaları da bu eğilimleri algıladığında, kadınların karşısına sürekli olarak hormonal dengeyi, cilt sağlığını veya menopoz semptomlarını iyileştirdiğini iddia eden ürünler çıkıyor. Bu ürünler, sosyal medya ve reklamlarla çoğunlukla bir ‘ihtiyaç’ olarak tanıtılıyor ve kadınlara yönelik mesajlarla öne çıkarılıyor. Kadınlar için hormon döngülerini destekleyen beslenme stratejilerinin önem taşıdığını belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Life Uzman</strong>&nbsp;<strong>Diyetisyen Kumsal Kurucu,</strong>&nbsp;“Magnezyum ve B6 vitamini, kasları gevşeterek ve nörotransmitter işlevini destekleyerek PMS semptomlarını azaltmada özellikle etkilidir. Bununla birlikte Omega-3 yağ asitleri, iltihabı yönetmeye ve hormon üretimini desteklemeye yardımcı olur ve bunları tüm yaşam evrelerinde olmazsa olmaz hale getirir. Hormonal dalgalanmaları ve menopoz geçişlerini yönetmek için bütüncül ve fonksiyonel tıp bakış açısıyla, bu gıdalardan çok daha öte bir yolculuk var. Bu nedenle sağlık yönetiminizi sosyal medyadan gördüklerinizle, influencer ürünleri ile değil sağlık uzmanı ile yapmalısınız. &nbsp;Mesela östrojen bandı gerekli mi, ne gibi riskleri var? Hekiminizle konuşmalısınız” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>ERKEKLER “KAS” ODAKLI!</strong></p>

<p>“Kas kütlesi artırma ve hızlı toparlanma hedefi, erkekleri protein tozları ve performans artırıcı takviyelere yönlendiriyor. Sosyal medya ve reklamlar da bu ürünleri ‘olmazsa olmaz’ olarak gösteriyor. Antrenman sıklığı, yoğunluğu ve bireysel sağlık durumu dikkate alınmadan kontrolsüz kullanılan takviyelerin ciddi sağlık riskleri doğurabildiğini söyleyen&nbsp;<strong>Uzman</strong>&nbsp;<strong>Diyetisyen Kumsal Kurucu, “</strong>Özellikle testosteron artırıcı ürünlerin bilinçsiz tüketimi hormon dengesini bozabilirken, doğal yöntemler ve dengeli beslenme, güvenli ve etkili bir alternatif olarak öne çıkıyor. Oysa yağsız etler, yumurtalar, kinoa, tofu, tempeh ve mercimek gibi gıdalar, erkekler için mükemmel protein kaynakları! Testosteron artıcı doğal yöntemlerle oldukça mevcut ve başarılı sonuçlar alıyoruz. İlaçlar, kontrolsüz takviyeler kullanıp sağlığınızı riske etmek yerine doğal yollara başvurmalısınız” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>RİSKLİ GIDA TRENDLERİ SAĞLIĞINIZI BOZABİLİR</strong></p>

<p>Dönemsel gıda trendleriyle birlikte tek bir besine ya da takviyeye aşırı yüklenme eğiliminin ciddi dengesizliklere yol açtığını belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Life Uzman</strong>&nbsp;<strong>Diyetisyen Kumsal Kurucu, “</strong>Sosyal medyada popülerleşen ürünler, kontrolsüz kullanımın önünü açıyor. Mucize etkiler beklemek yerine dengeli ve doğal beslenmeye odaklanılması gerekiyor. Örneğin kolajen patlaması yaşanırken, bu ihtiyacın ilikli kemik suyu gibi doğal kaynaklarla karşılanması çok daha güvenli bir yaklaşım. Prolin, glisin, hiyaluronik asit ve glukozamin gibi damar sağlığını ve doku esnekliğini destekleyen bileşenler içeren bu besin, bütüncül bir yaklaşımın parçası olabilir. Yine doğum ve menopoz sonrası dönemlerde de kalsiyum, D vitamini ve magnezyum gibi temel besin öğelerinin kişiye özel bir planlama ile hekim gözetiminde alınması gerekir. Yine ihtiyaçların da dönemsel olarak değişebileceği unutulmamalıdır” uyarısında bulunuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ DİYET VE TAKVİYE PLANLARI</strong></p>

<p>Günümüzde kadın ve erkeğin cinsiyetlendirilmiş alışkanlıklara doğru sürüklendiğini belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Life Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “</strong>Fizyolojik, biyolojik ihtiyaçlar çerçevesinde kişiye özel bir beslenme planı olması gerektiğini, kadınların arzuladığı sağlık faydalarının erkeklerden daha fazla olduğunu çok net görüyoruz. Ancak ihtiyaçların cinsiyet, yaş, genel sağlık durumu ve yaşam evresine göre değiştiği unutulmamalı. Bu nedenle sağlık hedeflerinize uygun, kişiselleştirilmiş diyet ve takviye planları ile uyum içerisinde olun. Trendlere kendinizi kaptırıp genel sağlık kontrollerinizi aksatmayın” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 11:39:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/05/cinsiyete-gore-beslenme-olur-mu-1778056753.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bebeklerin Gece Beslenmesi Çürük Riskini Artırıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bebeklerin-gece-beslenmesi-curuk-riskini-artiriyor-8329</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bebeklerin-gece-beslenmesi-curuk-riskini-artiriyor-8329</guid>
                <description><![CDATA[Erken çocukluk çağı çürükleri, genellikle 6 yaşın altındaki çocuklarda görülen, birçok dişi etkileyebilen ve hızlı ilerleyebilen bir çürük türü. Bu çürükler ilk olarak genellikle üst çenede ön dişlerde başlar ve kontrol altına alınmazsa hızlı bir şekilde yayılabilir. En önemli sebebi ise gece beslenmesidir. Gece boyunca ya da uykuya dalma esnasında bebeğin emzirilmesi ya da biberonla şeker içeren gıdaların verilmesi çürüklerin oluşumuna zemin hazırlar. Biberon ucuna şeker, bal, reçel ya da pekmez gibi besinlerin eklenmesi de bu açıdan sakıncalıdır. Bir yaşından itibaren ise çocukların biberon yerine bardak kullanımına özendirilmesi faydalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Diş Kontrollerine 1 Yaş İtibariyle Başlanmalı </strong></p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Üyesi Irmak Bektaş Deniz, </strong>erken çocukluk çağı çürüklerinin önüne geçilmesi için bazı önemli uyarılarda bulunarak şunları söyledi: <em>“Bu tip sorunların yaşanmaması adına öncelikle gece beslenmesinin kontrol altına alınması gerekir. Çocuğa biberonla süt ya da mama verilmesi yerine, ilk geçiş sürecinde su verilebilir. Sonraki adımlarda dişler ilk sürdüğü andan itibaren mutlaka fırçalanmalı ve temiz tutulmalıdır. Çocuğun dişi sürdükten sonra yaş grubuna uygun bir fırça ve gerekli macunla mutlaka temizliği yapılmalıdır. Son olarak bir diğer önemli nokta ise aslında çocukların en geç bir yaş itibariyle mutlaka bir diş hekimi kontrolünden geçmeleri. Bu kontrollerde çocukların çürük risk durumu tespit edilip ebeveynlere gerekli ağız hijyeni bilgilendirmesi yapılabilmektedir.” </em></p>

<p><strong>İlerlemiş Vakalarda Tedavi Zorlaşabilir</strong></p>

<p>Biberon çürüklerinin tedavisinde oldukça etkili ve gelişmiş yöntemler mümkün. Fakat aşırı ilerlemiş vakalarda bu çürüklerin tedavisi zorlaşabilir. Söz konusu tedavilerin başlamasında en önemli nokta, ailelerin erken dönemde fark etmeleri ve muayenelerin aksatılmaması. Tedavi edilemeyen, geç kalınan dişlerin maalesef çekilmesi gerekebilir.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 11:39:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/05/bebeklerin-gece-beslenmesi-curuk-riskini-artiriyor-1778056740.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sık İdrara Çıkma ve Karın Ağrısı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/sik-idrara-cikma-ve-karin-agrisi-8311</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/sik-idrara-cikma-ve-karin-agrisi-8311</guid>
                <description><![CDATA[Çocukluk çağında sık görülmesine rağmen çoğu zaman belirti vermeden ilerleyen böbrek reflüsü, idrarın mesaneden böbreklere doğru geri kaçmasıyla ortaya çıkan önemli bir sağlık sorunudur. Özellikle sık idrara çıkma, karın ağrısı, tekrarlayan ateşli idrar yolu enfeksiyonlarıyla kendini gösterebilen bu tablo, erken tanı konulmadığında kalıcı böbrek hasarına yol açabiliyor. Uzmanlar, çocuklarda görülen idrar yolu enfeksiyonlarının mutlaka dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Memorial Göztepe Hastanesi Çocuk Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. Hakan Kocaman, çocuklarda böbrek reflü hastalığı ve tedavisi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>İdrar akışı terse döner ve bakteriler böbreklere ulaşır</strong></p>

<p>Vezikoüreteral reflü (VUR), idrarın normalde tek yönlü olması gereken akışının tersine dönmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Bu durum, bakterilerin böbreklere ulaşmasını kolaylaştırarak enfeksiyon riskini artırır. Özellikle bebeklik ve erken çocukluk döneminde görülen hastalık, çoğu zaman belirgin şikâyet oluşturmadan ilerleyebilir.</p>

<p><strong>0-5 yaş arası çocuklar en riskli grupta</strong></p>

<p>VUR açısından en riskli grup 0-5 yaş arası çocuklardır. Erkek bebeklerde yaşamın ilk yılında daha sık görülürken, kız çocuklarında genellikle tekrarlayan enfeksiyonlarla ortaya çıkmaktadır. Ailesinde reflü öyküsü olanlar, doğumsal idrar yolu anomalisi bulunan çocuklar ile kabızlık ve işeme bozukluğu yaşayanlar da risk grubunda yer alır. Hastalığın en yaygın nedeni doğumsal faktörlerdir. Üreterin mesaneye giriş yerindeki kapak mekanizmasının yeterince gelişmemesi reflüye yol açabilir. Bunun yanı sıra mesane çıkışında tıkanıklık, nörojen mesane, posterior üretral valv gibi yapısal sorunlar ya da uzun süreli işeme disfonksiyonları da hastalığın gelişmesine neden olabilir.</p>

<p><strong>Bu belirtiler çocuklarda böbrek reflüsüne işaret edebilir!</strong></p>

<p>Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları ve özellikle ateşli enfeksiyonlar en önemli işaretler arasında yer alır. Bir yaş altı bebeklerde nedeni açıklanamayan yüksek ateş, gebelikte saptanan böbrek genişlemesi ve ailede reflü öyküsü bulunması da dikkate alınmalıdır. Ayrıca büyüme geriliği ve çocukluk çağında görülen hipertansiyon da değerlendirilmesi gereken diğer önemli bulgulardır.</p>

<p>Hastalık çoğu zaman doğrudan belirti vermese de idrar yolu enfeksiyonu sırasında bazı şikâyetlerle kendini gösterebilir. Bebeklerde yüksek ateş, huzursuzluk, beslenme güçlüğü, kusma ve kilo alamama görülebilir. Daha büyük çocuklarda ise sık ve ağrılı idrara çıkma, karın veya bel ağrısı, kötü kokulu ya da bulanık idrar ve gece alt ıslatma gibi belirtiler ön plana çıkabilir.</p>

<p><strong>Böbrek hasarı varsa cerrahi gündeme gelebilir</strong></p>

<p>Vezikoüreteral reflünün en büyük riski, yol açtığı enfeksiyonlar ve buna bağlı gelişen böbrek hasarıdır. Tanı için ilk basamak genellikle ultrasonografidir. Kesin tanı ise “işeme sistoüretrografisi” (VCUG) ile konur ve bu yöntemle reflünün derecesi belirlenir. Gerekli durumlarda böbreklerde kalıcı hasar olup olmadığını değerlendirmek için böbrek sintigrafisi de yapılabilir.</p>

<p>Tedavi süreci her çocuk için bireysel olarak planlanmalıdır. Çünkü reflünün derecesi, çocuğun yaşı, enfeksiyon sıklığı ve böbreklerde hasar olup olmaması en önemli belirleyici unsurlardır. Düşük dereceli reflülerin önemli bir kısmı zamanla kendiliğinden düzelebilmektedir. Hafif vakalarda düzenli takip ve enfeksiyonlardan korunma yeterli olabilirken, orta dereceli olgularda endoskopik yöntemler tercih edilebilir. İleri dereceli ve böbrek hasarı riski bulunan durumlarda ise cerrahi tedavi gündeme gelebilir.&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 11:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/sik-idrara-cikma-ve-karin-agrisi-1777363607.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eklem Yaşlanmasını Durdurmak Mümkün mü?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/eklem-yaslanmasini-durdurmak-mumkun-mu-8292</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/eklem-yaslanmasini-durdurmak-mumkun-mu-8292</guid>
                <description><![CDATA[Eklem sağlığı çoğu zaman yalnızca yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görülse de, güncel bilimsel veriler bunun büyük ölçüde yaşam tarzı ve hareket alışkanlıklarıyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Modern ortopedi yaklaşımında artık sadece ağrıyı tedavi etmek değil; eklemin biyomekaniğini anlamak, hareketi analiz etmek ve süreci erken dönemde yönetmek ön plana çıkıyor. Doğru değerlendirme ve kişiye özel planlama ile eklem problemlerinin ilerlemesi yavaşlatılabiliyor hatta birçok durumda cerrahiye gerek kalmadan kontrol altına alınabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Mahmud Aydın, eklem yaşlanmasının sebepleri ve tedavi yöntemleri hakkındaki soruları yanıtladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Doğru hareket sağlıklı ve genç eklemler</strong></p>

<p>Eklem dokularının “biyolojik yaşı”; takvim yaşından çok, mekanik yüklenme, inflamasyon düzeyi ve yaşam tarzı ile şekillenir. Doğru ve düzenli hareket eden eklemler, hareketsiz ya da yanlış yüklenen eklemlere kıyasla fonksiyonlarını çok daha uzun süre koruyabilir. Bu nedenle hareketin bir yaşı yoktur; aksine doğru hareket, eklem sağlığının en güçlü belirleyicisidir.</p>

<p><strong>Eklem ağrısı sadece bulunduğu yerden kaynaklanmayabilir</strong></p>

<p>Eklem ağrıları çoğu zaman yalnızca ağrı hissedilen bölgeden kaynaklanmaz. Modern ortopedi yaklaşımına göre bu ağrılar, vücuttaki biyomekanik zincirin bozulmasının bir sonucu olabilir. Örneğin diz ağrısı; kalça stabilitesindeki bir zayıflık, ayak basış bozukluğu veya omurga hizalanmasındaki problemle ilişkili olabilir. Bu nedenle güncel yaklaşımda yalnızca ağrılı bölgeyi değil, tüm kinetik zinciri değerlendirmek esastır. Bu bakış açısı, hem doğru tanı koymayı kolaylaştırır hem de gereksiz cerrahi müdahalelerin önüne geçer.</p>

<p><strong>Sadece MR yetmez, hareket analizi tanıyı değiştiriyor</strong></p>

<p>Geleneksel görüntüleme yöntemleri (MR, BT) önemli bilgiler sunsa da yalnızca statik veriler sağlar. Oysa birçok ortopedik problem, hareket sırasında ortaya çıkar. Bu noktada devreye giren yeni nesil teknolojiler, özellikle hareket halindeki vücudu analiz ederek fark yaratmaktadır. Radyasyonsuz yürüme ve postür analiz sistemleri sayesinde omurga ve alt ekstremite hizalanması dinamik olarak değerlendirilebilir. Böylece statik görüntülemede fark edilemeyen; yürürken oluşan yük dağılımı bozuklukları, vücudun ağrıyı azaltmak için geliştirdiği gizli denge ve telafi hareketleri ve zamanla başka bölgelere binen fazla yük net şekilde ortaya konur.</p>

<p><strong>Hem statik hem de dinamik değerlendirme sunar</strong></p>

<p>DİERS (Formetric / 4D Motion Lab), omurga ve postürü radyasyon kullanmadan analiz eden ileri teknoloji bir sistemdir. Yüzey topografisi ve optik sensörler aracılığıyla çalışan bu sistem, hem statik hem de dinamik değerlendirme imkanı sunar. DİERS ile omurga hizalanması, pelvis pozisyonu, yük dağılımı, yürüme paterni (4D analiz ile) analiz edilir. </p>

<p>Skolyoz takibi, postür bozuklukları, bel ve sırt ağrıları, yürüme bozuklukları, alt ekstremite yük dağılım analizi, sporcu performans değerlendirmesi yapılabilir. En önemli avantajlarından biri, tamamen radyasyonsuz ve non-invaziv olmasıdır. Özellikle 4D analiz sayesinde hastanın yürüyüşü anlık olarak incelenir ve zaman içindeki hareket değişimleri detaylı şekilde ortaya konur.</p>

<p><strong>Kıkırdak hasarı tamamen iyileşir mi?</strong></p>

<p>Kıkırdak dokusunun kendini yenileme kapasitesi sınırlıdır; ancak günümüzde gelişen rejeneratif tedavilerle bu süreç desteklenebilmektedir. Eklem içi enjeksiyonlar (PRP, hyaluronik asit), hücresel tedaviler ve biyolojik ajanlar; inflamasyonu azaltarak ve doku iyileşmesini destekleyerek eklem ömrünü uzatabilir. İlk amacı desteklemektir, erken evrede oldukça etkilidir. İkincisi ise onarmaktır (repair/regenerate) ve seçilmiş hasta grubunda mümkündür. Doğru hasta ve doğru zamanda uygulandığında bu tedaviler, cerrahi ihtiyacını geciktirebilir hatta bazı durumlarda tamamen ortadan kaldırabilir.</p>

<p><strong>Yaşam tarzı değişikliği önemli</strong></p>

<p>Birçok ortopedik sorun aslında önlenebilir niteliktedir. Doğru egzersiz ve kas dengesi, sağlıklı vücut ağırlığı, inflamasyonu azaltan beslenme, düzenli ve çeşitli hareket eklem sağlığını belirleyen temel faktörlerdir. Özellikle fazla kilo, eklemlere binen yükü katlayarak artırır ve kıkırdak yıpranmasını hızlandırır. Bu nedenle günümüzde “longevity” yaklaşımıyla yalnızca yaşam süresi değil, hareket kalitesi ve bağımsızlık da korunmaya çalışılmaktadır.</p>

<p><strong>Eklem sağlığında doğru yaklaşım: Erken önlem</strong></p>

<p>Eklem sağlığına yaklaşım reaktif değil, proaktif olmalıdır. Kısacası ağrı başladıktan sonra değil, sorun oluşmadan önce önlem alınmalıdır. Eklem check-up yaklaşımı ile biyomekanik problemler erken saptanır, kıkırdak hasarı ilerlemeden önlenir, cerrahi gereksinimi azaltılır. Yaşam boyu ağrısız ve özgür hareket edebilmek, eklemlere gösterilen özenin doğrudan bir sonucudur. Doğru analiz, doğru hareket ve doğru tedavi ile eklem yaşlanması kaçınılmaz bir kader olmaktan çıkarılabilir.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 13:12:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/eklem-yaslanmasini-durdurmak-mumkun-mu-1776766370.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akran zorbalığı, silahlı saldırılara mı evriliyor?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/akran-zorbaligi-silahli-saldirilara-mi-evriliyor-8271</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/akran-zorbaligi-silahli-saldirilara-mi-evriliyor-8271</guid>
                <description><![CDATA[Şanlıurfa’nın Siverek ilçesindeki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde 16 kişinin yaralandığı silahlı saldırı ile Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesi Ayser Çalık Ortaokulu’nda 9 kişinin hayatını kaybettiği, 13 kişinin yaralandığı saldırıların ardından, gözler yeniden bireysel silahlanma ve şiddetin toplumsal boyutlarına çevrildi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Adli Bilimler Bölümü’nden Prof. Dr. Aylin Yalçın Sarıbey, yaşanan olayların sadece bireysel değil, çok katmanlı bir sorun olduğuna dikkat çekerek önemli değerlendirmelerde bulundu.</p>

<p>S<strong>ilah edinmenin üç temel nedeni: Savunma, aidiyet, kimlik</strong></p>

<p>Prof. Dr. Sarıbey, bireylerin silah edinme motivasyonlarını üç ana başlıkta toplandığını belirterek, “İnsanlar savunma, kültürel aidiyet ve psikolojik kimlik inşası olmak üzere üç temel nedenle silah sahibi olmaktadırlar. Savunma odaklı yaklaşımda bireyler, suç mağduru olma korkusu ve güvenlik yetersizliği algısıyla silahı son bir sığınak olarak görürler. Sosyolojik açıdan silah, aileden gelen bir gelenek, avcılık veya atıcılık gibi alt kültürlere aidiyet hissi veren bir sosyalleşme aracıdır. Psikolojik çalışmalarda ise silahın, bireye kaybolan kontrol hissini geri verdiği ve maskülen güç sembolü olarak işlev gördüğü vurgulanır.” dedi.</p>

<p><strong>“Silah etkisi” saldırganlığı tetikleyebiliyor</strong></p>

<p>Bazı toplumlarda silah sahipliğinin politik bir anlam da taşıdığını ifade eden Prof. Dr. Sarıbey, “Silah, devlete karşı bireysel özgürlüğün ve sivil hakların korunması gibi bir anlam yüklenerek de sahiplenilebilmektedir. Ancak ‘Silah Etkisi’ teorisi, korunma amaçlı bile olsa silahın varlığının saldırganlık dürtülerini tetikleyebileceğine dikkat çekmektedir. Özetle silah, yalnızca bir araç değil; hem somut bir güvenlik arayışını hem de soyut bir güç ve kimlik tanımını temsil etmektedir. Bu motivasyonlar, bireyin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik çevre ve hukuki düzenlemelerle doğrudan ilişkilidir. Nihayetinde silah edinme kararı, rasyonel bir korunma ihtiyacı ile derin psikolojik gereksinimlerin birleşimidir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Dijital içerikler gençlerin risk algısını zayıflatıyor</strong></p>

<p>Medyanın ve dijital içeriklerin etkisine de dikkat çeken Prof. Dr. Sarıbey, “Silahın filmler, diziler, video oyunları ve sosyal medya aracılığıyla estetik bir unsur gibi sunulması, en başarılı, en adaletli, en güçlü karakterlerin silah kullanıyor olmaları gençlerin risk algısını köreltmektedir. Ekranda gördüğü karakterlerin sorunları silahla çözdüğünü gören gençler, çatışma yönetiminde iletişim yerine fiziksel gücü ve silahı merkeze koymaya başlamaktadır. Bu da akran zorbalığının silahlı saldırılara evrilme riskini arttırmaktadır.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Şiddet gündelik hayatın parçası haline geliyor</strong></p>

<p>Şiddetin gündelikleştiğine işaret eden Prof. Dr. Sarıbey, “Sürekli şiddet ve suç içeriklerine maruz kalmak bireyleri şiddete karşı duyarsızlaştırmakta ve şiddetin sıradan bir çözüm yöntemi olarak görülmesine neden olmaktadır. Eskiden husumet, namus temelli olan ateşli silahla öldürme- yaralama olayları, artık trafikteki bir tartışma, sosyal medyadaki bir atışma meselesine indirgenmiş durumdadır.” dedi.</p>

<p><strong>Güvensizlik algısı bireysel silahlanmayı artırıyor</strong></p>

<p>Modern yaşamın getirdiği güvensizlik algısının da bireysel silahlanmayı tetiklediğini belirten Prof. Dr. &nbsp;Aylin Yalçın Sarıbey, “Şehir hayatındaki belirsizlikler, suç oranlarına ilişkin algısal artış ve cezaların caydırıcılığına yönelik güvensizlik, bireyleri kendi güvenliğini kendisinin sağlama düşüncesine itmektedir. Silah bu noktada yapay bir kontrol hissi sunmaktadır. Özellikle ataerkil toplumlarda silah, otorite ve statü simgesi olarak görülmekte, sosyal medyanın da etkisiyle bir kimlik inşası aracına dönüşmektedir” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Silaha erişim kolaylığı sonuçları ağırlaştırıyor</strong></p>

<p>Ateşli silahlara erişimin kolay olmasının, olayların sonuçlarını ağırlaştırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Sarıbey, çözüm önerilerini de şöyle sıraladı:</p>

<p>“Ateşli silahlara erişimi sınırlayabilmek adına teminin önlenmesi için denetim ve takiplerin arttırılması, var olan silahların dolaşımdan çıkartılması için ceza muafiyeti ve teşvik edici sistemler kullanılarak teslim edilmelerinin sağlanması gerekmektedir. Risk grubunda olan çocukların tespiti, takibi ve psikososyal olarak desteklenmeleri büyük önem taşımaktadır. Ruhsatsız silah taşımanın cezası ertelemeye tabi olmayacak kadar ağırlaştırılmalı, ruhsatlı silah sahibi olan kişilerin silaha erişimi zorlaştıracak her türlü önlemi almaları zorunlu tutulmalıdır.”&nbsp;</p>

<p><strong>Denetim, eğitim ve psikososyal destek şart</strong></p>

<p>Risk grubundaki çocukların erken tespitinin önemine vurgu yapan Prof. Dr. Sarıbey, “Okullarda ve rehberlik ve destek birimlerinde öfke kontrolü, çatışma çözme becerileri üzerine zorunlu programlar periyodik olarak uygulanmalıdır. Silahın kullanımının yüceltildiği yapımlara yönelik denetimlerin artırılması ve toplumsal şiddeti normalize eden dilden kaçınılması sıkı biçimde takip edilmelidir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>“Bulaşıcı etki” uyarısı: Haber dili kritik rol oynuyor</strong></p>

<p>Bu tür olayların ardından “bulaşıcı etki” riskine de dikkat çeken Prof. Dr. Sarıbey, “Büyük yankı uyandıran bu tür olayların ardından benzer olayların yaşanma ihtimali artmakta, bulaşıcı etki göstermektedir. &nbsp; Sosyal medyada çok görünür kılınması benzerlerinin olma ihtimalini güçlendirmektedir, bu nedenle sosyal medyada ve haberlerin verilmesinde kullanılan dile dikkat edilmesi, psikolojik destek mekanizmalarının etkin işletilmesi büyük önem taşımaktadır. Çocuklarımız geleceğimizdir, her birinin sağlıklı, mutlu, huzurlu bireyler olmaları tüm toplumun sorumluluğunda olduğu unutulmamalıdır.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 11:42:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/akran-zorbaligi-silahli-saldirilara-mi-evriliyor-1776415334.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>100 Erkekten 15’inde Görülen Varikosel Sorununa Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/100-erkekten-15inde-gorulen-varikosel-sorununa-dikkat-8252</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/100-erkekten-15inde-gorulen-varikosel-sorununa-dikkat-8252</guid>
                <description><![CDATA[Varikosel, erkeklerde testisleri saran toplardamarların anormal şekilde genişlemesi sonucu oluşan yaygın bir hastalık olarak biliniyor. Yetişkin erkeklerin yaklaşık %15’inde görülüyor; infertilite (kısırlık) sorunu yaşayan erkeklerde bu oran %35-40’lara kadar çıkabiliyor. Genellikle sol tarafta daha sık rastlanıyor, ancak her iki tarafta da görülebiliyor. Bazı hastalarda testislerde ağrı hissi veya küçülme gibi belirtilere yol açarken, birçok erkekte hiçbir şikayete neden olmadan sessizce varlığını sürdürebiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Yunus Çolakoğlu, varikosel hakkında tüm merak edilenleri anlattı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Solucan torbası gibi bir damarlaşma görülebiliyor</strong></p>

<p>Varikosel, testisleri çevreleyen toplardamarların genişleyip kıvrımlı hale gelmesi olarak tanımlanmaktadır. En sık sol tarafta görülmekte ve bazen hiç belirti vermezken bazen uzun süre ayakta kalınca artan künt ağrı, ağırlık hissi veya ele “solucan torbası” gibi gelen damarlaşma durumu oluşabilmektedir. Bazı kişilerde testis boyutunda küçülmeye, sperm kalitesinde düşüşe ve buna bağlı kısırlık sorunlarına yol açabilmektedir. Bu yüzden özellikle ağrı, belirgin şişlik veya çocuk sahibi olma durumunda bir olumsuzluk hissedilmesi halinde uzman bir görüş alınması oldukça önemlidir.</p>

<p><strong>Varikosel, testis içinde birkaç temel mekanizma yoluyla hasar oluşturuyor</strong></p>

<p>Genişleyen damarlarda göllenmiş kan, skrotal ısı artışına neden olmaktadır. Testislerin normalden daha sıcak bir ortamda bulunması sperm üretimini olumsuz etkilemektedir. Ayrıca uzaklaştırılamayan kirli kan nedeniyle testis içinde oksijen azlığı gelişmekte ve bu durum hücre fonksiyon bozukluğuna yol açmaktadır. Böbrek ve böbreküstü bezinden gelen zararlı atıkların testise geri akması da bu olumsuz süreci artırabilmektedir.</p>

<p>Zamanla bu süreçler;  </p>

<ul>
	<li>Sperm sayısında, hareketliliğinde ve morfolojisinde bozulmaya</li>
	<li>Testis hacminde küçülmeye</li>
	<li>Testosteron üretiminde azalmaya  </li>
</ul>

<p>yol açabilmektedir. Kısacası varikosel, testisleri “ısısal, oksidatif ve hipoksik stres” altında bırakarak ilerleyici hasar yaratabilmektedir.</p>

<p><strong>Yaşınızdan, sperm analiz sonuçlarına kadar detaylı bir inceleme yapılıyor </strong></p>

<p>Varikosel tanısı alan her hastada mutlaka kapsamlı bir inceleme yapılmalıdır. Bu değerlendirme şunları içermelidir:  </p>

<ul>
	<li>Detaylı fizik muayene</li>
	<li>Skrotal Doppler ultrasonografi (damar çapları ve reflü derecesinin belirlenmesi)</li>
	<li>Sperm analizi (spermiyogram)</li>
	<li>Testis hacim ölçümü</li>
	<li>Gerektiğinde kan hormon testleri (testosteron, FSH, LH vb.).</li>
</ul>

<p>Üroloji uzmanı tarafından varikosel tanısının konulması, otomatik olarak ameliyat yapılması gerektiği anlamına gelmemektedir. Tedavi kararı son derece bireyseldir ve şu faktörler göz önünde bulundurularak verilmelidir:  </p>

<ul>
	<li>Hastanın yaşı</li>
	<li>Varikoselin muayenede ve Doppler ultrasonografideki derecesi (Grade 1-3)</li>
	<li>Testis boyutları ve hacmi</li>
	<li>Çocuk sahibi olma isteği ve mevcut infertilite durumu</li>
	<li>Testislerdeki ağrının şiddeti ve süresi</li>
	<li>Sperm analizi sonuçları (sperm sayısı, hareketliliği, morfolojisi)</li>
	<li>Hormon seviyeleri (özellikle testosteron).</li>
</ul>

<p><strong>Bu belirtilerde ameliyat düşünülebiliyor </strong></p>

<p>Uluslararası üroloji ve üreme tıbbı kılavuzları, klinik varikosel (elle hissedilen) varlığında ve aşağıdaki durumlarda ameliyatı önermektedir:  </p>

<ul>
	<li>Çiftin açıklanamayan infertilitesi varsa ve sperm parametrelerinde bozulma tespit edilmişse, </li>
	<li>Testis hacminde anlamlı küçülme (atrofi) veya gelişim geriliği varsa,  </li>
	<li>Şiddetli ve günlük yaşam kalitesini bozan ağrı mevcutsa (başka nedenler dışlandıktan sonra),  </li>
	<li>Bazı vakalarda düşük testosteron seviyeleriyle birlikte klinik varikosel varsa.</li>
</ul>

<p>Bu testlerde herhangi bir bozukluk saptanırsa, testislerdeki oksidatif stres ve ısı artışı nedeniyle ilerleyebilecek hasarı önlemek amacıyla varikosel ameliyatı ciddi şekilde düşünülmelidir. </p>

<p><strong>Ameliyatın sperm üzerinde birçok olumlu etkisi olduğunu gösteriyor </strong></p>

<p>Günümüzde mikrocerrahi “Varikoselektomi” tekniği, en yüksek başarı oranına ve en düşük komplikasyon riskine sahip yöntem olarak kabul edilmektedir. Ameliyatın en önemli faydalarından birisi, testis fonksiyonlarını koruması ve iyileştirmesidir. Yapılan çok sayıda bilimsel çalışma, varikosel ameliyatı sonrası sperm konsantrasyonu, toplam sperm sayısı, hareketlilik ve normal morfoloji oranında anlamlı iyileşmeler olduğunu göstermektedir. Ayrıca özellikle testosteron seviyesi düşük olan hastalarda ameliyat sonrası hormon düzeylerinde artış gözlenebilmekte, bu da cinsel fonksiyonlar ve genel enerji seviyesi üzerinde olumlu etki yaratabilmektedir. Ağrı şikayeti olan hastalarda da semptomlarda belirgin rahatlama sağlanabilmektedir. Ancak sperm analizi ve hormon testleri tamamen normal çıkan hastalarda karar daha tartışmalıdır. Bu grupta ileride oluşabilecek gizli testis hasarını önlemek adına ameliyatın potansiyel faydaları ile riskleri (varikosel nüksü, hidrosel oluşumu gibi nadir komplikasyonlar) mutlaka cerrah ile etraflıca konuşulmalıdır. Karar, hastanın yaşı, çocuk sahibi olma planı, varikoselin derecesi ve genel sağlık durumu dikkate alınarak ortak şekilde verilmelidir.</p>

<p><strong>Düzenli takip ve yaşam tarzı önerileri de bu süreçte büyük önem taşıyor</strong></p>

<p>Birçok erkek, varikoseli olduğu halde hiçbir sorun yaşamadan çocuk sahibi olabilmekte ve uzun yıllar sorunsuz takip edilebilmektedir. Varikosel, panik yaratması gereken bir hastalık değildir. Çoğu vakada düzenli takip ve yaşam tarzı önerileri (sigara bırakma, kilo kontrolü, aşırı sıcaktan kaçınma) yeterli olurken, uygun ve seçilmiş hastalarda ameliyat ile sperm kalitesinin, hormon dengesinin ve yaşam kalitesinin anlamlı şekilde iyileştirilmesi mümkündür.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 12:19:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/100-erkekten-15inde-gorulen-varikosel-sorununa-dikkat-1776071970.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ses ve Sağlık Dünyasına Yolculuk</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/ses-ve-saglik-dunyasina-yolculuk-8245</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/ses-ve-saglik-dunyasina-yolculuk-8245</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Zhanna Talyaha: Ses ve Uyum Dünyasına Yolculuk</p>

<p>Günümüzde, sürekli gürültü ve koşuşturma içinde yaşarken, insanlar iç dengelerini yeniden bulmanın ve huzura ulaşmanın yollarını arıyor. Bu yollardan biri de ses terapisi — bedenin ve zihnin arınmasına ve enerjiyle dolmasına yardımcı olan eşsiz bir uygulamadır. Antalya’da bu alanın öne çıkan isimlerinden biri ise ses şifa ustası ve yoga eğitmeni Zhanna Talyaha’dır.<br />
Zhanna, yolculuğuna profesyonel bir şarkıcı olarak başladı ve bu sayede sesin ve titreşimlerin gücünü derinlemesine keşfetti. Daha sonra yoga ve ses terapisine yönelerek Nepal’de, Amir Lama gibi ustalardan eğitim aldı. Bugün, çalışmalarında yoga, meditasyon ve Tibet ile kristal kaselerin seslerini bir araya getirerek katılımcılara benzersiz bir deneyim sunuyor.<br />
Zhanna’nın seanslarında kristal ve Tibet kaseleri, gonglar ve ses çalışmaları kullanılarak alan ve beden nazikçe arındırılır. Bu titreşimler derin bir rahatlama sağlarken, aynı zamanda bedenin doğal iyileşme süreçlerini destekler, duygusal dengeyi düzenler ve içsel potansiyelin açığa çıkmasına yardımcı olur.<br />
Zhanna, Antalya’da bireysel ve grup seanslarına katılmak isteyen herkesi davet ediyor. Ona göre her insan kendi iç sesini bulabilir ve bu ses aracılığıyla sağlık, mutluluk ve içsel uyuma ulaşabilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 20:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/ses-ve-saglik-dunyasina-yolculuk-1775754343.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mevsim geçişi cildi zorluyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/mevsim-gecisi-cildi-zorluyor-8228</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/mevsim-gecisi-cildi-zorluyor-8228</guid>
                <description><![CDATA[Kış aylarının soğuk, rüzgarlı ve kurutucu etkisinin ardından bahar mevsimine geçiş, cildimiz için önemli bir adaptasyon sürecini beraberinde getiriyor. Kış boyunca düşük nem, soğuk hava ve kapalı ortamlarda geçirilen uzun süreler cildin bariyerini zayıflatabiliyor ve kuruluğa neden olabiliyor. Bahar aylarıyla birlikte ise sıcaklık artıyor, nem oranı değişiyor ve güneş ışınları daha güçlü hissedilmeye başlıyor. Ayrıca bahar aylarında artan ağaç ve çimen polenleri ile küf sporları gibi çevresel alerjenler de daha yoğun hale geliyor. Bu çevresel etkenler nedeniyle, cilt bakımına dikkat edilmediğinde; ciltte kuruluk, hassasiyet, kızarıklık, pullanma,  lekelenme ve yağ üretiminin artmasına bağlı akne oluşumu gibi sorunlar gelişebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, “Kışın uygulanan yoğun ve besleyici bakım rutinlerinin bahar aylarına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi, cildin bu geçiş sürecine daha sağlıklı  uyum sağlaması için çok önemlidir” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bahar aylarında cilt sağlığının korunmasında üç temel kuralın öne çıktığını belirterek, “İlk olarak, cildi sabah ve akşam nazik bir temizleyici ürünle düzenli olarak temizlemek gerekir. Her gün SPF 50 olan bir güneş koruyucu kullanmak, cilt lekelerini ve güneş hasarını önlemede büyük önem taşır. Bunların yanı sıra cilt tipine uygun, daha hafif yapılı bir nemlendiriciyle cildin nem dengesini korumak da son derece önemlidir. Bu üç basit ama etkili adım, cildin mevsim geçişine daha sağlıklı uyum sağlamasına yardımcı olur ve birçok dermatolojik sorunun önlenmesine önemli katkı sağlar” diye konuşuyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bahar aylarında cilt sağlığı için dikkat edilmesi gereken 7 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu! ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kış aylarının soğuk, rüzgarlı ve kurutucu etkisinin ardından bahar mevsimine geçiş, cildimiz için önemli bir adaptasyon sürecini beraberinde getiriyor. Kış boyunca düşük nem, soğuk hava ve kapalı ortamlarda geçirilen uzun süreler cildin bariyerini zayıflatabiliyor ve kuruluğa neden olabiliyor. Bahar aylarıyla birlikte ise sıcaklık artıyor, nem oranı değişiyor ve güneş ışınları daha güçlü hissedilmeye başlıyor. Ayrıca bahar aylarında artan ağaç ve çimen polenleri ile küf sporları gibi çevresel alerjenler de daha yoğun hale geliyor. Bu çevresel etkenler nedeniyle, cilt bakımına dikkat edilmediğinde; ciltte kuruluk, hassasiyet, kızarıklık, pullanma,  lekelenme ve yağ üretiminin artmasına bağlı akne oluşumu gibi sorunlar gelişebiliyor. <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu,</strong> “Kışın uygulanan yoğun ve besleyici bakım rutinlerinin bahar aylarına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi, cildin bu geçiş sürecine daha sağlıklı  uyum sağlaması için çok önemlidir” diyor. <strong>Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu,</strong> bahar aylarında cilt sağlığının korunmasında üç temel kuralın öne çıktığını belirterek, “İlk olarak, cildi sabah ve akşam nazik bir temizleyici ürünle düzenli olarak temizlemek gerekir. Her gün SPF 50 olan bir güneş koruyucu kullanmak, cilt lekelerini ve güneş hasarını önlemede büyük önem taşır. Bunların yanı sıra cilt tipine uygun, daha hafif yapılı bir nemlendiriciyle cildin nem dengesini korumak da son derece önemlidir. Bu üç basit ama etkili adım, cildin mevsim geçişine daha sağlıklı uyum sağlamasına yardımcı olur ve birçok dermatolojik sorunun önlenmesine önemli katkı sağlar” diye konuşuyor. <strong>Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu,</strong> bahar aylarında cilt sağlığı için dikkat edilmesi gereken 7 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu! </p>

<p><strong>Cildinizi günde iki kez temizleyin</strong></p>

<p>Bahar aylarında artan sıcaklık ve nem oranı, cildin sebum üretimini artırabiliyor. Bu durum gözeneklerin tıkanmalarına ve akne oluşumuna zemin hazırlayabiliyor.  Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bu nedenle sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez, cilt tipine uygun nazik bir temizleyici ürünle cildin temizlenmesi gerektiğini belirterek, “Cilt pH’ına yakın temizleyicilerin tercih edilmesi cilt bariyerinin korunmasına yardımcı olur. Özellikle akşam temizliği; makyaj, güneş koruyucu ve gün boyunca biriken çevresel kirletici etkenlerin uzaklaştırılması açısından önemlidir” diyor. </p>

<p><strong>Güneşten korunmayı rutin haline getirin</strong></p>

<p>Bahar aylarında UV ışınlarının yoğunluğu artmaya başlıyor ve bu durum ciltte fotoaging (ışığa bağlı yaşlanma) ile pigmentasyon artışına, yani cilt lekelerinin gelişimine yol açabiliyor. Bu nedenle her gün geniş spektrumlu (UVA ve UVB korumalı) ve SPF 50 içeren bir güneş koruyucu kullanımı büyük önem taşıyor.  Dr. Name Cemşitoğlu, “Güneş koruyucular sadece plajda değil, günlük yaşamda da uygulanmalı ve dış ortamda uzun süre kalınacaksa 2-3 saatte bir yenilenmelidir” bilgisini veriyor. </p>

<p><strong>Mevsime uygun nemlendirici kullanın</strong></p>

<p>Cilt bariyerinin sağlıklı olması, çevresel faktörlere karşı cildin direncini artırıyor. Ancak kış aylarında kullanılan yoğun ve yağ bazlı nemlendiriciler, bahar aylarında bazı cilt tiplerine ağır gelebiliyor ve gözeneklerin tıkanmalarına neden olabiliyor. Dolayısıyla, bahar aylarında daha hafif yapılı, su bazlı veya jel formundaki nemlendiricilerin tercih edilmesi öneriliyor. Hyaluronik asit, gliserin ve seramid içeren ürünler, cildin nem dengesini korumaya ve bariyerini güçlendirmeye katkı sağlıyor.</p>

<p><strong>Haftada 1-2 kez peeling yapın, ancak…</strong></p>

<p>Mevsim geçişlerinde, cilt yüzeyinde biriken ölü hücreler, cildin mat ve cansız görünmesine yol açabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu,<strong> </strong>cilt sağlığı için<strong> </strong>haftada 1-2 kez nazik peeling uygulamalarını önerdiklerine işaret ederek, “Peeling cildin üst tabakasındaki hücre yenilenmesini destekleyerek daha pürüzsüz görünmesine yardımcı olur. Özellikle AHA veya PHA içeren hafif eksfoliyanlar, yani ciltten nazikçe ölü tabakayı arındıran asit içerikli peelingler kontrollü şekilde kullanılabilir” diyor. Ancak aşırı peeling uygulamalarının cilt bariyerine zarar verebileceğini belirten Dr. Name Cemşitoğlu, bu nedenle peeling yönteminin hekimin önerileri doğrultusunda uygulanması gerektiği uyarısında bulunuyor. </p>

<p><strong>Günde 2-2.5 litre su için</strong></p>

<p>Yeterli sıvı alımı, vücudun genel metabolik fonksiyonlarının yanı sıra cilt sağlığı için de önem taşıyor. Özellikle bahar aylarında artan fiziksel aktivite ve terleme nedeniyle vücudun sıvı ihtiyacı da artabiliyor. Su tüketimi tek başına etkili olmasa da sağlıklı bir cilt bakımını destekliyor. Günlük ortalama 2-2.5 litre su tüketimi hücrelerin nem dengesini, bir başka deyişle cilt sağlığı için gerekli olan su miktarını karşılamasıyla cildin daha canlı görünmesine katkı sağlayabiliyor. </p>

<p><strong>Cilt bariyerini destekleyen içerikleri tercih edin</strong></p>

<p>Mevsim geçişleri bazı kişilerde cilt hassasiyetini artırabiliyor. “Bu nedenle cilt bakım ürünlerinde bariyer onarıcı içeriklerin bulunması fayda sağlayabilir” diyen Dr. Name Cemşitoğlu, şu bilgileri paylaşıyor: “Güçlü bir cilt bariyeri cildin çevresel stres faktörlerine karşı daha dirençli olmasını sağlar. Seramidler, niasinamid, panthenol ve hyaluronik asit gibi içerikler cildimizin üst tabakasında bariyer fonksiyonunu destekleyerek, ciltten<strong> </strong>su kaybını azaltmaya yardımcı olur.”</p>

<p><strong>Cildi tahriş edebilen ürünlerden kaçının</strong></p>

<p>Alkol oranı yüksek tonikler, yoğun parfüm içeren kozmetikler veya aşındırıcı peeling ürünleri bazı ciltlerde hassasiyeti artırabiliyor. Özellikle mevsim geçişlerinde cilt bariyeri daha kırılgan hale gelebileceği için bu tür ürünlerden kaçınılması öneriliyor. Dermatolojik olarak test edilmiş, hassas ciltlere uygun ve minimal içerikli ürünlerin tercih edilmesi cilt sağlığı açısından daha güvenli olabiliyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 12:17:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/mevsim-gecisi-cildi-zorluyor-1775207853.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kök Hücre Tedavisi ile Ameliyatsız İyileşebilen 4 Cilt Problemi!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-8213</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-8213</guid>
                <description><![CDATA[Kök hücre temelli tedaviler, hasar görmüş dokuların onarılmasını destekleyerek yalnızca hastalıkların tedavisinde değil, aynı zamanda yaşlanma etkilerinin azalmasında da umut vadediyor. Yenileyici tıbbın en önemli yapı taşlarından biri olan bu yöntemler, estetik ve fonksiyonel iyileşmeyi bir arada hedefliyor. Memorial Ankara Hastanesi Estetik Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Cemal Alper Kemaloğlu, kök hücre ve eksozom tedavileri hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>2000’li yılların başında kök hücrelerin keşfiyle birlikte tıpta önemli bir paradigma değişimi yaşandı. Daha önce yaşlanma ve doku hasarına yönelik tedaviler sınırlı kalırken, iyileşmenin büyük ölçüde mevcut hücrelerin kapasitesiyle gerçekleştiği düşünülüyordu. Ancak kök hücrelerin farklı hücre tiplerine dönüşebilme ve bulundukları dokuyu yeniden düzenleyebilme özellikleri sayesinde, dokuların orijinal yapısıyla onarılabileceği ortaya kondu. Bu gelişme, özellikle estetik ve plastik cerrahi alanında yeni tedavi yaklaşımlarının önünü açtı.</p>

<p><strong>Vücut kendi hücreleriyle kendini onarıyor</strong></p>

<p>İnsan vücudu aslında doğuştan güçlü bir yenilenme kapasitesine sahiptir. Anne karnında tek bir kök hücreden gelişen bu yapı, erişkin dönemde de vücutta varlığını sürdürür. Çoğunlukla yağ dokusu içinde bulunan kök hücreler; travma, stres veya açlık gibi durumlarda aktive olarak onarım sürecini başlatır. Günümüzde bu hücreleri kontrollü şekilde elde edip çoğaltarak yeniden hastaya uygulamak mümkün hale gelmiştir.</p>

<p><strong>Yağ dokusundan elde edilen doğal tedavi </strong></p>

<p>Klinik uygulamalarda en sık tercih edilen yöntem, hastanın kendi yağ dokusundan kök hücre elde edilmesidir. Lokal anestezi altında alınan yağ dokusu özel işlemlerden geçirilerek kök hücreden zengin bir içerik haline getirilir. Bu hücreler ihtiyaç duyulan bölgeye enjekte edildiğinde;</p>

<ul>
	<li>İnflamasyonu azaltır,</li>
	<li>Kolajen yıkımını yavaşlatır,</li>
	<li>Kanlanmayı artırır.</li>
</ul>

<p>Böylece hem doku onarımı desteklenir hem de yaşlanma belirtilerinde belirgin iyileşme sağlanır. Hastanın kendi hücreleri kullanıldığı için tedavi tamamen doğal ve biyouyumlu bir yapıdadır.</p>

<p><strong>Ciltteki problemler ameliyatsız iyileşebiliyor</strong></p>

<p>Hücresel tedaviler günümüzde pek çok alanda etkili sonuçlar sunmaktadır. Bu yöntemler sayesinde büyük cerrahi işlemlere gerek kalmadan, daha konforlu ve tatmin edici sonuçlar elde edilebilmektedir. Genellikle aşağıdaki durumlarda tercih edilmektedir:</p>

<ol>
	<li>Yüz gençleştirme,</li>
	<li>Erkek tipi saç dökülmesi,</li>
	<li>Yara ve iz tedavileri,</li>
	<li>Kronik yaraların iyileştirilmesi</li>
</ol>

<p><strong>Kişiye özel tedavi planlanıyor</strong></p>

<p>Kök hücre tedavilerinin bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Yağ dokusundan elde edilmesi gerektiği için cerrahi işlem açısından uygun olmayan hastalarda uygulanamayabilir. Ayrıca hücre kalitesi yaşla birlikte azaldığından ileri yaş hastalarda tedavi etkinliği düşebilir. Tekrarlayan uygulamalarda yeniden doku alınması gerekliliği de bir diğer önemli faktördür.  </p>

<p>Son yıllarda yapılan çalışmalar, kök hücrelerin etkilerini büyük ölçüde salgıladıkları “eksozom” adı verilen biyolojik veziküller aracılığıyla gösterdiğini ortaya koymuştur. Eksozomlar; hücreler arası iletişimi sağlayan, DNA, RNA ve protein taşıyan mikro yapılardır. Hedef hücreye ulaştıklarında onarım ve yenilenme süreçlerini tetiklerler. Bu sayede kök hücrenin kendisini kullanmadan da benzer biyolojik etkiler elde edilebilmektedir. </p>

<p><strong>Cerrahiye alternatif güçlü bir seçenek</strong></p>

<p>Eksozom tedavileri; </p>

<ul>
	<li>Cerrahi işlem gerektirmemesi,</li>
	<li>Bağışıklık sistemi tarafından düşük reddedilme riski,</li>
	<li>Daha kolay saklanabilmesi</li>
</ul>

<p>gibi avantajlarıyla öne çıkmaktadır. Özellikle kök hücre tedavisi için uygun olmayan hastalarda önemli bir alternatif sunmaktadır. Her ne kadar eksozom tedavileri henüz gelişim aşamasında olsa da, dozlama ve uygulama standartlarının belirlenmesine yönelik çalışmalar hızla devam etmektedir. İnsan vücudundaki milyarlarca hücre sürekli bir iletişim halindedir. Bu iletişimi doğru şekilde yönlendirmek, hastalığın kökenine inmeyi mümkün kılmaktadır. Kök hücre ve eksozom tedavilerinin, modern tıbbın en güçlü ve en doğal iyileşme araçlarından biri olarak önümüzdeki yıllarda çok daha yaygın kullanılacağı öngörülmektedir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 11:56:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-1775120185.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bayramda yapışkan şekerlere dikkat</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bayramda-yapiskan-sekerlere-dikkat-8178</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bayramda-yapiskan-sekerlere-dikkat-8178</guid>
                <description><![CDATA[Bayram ziyaretleriyle birlikte özellikle çocuklar tarafından tüketilen şeker ve tatlı miktarı artıyor. Ancak bu durum diş sağlığı açısından bazı riskler doğurabiliyor. Şekerlemelerin dişler üzerindeki etkisinin, türüne ve ağızda kalma süresine bağlı olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Elanur Kök, “Tatlılar arasında dişler için en riskli olanlar; lokum, karamelli şeker ve jelibon gibi ağızda uzun süre kalan yapışkan şekerlerdir. Çikolata daha kısa sürede eridiği için nispeten daha az riskli sayılır” dedi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Çocukların diş yapısı yetişkinlere göre daha hassas olduğu için şekerli yiyeceklerden daha hızlı etkilenebilir. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Elanur Kök, “Çocukların dişlerinin dış tabakası olan mine yetişkinlere göre daha ince, iç kısmı olan dentin ise daha yumuşaktır. Bu yapı nedeniyle şekerli yiyecekler çocuk dişlerinde daha hızlı etki gösterebilir ve çürük oluşma ihtimali artabilir. Ayrıca çocukların ağız hijyeni alışkanlıkları henüz tam oturmadığı için diş yüzeyinde kalan şeker, bakteriler için uygun bir ortam oluşturabilir. Bu nedenle aynı miktarda şeker tüketildiğinde yetişkin dişleri daha dayanıklı kalabilirken çocuk dişleri daha hızlı zarar görebilir” bilgilerini verdi.</p>

<p><strong>Florürlü diş macunu kullanılmalı</strong></p>

<p>Bayramda artan tatlı tüketimine dikkat çeken Kök, “3-4 günlük bayram sürecinde yoğun tatlı tüketimi tek başına hemen çürük oluşturmaz. Çürük gelişimi genellikle haftalar veya aylar içinde başlar. Ancak tatlılardan sonra dişler fırçalanmaz ve şeker ağızda uzun süre kalırsa çürük riski artar. Bayramda çocukların dişlerini korumak için ailelerin dikkat etmesi gerekenler; çocukların tatlılardan sonra ağzını suyla çalkalamasını sağlamak, günde en az iki kez özellikle yatmadan önce dişlerini fırçalatmak, tatlıları ana öğünlerle birlikte vermek, gece şeker vermekten kaçınmak, florürlü diş macunu kullanmak ve yapışkan şekerleri sınırlamak olarak sıralanabilir” dedi.</p>

<p><strong>6-12 yaş grubunda risk daha fazla</strong></p>

<p>Diş sağlığı açısından en riskli yaş grubuna dikkat çeken Kök, “Diş sağlığı açısından en riskli yaş grubu 6-12 yaş arasındaki çocuklardır. Bu dönemde hem süt hem de kalıcı dişler bulunur ve kalıcı dişler yeni çıkmaya başladığı için yapıları daha hassas olabilir. Ortodontik tedavi gören veya daha önce çürük geçmişi olan çocuklarda da çürük gelişme riski daha yüksek olabilir. Ayrıca çocukların tatlıyı ödül gibi bir alışkanlık haline getirmemesi önemli. Düzenli diş hekimi kontrolleri de çürüklerin erken fark edilmesi ve önlenmesi açısından kıymetli” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 12:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/03/bayramda-yapiskan-sekerlere-dikkat-1773912605.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Kolon Kanserinde Yeni Çağ: Tümör Laboratuvarda Kopyalanıyor, En Etkili İlaç Kopya Üzerinde Denenerek Hastaya Veriliyor”</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kolon-kanserinde-yeni-cag-tumor-laboratuvarda-kopyalaniyor-en-etkili-ilac-kopya-uzerinde-denenerek-hastaya-veriliyor-8164</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kolon-kanserinde-yeni-cag-tumor-laboratuvarda-kopyalaniyor-en-etkili-ilac-kopya-uzerinde-denenerek-hastaya-veriliyor-8164</guid>
                <description><![CDATA[Kanser tedavisinde “deneme-yanılma” dönemi yavaş yavaş kapanıyor. Şu sıralar özellikle kolon kanserinde yapılan araştırmalar umut vaat ediyor. Kolon kanserinde hastadan alınan tümör dokusu laboratuvarda kopyalanarak üç boyutlu bir “organoid” modeli oluşturuluyor ve hedefe yönelik ilaçlar bu model üzerinde deneniyor. Böylece her hastaya özel en etkili tedavi seçeneği, tedaviye başlanmadan önce belirlenebiliyor. Yapay zekâ destekli bu yeni yaklaşım, hem dünyada hem Türkiye’de öncü ve ilk olma özelliği taşıyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Bilişimi ve Biyoistatistik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Uğur Sezerman liderliğinde İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi’nden Baş Araştırmacı Prof. Dr. Esra Erdal iş birliğiyle yürütülen proje, kolon kanserinde kişiye özel tedaviyi somut bir laboratuvar modeline taşıyor. Proje kapsamında geliştirilen sistemle, yaklaşık 6 hafta gibi kısa bir sürede hastanın tümörüne en etkili ilacın belirlenmesi hedefleniyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Bioinformatik alanında uzun yıllardır çalışmalar yürüttüklerini belirten Prof. Dr. Uğur Sezerman, kanserde artık çok katmanlı veri analizinin kaçınılmaz olduğunu vurguluyor. Tümörün dijital ve biyolojik haritasını çıkardıklarına dikkat çeken Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Bioinformatik; tıbbi verileri bilgisayar tabanlı yaklaşımlarla analiz ederek tanı ve tedavide kullanılacak yöntemler geliştiren bir alan. Günümüzde DNA dizileme teknolojileri sayesinde elimizde çok büyük miktarda veri var. Özellikle kanserde, tümör dokusunu ve kandan elde edilen DNA’yı dizileyerek tümöre özgü somatik varyasyonları tespit edebiliyoruz” diyor.</p>

<p>Bu analizler sayesinde tümörün hangi genetik değişimlerle tetiklendiği, hangi sinyal mekanizmaları üzerinden büyüdüğü ortaya konuyor. Ancak tümör tek tip bir yapı değil. Heterojen, yani farklı klonlardan oluşan karmaşık bir yapı. Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Tümör içindeki farklı klonları ve her birinin ‘driver’ dediğimiz tetikleyici mekanizmalarını belirleyebiliyoruz. Böylece tümördeki çeşitliliği yakalamış oluyoruz” ifadelerini kullanıyor.</p>

<h2>Sadece DNA Yetmiyor: Çok Katmanlı “Omik” Analiz</h2>

<p>Kolon kanseriyle ilgili yürüttükleri proje yalnızca DNA dizilemesiyle sınırlı değil. Transkriptom analizleriyle hangi genin ne kadar üretildiği ölçülüyor; sağlıklı ve tümör dokusu karşılaştırılıyor. Epigenetik mekanizmalar da incelenerek hangi genlerin aktif, hangilerinin baskılanmış olduğu ortaya konuyor. Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Tümörün genetik yapısından hücre içinde üretilen proteinlere ve metabolik ürünlere kadar çok sayıda biyolojik veriyi, yani ‘omik veri’yi bir araya getirerek hastanın tümörünün detaylı bir modelini oluşturuyoruz. Bu kadar büyük ve karmaşık veriyi insanın tek başına analiz etmesi mümkün olmadığı için yapay zekâdan yararlanıyoruz. Bu analizlerin ardından geliştirdiğimiz PANACEA yöntemi devreye giriyor. Ağ temelli algoritmalarla tümörün tetikleyici genleri ve ilaçlarla hedef alınan genler haritalanıyor. Amaç; tüm tetikleyici mekanizmaları aynı anda susturabilecek en uygun ilaç ya da ilaç kombinasyonunu belirlemek” diyor.&nbsp;</p>

<h2>Laboratuvarda “Mini Organlar” Oluşturuluyor</h2>

<p>Prof. Dr. Uğur Sezerman laboratuvar ortamında üretilen organoidlerin çok önemli olduğunu vurguluyor: “Hastadan alınan dokudan laboratuvar ortamında üretilen, üç boyutlu ve gerçek organa biyolojik olarak oldukça benzeyen mini doku modellerine ‘organoid’ diyoruz. Bu yapılar, tümörün hücresel mimarisini ve biyolojik davranışını büyük ölçüde taklit eder. Bu sayede ilaçlar, doğrudan hastanın tümörünün kopyası üzerinde denenebilir. Böylece hayvan deneylerine de ihtiyaç kalmaz”…</p>

<h2>Kolon Kanseri Çalışması Dünyada ve Türkiye’de Bir İlk</h2>

<p>Kolon kanseriyle ilgili yürütülen yeni projede, kolon kanseri hastasından alınan dokudan kişiye özel bir organoid oluşturulacak. Önce yapay zekâ ile tümörün tetikleyici mekanizmaları belirlenecek, ardından bu mekanizmaları hedefleyen ilaç adayları seçilecek. Bu ilaçlar, kök hücre ve organoid teknolojileri laboratuvarında üretilecek organoid modelleri üzerinde test edilecek.</p>

<p>Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Organoidler özellikle kolon kanserinde kanseri mimik edecek şekilde başarıyla üretilebiliyor; ancak bizim farkımız, kişinin kanser mekanizmasını aydınlatıp doğrudan hedefe yönelik ilaçların bu model üzerinde denenmesini sağlamak. Yüzlerce ilaç denemektense, birkaç deneyle hızlı bir şekilde organoid tümör üzerinde hastaya uygun tedaviyi belirlemenin mümkün olduğu bu yöntem dünyada da bir ilk.&nbsp;Omik verilerden hastanın dirençli olduğu ilaçları da, geliştirdiğimiz yapay zeka yöntemleri ile belirliyoruz. Böylece hastanın yanıt verebileceği ilaçlar ile deneme yapılmasını sağlayarak hem ekonomik yükü hafifletiyor hem de denemelerin hızlanması açısından sürece önemli katkıda bulunuyoruz” diyor. &nbsp;</p>

<p>Bu çalışma sayesinde yaklaşık 6 hafta içinde hangi ilacın etkili olduğu belirlenecek ve sonuç doğrudan klinisyene bildirilecek. Sonrasında da hekim, en etkili tedaviyi hastaya uygulayacak. Bu tedavilerin rutine girebilmesi için tabii ki uluslararası kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç olacak.</p>

<h2>İlk Aşamada Son Evre Hastalarda Uygulanacak</h2>

<p>Organoidlerin ilaç denemelerinde kullanımı FDA tarafından da onaylanmış durumda. Bu yaklaşım, deney hayvanı kullanımını önemli ölçüde azaltma potansiyeli de taşıyor. Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Organoid üzerinde deneyeceğimiz ve çalışan tedavinin, gerçek tümörde de çalışmasını hedefliyoruz. Bu model sayesinde hayvan deneylerine ihtiyaç büyük ölçüde ortadan kalkabilir”&nbsp;diyor.</p>

<p>Çalışma ilk etapta, mevcut tüm tedavileri almış ve yanıt alınamamış son evre kolon kanseri hastalarında uygulanacak. Ancak hedef çok daha büyük. Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Yöntemler geliştikçe bunu son aşamadaki hastalarda değil, hastaya ilk tanı konduğu anda uygulayabileceğiz. Böylece hasta zaman kaybetmeyecek; gereksiz ve etkisiz tedavilerle maddi ve biyolojik yük altına girmeyecek.&nbsp;Kolon kanserinin tüm alt türlerinde uygulanabilecek olan bu yöntem, tamamen kişiye özel bir yaklaşım sunuyor” ifadelerini kullanıyor.</p>

<h2>2 Yılda 30 Hasta, 5 Yılda Klinik Rutine Girebilir</h2>

<p>TEYDEB onayı alan proje kapsamında iki yıl içinde 30 hasta üzerinde uygulama tamamlanacak. Ardından yöntemin diğer kanser türlerinde, özellikle meme kanserinde uygulanması planlanıyor. Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Kanser ciddi bir yara. Gereksiz ve etkisiz tedaviler hastanın en değerli şeyi olan zamanını alıyor. Artık tıbbın özüne gidip, hastalık yoktur hasta vardır yaklaşımıyla hastalığın tetikleyici mekanizmasını bulup onu hedefleyen çözümler üretmek zorundayız. Tıpta bu yaklaşımın 5 yıl içinde çok daha yaygın hale geleceğine inanıyorum.&nbsp;Kanserde yeni dönem artık çok net: Tümörü tam olarak anlamadan tedaviye başlanmamalı. İlaç hastaya verilmeden önce, laboratuvarda oluşturulan tümörün kopyasında denenmeli<strong>”</strong>&nbsp;diyor.</p>

<p>Kolon kanseriyle başlayan bu çalışma; gelecekte diğer kanserlerde olduğu gibi ülseratif kolit, irritabl bağırsak sendromu gibi hastalıklarda da organoid modelleri üzerinden kişiye özel tedavilerin geliştirilmesinin önünü açabilir…&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 11:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/03/kolon-kanserinde-yeni-cag-tumor-laboratuvarda-kopyalaniyor-en-etkili-ilac-kopya-uzerinde-denenerek-hastaya-veriliyor-1773737924.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akran zorbalığı yaygınlaşıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/akran-zorbaligi-yayginlasiyor-8161</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/akran-zorbaligi-yayginlasiyor-8161</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda akran zorbalığının yaygınlaşması endişeleri artırıyor. Yapılan araştırmalar; ülkemizde her 3 çocuktan 1’inin akran zorbalığına uğradığını gösteriyor. Zorbalık; fiziksel şiddet, dışlama, alay etme, küçük düşürme, tehdit, sosyal medyada ifşa ve dijital taciz gibi farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak “Son yıllarda dijital ortamın da yaygınlaşmasıyla akran zorbalığı çok daha sık görülmektedir. Akran zorbalığını “çocuklar arasında olur böyle şeyler” diyerek görmezden gelmek sorunu küçültmez, büyütür; çocuğun ruh sağlığını ve akademik geleceğini son derece olumsuz etkiler. Erken fark edilip doğru şekilde müdahale edildiğinde, çocuğa bazı önlemler öğretildiğinde önlenebilir” diyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Sancak, akran zorbalığına uğrayan çocuklarda 7 önemli belirtiyi sıraladı, akran zorbalığına karşı alınabilecek 9 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda akran zorbalığının yaygınlaşması endişeleri artırıyor. Yapılan araştırmalar; ülkemizde her 3 çocuktan 1’inin akran zorbalığına uğradığını gösteriyor. Zorbalık; fiziksel şiddet, dışlama, alay etme, küçük düşürme, tehdit, sosyal medyada ifşa ve dijital taciz gibi farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor. <strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak</strong> “Son yıllarda dijital ortamın da yaygınlaşmasıyla akran zorbalığı çok daha sık görülmektedir. Akran zorbalığını “çocuklar arasında olur böyle şeyler” diyerek görmezden gelmek sorunu küçültmez, büyütür; çocuğun ruh sağlığını ve akademik geleceğini son derece olumsuz etkiler. Erken fark edilip doğru şekilde müdahale edildiğinde, çocuğa bazı önlemler öğretildiğinde önlenebilir” diyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Sancak, akran zorbalığına uğrayan çocuklarda 7 önemli belirtiyi sıraladı, akran zorbalığına karşı alınabilecek 9 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  </p>

<ul>
	<li><strong>Yalnız kalmamak</strong></li>
</ul>

<p>Zorbalığın genellikle içe kapanık, sosyal olarak izole edilmiş ve yalnız görülen çocukları hedef aldığını belirten Dr. Barış Sancak “Grup içindeki bir çocuğa yönelme ihtimali belirgin şekilde azalır. Özellikle teneffüslerde, okul çıkışlarında ve servis beklerken çocuğun tek başına olmaması koruyucu bir önlemdir. Bir arkadaşla olmak hem caydırıcıdır hem de güç verir. Bu nedenle güvenli bir arkadaş edinmek etkili bir savunma mekanizmasıdır” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Kararlı şekilde, kısa ve net cümleyle sınır koymak </strong></li>
</ul>

<p>Zorbalık karşısında uzun açıklama yapmak ya da tartışmaya girmek çoğu kez işe yaramaz. Aksine zorbanın ilgisini artırır. Kararlı bir beden dili ve göz temasıyla “Bunu istemiyorum”, “Dur” ya da “Bana böyle seslenmeni istemiyorum” gibi kısa ve net cümleyle sınır koymak, oradan uzaklaşıp bir yetişkine (öğretmen, okul idaresi) başvurmak ve aileye anlatmak en etkili yöntemdir. Yardım istemenin ‘şikayet’ değil, güvenlik talebi olduğu çocuğa öğretilmelidir.  </p>

<ul>
	<li><strong>Zorbalığı mutlaka aileye anlatmak </strong></li>
</ul>

<p>Psikiyatri Uzmanı Dr. Sancak “Ne yazık ki birçok çocuk; utandığı, daha fazla hedef alınmaktan korktuğu, ailesini üzmek istemediği ya da kendisinin başa çıkacağını düşündüğü için yaşadığı zorbalığı kimseye anlatmıyor. Birçoğu da ‘abartıyorum sanırlar’ düşüncesine kapılabiliyor. Oysa bir zorbalığa maruz kaldığınızda bunu ailenizle ve okul yöneticilerinizle mutlaka paylaşın. Yaşadıklarınızı içinize atmayın. Böylece sorun daha fazla büyümeden çözülebilir” diyor.  </p>

<ul>
	<li><strong>Çocuğu yargılamamak, yanında olduğunuzu hissettirmek</strong></li>
</ul>

<p>Ailelere, çocuklarıyla mutlaka düzenli iletişim kurmalarını ve sorunlarını küçümsememelerini öneren Dr. Barış Sancak şöyle konuşuyor: “Çocuğunuza ‘ne olursa olsun bana anlatabilirsin, seni suçlamam, yanında olurum’ diyerek yaklaşın. ‘Arkadaşın şaka yapmıştır’, ‘çocukça atışma, halledersiniz’ gibi normalleştirici sözlerle yaklaşmayın. Baskı yapmadan, yargılamadan dinleyin. Size her şeyi anlatabileceğini hissetmesi son derece önemlidir.”</p>

<ul>
	<li><strong>Güvenli iletişim alanı oluşturmak</strong></li>
</ul>

<p>Çocuğunuza  ‘Bugün okul nasıldı’ yerine, ‘bugün seni en çok mutlu eden şey neydi’, ‘seni zorlayan bir an oldu mu’ gibi açık uçlu sorular sorun. “Bir şey yok” diyorsa hemen vazgeçmeyin. Akşam yatmadan önce sakin bir ortamda, göz teması kurarak konuşmayı deneyin. Soruna hemen çözüm üretmek yerine önce duygusunu anlamaya çalışın. Konuşmak, dinlemek ve işbirliği yapmak en güçlü çözümdür. </p>

<ul>
	<li><strong>Zorbalığın tanımını öğretmek</strong></li>
</ul>

<p>Birçok çocuk maruz kaldığı davranışın zorbalık olduğunu fark etmeyebilir. Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak “Çocuğa şunu öğretmek önemlidir: “Bir davranış seni incitiyorsa, tekrar ediyorsa ve dur demene rağmen devam ediyorsa bu zorbalıktır.” Örneğin; sürekli lakap takılması “şaka” değildir. Birçok kez gruba alınmamak “arkadaş seçimi” değil, sistematik dışlama olabilir. </p>

<ul>
	<li><strong>Okulla işbirliği kurmak</strong></li>
</ul>

<p>Zorbalık bireysel değil, sistemsel bir mesele olduğundan öğretmen, rehberlik servisi ve okul yönetimiyle mutlaka iletişime geçin. Sorunu dramatize etmeden ama net şekilde ifade edin. Olayların tarihini ve içeriğini not almak süreci kolaylaştırır. Örnek: “Çocuğum arkadaşları tarafından dışlanıyor” demek yerine, “Son üç haftadır teneffüslerde aynı üç öğrenci tarafından oyuna alınmadığını ve alay edildiğini söylüyor” gibi somut bilgi verin. </p>

<ul>
	<li><strong>Empati ve tanıklık kültürü geliştirmek</strong></li>
</ul>

<p>Psikiyatri Uzmanı Dr. Sancak “Zorbalık sadece mağdur ve zorba arasında değildir; izleyiciler de sürecin parçasıdır” derken, sözlerine şöyle devam ediyor: “Çocuğunuza şunu öğretin: “Birine yapılan haksızlığa sessiz kalmak, o davranışı güçlendirebilir. Oysa, zorbalığa maruz kalan arkadaşının yanına oturmak, öğretmene haber vermek, “Bence sana yapılan bu davranış doğru değil” demek bile zorbalığı azaltabilir.”</p>

<ul>
	<li><strong>Dijital zorbalığa karşı kayıt almak</strong></li>
</ul>

<p>Günümüzde whatsapp grupları, sosyal medya paylaşımları ve çevrim içi oyunlar üzerinden zorbalığın 7/24 devam edebildiğini, bu durumun çocukta çaresizlik hissini artırdığını belirten Dr. Sancak “Özellikle dijital zorbalıkta kanıt saklamak (ekran görüntüsü almak) önemlidir. Zorbalık durumunda çocuğa karşılık vermek yerine kanıt saklamayı, kişiyi engellemeyi ve bir yetişkine bildirmeyi öğretmek gerekir. En önemlisi, çocuk yaşadığının kendi suçu olmadığını ve ailesinin yanında olduğunu net biçimde hissetmelidir” diyor.</p>

<p><strong>xxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxx</strong></p>

<p>Çocuğunuzda bu 7 belirti varsa!</p>

<p>Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak, çocuklarda akran zorbalığına maruz kalındığına işaret eden, ailelerin dikkat etmesi gereken 7 önemli belirtiyi şöyle sıralıyor; </p>

<ul>
	<li>Okula gitmek istememe, karın ağrısı veya baş ağrısı şikayetlerinde artış</li>
	<li>Ani içe kapanma, odasına çekilme, depresif duygudurum, özgüven kaybı, kaygı bozukluğu</li>
	<li>Eşyalarının kaybolması ya da zarar görmesi</li>
	<li>Telefonunu saklama, sosyal medya kullanımında ani değişim</li>
	<li>Uyku düzeninde bozulma</li>
	<li>Beslenmesinde normal olmayan davranışlar, aşırı yeme ya da hiç yememe</li>
	<li>Ders başarısında düşüş</li>
</ul>

<p> </p>

<p><strong>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Zorbalık yapan çocuğa ailesi nasıl yaklaşmalı?</strong></p>

<p>Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak şöyle diyor: “En önemli nokta, davranışının yanlış olduğunu çok net ifade etmek ama çocuğu ‘kötü’ olarak etiketlememektir. “Sen kötüsün” değil, “Bu yaptığın kabul edilemez” denilmelidir. Bu çocukların bir kısmı empati becerisi zayıf, dürtü kontrolünde zorlanan ya da kendisi de farklı şekillerde zorlanmış çocuklardır. Bu nedenle sebebini anlamak önemlidir. Sadece nasihatle değil, tutarlı sınırlar konularak ve empati eğitimiyle çocuğa davranışının karşı tarafta nasıl bir etki yarattığı gösterilmeli, alternatif davranış yolları öğretilmeli ve tekrar etmemesi için somut bir plan uygulanmalıdır. Okulla işbirliği yapılmalı, gerekirse profesyonel destek alınmalıdır.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 15:23:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/akran-zorbaligi-yayginlasiyor-1771849401.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ramazan ayı psikolojik iyi oluşa katkı sağlayabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/ramazan-ayi-psikolojik-iyi-olusa-katki-saglayabiliyor-8153</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/ramazan-ayi-psikolojik-iyi-olusa-katki-saglayabiliyor-8153</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, Ramazan ayının ruh sağlığı üzerindeki hem olumlu hem de zorlayıcı etkileri ile özellikle ruhsal rahatsızlığı olan bireylerin süreci nasıl geçirmeleri gerektiği hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Oruç, bireyin iradesini güçlendirerek psikolojik dayanıklılığını artırabilir!</strong></p>

<p>Ramazan ayının, bireyler için hem fiziksel hem de ruhsal bir arınma süreci olduğunu hatırlatan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Oruç tutmak, sabır ve öz disiplin geliştirirken, stres yönetimine de katkıda bulunabilir.” dedi.</p>

<p>Ancak, uyku ve beslenme düzeninin değişmesinin bazı bireylerde kaygıyı artırabileceğine dikkat çeken Taşkın, “Oruç, bireyin iradesini güçlendirerek psikolojik dayanıklılığını artırabilir. Manevi yönelim ve ibadetler, stres seviyelerini azaltabilir. Ancak, açlık ve susuzluk bazı bireylerde sinirlilik ve huzursuzluk yaratabilir. Bu nedenle, dengeli beslenmek ve yeterli uyumak önemlidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ramazan ayı hem olumlu hem zorlayıcı etkiler yaratabilir!</strong></p>

<p>Ramazan ayının, bireylerin kendilerini değerlendirdiği, geçmişiyle yüzleştiği ve yeni hedefler belirlediği bir dönem olabileceğini kaydeden Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Bu süreç, duygusal dayanıklılığı artırarak psikolojik iyi oluşa katkı sağlayabilir. Ayrıca, toplumsal dayanışma ve yardımlaşma ruhu, bireylerin yalnızlık hissini azaltır.” dedi.</p>

<p>Depresyon, anksiyete veya diğer ruhsal rahatsızlıkları olan bireyler için Ramazan’ın hem destekleyici hem de zorlayıcı olabileceğine vurgu yapan Taşkın, “Manevi ritüeller bireyin ruh halini olumlu etkileyebilirken, rutin değişiklikleri bazı bireylerde stres yaratabilir. Bu yüzden, uzman görüşü almak, sağlıklı beslenmek ve uyku düzenine dikkat etmek gereklidir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Ruhsal rahatsızlığı olanlar Ramazan’ı uzman görüşü alarak geçirmeli!</strong></p>

<p>Ruhsal rahatsızlığı olan bireylerin, Ramazan sürecinde kendilerini zorlamadan hareket etmesi gerektiğinin altını çizen Taşkın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Oruç tutma konusunda doktor veya terapistlerine danışmalı, yaşam tarzına özen göstermeli ve sosyal destek almaya önem vermelidirler. Sonuç olarak, Ramazan ayı bireylerin ruh sağlığı üzerinde farklı etkiler yaratabilir. Bu süreç, bireysel ihtiyaçlara uygun şekilde deneyimlenmeli ve dengeli bir yaklaşım benimsenmelidir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 19 Feb 2026 14:23:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/ramazan-ayi-psikolojik-iyi-olusa-katki-saglayabiliyor-1771500224.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Böbrek Taşından Korunmak İçin 4 Önemli Öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bobrek-tasindan-korunmak-icin-4-onemli-oneri-8136</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bobrek-tasindan-korunmak-icin-4-onemli-oneri-8136</guid>
                <description><![CDATA[İnsanlık tarihinin en eski hastalıklarından birisi olan hatta Antik Mısır belgelerinde bile bahsedilen böbrek taşı günümüzde en sık görülen hastalıkların başında geliyor. Küresel bir salgın olarak da nitelenen böbrek taşı; bölgesel faktörler, hareketsiz yaşam, yetersiz sıvı alımı, gereğinden fazla protein - tuz tüketimi ve fazla kilolardan kaynaklanıyor. Kadınlarda da sık rastlanmaya başlayan böbrek taşı, zamanında tedavi edilmediği takdirde böbrek yetmezliği gibi hayati risklerle sonuçlanan rahatsızlıklara neden olabiliyor. Doğum sancısına benzer ağrılarla kişilerin yaşam kalitesini olumsuz etkileyen böbrek taşları, lazerli ve robotik cerrahi yöntemlerle tedavi edilerek hastanın aynı gün taburcu olması sağlanabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Fatih Yanaral, böbrek taşlarının nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Ülkemizde her 100 kişiden 15’inde böbrek taşı görülüyor</strong></p>

<p>Dünya genelinde böbrek taşı görülme sıklığı %5-15 arasındayken, Türkiye’de bu oran %15 seviyelerine kadar çıkmaktadır. Yani ülkemizde her 100 kişiden yaklaşık 15’i hayatının bir döneminde bu ağrılı süreçle tanışma riski altındadır. Bu yüksek oranın nedenlerini üç ana başlıkta açıklayabiliriz:</p>

<ul style="list-style-type:”disc”">
	<li><strong>Sıcak İklim:</strong>&nbsp;Türkiye, dünyada ”taş kuşağı” olarak adlandırılan riskli bölgededir. Artan hava sıcaklıkları vücutta sıvı kaybını artırırken, idrarın yoğunlaşmasına ve kristallerin çökmesine neden olur.</li>
	<li><strong>Beslenme Hataları:</strong>&nbsp;Aşırı tuz tüketimi (Türkiye’de günlük ortalama tuz tüketimi önerilenin iki katıdır) ve hayvansal proteinden zengin beslenme, kalsiyum dengesini bozarak taş oluşumunu tetikler.</li>
	<li><strong>Genetik Faktörler:</strong>&nbsp;Ailesinde taş öyküsü olanlarda risk %30 daha fazladır.&nbsp;</li>
</ul>

<p><strong>Tedavi edilmeyen taş böbrek yetmezliğine neden olabilir</strong></p>

<p>Böbrek taşının en önemli ve en sık belirtisi sırt ve bel ağrısıdır. Taşın olduğu böbrek tarafındaki uzun süren ağrılar ya da bıçak saplanır tarzdaki şiddetli ağrılar ile kendisini belli etmektedir. Ayrıca idrar yaparken yanma, idrar renginde değişiklik, bulantı, kusma ve ateş de böbrek taşının belirtisi olabilir. Bir böbrek taşı tespit edildiğinde, tedavi planlamasındaki en önemli faktör taşın boyutu ve böbrekteki yeridir. Taşın boyutu ne kadar büyükse, hastanın taşı kendiliğinden düşürme şansı o kadar azdır. Tıbbi cihazlardaki ve lazer teknolojisindeki gelişmeler sayesinde böbrek taşlarının cerrahi tedavisinde artık kapalı endoskopik yöntemler kullanılmaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>Böbrek taşları bıçaksız ve izsiz tedavi edilebiliyor</strong></p>

<p>Artık böbrek taşları için ”açık ameliyat” tercih edilmemektedir.&nbsp;Özellikle endoskopik aletler ve lazer teknolojisindeki gelişmeler böbrek taşı tedavisini kolaylaştırmıştır.&nbsp;Son yıllarda gelişen en önemli yenilikler şunlardır:</p>

<ul>
	<li><strong>Lazer teknolojisi:&nbsp;</strong>Geleneksel lazerlerin yerini alan&nbsp;Thulium Fiber Lazer, böbrek taşı tedavisinde daha sık kullanılır hale geldi. Bu lazer taşları sadece kırmamakta, adeta ”un” haline getirmektedir. Bu yöntemle hastalar, işlem sonrası büyük parçaları düşürme sancısı yaşamamaktadır. Ayrıca hızlı etkisi sayesinde operasyon sürelerini yarı yarıya kısaltmaktadır.</li>
</ul>

<ul style="list-style-type:”disc”">
	<li><strong>Akıllı aspirasyon sistemleri:&nbsp;</strong>Artık taşlar kırılırken aynı zamanda endoskopik cihazlara entegre sistemlerle vakumlanarak temizlenir. Bu da böbreğin içinin taşsız hale getirilmesini sağlamaktadır.</li>
</ul>

<p>Bu yenilikler, endoskopik tedavileri kolaylaştırmakta ve hastalar aynı gün taburcu olabilmektedir.</p>

<p>&nbsp;<strong>Taştan korunmak için yaşam biçiminizi değiştirin</strong></p>

<p>Böbrek taşı tedavisinden sonra yeniden taş oluşmaması için doktor kontrollerinin yayında kişinin yaşam biçiminde de şu değişiklikleri yapması gerekir;&nbsp;</p>

<ol start="”1”" style="list-style-type:”1”">
	<li><strong>Yeterli Su Tüketin:</strong>&nbsp;Günde en az 2,5 litre su tüketin ve içine bir dilim limon atın. Limondaki sitrat taş oluşumunu engeller.</li>
</ol>

<ol>
	<li><strong>Tuzu Azaltın:</strong>&nbsp;Sofradan tuzluğu kaldırın ve paketli gıdalardan uzak durun.</li>
</ol>

<ol start="”3”" style="list-style-type:”1”">
	<li><strong>Düzenli Egzersiz Yapın:</strong>&nbsp;Düzenli yürüyüş yerçekimi etkisiyle kristallerin böbrekten atılmasına yardımcı olur.</li>
	<li><strong>Meyve-Sebze Ağırlıklı Beslenin:</strong>&nbsp;Hayvansal protein tüketimini sınırlayıp sebze ve meyve ağırlıklı beslenme alışkanlığı kazanın</li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 11:42:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/bobrek-tasindan-korunmak-icin-4-onemli-oneri-1771317735.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kış aylarında böbrek taşı riski artıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kis-aylarinda-bobrek-tasi-riski-artiyor-8135</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kis-aylarinda-bobrek-tasi-riski-artiyor-8135</guid>
                <description><![CDATA[Ülkemizde son yıllarda giderek yaygınlaşan böbrek taşı, ani başlayan ve şiddetli sancılarla yaşamı kabusa çevirebilen ağrılara yol açabiliyor. Böbrek taşı hastalığının artık genç erişkinlerde hatta 20’li yaş grubunda da sık görüldüğünü belirten Acıbadem Kartal Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Emre Tokuç “Hastaların sıklıkla ‘hayatımda yaşadığım en şiddetli ağrı’ diye tanımladığı böbrek taşını, özellikle kış aylarında sık yapılan bazı hatalar ciddi şekilde artırabiliyor” diyor. Buna karşın alınacak basit ama etkili önlemlerle böbrek taşı riskini azaltmanın mümkün olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tokuç “Böbrek taşı hastalığı, doğru yaşam tarzı değişiklikleri ve bilinçli yaklaşımlarla büyük ölçüde önlenebilir. Özellikle vitamin, mineral ve besin takviyeleri konusunda “ne kadar çok, o kadar iyi” anlayışı yerine, kişiye özel ve hekim kontrolünde kullanım esas alınmalıdır. Böbrek sağlığını korumanın yolu, doğru bilgiye dayanarak atılan küçük ama etkili adımlardan geçer” diyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Tokuç kışın böbrek taşına yol açabilen 3 kritik hatayı ve böbrek taşına karşı basit ama etkili önlemleri anlattı,  önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizde son yıllarda giderek yaygınlaşan böbrek taşı, ani başlayan ve şiddetli sancılarla yaşamı kabusa çevirebilen ağrılara yol açabiliyor. Böbrek taşı hastalığının artık genç erişkinlerde hatta 20’li yaş grubunda da sık görüldüğünü belirten <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Emre Tokuç</strong> “Hastaların sıklıkla ‘hayatımda yaşadığım en şiddetli ağrı’ diye tanımladığı böbrek taşını, özellikle kış aylarında sık yapılan bazı hatalar ciddi şekilde artırabiliyor” diyor. Buna karşın alınacak basit ama etkili önlemlerle böbrek taşı riskini azaltmanın mümkün olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tokuç “Böbrek taşı hastalığı, doğru yaşam tarzı değişiklikleri ve bilinçli yaklaşımlarla büyük ölçüde önlenebilir. Özellikle vitamin, mineral ve besin takviyeleri konusunda “ne kadar çok, o kadar iyi” anlayışı yerine, kişiye özel ve hekim kontrolünde kullanım esas alınmalıdır. Böbrek sağlığını korumanın yolu, doğru bilgiye dayanarak atılan küçük ama etkili adımlardan geçer” diyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Tokuç kışın böbrek taşına yol açabilen 3 kritik hatayı ve böbrek taşına karşı basit ama etkili önlemleri anlattı,  önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<ul>
	<li><strong>Kışın yeterli su içilmemesi: YANLIŞ!</strong></li>
</ul>

<p>Soğuk havada susama hissi azalır. Ancak az su içmek idrarın yoğunlaşmasına neden olur. Yoğunlaşan idrarda kalsiyum, oksalat ve ürik asit gibi taş oluşturan maddeler daha kolay kristalleşir. Yapılan bilimsel çalışmalar; günlük idrar hacmi azaldıkça taş riskinin belirgin şekilde arttığını göstermektedir. </p>

<p><strong>DOĞRUSU: Günde en az 2 litre su için</strong></p>

<p>Böbrek taşı oluşumunu önlemenin en temel yolu yeterli sıvı alımıdır. Bu nedenle özellikle kış mevsiminde gün içinde susamayı beklemeden ortalama en az 2 litre su tüketmek kritik önem taşımaktadır.  </p>

<ul>
	<li><strong>Bilinçsiz vitamin ve mineral takviyesi kullanımı: YANLIŞ!</strong></li>
</ul>

<p>Son yıllarda bağışıklık sistemini güçlendirmek, yorgunluğu azaltmak ya da “daha sağlıklı olmak” amacıyla vitamin ve mineral takviyelerinin kullanımı belirgin şekilde artmıştır. Ancak bu ürünler tamamen masum değildir. Özellikle kontrolsüz, yüksek dozda ve uzun süreli kullanım böbrek taşı oluşum riskini artırabilir. Ayrıca ‘bitkisel’ olması böbreklere zarar vermeyeceği anlamına gelmez, aksine yüksek yük oluşturabilir. </p>

<p><strong>DOĞRUSU: Önce vitamin ve mineral değerlerinizi ölçtürün</strong></p>

<p>Vitamin ve mineral takviyeleri, mutlaka <strong>kişinin yaşına, eşlik eden hastalıklarına, kullandığı ilaçlara ve böbrek taşı öyküsüne göre</strong> planlanmalıdır. Takviye kullanımı öncesinde hekim görüşü almak, gerekiyorsa kan ve idrar tetkikleriyle ihtiyaç ve dozun belirlenmesi, böbrek taşı riskini azaltmak açısından son derece önemlidir.</p>

<ul>
	<li><strong>Aşırı tuz ve hayvansal protein tüketimi: YANLIŞ!</strong></li>
</ul>

<p>Aşırı tuz tüketimi, idrarla kalsiyum atılımını artırarak taş oluşumunu kolaylaştırır. Kırmızı et ağırlıklı beslenme de, idrarda taş yapıcı maddelerin artmasına yol açabilir. Bunların yanında, son dönemde spor yapan bireylerin kas gelişimini hızlandırmak açısından kullandıkları protein tozlarının uzun dönem, yanlış ve bilinçsiz kullanımı da böbrek taşlarının gelişiminde rol oynayabilmektedir. </p>

<p><strong>DOĞRUSU:</strong> <strong>Aşırı tuz ve protein tüketiminden kaçının</strong></p>

<p>Dengeli, tuzdan fakir ve sebze-meyve ağırlıklı bir beslenme düzeni böbrek taşı riskini azaltmada önemli rol oynar. Günlük tuz tüketiminin 5 gramı geçmemesi, hayvansal proteini abartmadan tüketmek, bitkisel protein kaynaklarına (baklagiller vb) yer vermek ve protein takviyelerini mutlaka bireysel ihtiyaçlar doğrultusunda uzman önerisiyle kullanmak gerekir. </p>

<p><strong>xxxxx Kutu Bilgisi xxxxxx</strong></p>

<p><strong>Tedavide kişiye özel yaklaşım çok önemli!</strong></p>

<p>Böbrek taşlarının içeriklerine göre farklılık gösterdiğini ve her taş tipi için önerilerin aynı olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Emre Tokuç şöyle konuşuyor: “Bu nedenle “herkese uyan tek bir diyet” yaklaşımı doğru değildir. Taş analizi yapılan hastalarda, taşın tipine göre kişiye özel beslenme ve korunma önerileri planlanmalıdır. Kulaktan dolma bilgiler yerine bireysel risk faktörlerine göre hareket edilmelidir. Daha önce böbrek taşı düşürmüş veya taş tedavisi görmüş kişilerde tekrar taş oluşma riski yüksektir. Bu hastaların düzenli aralıklarla üroloji kontrolüne gitmesi, gerekli tetkiklerin yapılması ve koruyucu önlemlerin gözden geçirilmesi önemlidir. Erken dönemde fark edilen taşlar, çoğu zaman daha basit yöntemlerle tedavi edilebilir.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 11:41:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/kis-aylarinda-bobrek-tasi-riski-artiyor-1771317719.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocukluk çağı kanserlerinde hayat veren en yeni yöntemler!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocukluk-cagi-kanserlerinde-hayat-veren-en-yeni-yontemler-8129</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocukluk-cagi-kanserlerinde-hayat-veren-en-yeni-yontemler-8129</guid>
                <description><![CDATA[Çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde yeni bir dönemin heyecanı ve umudu yaşanıyor. Bu yıl 15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü’nü çok umut veren gelişmelerle karşıladıklarını belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Funda Vesile Çorapçıoğlu “Çocukluk çağı kanserlerinde artık çok daha güçlü bir noktadayız. Bilimsel gelişmeler, moleküler tedaviler ve ileri teknoloji uygulamalarıyla yeni bir döneme girdik. Amacımız her çocuğun iyileşmesinin ötesinde, sağlıklı bir erişkin olması” diyor. Prof. Dr. Çorapçıoğlu, 15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü kapsamında yaptığı açıklamada, çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde yeni dönemi anlattı, ailelere önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde yeni bir dönemin heyecanı ve umudu yaşanıyor. Bu yıl 15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü’nü çok umut veren gelişmelerle karşıladıklarını belirten <strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Funda Vesile Çorapçıoğlu</strong> “Çocukluk çağı kanserlerinde artık çok daha güçlü bir noktadayız. Bilimsel gelişmeler, moleküler tedaviler ve ileri teknoloji uygulamalarıyla yeni bir döneme girdik. Amacımız her çocuğun iyileşmesinin ötesinde, sağlıklı bir erişkin olması” diyor. Prof. Dr. Çorapçıoğlu, <strong>15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü</strong> kapsamında yaptığı açıklamada, çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde yeni dönemi anlattı, ailelere önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p>Çocukluk çağında yaygın görülen lösemi ve lenfoma gibi kanserler, son yıllarda teknoloji ve tıptaki hızlı ilerlemeler sayesinde başarıyla tedavi edilebiliyor. 15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü öncesinde bilim dünyasında heyecan yaratan bir haber aldıklarını belirten Prof. Dr. Funda Vesile Çorapçıoğlu şöyle konuşuyor: “Çocuklarda kanser tedavisinde başarı oranı geçmişe kıyasla çok önemli noktalara geldi. Öyle ki; artık neredeyse tamamen tedavi edilebilir bir hastalıktır diyebiliriz. Amerikan Kanser Derneği’nin 4 Şubat Dünya Kanser Günü dolayısıyla açıkladığı orana göre; çocukluk çağı kanserleri 1970’lerde yüzde 50-60 civarında tedavi edilebilirken, günümüzde tedavide çok ciddi ilerleme kaydedilmiş ve başarı oranı yüzde 87’lere çıkmıştır. Bu veri son derece ciddiye alınması gereken ve büyük umut veren bir bilgidir.” </p>

<p><strong>Erken tanı ve tedavi çok önemli!</strong></p>

<p>Tedavinin başarısında; kanserin türü, evresi ve çocuğun yaşının önemli faktörler olduğunu belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Çorapçıoğlu bu noktada ailelere çok önemli görevler düştüğünü belirterek “Ebeveynler çocuklarını çok iyi gözlemlemeli, özellikle bacak, bel ya da kemik ağrısı, ateş, çabuk yorulma, halsizlik, vücutta morluklar ya da sık sık burun/ diş eti kanamaları gibi belirtiler varsa mutlaka ciddiye alarak altında yatan nedenin bulunması için ısrarcı ve takipçi olmalıdır. Bazen ‘büyüme ağrısıdır’ denilen ve geçmeyen ağrıların altında çocukluk çağı kanserleri yatabiliyor” diyor. Erken tanı sayesinde özellikle lösemi, lenfoma ve sarkomlarda oldukça başarılı sonuçlar alınsa da bazı saldırgan beyin tümörlerinde daha fazla ilerlemeye ihtiyaç olduğunu belirten Prof. Dr. Çorapçıoğlu bu alanda da çalışmaların yoğun şekilde devam ettiğini söylüyor. </p>

<p><strong>Moleküler Çağ: “Tam 12’den Vurmak”</strong></p>

<p>Son yılların en önemli gelişmelerinden birinin de; kanserin moleküler özelliklerinin daha iyi anlaşılması olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Çorapçıoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Her tümör kendine özgü genetik ve moleküler değişiklikler taşıyor. Bu değişikliklere yönelik geliştirilen ilaçlar tedavide yeni bir dönem başlattı. Elimizde moleküler tetkikler varsa ve hedefi doğru belirleyebiliyorsak, doğrudan o değişikliğe yönelik ilaçlar kullanabiliyoruz. Buna adeta ‘tam 12’den vurmak’ diyebiliriz. Bazı hastalarda hedefli tedaviler ve immünoterapiler sayesinde kemoterapiye hiç ihtiyaç duymadan tedaviyi sağlayabiliriz. Bazı durumlardaysa bu yeni ilaçları kemoterapinin etkisini artırmak için kullanıyoruz. Eskiden sadece kemoterapiye dayalı tedaviler varken, bugün çok daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşım söz konusu. Bu, çocukluk çağı kanserlerinde çok çok büyük bir kazanım.”</p>

<p><strong>Proton tedavisiyle daha az yan etki!</strong></p>

<p>Günümüzde bir başka çok önemli kazanımın da; çocuk onkolojisinde önemli bir yer tutan radyoterapi alanında yaşandığının altını çizen Prof. Dr. Funda Vesile Çorapçıoğlu “Radyoterapideki teknolojik gelişmeler çocukları koruyarak tedavi etmeye olanak sağlıyor. Bu gelişmeler arasında proton tedavisi öne çıkıyor ki, özellikle beyin tümörlerinde bu yöntemin büyük avantaj sağladığını görüyoruz. Proton tedavisi, çevre dokulara daha az zarar vererek tümörü hedef alabiliyor. Özellikle gelişim çağındaki çocuklarda büyük önem taşıyor” diyor. </p>

<p><strong>Amaç sadece iyileştirmek değil, sağlıklı erişkinler yetiştirmek</strong></p>

<p>Teknoloji ve tıptaki hızlı gelişmeler sayesinde bugün artık sadece çocuğu iyileştirmeyi değil, onun ileride sağlıklı bir erişkin olmasını da hedeflediklerini vurgulayan Prof. Dr. Çorapçıoğlu, bu nedenle verdikleri her tedavinin uzun dönemli etkilerini dikkatle gözetlediklerini belirterek “15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü’nü umut veren gelişmelerle karşılıyoruz. Çocukluk çağı kanserlerinde artık çok daha güçlü bir noktada olduğumuzu söyleyebilirim. Bilimsel gelişmeler, moleküler tedaviler ve ileri teknoloji uygulamalarıyla yeni bir döneme girdik. Amacımız her çocuğun sağlıklı bir geleceğe ulaşması” diyor. </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 18:05:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/cocukluk-cagi-kanserlerinde-hayat-veren-en-yeni-yontemler-1771167958.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalp nakliyle 12 yıldır sağlıklı yaşıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kalp-nakliyle-12-yildir-saglikli-yasiyor-8120</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kalp-nakliyle-12-yildir-saglikli-yasiyor-8120</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’nde yapılan nakille 12 yıl önce kalp nakli olan Atilla Alay hayatına mutlu bir şekilde devam ediyor.</p>

<p><br />
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Cerrahi Tıp Bilimleri Bölümü Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Bayezid tarafından Atilla Alay’a 42 yaşındayken kalp nakli yapıldı. 54 yaşında olan Atilla Alay, 12 yıldır herhangi bir problem olmadan hayatını devam ettirdiğini söyledi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>"Kalp nakli sürecimde çok güzel geçti"</p>

<p><br />
Hastalık sürecinden bahseden 54 yaşındaki Atilla Alay, "Bir kas rahatsızlığım olmuştu. Ona bağlı olarak kalp yetmezliği gelişti. Kalp tamamen durma noktasına gelmişti. O süreçte Prof. Dr. Ömer Bayezid hocamla kardeşimin tavsiyesi üzerine, tanıştık. Beni acil nakil olacaklar listesine yazdırdı. Çünkü hayati riskim çok yüksekti. 12 yıl oldu. Yaklaşık 12 yıl önce Ömer hocam ve ekibi tarafından kalp nakli yapıldı. Kalp nakli sürecimde çok güzel geçti. Daha sonrasında gerekli kontrolleri vaktinde yaptırıyorum. Yani şu an herhangi bir problem yok. Yine 3 ayda bir kontrollerime geliyorum, o şekilde hayatımı devam ettiriyorum." dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>"Hayatıma sağlıklı bir şekilde devam ediyorum"</p>

<p><br />
Atilla Alay "Hayati riskim yüksek olduğu için ilk önce yapay kalp planlandı. Daha sonra Ömer hocam hatta birkaç gün önce geldi bana moral verdi. Canını sıkma seni sağlık bir şekilde çıkartacağız buradan diye. Aslında nakil olacağım söylenmedi. Çok umutlanmayalım diye. Ama tabii ben anladım. O süreçten sonra nakil için uygun olduğum tespit edildi, ameliyata aldılar. Anamur’da vefat eden bir genç arkadaşın kalbi nakledildi. O süreçte bütün hocalarım olsun, çalışanlar olsun çok büyük emek gösterdi. Gerçekten hâlâ da öyle geldiğimiz zaman bizi ailenin bir ferdi gibi karşılıyorlar. O yüzden şu an çok mutluyum. Hayatıma sağlıklı bir şekilde devam ediyorum." şeklinde konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Feb 2026 12:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/kalp-nakliyle-12-yildir-saglikli-yasiyor-1771062443.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tüp bebek tedavisi gören çalışan kadınlara özel izin hakkı tanınmalı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/tup-bebek-tedavisi-goren-calisan-kadinlara-ozel-izin-hakki-taninmali-8114</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/tup-bebek-tedavisi-goren-calisan-kadinlara-ozel-izin-hakki-taninmali-8114</guid>
                <description><![CDATA[Yerli ve Milli Parti (YMP) Lideri Teoman Mutlu, kamu kurumlarında ve özel sektörde çalışan kadınların, tüp bebek tedavisi sürecinde tamamen izinli sayılmaları için yeni bir yasal düzenleme yapılması çağrısında bulundu. Teoman Mutlu, “Bir anne adayının çocuk sahibi olma umudu mesaiden daha değerlidir” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>TÜP BEBEK STRESİ YAŞATIYORLAR</strong></p>

<p>YMP Lideri Teoman Mutlu’nun açıklaması şöyle:</p>

<p>“Yürürlükteki yasal düzenleme, tüp bebek tedavisi görmek isteyen çalışan bir kadını strese sokuyor. Tetkik ve tahlillerin bitiminden sonra kadının işe dönme zorunluluğu, izin için yatarak tedavi olduğunu kanıtlaması, 10 günü geçen tedavi süreçlerinde kurul onayı istenmesi, özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi kadını zor durumda bırakıyor. </p>

<p>Üreme süreci yalnızca biyolojik değil, psikososyal bir süreçtir. Bu yüzden, tüp bebek tedavisi gören çalışan kadının her türlü stresten uzak kalması gerekiyor. Bunun için yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç var. </p>

<p><strong>21 GÜN YA DA DAHA FAZLA</strong></p>

<p>Yapılacak düzenlemede, çalışan kadının, SGK anlaşmalı ya da özel kliniklerde tüp bebek tedavisine başladığını bildirmesi izin hakkı için yeterli olmalı.  </p>

<p>Doktorlarımızın verdiği bilgiye göre, normal şartlarda bir tüp bebek yapımı 21 gün sürüyor. Ancak çeşitli sorunlar çıktığında bu süreç uzuyor. </p>

<p>Çok sayıda testler, tahliller yaptırmak zorunda olan çalışan kadın, tekrar koştura koştura mesaiye dönmemeli. Tedavi gördüğü kliniğin, kadına istirahat raporu verip vermediğine bakılmaksızın anne adayı bu süreçlerde izinli sayılmalı. </p>

<p><strong>ÇOCUK SAHİBİ OLMA UMUDU</strong></p>

<p>Çalışan kadının tüp bebek tedavisi sürecinde kullandığı izinler normal hastalık izinlerinden düşülmemeli. Çalışma yasasında ‘tüp bebek izni’ başlığı altında özel bir izin hakkı oluşturulmalı.</p>

<p>Bir anne adayının çocuk sahibi olma umudu mesaiden daha değerlidir. </p>

<p><strong>HER DENEMEDE İZİNLİ SAYILACAKLAR</strong></p>

<p>Ak Parti’den, çalışan kadınlarımızı rahatlatacak bu düzenlemeyi yapmasını bekliyorum. Yeni düzenleme yapılmazsa Yerli ve Milli Parti iktidarında, kamu kurumlarında ve özel sektörde çalışan kadınlar, tüp bebek tedavisi sürecinde izinli sayılacak. Kaç defa tüp bebek denemesi yaptırırsa yaptırsın, bu süre boyunca izinli sayılacaklar.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 12:00:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/tup-bebek-tedavisi-goren-calisan-kadinlara-ozel-izin-hakki-taninmali-1770886822.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Günleriniz otomatik pilotta gibi geçiyorsa dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/gunleriniz-otomatik-pilotta-gibi-geciyorsa-dikkat-8108</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/gunleriniz-otomatik-pilotta-gibi-geciyorsa-dikkat-8108</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, işlevsel donmanın ne olduğu, kronik stres ve sinir sistemi ile ilişkisi ile belirtileri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Dış işlevsellik korunurken içsel regülasyon bozuluyor!</strong></p>

<p>İşlevsel donmanın, bireyin dış dünyadaki sorumluluklarını sürdürebilmesine rağmen içsel denge ve regülasyonunun bozulduğu; zihin, duygu ve beden arasındaki entegrasyonun zayıfladığı, iyilik hâlinin askıya alındığı bir durum olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu hâl, travmatik bir deneyimle ilişkili olabileceği gibi travma dışı, kronik stres temelli de gelişebilir. Kişi günlük işlevselliğini korur ancak içsel olarak donukluk, kopukluk ve otomatik pilotta yaşama hissi yaşar.” dedi.</p>

<p>Stresin, bireyin bedensel ve psikolojik bütünlüğünü tehdit eden uyaranlar karşısında ortaya çıkan zihinsel, duygusal, fiziksel ve davranışsal tepkilerin bütünü olduğunu hatırlatan Aytop, “Hans Selye’ye göre stres, bedenin değişim talebidir; stresörü izleyen bu tepkiler uyum sağlamaya yöneliktir. Bedenin stresle başa çıkma kapasitesi allostaz olarak tanımlanır. Ancak stres kronikleştiğinde allostatik yük birikir ve bu durum fiziksel ve psikolojik yıpranmaya yol açar.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İşlevsel donma, akut ve geçici bir donma tepkisinden farklı olarak süreğen bir hâli tanımlar!&nbsp;</strong></p>

<p>Akut stres durumlarında beyin ve beden alarm sisteminin devreye girdiğini aktaran Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Kortizol, adrenalin ve noradrenalin salınımı artar ve ‘savaş, kaç, donma ya da ödün verme’ tepkileri ortaya çıkar. Donma tepkisi, başlangıçtaki yüksek uyarılmanın ardından sinir sisteminin aktivasyonu belirgin biçimde azaltmasıyla oluşur. Hareket, duygu ve düşünce yavaşlar; dikkat dağılır, bedende ağırlık ve uyuşma hissi ön plana çıkar.” dedi.</p>

<p>Polyvagal teoriye göre bu tepkinin, parasempatik sinir sisteminin dorsal vagal yoluyla ilişkili olduğunu dile getiren Aytop, şunları söyledi:</p>

<p>“Evrimsel olarak en ilkel savunma yanıtlarından biridir. İşlevsel donma, akut ve geçici bir donma tepkisinden farklı olarak süreğen bir hâli tanımlar. Kişi iş, okul ve sosyal yaşamını sürdürebilir; ancak içsel olarak kopuk, donuk ve regülasyonu bozulmuş hisseder. Günler otomatik pilotta geçiyormuş gibi yaşanır; başlanmış işleri sürdürmek görece kolayken yeni başlangıçlar zorlayıcıdır.</p>

<p>Zihinsel olarak dikkat ve karar verme zorlaşır; duygulara erişim azalır. Bedensel olarak yorgunluk ve ağırlık hissi görülür. Bu durum çoğu zaman dışarıdan fark edilmez ve kişi de yaşadığı kopukluğu net biçimde tanımlayamayabilir. Uzun vadede yaşam kalitesi, ilişkiler ve kişisel gelişim olumsuz etkilenir.”</p>

<p><strong>Bazı bireylerde alarm sistemi kapanmaz ve işlevsel donma gelişebilir!</strong></p>

<p>Travmanın gerçek ya da tehdit edilen ölüm, ciddi yaralanma veya cinsel şiddete maruz kalma durumlarını kapsadığını kaydeden Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Travmatik yaşantılar tek seferlik, kronik veya karmaşık biçimde ortaya çıkabilir. Travma sonrası belirtiler, olayın kendisinden çok beynin ve bedenin verdiği stres yanıtlarıyla ilişkilidir.” dedi.</p>

<p>Bazı bireylerde bu alarm sisteminin tehdit ortadan kalksa bile kapanmadığına; stresin kronikleştiğine ve işlevsel donmanın bu süreçte ortaya çıkabilen durumlardan biri hâline geldiğine işaret eden Aytop, bu tablonun depresyon ve travma ile ilişkili bozukluklarla birlikte ya da bağımsız olarak görülebildiğini aktardı.</p>

<p><strong>Modern yaşam koşulları, beyin ve bedeni işlevsel donma moduna itebilir!</strong></p>

<p>İşlevsel donmanın, erken dönem ihmal ve istismar, güvensiz bağlanma, kronik stres, tekil ya da karmaşık travmalar, yetersiz psikolojik dayanıklılık ve öz-değer gibi faktörlerle ilişkili olduğuna dikkat çeken Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Modern yaşam koşulları da bu durumu tetikleyebilir. Dijital yük, sürekli ekran ve haber maruziyeti, yoğun iş temposu, belirsizlik, ekonomik kaygılar ve yüksek beklentiler beynin ve bedenin kendini koruma amacıyla işlevsel donma moduna geçmesine zemin hazırlayabilir.” dedi.</p>

<p>İşlevsel donmanın, depresyon ve tükenmişlik sendromu ile benzer belirtiler gösterebileceğini vurgulayan Aytop, “Ancak temel fark işlevsellik düzeyidir. Depresyon ve tükenmişlikte işlevsellik belirgin biçimde azalırken, işlevsel donmada kişi dışarıdan ‘iyi işleyen’ biri gibi görünebilir. Bu nedenle tanınması daha zordur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sorun motivasyon eksikliği değil, sinir sisteminin aşırı yük altında olması!</strong></p>

<p>İşlevsel donmada sorunun motivasyon eksikliği değil, sinir sisteminin aşırı yük altında olması olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Daha fazla çabalamak, zaten yorgun olan sistemi zorlayarak donma hâlini derinleştirebilir ve ek psikolojik sorunlara zemin hazırlayabilir.” dedi.</p>

<p>İşlevsel donma fark edildiğinde, daha çok zorlamak yerine regülasyonu yeniden inşa etmek gerektiğinin altını çizen Aytop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Topraklama, farkındalık, nazik fiziksel aktivite, ekran ve stres yükünü azaltma, sosyal destek ve gerektiğinde profesyonel yardım, sinir sisteminin güvenliğe yeniden dönmesini destekler.</p>

<p>Psikolojik destek, bireyin içsel kaynaklarını güçlendirmesine, regülasyon becerilerini geliştirmesine ve travmatik ya da kronik stres deneyimlerini güvenli bir bağlamda işlemesine olanak tanır. Bu süreç yalnızca belirtileri hafifletmekle kalmaz; kişinin kendisiyle, ilişkileriyle ve yaşamıyla yeniden temas kurmasını sağlayarak travma sonrası büyümeyi mümkün kılar.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 10 Feb 2026 17:51:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/gunleriniz-otomatik-pilotta-gibi-geciyorsa-dikkat-1770735074.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sigarayı bırakmada içsel motivasyon önemli bir adım!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/sigarayi-birakmada-icsel-motivasyon-onemli-bir-adim-8097</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/sigarayi-birakmada-icsel-motivasyon-onemli-bir-adim-8097</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, 9 Şubat Dünya Sigarayı Bırakma Günü kapsamında sigarayı bırakma sürecindeki engeller hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sigara, duygusal düzenleme aracı haline gelmiş olabilir!</strong></p>

<p>Sigarayı bırakmak isteyen bireylerde en sık karşılaşılan motivasyon engelleri hakkında açıklama yapan Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Nikotinin yarattığı fiziksel bağımlılık, stresle baş etme becerilerinin sigaraya bağlanmış olması, daha önceki başarısız bırakma denemelerinin yarattığı özgüven kaybı ve ‘bırakırsam hayatımdan bir şey eksilecek’ düşüncesi engel olarak öne çıkar.” dedi.</p>

<p>Pek çok kişinin sigarayı yalnızca bir madde değil, günlük hayatı düzenleyen bir destek mekanizması olarak algıladığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bu algı bırakma kararını psikolojik olarak zorlaştırır. ‘İstiyorum ama bırakamıyorum’ diyen kişilerde genellikle güçlü bir bağımlılık, yüksek kaygı ve yetersizlik duygusu ön plandadır; kişi denemek ister ama başarısızlıktan korkar. ‘İstesem bırakırım ama istemiyorum’ diyenlerde ise çoğu zaman savunma mekanizmaları devrededir; kişi bağımlılığını kabul etmek yerine kontrol algısını korumaya çalışır. Her iki durumda da ortak nokta, sigaranın kişinin duygusal düzenleme aracı haline gelmiş olmasıdır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sigarayı kendi isteğiyle bırakmak, dış baskıyla bırakmaya göre daha kalıcı!</strong></p>

<p>Nikotinin beyinde dopamin salınımını artırarak sigaranın hızlı ve güçlü bir ödül olarak kodlanmasına neden olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Zamanla beyin, rahatlama, keyif ve stres azalmasını sigarayla eşleştirir.” dedi.</p>

<p>Bu kodlamanın; sigaranın sağladığı geçici rahatlamanın fark edilmesi, alternatif ödül ve rahatlama yollarının geliştirilmesi ve nikotin yoksunluğunun uygun tedaviyle yönetilmesiyle kırılabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Beyin yeni alışkanlıklar öğrenebilir; önemli olan ona doğru alternatifleri sunmaktır. Sigarayı kendi isteğiyle bırakmak, dış baskıyla bırakmaya göre çok daha kalıcıdır çünkü davranış değişikliği içsel motivasyonla desteklenir. Kendi kararını veren birey, zorluklarla karşılaştığında sorumluluğu dış faktörlere değil kendine bağlar ve süreci daha sürdürülebilir şekilde yönetir. Zorla ya da sadece çevre baskısıyla bırakılan sigarada nüks riski belirgin olarak daha yüksektir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Kişiye özel motivasyon kaynakları bırakma sürecini daha güçlü hale getirebilir! </strong></p>

<p>Sağlık motivasyonunun önemli olmakla birlikte tek başına her birey için yeterli olmadığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Özellikle gençlerde ve uzun süredir sigara içenlerde sağlık riskleri soyut ve uzak algılanabilir. Estetik kaygılar, maddi kazanç, çocuklara iyi bir rol model olma, özgürlük hissi ve performans artışı gibi kişiye özel motivasyon kaynakları bırakma sürecini çok daha güçlü hale getirebilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Eski ritüellerin yerine yenileri konmalı!</strong></p>

<p>Sigara içme ritüellerinin, nikotinden bağımsız olarak güçlü koşullanmalara yol açtığına ve bırakma motivasyonunu sabote ettiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kahveyle, stresle ya da molalarla eşleşmiş sigara davranışı otomatikleşir. Bu ritüellerin yerine kısa yürüyüşler, nefes egzersizleri, şekersiz sakız, su içme ya da zihni meşgul eden küçük alışkanlıklar koymak, beynin eski eşleşmeleri çözmesine yardımcı olur.” dedi.</p>

<p><strong>Bağımlılığa karşı atılabilecek en güçlü adım vazgeçmemek! </strong></p>

<p>‘Bir tane içsem bir şey olmaz’ düşüncesinin, bağımlılığın en sık kullandığı bilişsel tuzaklardan biri olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Beyin, kontrolün geri kazanıldığı yanılgısını yaratır ancak tek bir sigara, bağımlılık devresini yeniden aktive eder ve çoğu zaman eski kullanım düzeyine hızlı bir dönüşe yol açar. Bu düşünce masum görünse de nükslerin en yaygın nedenlerinden biridir.</p>

<p>Sigarayı bırakmayı defalarca deneyip başaramamış kişilere şunu söylemek isterim: Bu bir irade zayıflığı değil, tedavi edilmesi gereken bir bağımlılıktır. Her başarısız deneme, aslında bir öğrenme sürecidir ve doğru yöntem, doğru destek ve doğru zamanla başarı mümkündür. Vazgeçmemek, bağımlılığa karşı atılabilecek en güçlü adımdır.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Feb 2026 15:20:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/sigarayi-birakmada-icsel-motivasyon-onemli-bir-adim-1770639648.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nipah Virüsü (Niv) ile İlgili Merak Edilenler</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/nipah-virusu-niv-ile-ilgili-merak-edilenler-8074</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/nipah-virusu-niv-ile-ilgili-merak-edilenler-8074</guid>
                <description><![CDATA[Hayvanlardan insanlara bulaşan ve ciddi halk sağlığı riski taşıyan bir virüs olan Nipah virüsü (NiV), dünyada kaygı yaratmaya devam ediyor. Hindistan’da tespit edilen yeni Nipah virüsü vakaları, Asya’da da yakından izleniyor. Virüsün yayılım riskine karşı Tayland, Malezya ve Singapur gibi ülkeler, havalimanları ve sınır kapılarında tarama ve test uygulamalarını sıkılaştırdı. Bu durum yeni bir pandemi yaşanır mı sorularını akıllara getirdi. İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın, Nipah virüsü ile ilgili merak edilenleri yanıtladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>“200’e yakın temaslının izlendiği bildirildi”</strong></p>

<p>“Nipah virüsü, hayvanlardan insanlara bulaşan, hayvanlarda ve insanlarda asemptomatik enfeksiyondan akut solunum yolu enfeksiyonuna ve ölümcül ensefalite kadar çeşitli klinik tablolara neden olan <em>Paramyxoviridae</em> ailesine ait bir RNA virüsüdür” diyen Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın,</p>

<p>“Nipah virüsü ilk olarak 1999 yılında Malezya’daki domuz çiftçileri arasında bir salgın olarak ortaya çıkmıştır. Daha sonra hastalık 2001 yılında Bangladeş’te de tespit edilmiş olup halen her yıl belli sayıda olgu saptanmaktadır. Hastalık ayrıca Doğu Hindistan’da da periyodik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yıl da Hindistan Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarına göre iki vakanın doğrulandığı ve yaklaşık 200’e yakın temaslının izlendiği bildirilmiştir. Pteropodidae familyasına ait meyve yarasaları (uçan tilki) özellikle de Pteropus cinsine ait türler Nipah virüsünün doğal konakçılarıdır. Meyve yarasalarında belirgin bir hastalık belirtisi yoktur. Virüslerin Afrika’daki Pteropodidae yarasalarının coğrafi dağılım alanında mevcut olabileceği biliniyor.”</p>

<p><strong>“Hasta insanlar salgıları ve dışkıları ile virüsü yayabilir”</strong></p>

<p>Hasta insanların salgıları ve dışkıları ile virüsü yayabileceğini belirten Fışgın, şunları söyledi:</p>

<p>“Nipah virusunun domuzlarda ve at, keçi, koyun, kedi ve köpek gibi diğer evcil hayvanlarda görülen salgınları ilk olarak 1999’daki Malezya salgını sırasında bildirilmiştir. Malezya’da ve Singapur’da da görülen ilk salgında, insan enfeksiyonlarının çoğu hasta domuzlarla veya onların kontamine olmuş dokularıyla doğrudan temas sonucu meydana geldiği görülmüştür.  Daha sonra Bangladeş ve Hindistan’da meydana gelen salgınlarda, enfekte meyve yarasalarının idrarı veya tükürüğüyle kirlenmiş meyvelerin veya meyve ürünlerinin, örneğin çiğ hurma suyu tüketimi, enfeksiyonun en olası kaynağı olarak saptanmıştır. Ayrıca virüsün insandan insana bulaştığı özellikle de enfekte hastaların aile üyeleri ve bakıcıları arasında saptandığı bildirilmiştir. Hasta insanların salgıları ve dışkıları ile virüsü yayabileceği ve insandan insana bulaşta bunun önemli olduğu vurgulanmaktadır. Bu nedenle de sağlık çalışanları da hasta takibi açısından risk altındadır.”</p>

<p><strong>“Semptomların ortaya çıkması yaklaşık 4 ila 14 gün arasında değişiyor”</strong></p>

<p>Nipah virüsünün ilk belirtileriyle ilgili de bilgi veren Fışgın, şöyle konuştu:</p>

<p>“İnsanlarda görülen hastalık; asemptomatik enfeksiyonlardan, hafif veya şiddetli seyreden akut solunum yolu enfeksiyonlarına ve ölümcül olabilen ensefalite kadar değişmektedir. Virüs vücuda girdikten sonra semptomların ortaya çıkması yaklaşık 4 ila 14 gün arasında değişmektedir. Bazı hastalarda bu sürenin 45 güne kadar uzadığı bildirilmiştir. En sık görülen belirtiler arasında ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, kusma ve boğaz ağrısı gibi spesifik olmayan belirtiler sayılabilir. Daha sonra hastalarda baş dönmesi, uyuşukluk, bilinç değişikliği ve nörolojik bulgular saptanabilmektedir. Hastaların bazılarında solunum yolu enfeksiyonu gelişmekte ve bu pnömoni bulguları ilerleyerek ciddi solunum yetmezliğine neden olabilmektedir. Şiddetli vakalarda ölümcül olarak tanımlanan ensefalit ve durdurulamayan nöbetler görülmekte ve hastada 24-48 saat içinde koma ortaya çıkmaktadır. Vaka ölüm oranı yüzde 40 ile yüzde 75 arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Nipah virus enfeksiyonunun ilk belirti ve bulguları spesifik olmadığı için genellikle başlangıçta bu hastalıktan şüphe edilmez. Burada özellikle hastalığın bulunduğu bölgeye seyahat etmek önemli bir epidemiyolojik veridir.  Tanıda kullanılan başlıca testler, vücut sıvılarından gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) ve enzim bağlantılı immünosorbent testi (ELISA) yoluyla antikor tespitidir. Ayrıca hücre kültürü yoluyla virüs izolasyonu da tanıda kullanılmaktadır.”</p>

<p><strong>Virüse karşı alınması gereken önlemler</strong></p>

<p>Şu anda Nipah virusuna karşı herhangi bir ilaç veya aşının bulunmadığını belirten Prof. Dr. Fışgın, “Şiddetli solunum ve nörolojik komplikasyonların tedavisi için yoğun destekleyici tedavi önerilmektedir” dedi. Nipah virusuna karşı herhangi bir aşı bulunmadığı için koruyucu önlemlerin ön plana çıktığını belirten Fışgın, bu virüse karşı alınması gereken önlemlerle ilgili ise şunları sıraladı:</p>

<ul>
	<li>Bu kapsamda, 1999 yılında domuz çiftliklerinde yaşanan Nipah virus salgını sırasında edinilen deneyime dayanarak, domuz çiftliklerinin uygun deterjanlarla düzenli ve kapsamlı bir şekilde temizlenmesi ve dezenfekte edilmesi enfeksiyonu önlemede etkili olabilir.</li>
	<li>Ayrıca bir salgın şüphesi varsa, hayvan barınağı derhal karantinaya alınmalıdır. İnsanlara bulaşma riskini azaltmak için enfekte hayvanların itlaf edilmesi ve cesetlerin gömülmesi veya yakılması yakından denetlenmelidir. Enfekte çiftliklerden diğer bölgelere hayvan hareketinin kısıtlanması veya yasaklanması, hastalığın yayılmasını azaltabilir.</li>
	<li>İnsanlardaki bulaş ve enfeksiyonu azaltmak için toplumu bu konuda bilgilendirmek gerekmektedir. Risk faktörlerinin, bulaş yollarının ve hasta ile temasta alınması gereken önlemlerin anlatılması önem arz etmektedir. Hasta kişilerle yakın ve korunmasız fiziksel temastan kaçınılmalıdır. Hasta kişilere bakım verdikten veya onları ziyaret ettikten sonra düzenli olarak eller yıkanmalıdır.</li>
	<li>Seyahat edilecek bölgelerdeki riskli durumlar tanımlanmalıdır.  Özellikle bulaşmada önemli olan ve engellenmesi gereken durum yarasaların hurma özsuyuna ve diğer taze gıda ürünlerine erişimini azaltmaya odaklanmalıdır. Yeni toplanan hurma suyu kaynatılmalı ve meyveler tüketilmeden önce iyice yıkanmalı ve mümkünse soyularak tüketilmelidir. </li>
	<li>Şüpheli veya doğrulanmış enfeksiyonu olan hastalara bakım veren sağlık çalışanları, her zaman standart enfeksiyon kontrol önlemlerini uygulamalıdır. Özellikle sağlık kuruluşlarında insandan insana bulaşma vakaları bildirildiğinden, standart önlemlere ek olarak temas ve damlacık önlemleri de alınmalıdır.</li>
	<li>Son olarak ülkemizde bulunan yarasa türleri, virüsü taşıyan ”Pteropus” (meyve yarasası) türünden farklıdır. Bu nedenle, virüsün ülkemizdeki yaban hayatında doğal bir döngü oluşturma ihtimali düşüktür. Şu ana kadar ülkemizde doğrulanmış bir Nipah virüsü vakası bulunmamaktadır. Ancak küresel seyahat hareketliliği nedeniyle ”ithal vakalara” karşı hazırlıklı olunması önemlidir.</li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 15:35:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/nipah-virusu-niv-ile-ilgili-merak-edilenler-1770208556.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kanal tedavisi dişin ömrünü uzatıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kanal-tedavisi-disin-omrunu-uzatiyor-8069</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kanal-tedavisi-disin-omrunu-uzatiyor-8069</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Endodonti Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Vahide Hazal Abat, kanal tedavisinin nasıl uygulandığı, tedavi sonrası normal ve riskli durumlar ile hangi durumlarda yeniden tedavi veya cerrahi müdahalenin gerekebileceği hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kanal tedavisi, enfeksiyonlu dişi kurtarmayı hedefler!</strong></p>

<p>Kanal tedavisinin, dişin iç dokularında meydana gelen enfeksiyonların ortadan kaldırılması ve dişin ağızda sağlıklı şekilde korunması amacıyla uygulanan bir tedavi yöntemi olduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Vahide Hazal Abat, “Tedavi sürecine başlamadan önce ilgili diş lokal anestezi ile uyuşturulur.” dedi.</p>

<p>Ardından kavitenin (diş çürüğünün gözle görülür hale geldiği aşama) açılarak dişin iç kısmındaki sinir dokusunun uzaklaştırıldığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Abat, “Kanal boşlukları detaylı şekilde dezenfekte edilir ve özel materyaller kullanılarak şekillendirilir. Bu işlemlerin ardından kanallar, kök ucuna kadar biyo-uyumlu dolgu materyalleriyle doldurulur. Kanal tedavisinin tamamlanmasını takiben, dişin fonksiyonunu ve dayanıklılığını artırmak amacıyla dolgu ya da kaplama gibi restoratif işlemler uygulanır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Tedavi sonrası beklenmeyen durumlarda diş hekimine başvurulmalı! </strong></p>

<p>Kanal tedavisinin ardından özellikle ilk günlerde ağrı veya çiğneme sırasında hassasiyet gibi şikâyetlerin görülmesinin oldukça normal olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Vahide Hazal Abat, “Bu semptomların zamanla azalarak kaybolması beklenir.” dedi.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Abat, ağrının geçmemesi, giderek artması, gece uykudan uyandıracak şiddete ulaşması, yüzde şişlik, apse ya da iltihap belirtilerinin ortaya çıkması durumunda vakit kaybetmeden diş hekimine başvurulması uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Dişlerin karmaşık kanal yapısı, kanal tedavisini zorlaştırabiliyor! </strong></p>

<p>Her dişin kendine özgü morfolojik ve anatomik bir yapıya sahip olmasının, kanal sisteminin bazı durumlarda oldukça kompleks olmasına neden olabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Vahide Hazal Abat, “Bu karmaşık yapı nedeniyle kanalların tamamına yeterli şekilde ulaşılamaması söz konusu olabilir.” dedi.</p>

<p>Böyle durumlarda kanal içinde bakteri kalması ya da yeniden bakterilerin çoğalması sonucu enfeksiyon gelişebileceğini ve kanal tedavisinin tekrarlanması gerekebileceğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Abat, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Kanal tedavisinin yenilenmesinin mümkün olmadığı vakalarda ise rezeksiyon gibi cerrahi müdahaleler gündeme gelir. Hem kanal tedavisinin tekrarlanmasının hem de cerrahi girişimin mümkün olmadığı durumlarda ise son seçenek olarak diş çekimi değerlendirilebilir.</p>

<p>Kanal tedavisi sonrasında ortaya çıkan şikâyetlerde hastanın kendi kendine ilaç kullanması sakıncalı olabilir. Özellikle antibiyotik kullanımı mutlaka hekim kontrolünde ve önerisi doğrultusunda yapılmalı. Aksi halde hem tedavi süreci olumsuz etkilenebilir hem de gereksiz ilaç kullanımı çeşitli sağlık sorunlarına yol açabilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 15:34:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/kanal-tedavisi-disin-omrunu-uzatiyor-1770208498.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vücutta Gizli Kalmış Kanser Hücrelerine Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/vucutta-gizli-kalmis-kanser-hucrelerine-dikkat-8064</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/vucutta-gizli-kalmis-kanser-hucrelerine-dikkat-8064</guid>
                <description><![CDATA[Kanser tedavisi gören pek çok hasta için en rahatlatıcı cümle şudur: “Bütün tetkikleriniz normal.” Ancak modern tıbbın geldiği noktada, bu cümle her zaman sürecin tamamen sona erdiği anlamına gelmeyebiliyor. MR, PET ve rutin kan testlerinin normal olması, vücutta hastalığa ait hiçbir hücre kalmadığını kesin olarak göstermeyebiliyor. Çünkü bazı kanser hücreleri, görüntüleme yöntemlerinin ve klasik testlerin algılayamayacağı kadar küçük ve sessiz bir şekilde dolaşımda varlığını sürdürebiliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>İşte bu noktada moleküler analizler devreye giriyor; Minimal Rezidüel Hastalık (MRD) olarak adlandırılan bu görünmez risk, yalnızca bir tüp kan üzerinden tespit edilebiliyor. Özellikle yüksek riskli kanser türlerinde ve tedavi sonrası takip sürecinde MRD, hastalığın yeniden ortaya çıkma ihtimalini önceden öngörmeye imkân tanıyan son derece önemli bir gösterge haline geliyor. Memorial Şişli Hastanesi Onkoloji Merkezi’nden Prof. Dr. Serkan Keskin, 4 Şubat Dünya Kanser Günü öncesi kanser takibinde MRD testi ile ilgili bilinmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Görüntüleme ve klasik testler her zaman yeterli mi?</strong></p>

<p>Kanser şüphesi olan ya da kanser tanısı almış hastaların takip sürecinde Manyetik Rezonans (MR), Bilgisayarlı Tomografi (BT), PET-CT ve ultrason gibi görüntüleme yöntemleri sıklıkla kullanılmaktadır. Buna ek olarak bazı kan testleri ve tümör belirteçleri ile hastalığın varlığı ya da yokluğu değerlendirilmektedir. Bu yöntemler modern tıbbın vazgeçilmez araçlarıdır ve çoğu zaman doğru yönlendirme sağlamaktadır.</p>

<p>Ancak klinik pratiğin ortaya koyduğu önemli bir gerçek vardır: Tüm bu tetkikler normal olsa bile, hastalık moleküler düzeyde tamamen ortadan kalkmamış olabilir. Tedavilerini tamamlamış, ameliyat olmuş ve “tam yanıt” aldığı düşünülen bazı hastalarda yıllar sonra nüks görülmesi, bu durumun en somut göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p><strong>MRD testi gizli kalmış kanser hücrelerini ortaya koyuyor</strong></p>

<p>Minimal Rezidüel Hastalık, tedavi sonrasında vücutta kalmış olabilecek çok küçük sayıdaki tümör hücrelerini ifade etmektedir. Bu hücreler klasik görüntüleme yöntemleriyle ya da rutin kan testleriyle saptanamamaktadır. Ancak genetik ve moleküler düzeyde yapılan ileri analizler sayesinde kandan tespit edilebilmektedir.</p>

<p>MRD değerlendirmesi için yalnızca bir tüp kan alınmakta ve bu örnek genetik laboratuvarlara gönderilmektedir. Kanda dolaşan tümör DNA’sı veya tümör hücreleri, belirli eşik (cut-off) değerlerine göre analiz edilmektedir. Bu eşik değerin üzerinde saptanan sonuçlar, hastalığın ilerleyen dönemde yeniden ortaya çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu göstermektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Nüks riski önceden görülebilir mi?</strong></p>

<p>Güncel bilimsel veriler, MRD pozitifliği saptanan hastalarda ilerleyen dönemlerde hastalığın nüks etme olasılığının yüzde 90’lara kadar çıkabildiğini göstermektedir. Bu bilgi, hem hekim hem de hasta açısından son derece kıymetlidir. Çünkü hastalığın geri dönmesini beklemek yerine, risk daha oluşmadan önlem almak mümkün hale gelmektedir.</p>

<p>Meme kanseri, kolon kanseri, akciğer kanseri ve böbrek kanseri gibi birçok solid tümörde MRD testleri giderek daha yaygın şekilde kullanılmaktadır. Ameliyatını olmuş, kemoterapi ve diğer onkolojik tedavilerini tamamlamış bir hastada “Bu hastalık gerçekten bitti mi?” sorusunun yanıtı artık yalnızca filmlerle değil, moleküler verilerle de değerlendirilmektedir.</p>

<p><strong>Hastalar yakından izleniyor ve tedavi planı şekillendiriliyor</strong></p>

<p>MRD’nin pozitif saptanması durumunda izlenen yol, klasik takip yaklaşımlarından farklılaşmaktadır. Bu hastalar daha yakından izlenmekte, kontroller sıklaştırılmakta ve gerekirse daha güçlü ya da farklı tedavi seçenekleri devreye sokulmaktadır. Amaç, olası bir nüksü klinik olarak ortaya çıkmadan yakalamak ve hastayı yeniden tam şifaya ulaştırmaktır.</p>

<p>Günümüz onkolojisi artık yalnızca organ düzeyinde değil, gen ve molekül düzeyinde ilerlemektedir. Hangi hastanın daha yüksek risk taşıdığı, hangi tedaviden daha fazla fayda göreceği giderek daha net biçimde ortaya konabilmektedir. Bu yaklaşım, gereksiz tedavilerin önüne geçerken doğru hastaya doğru zamanda doğru tedavinin verilmesini sağlamaktadır.</p>

<p><strong>Nüksü engellemek çok önemli&nbsp;</strong></p>

<p>Kanser tedavisinde başarı artık yalnızca tümörü ortadan kaldırmakla sınırlı değildir. Asıl başarı, hastalığın geri dönmesini engellemekte yatmaktadır. MRD testleri, bu hedefe giden yolda hekimlerin elini güçlendiren, hastalara ise umut veren önemli bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Moleküler düzeyde yapılan bu değerlendirmeler sayesinde kanserle mücadelede daha bilinçli, daha güçlü ve daha erken adımlar atılabilmektedir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 03 Feb 2026 11:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/vucutta-gizli-kalmis-kanser-hucrelerine-dikkat-1770108001.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda Lenf Bezi Büyümesinin İşaretlerine Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklarda-lenf-bezi-buyumesinin-isaretlerine-dikkat-8052</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklarda-lenf-bezi-buyumesinin-isaretlerine-dikkat-8052</guid>
                <description><![CDATA[Çocuklarda lenf bezi büyümesi, ailelerin en sık endişe yaşadığı sağlık sorunlarından biridir. Lenf bezleri bağışıklık sisteminin doğal bir parçasıdır ve çocukluk çağında sık olarak büyüyebilir. Çoğu zaman bu durum basit enfeksiyonlara bağlıdır ve kendiliğinden düzelir. Ancak bazı durumlarda lenf bezi büyümeleri ciddi hastalıkların habercisi olabilir ve daha dikkatli değerlendirme gerektirebilir. Memorial Ataşehir Hastanesi Çocuk Hematoloji/Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Gül Nihal Özdemir, çocuklarda lenf bezi büyümelerinin nedenleri ve hangi durumlara dikkat edilmesi gerektiği konusunda bilgilendirmede bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Lenf bezleri neden büyür?</strong></p>

<p>Lenf bezleri, bağışıklık sisteminin önemli bir parçasıdır. Vücutta çok sayıda lenf nodu bulunur ve bu yapılar lenfatik damarlar aracılığıyla birbirine bağlıdır. Lenfadenopati, lenf düğümlerinin normalden büyük hale gelmesi olarak tanımlanır. Çocuklarda lenf bezi büyümesi sık görülür ve çoğu zaman iyi huyludur. Enfeksiyonlardan bağışıklık sistemi hastalıklarına, ilaçlara ve nadiren kansere kadar çok farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Yalnızca tek bir bölgede sınırlı olabileceği gibi, vücudun farklı bölgelerinde yaygın olarak da görülebilir. Tek bir lenf nodunun ya da aynı bölgedeki birkaç lenf nodunun büyümesi bölgesel lenfadenopati, komşu olmayan ikiden fazla bölgede lenf nodu büyümesi ise yaygın lenfadenopati olarak tanımlanır.</p>

<p><strong>Lenf bezi büyümesinin en sık nedeni enfeksiyonlar</strong></p>

<p>Çocuklarda lenf bezi büyümesinin en sık nedeni enfeksiyonlardır. Viral enfeksiyonlar (Epstein-Barr virüsü gibi), bakteriyel enfeksiyonlar (streptokok ve stafilokok enfeksiyonları), mikobakteriyel enfeksiyonlar (tüberküloz gibi) ve fungal enfeksiyonlar lenf bezi büyümesine yol açabilir. Enfeksiyona bağlı lenf bezi büyümelerinde genellikle lenf bezlerinde ağrı, kızarıklık ve ısı artışı görülür. Buna ateş, boğaz ağrısı ve halsizlik gibi enfeksiyona ait belirtiler eşlik edebilir. Tüberküloz lenfadenitlerinde ise çoğunlukla tek taraflı ve ağrısız lenf bezi büyümesi dikkat çekerken, tifo gibi bazı enfeksiyonlarda yaygın lenfadenopati ortaya çıkabilir.</p>

<p>Diş çürükleri ve diş eti hastalıkları boyun ve çene altındaki lenf bezlerinde büyümeye neden olabilir. Saçlı deri enfeksiyonlarında kafa derisinde, göz ve kulak enfeksiyonlarında kulak çevresinde, üst solunum yolu enfeksiyonlarında boyunda, kedi tırmığı hastalığında koltuk altında, küçük bebeklerde bez bölgesi enfeksiyonlarında ise kasık lenf bezlerinde büyüme görülebilir. Mide ve bağırsak enfeksiyonları ile apandisit gibi durumlarda karın içi lenf bezleri de etkilenebilir.</p>

<p><strong>Ne zaman kanserden şüphelenilmeli?</strong></p>

<p>Daha nadir olmakla birlikte, çocukluk çağı kanserlerinde lenf bezi büyümesi görülebilir. Lösemi (kan kanseri) ve lenfomalar (lenf bezi kanserleri) başta olmak üzere bazı kanser türlerinde lenf bezi büyümesine aşağıdaki belirtiler eşlik edebilir:</p>

<ul>
	<li>Nedeni açıklanamayan ve uzun süren ateş</li>
	<li>Kilo kaybı</li>
	<li>Halsizlik ve iştahsızlık</li>
	<li>Gece terlemeleri</li>
	<li>Vücutta morluk ve kanama</li>
</ul>

<p>Kanserle ilişkili lenf bezi büyümelerinde lenf nodları genellikle sert, hareketsiz ve ağrısızdır. Kızarıklık ve ısı artışı gibi enfeksiyon bulguları çoğunlukla görülmez. Lösemi şüphesinde kan sayımı ve periferik yayma önemli ipuçları verirken, kesin tanı için kemik iliği aspirasyonu ve/veya biyopsi gerekebilir.</p>

<p><strong>İlaçlar ve aşılar da lenf bezi büyümesine yol olabilir</strong></p>

<p>Bazı ilaçlar, aşılar ve bağışıklık sistemi bozuklukları da lenf bezi büyümesine neden olabili. Özellikle BCG(tüberküloza karşı) aşısı sonrası koltuk altı lenf bezlerinde büyüme görülebilir. Bu durum çoğunlukla geçicidir, ancak mutlaka takip edilmelidir.</p>

<p><strong>Bu 4 işaret varsa hemen doktora başvurmalı!</strong></p>

<p>Lenf bezi şişliğinin süresi, zaman içinde büyüyüp büyümediği ve uygulanan tedavilere yanıt verip vermediği büyük önem taşır. Bölgesel lenf bezi büyümelerinde ilgili bölgede enfeksiyon bulguları değerlendirilmelidir. Bu durumlarda mutlaka hekime başvurulmalıdır:</p>

<ol>
	<li>Lenf bezinin hızla büyümesi</li>
	<li>6 haftadan uzun süren lenfe bezinde şişlik</li>
	<li>Ateş, kilo kaybı ve gece terlemesinin eşlik etmesi</li>
	<li>Yorgunluk, eklem ağrısı veya döküntü görülmesi</li>
</ol>

<p>Seyahat öyküsü, hayvan teması, böcek ısırıkları, beslenme alışkanlıkları, ilaç kullanımı, aşı öyküsü ve kronik hastalık varlığı ayrıntılı şekilde sorgulanmalıdır. Ergen çocuklarda ise cinsel öykü ve madde kullanımı da değerlendirmeye dahil edilmelidir.</p>

<p><strong>Lenf bezi büyümesinde tanı süreci</strong></p>

<p>Öncelikle lenf bezlerinin yeri, boyutu, kıvamı, hareketliliği, hassasiyeti ve büyüme hızı değerlendirilir. Çocuklarda boyun, koltuk altı ve kasık bölgelerinde küçük lenf nodlarının hissedilmesi normal kabul edilebilir. Ancak genellikle 2,5 cm’nin üzerindeki lenf bezleri anormal olarak değerlendirilir. Enfeksiyona bağlı lenfadenopatiler çoğunlukla 4-6 hafta içinde kendiliğinden ya da uygun tedaviyle geriler. Özellikle 6 haftadan uzun süren, sert, hareketsiz ve ağrısız lenf bezleri ise kanser açısından araştırılmalıdır.</p>

<p>Tanısal testler klinik bulgulara göre planlanır. Kan sayımı ve periferik yayma ilk değerlendirmede önemlidir. Gerekli durumlarda ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve biyopsi gibi ileri tetkiklere başvurulabilir. Kanser veya atipik enfeksiyon şüphesinde lenf nodunun çıkarılarak incelenmesi gerekebilir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 02 Feb 2026 13:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/cocuklarda-lenf-bezi-buyumesinin-isaretlerine-dikkat-1770027054.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuğunuz oyunu bırakamıyor mu?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocugunuz-oyunu-birakamiyor-mu-8034</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocugunuz-oyunu-birakamiyor-mu-8034</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, çocuklarda oyun bağımlılığının belirtileri, ailelerin dikkat etmesi gerekenleri, korunma yolları ve tedavi süreci hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Oyun bağımlılığı, çocuğun yaşamını çok yönlü etkileyen ciddi bir sorun!</strong></p>

<p>Dijital teknolojilerin günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline gelmesiyle birlikte, çocuklar ve gençlerin oyunlarla çok daha erken yaşlarda ve yoğun biçimde karşılaştığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu durum, ebeveynlerde ‘Çocuğum oyun bağımlısı mı?’ sorusunu da beraberinde getiriyor.” dedi.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Çetin, oyun bağımlılığının, yalnızca oyun oynama süresinin artmasıyla sınırlı olmayan; çocuğun duygusal, sosyal ve akademik yaşamını etkileyen ciddi bir sorun olarak ele alınması gerektiği uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Bu belirtiler oyun bağımlılığına işaret ediyor!</strong></p>

<p>Oyun bağımlılığına işaret edebilecek pek çok önemli belirteç bulunduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Çocuğun ekran karşısında geçirdiği sürenin giderek artması; bu sürenin cep telefonu, tablet, bilgisayar ya da oyun konsolu aracılığıyla gerçekleşmesi fark etmeksizin dikkatle değerlendirilmeli.” dedi.</p>

<p>Özellikle çocuğun, planladığından ya da ebeveynleri tarafından uygun görülen süreden daha fazla oyun oynamaya başlamasının önemli bir uyarı işareti olduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Çetin sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bunun yanı sıra, oyun oynadığı zamanlarda öfke kontrolünde zorlanması, oyunu bırakması istendiğinde yoğun tepkiler vermesi ve gündelik yaşam düzeninin oyun nedeniyle bozulması da dikkat edilmesi gereken belirtiler arasındadır. Uyku düzeninin bozulması, sosyal ilişkilerden uzaklaşma ve sorumluluklarını ihmal etme gibi durumlar, oyunla kurulan ilişkinin sağlıklı sınırların dışına çıktığını gösterebilir.”</p>

<p><strong>Ebeveynler rehberlik edici ve denetleyici bir rol üstlenmeli!</strong></p>

<p>Elektronik cihazların yaygınlaşmasının yanında, çocukların bu araçlarla temasının belirli bir kontrol ve sınır çerçevesinde olmasının büyük önem taşıdığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Çocuğun cep telefonu ve diğer dijital cihazları kullanımı, yaşamının merkezine yerleşmemeli; kullanım süreleri ve zamanları ebeveynler tarafından belirlenmeli.” dedi.</p>

<p>Bilgisayar ya da oyun konsolu ile vakit geçirmek isteyen çocukların, ebeveynlerin uygun gördüğü saat ve sürelerde oyun oynamasına izin verilmesi gerektiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kuralların net, tutarlı ve takip edilebilir olması koruyucu bir yaklaşım sunar. Ebeveynlerin rehberlik edici ve denetleyici rolü, çocuğun sağlıklı bir dijital denge kurmasına yardımcı olur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Tedavide psikoterapi süreci önemli!</strong></p>

<p>Oyun bağımlılığı tedavisinde ilk adımın, bireyin kendisi ve yakınlarıyla yapılan ayrıntılı değerlendirme süreci olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu süreçte, oyun davranışının günlük yaşamın ne kadarını kapladığı, hangi alanlarda işlev kaybına yol açtığı ve kişinin nerede durmakta zorlandığı ayrıntılı biçimde ele alınır.” dedi.</p>

<p>Gerekli görüldüğünde beyin tetkikleri ve psikolojik değerlendirme testleri uygulandığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Tedavi sürecinde, bazı durumlarda oyun oynama isteğini azaltmaya yönelik ilaç tedavileri ya da eşlik eden ruhsal sorunlara yönelik farmakolojik destekler kullanılabilir. Ancak oyun bağımlılığında tek başına ilaç tedavisi yeterli değildir. Mutlaka psikoterapi sürecinin tedaviye eşlik etmesi gerekir. Psikoterapi sürecinde, oyunu kontrol edebilme becerilerinin geliştirilmesi ve bağımlılığı besleyen faktörlerin ele alınması hedeflenir. Uygun görülen vakalarda, beyin uyarım tedavileri de tedavi seçenekleri arasında yer alabilir.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 12:48:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/cocugunuz-oyunu-birakamiyor-mu-1769852917.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Psikiyatrik ilaçlar, hastanın yaşam tarzı ve ihtiyacına göre belirleniyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/psikiyatrik-ilaclar-hastanin-yasam-tarzi-ve-ihtiyacina-gore-belirleniyor-8020</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/psikiyatrik-ilaclar-hastanin-yasam-tarzi-ve-ihtiyacina-gore-belirleniyor-8020</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, psikiyatrik ilaçların güncel psikiyatrideki yeri, kimler için gerekli olduğu, yan etkileri, kullanımda dikkat edilmesi gerekenler ve ilaçlara dair yanlış inanışlar hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Bazı psikiyatrik sorunlar, psikiyatrik ilaç kullanımı gerektirebiliyor!</strong></p>

<p>Günümüzde psikofarmakolojinin çok geliştiğini ifade eden Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Psikiyatri artık sadece Freudyen bir ekolle devam etmiyor. Beyin odaklı, neuroscience (nörobilim) odaklı ve ilaç tedavilerinin ön planda olduğu bir güncel psikiyatri anlayışı söz konusu.” dedi.</p>

<p>Psikiyatrların ilaç yazabildiklerini aktaran Dr. Zorbozan, “Psikiyatrik ilaçları kullanmak için kişinin çok ciddi bir akıl rahatsızlığına sahip olması gerekmez. Depresyon ve anksiyete bozukluğu da bir psikiyatrik hastalıktır; psikiyatrik ilaçlara ihtiyaç duyulur. Bu ilaçları kullanan bir kişiye yapılabilecek en iyi şey, bir sorunu olduğunda doktoru ile görüşmesini öğütlemek ve bunun son derece normal ve insani bir durum olduğunu vurgulayarak onun tedavide kalmasını sağlamaktır. Bu ilaçlar sadece psikiyatrik bozukluklarda değil; nöropatik ağrı tedavisinde, migren tedavisinde, kronik yorgunluk tedavisinde ve kanser hastalarının ağrı tedavilerinde de zaman zaman kullanılabilir. Bununla birlikte bazı psikiyatrik bozukluklar ilaç gerektirmez, sadece psikoterapiler ile tedavi edilebilir. Örneğin sosyal fobiler, ilişki sorunları ve evlilik problemleri ilaç tedavisi olmadan da tedavi edilebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Psikiyatrik ilaçlarla birlikte tüketilen bazı gıda ve maddeler, ilacın etkisini bozabilir!</strong></p>

<p>Psikiyatrik ilaçlar kullanılırken tüketilmemesi gerekenlere değinen Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Bu, ilacın ihtiva ettiği etken maddeye göre değişebilir. Fakat genel olarak dikkat edilmesi gereken şeylerden biri alkoldür.” dedi.</p>

<p>Psikiyatrik ilaçlar ile alkolün metabolize olurken karaciğeri kullandıklarına işaret eden Dr. Zorbozan, “İkisinin birden kullanımı karaciğeri yorabilir. Ayrıca alkol tıpkı psikiyatrik ilaçlar gibi beyin etkili bir madde. Dolayısıyla birbirlerinin çalışmasını etkileyebilir, birbirlerini bozabilir veya beyindeki gaba reseptörleri için birbirleriyle yarışa girebilirler. Bu nedenlerle genel olarak alkolün, psikiyatrik ilaçlarla birlikte kullanılmaması gerekir. Ayrıca eğer çoklu anti depresan kullanımı varsa yoğun peynir tüketilmemeli. Bu bazı özellikli ilaçlar için geçerlidir ve hekiminiz size bu ilaçlara göre bir uyarıda bulunacaktır. Yine aynı şekilde lityum kullanımında tuzlu gıdalardan uzak durulmalı, bol sıvı tüketilmeli.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Psikiyatrik ilaçlarda yan etkiler erken, fayda ise zamanla ortaya çıkıyor!</strong></p>

<p>İlaçların iyileştirici etkileri olduğu kadar bir takım yan etkilere de sahip olduklarını hatırlatan Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Bu çerçevede sadece psikiyatrik ilaçlar değil, bütün ilaçların insan hayatına bir takım olumsuz etkileri olabilir.” Dedi.</p>

<p>Psikiyatrik ilaçların yan etkilerinin, ilacın ilk kullanılmaya başlanıldığı zamanlarda ortaya çıktığını vurgulayan Dr. Zorbozan, “Ağız kuruluğu, kabızlık, mide bulantıları gibi yan etkiler vardır. Kişi önce yan etkileri görmeye başlar, hastalığına yararlı etkiyi erken aşamada göremez. Bunun sebebi psikiyatrik ilaçların çok geç etki etmesidir. Akut etki etme oranları düşüktür. Bu ilaçlar etki edebilmek için kan beyin bariyerini geçerler. Kan beyin bariyerini geçmek için de moleküller bir süre vücutta depolanır; ilacın etki edebilmesi için zaman gereklidir. Yan etkilerin erken görülmesi, bir ön yargı oluşturabilir. Bu konuda sabırlı olmak çok önemlidir, akut yan etkiler genellikle ilk bir haftada ortadan kalkar.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Psikiyatrik ilaçlar kişiye özel seçilir; etkileri ve yan etkileri hekim kontrolünde değerlendirilmeli!  </strong></p>

<p>Psikiyatrik ilaçların uyku durumu üzerinde de olumlu ve olumsuz etkilere sahip olabildiğine dikkat çeken Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Anti depresan ilaçlar genellikle rem uykusunun süresini kısaltır, yani kaliteli uykunun süresini kısaltılmış olur. Dolayısıyla bu ilaçlar uykusuzluk problemi yapabilir.” dedi.</p>

<p>Bazı ilaçların da uykuyu arttırdığını kaydeden Dr. Zorbozan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Dürtüselliği fazla olan hastalarda kullanılan ilaçların yoğun uyku yapma gibi sedatif yan etkileri mevcuttur. Bu tür ilaçlar hekim tarafından hastanın ihtiyacına, yaşam tarzına ve şikâyetine göre seçilir ve hasta, yan etkiler hakkında hekim tarafından bilgilendirilir.</p>

<p>Psikiyatri ilaçlarının kilo aldırdığı, kişinin duygularını tamamen ortadan kaldırdığı ve bağımlılık yaptığı gibi şehir efsaneleri de vardır. Özellikle sanal ortamda, ürün yorumları kısmında ilaçlar hakkında çok fazla yanlış bilgi dolaşır. Eğer bir yan etkiye maruz kalırsanız veya kafanızda bir soru işareti oluşursa, ilacı reçete eden hekim ile iletişime geçmelisiniz.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 30 Jan 2026 12:47:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/psikiyatrik-ilaclar-hastanin-yasam-tarzi-ve-ihtiyacina-gore-belirleniyor-1769766439.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şizofrenide nüksler Abu Dabi’de ele alındı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/sizofrenide-nuksler-abu-dabide-ele-alindi-8015</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/sizofrenide-nuksler-abu-dabide-ele-alindi-8015</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, Abu Dabi’de devlete bağlı en büyük ruh sağlığı yapılanmalarından biri olan SAKINA Grup tarafından düzenlenen “Şizofrenide Sık Görülen Nüksler ve Olumsuz Belirtilerin Ele Alınması” başlıklı panele davetli konuşmacı olarak katıldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Prof. Dr. Dilbaz Abu Dabi’de klinik deneyimlerini paylaştı!</strong></p>

<p>Abu Dabi’de kamuya bağlı ruh sağlığı hizmetlerini yürüten SAKINA Grup bünyesinde görev yapan yaklaşık 100 psikiyatrist bulunuyor. Prof. Dr. Dilbaz, bu yapı içerisinde görev yapan ruh sağlığı uzmanlarına, şizofrenide nüks (relapse) önleme yaklaşımları, güncel tedavi yöntemleri ve klinik deneyim paylaşımı konularında kapsamlı bir sunum gerçekleştirdi.</p>

<p>Panelin aynı zamanda karşılıklı bir bilgi ve deneyim paylaşımı niteliği taşıdığını belirten Prof. Dr. Dilbaz, Abu Dabi’deki ruh sağlığı sisteminin güçlü yönlerine de dikkat çekti. Bölgede çok sayıda psikiyatristin konsültan olarak çalıştığını ve rehabilitasyon hizmetlerini de kapsayan büyük ölçekli bağımlılık merkezlerinin bulunduğunu ifade etti. Özellikle şizofreni ve bağımlılık alanındaki klinik deneyimlerine ilgi gösterildiğini aktaran Prof. Dr. Dilbaz, Türkiye’de uygulanan bütüncül tedavi ve iş birliği modelleri hakkında da bilgi verdi.</p>

<p><strong>İş birliği ilerleyebilir…</strong></p>

<p>Bağımlılık alanında olası iş birliklerinin de gündeme geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Dilbaz, “Burada yürüttüğümüz tedavi süreçleri ve disiplinler arası iş birliği modelleri hakkında sorular yöneltildi. Önümüzdeki dönemde bu temasların somut iş birliklerine dönüşmesini umut ediyoruz.” dedi.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 29 Jan 2026 11:21:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/sizofrenide-nuksler-abu-dabide-ele-alindi-1769674905.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Üniversite öğrencilerinde ruh sağlığı alarm veriyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/universite-ogrencilerinde-ruh-sagligi-alarm-veriyor-8011</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/universite-ogrencilerinde-ruh-sagligi-alarm-veriyor-8011</guid>
                <description><![CDATA[Nature dergisinde yayımlanan bir araştırma, dünya genelinde üniversite öğrencileri arasında ruh sağlığı sorunlarının son on yılda ciddi biçimde arttığını ve mevcut destek sistemlerinin bu artışı karşılamakta yetersiz kaldığını ortaya koydu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Küresel ölçekte 72 bin 288 lisans öğrencisinin katıldığı araştırma, dünya genelindeki üniversitelerde ciddi bir ruh sağlığı krizi yaşandığına, son on yılda lisans öğrencileri arasında kaygı, depresyon, intihar düşüncesi ve kendine zarar verme vakalarının belirgin biçimde arttığına dikkat çekti.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, dikkat çeken bu araştırmayı değerlendirdi.</p>

<p><strong>Pandemi, ruh sağlığı açısından da bir krizdi</strong></p>

<p>Araştırmanın, üniversitelerdeki ruh sağlığı krizinin Covid-19 Pandemisi döneminde artış gösterdiğini ve sonrasında biraz azalma eğilimi olduğunu vurguladığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, “Fakat yine de 2013’ten bu yana bir artıştan söz edilebilir. Pandemiyi yalnızca fizyolojik bir sağlık krizi olarak değil hem fizyolojik sağlığa hem sosyal hayata hem de ruh sağlığına yönelik bir kriz olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla ruh sağlığı alanındaki sorunlarda görülen pandemi dönemdeki artış, kriz olarak tanımlanabilir.” dedi.</p>

<p><strong>Ruhsal bozuklukların en hızlı artış gösterdiği yaş grubu 20-29 yaş aralığı</strong></p>

<p>Ruh sağlığı sorunlarının yalnızca bireysel zorluklardan kaynaklanmadığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, “Pandemi dönemi aktif olarak sona erse de psikolojik anlamdaki etkilerinin sona ermesi daha uzun soluklu olacaktır. Bunun yanında Dünya Sağlık Örgütü ruhsal bozuklukların en hızlı artış gösterdiği yaş grubu 20-29 yaş aralığı olarak belirlemiştir. Bu yaş dönemindeki artışın, bireysel sorunlardan öte biyolojik ve toplumsal nedenlerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Özellikle şizofreni, bipolar bozukluk gibi bazı psikotik özellikli bozuklukların başlangıç yaşı ortalama olarak (19-25) bu döneme denk gelmektedir. Bu tamamen ruhsal bozukluğun ortaya çıkışına yönelik biyolojik bir nedendir. Bunun yanında bu yaş döneminin getirdiği bazı bireysel ve toplumsal nedenler de bu hastalıkların oraya çıkışında önemli stres faktörü olabilmektedir.”</p>

<p><strong>Üniversiteye geçiş psikolojik olarak kırılgan bir dönem</strong></p>

<p>Üniversiteye geçiş sürecinin gençler için neden bu kadar hassas olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, şöyle devam etti:</p>

<p>“Biyolojik nedenlerin yanında, toplumsal açıdan bakıldığında üniversite dönemi; aileden bağımsızlaşılan, sorumlulukların arttığı, akran ilişkilerinin yoğunlaştığı, mali problemlerin oluşabildiği, zaman yönetiminin önem kazandığı bir dönmedir. Tüm bu sayılanlara mali zorluklar, gelecek endişeleri gibi daha çok sosyoekonomik açıdan dezavantajlı koşullar eşlik ettiğinde kaygı bozukluğu, depresyon gibi ruhsal bozuklukların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla üniversite dönemindeki değişim ve bağımsızlık tek başına gençlerin gelişimi, olgunlaşması, yetişkinliğe adım atılması için avantaj sağlarken, bu döneme mali dezavantaj, gelecek endişeleri, sosyal destek eksikliği, politik endişeler gibi olumsuz durumlar dezavantaja çevirebilir ve gençlerin ruh sağlığında kırılganlık yaratabilir. Fakat unutmamak gerekir ki üniversite dönemindeki bu bağımsızlaşma girişimleri ve üniversite yaşam deneyimleri gençlerin yetişkinlik dönemi için çok önemli bir temel oluşturmaktadır. Özellikle ailesinden ayrı şehirde bulunan üniversite öğrencileri için bu çok daha önemli ve kazandırıcı bir deneyim olmaktadır.”</p>

<p><strong>Psikolojik esneklik ve duygu düzenleme çok önemli</strong></p>

<p>Kaygı ve depresyon oranlarındaki artışı da ele alan Dr. Ayas, “Bireylerin psikolojik dayanıklılığının belirleyicisinin, başına gelen olaylardan çok başına gelen olayları nasıl yorumladığı olduğu düşünülmektedir. Dolayısıyla psikolojik esneklik bireylerin karşılaştıkları zorlu yaşam olaylarına karşı daha az ruhsal bozukluk geliştirmeleri için önemli faktördür. Duyguları tanıma, ifade edebilme ve düzenleyebilme becerileri psikolojik esneklik ve psikolojik dayanıklılık için geliştirilmesi gereken önemli becerilerdir.” dedi.</p>

<p>Belirsizlik, gelecek kaygısı ve başarısızlık korkusunun, öğrencilerin ruh sağlığı üzerindeki etkisine de dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, “İçinde bulunan ekonomik zorluklar, gelecek endişeleri, sosyal açıdan dezavantajlı gruplarda ruh sağlığı için önemli risk faktörleri olarak değerlendirilmektedir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Koruyucu ruh sağlığı hizmetleri güçlendirilmeli</strong></p>

<p>Üniversitelerde sunulan psikolojik danışmanlık hizmetlerinin daha erişilebilir hale getirilmesi gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, “Üniversitelerdeki psikolojik destek birimlerinin; oryantasyonlarda daha iyi tanıtılması, öğrenciler açısından ulaşılabilir olması, alanında uzman profesyonelleri çalıştırması çok önemlidir. Bunun yanında üniversitelerin koruyucu ruh sağlığına yönelik çalışmalar yapmaları da önemlidir.</p>

<p><strong>Dezavantajlı gruplardaki öğrenciler ekonomik ve sosyal açıdan desteklenmeli</strong></p>

<p> Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, koruyucu ruh sağlığına yönelik çalışmaların, ruhsal problemler ortaya çıkmadan önlemeye yönelik çalışmalar olduğu için, en az ruh sağlığı müdahale programları kadar önemli olduğunu ifade ederek, “Bu nedenle özellikle üniversitelerde; öğrencilerin sosyal becerileri geliştirici kulüp etkinliklerine önem verilmesi ve desteklenmesi, öğrencilerin yaşadığı hem akademik hem de diğer zorlukla baş edebilmeleri ve olumlu yaşam deneyimleri kazanabilmeleri adına etkinlik, festival, şenlik gibi organizasyonların düzenlenmesi, dezavantajlı gruplardaki öğrencilerin ekonomik ve sosyal açıdan desteklenmesi üniversite öğrencilerinin ruh sağlığına yönelik önemli koruyucu hizmetler olarak önem arz etmektedir.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p><strong>13 yıldan bu yana Pozitif Psikoloji dersi…</strong></p>

<p>Davranış bilimleri ve sağlık alanında ülkemizin ilk tematik üniversitesi olan ve kurulduğu günden beri pozitif psikoloji alanında önemli çalışmalar yürüten Üsküdar Üniversitesi’nde 2013 yılından bu yana Pozitif Psikoloji dersleri zorunlu ders olarak veriliyor.</p>

<p><strong>Dünyanın sayılı üniversitelerine öncü oldu </strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi, bu alanda öncü olarak dünyanın sayılı üniversitelerinden yıllarca önce bu dersi akademik ders programına alan ilk üniversite oldu. Mutluluk dersleri, pozitif psikoloji alanında ülkemizde yapılan çalışmaların önemini de hatırlattı. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 28 Jan 2026 15:40:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/universite-ogrencilerinde-ruh-sagligi-alarm-veriyor-1769604009.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuk diş hekimliğinde teknolojik çözümler &amp;apos;korkusuz’ tedaviyi mümkün kılıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuk-dis-hekimliginde-teknolojik-cozumler-aposkorkusuz-tedaviyi-mumkun-kiliyor-8006</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuk-dis-hekimliginde-teknolojik-cozumler-aposkorkusuz-tedaviyi-mumkun-kiliyor-8006</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, özellikle çocuk diş tedavilerinde kullanılan yeni nesil dental yaklaşımların ağrı, iğne korkusu ve kaygı üzerindeki etkileri etkileri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Çocuklukta yaşanan diş hekimi deneyimleri, yaşam boyu ağız ve diş sağlığını etkiliyor!</strong></p>

<p>Çocukluk çağında edinilen diş hekimi deneyimlerinin, bireyin yaşamı boyunca ağız ve diş sağlığına yönelik tutumunu şekillendiren en önemli unsurlardan biri olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Birçok bireyde görülen diş hekimi korkusunun temelinde çoğunlukla ağrı algısı ve enjeksiyon kaygısı yer alır.” dedi.</p>

<p>Özellikle erken yaşlarda yaşanan zorlayıcı tedavilerin, olumsuz klinik deneyimler ve iğneye bağlı korkuların, ilerleyen dönemlerde dental fobi gelişimine zemin hazırlayabildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, bu nedenle güncel pedodontik yaklaşımların temel amacının; çocuk hastalara ağrısız, güvenli ve konforlu bir tedavi ortamı sunarak, yaşam boyu ağız ve diş sağlığı uygulamalarına uyumu artırmak olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>Yeni nesil dental yaklaşımlarla çocukların tedaviye uyumu kolaylaşıyor! </strong></p>

<p>Geleneksel diş tedavilerinde en önemli kaygı unsurunun, lokal anestezinin uygulanma şekli ve uygulama sırasında hissedilen basınç olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Klasik enjektör sistemlerinde özellikle alt çene bölgesinde yeterli anestezi sağlamak amacıyla daha karmaşık ve zor tekniklere ihtiyaç duyulabilir.” dedi.</p>

<p>Bu durumun, yalnızca ilgili diş bölgesinin değil; dudak, yanak ve çevre yumuşak dokuların da uzun süre uyuşmasına neden olabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, şunları söyledi:</p>

<p>“Sonuç olarak çocuk hastalarda istemsiz dudak veya yanak ısırıkları, buna bağlı ödem, şişlik ve doku travmaları görülebilir. Ayrıca geleneksel yöntemlerde anestezik solüsyonun dokuya manuel basınçla verilmesi, işlem sırasında ağrı ve rahatsızlık hissinin ortaya çıkmasına yol açabilir. Bu durum özellikle çocuk hastalarda tedaviye karşı direnç gelişmesine ve işlemlerin yarıda bırakılmasına neden olabilir.</p>

<p>Gelişen teknoloji ile birlikte, pedodonti alanında da daha modern ve hasta dostu uygulamalar ön plana çıktı. Dijital anestezi sistemleri gibi yenilikçi yöntemler sayesinde enjeksiyon sırasında oluşan ağrı, iğne korkusu ve stres belirgin ölçüde azaltılabiliyor. Bu sayede çocukların tedaviye adaptasyonu kolaylaşırken, klinik süreç hem hasta hem de ebeveyn açısından daha kontrollü ve konforlu ilerliyor. Yeni nesil dental yaklaşımlar, çocukların diş hekimiyle olumlu bir bağ kurmasına olanak tanıyor ve bu da ilerleyen yaşlarda ağız ve diş sağlığını önemseyen bireylerin yetişmesine önemli katkı sağlıyor.”</p>

<p><strong>İlacın kontrollü verilmesi ağrıyı azaltıyor!</strong></p>

<p>Dijital anestezinin, lokal anestezik solüsyonun doku içerisine, bilgisayar kontrollü bir mikroişlemci aracılığıyla, önceden programlanmış sabit hız ve basınçta iletilmesini sağlayan modern bir anestezi yöntemi olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Bilgisayar destekli sistem, hastanın doku direncine göre anestezik maddenin miktarını otomatik olarak ayarlayarak ilacı yavaş ve kontrollü şekilde iletir.” dedi.</p>

<p>Bu sayede işlem sırasında ağrı ve yanma hissinin büyük ölçüde ortadan kalktığını; çoğu hastada yalnızca hafif bir temas hissi oluştuğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, “Dijital anestezi cihazı genellikle kalem formunda, ergonomik ve ışıklı bir tasarıma sahiptir. Bu yapı, çocuk hastalarda korkuya neden olan klasik enjektörlü iğne görünümünü ortadan kaldırarak tedaviye psikolojik uyumu artırır. Özellikle dental fobi veya iğne korkusu bulunan çocuklar açısından daha güven verici bir uygulama sunar. Cihazın ucunda oldukça ince ve kısa bir iğne yer alır, bu da enjeksiyon hissinin minimum düzeyde algılanmasını sağlar. Ayrıca uygulama sırasında cihazdan yayılan hafif müzik, çocuğun dikkatini dağıtarak kaygı düzeyinin azalmasına katkı sağlar. Çocuk diş hekimi, çocuğu koltuğa aldığında, çocuğa ‘dişine sihirli bir kalemle dokunacağını’ veya ‘dişini uyutacağını’ anlatarak güven sağlar. Böylece klinik ortam daha sakin algılanır, tedaviye uyum artar ve ilerleyen dönemlerde diş hekimi korkusu gelişme riski belirgin şekilde azalır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Dijital anestezi, iğne korkusu olan çocuklarda tedavi konforunu artırıyor!</strong></p>

<p>Dijital anestezinin dolgu, kanal tedavisi, diş çekimi gibi lokal anestezi gerektiren pek çok dental işlemde uygulanabildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Bununla birlikte bazı hasta gruplarında özellikle belirgin avantaj sağlar. Önceden olumsuz deneyim yaşamış veya iğne korkusu bulunan çocuklarda güven duygusunun yeniden oluşturulmasında etkili olur. Kooperasyonun sınırlı olduğu özel gereksinimli bireylerde tedavi konforunu artırarak süreci kolaylaştırır. Dudak ve yanak ısırma riskinin yüksek olduğu çocuklarda, uyuşukluğun sınırlı tutulması açısından tercih edilir.” dedi.</p>

<p>Dijital anestezinin ebeveynler ve çocuklar tarafından sıklıkla tercih edilmesinin başlıca nedenlerine değinen Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, “Klasik metal enjektör görünümü bulunmadığından, çocuk uygulama sırasında iğne yapıldığını fark etmeyebilir. Anestezik solüsyonun dokuya iletimi bilgisayar denetiminde gerçekleştiği için basınç hissi, yanma ve rahatsızlık belirgin şekilde azalır. Dijital sistemler, yalnızca ilgili diş çevresinin uyuşturulmasını mümkün kılar. Böylece dudak, dil ve yanakta uzun süreli ve rahatsız edici hissizlik oluşma olasılığı düşer. Uyuşukluğun daha kontrollü olması sayesinde tedavi sonrasında dudak veya yanak ısırılmasına bağlı doku hasarı riski azalabilir. Anestezinin etki süresi genellikle kısa olduğundan, tedavi öncesi bekleme zamanı kısalır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Dijital anestezi tek başına yeterli değil!</strong></p>

<p>Dijital anestezinin genel anesteziye alternatif olmadığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Dijital anestezi, yalnızca lokal anestezi uygulamalarında kullanılan konfor artırıcı bir yöntemdir ve hastanın tedavi sürecine belirli düzeyde uyum göstermesini gerektirir. Genel anestezi ise; kooperasyonun sağlanamadığı, ileri düzey korku ve kaygı bulunan, dental ünitte oturmayı reddeden ya da özel gereksinimi olan bireylerde tercih edilen bir yaklaşımdır.” dedi.</p>

<p>Dijital anestezinin, tedavi sürecini kolaylaştıran ileri bir teknoloji olduğunu yineleyen Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, şu uyarıyla sözlerini tamamladı:</p>

<p>“Ancak tek başına yeterli değildir. Uygulamanın başarısı; hekimin klinik deneyimi, çocuğun bireysel özellikleri ve ailenin yaklaşımı ile birlikte değerlendirilmeli. Bu nedenle çocuğa ‘hiç acımayacak’ ya da ‘iğne yapılmayacak’ gibi kesin ifadeler yerine, ‘dişler uyuşturulacak’ veya ‘hafif bir gıdıklanma hissedebilirsin’ gibi daha gerçekçi ve güven verici açıklamalar yapılması önerilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 28 Jan 2026 15:39:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/cocuk-dis-hekimliginde-teknolojik-cozumler-aposkorkusuz-tedaviyi-mumkun-kiliyor-1769603942.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nöralterapi ile ağrılara müdahale edilebiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/noralterapi-ile-agrilara-mudahale-edilebiliyor-8003</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/noralterapi-ile-agrilara-mudahale-edilebiliyor-8003</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Asiye Gülsüm Kakı, nöralterapinin ne olduğu, nasıl etki ettiği ve hangi durumlarda kullanıldığı hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Nöralterapi ile sinir hücrelerinde bozulan elektriksel uyarı iletimi düzenlenebiliyor!</strong></p>

<p>Nöralterapinin, vücuttaki sinir sistemi bozukluklarını düzenlemek amacıyla lokal anesteziklerin çok düşük dozlarda belirli noktalara enjeksiyonu ile yapılan tamamlayıcı bir tedavi yöntemi olduğunu dile getiren Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Burada ki amaç anestezi oluşturmak değil, sinir hücrelerinde bozulan elektriksel uyarı iletimini düzenlemektir.” dedi.</p>

<p>Nöralterapide kullanılan lokal anesteziklerin düşük dozlarda, iyon kanalları ve membran stabilitesi üzerinde düzenleyici etki sağladığını aktaran Dr. Kakı, “Böylelikle antiinflamatuar, vazodilatör ve nöromodülatör etkileri ortaya çıkar. Bu etki sayesinde  Nöralterapi otonom sinir sistemini düzenler, vücuttaki bozulmuş elektriksel alanları (bozucu alanlar) dengelemeye yardımcı olur, kan dolaşımını ve doku beslenmesini destekler, ağrı ve fonksiyon bozukluklarının azalmasına katkı sağlar. Kısaca nöralterapinin etkisi  sadece lokal değil, sistemik etkisi sayesinde vücut regülasyonunu  sağlayan bir tedavi yöntemidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Nöralterapi, bozucu alanların etkisini azaltmayı hedefliyor!</strong></p>

<p>Nöral terapideki bozucu alan tanımına açıklık getiren Dr. Asiye Gülsüm Kakı, şunları söyledi:</p>

<p>“Vücutta daha önce geçirilmiş; ameliyat izleri, travmalar, enfeksiyonlar, diş ve çene problemleri gibi durumlar, sinir sistemi üzerinde sürekli uyarı oluşturarak başka bölgelerde şikâyetlere yol açabilir. Nöralterapi, bu bozucu alanların etkisini azaltmayı hedefler. Bozucu alanların oluşturduğu bozulmuş elektriksel iletimi düzenleyerek otonom sinir siteminin regülasyonunu sağlar.”</p>

<p><strong>Nöralterapi birçok hastalıkta tercih edilebiliyor!</strong></p>

<p>Nöralterapinin hangi durumlarda destekleyici tedavi olarak tercih edilebileceğine değinen Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Baş, boyun ve bel ağrıları, migren ve gerilim tipi baş ağrıları, kas ve eklem ağrıları, fibromiyalji, sinir sıkışmaları, spor yaralanmaları, ameliyat veya travma sonrası ağrılar, sindirim sistemi fonksiyon bozuklukları, adet düzensizlikleri ve bazı jinekolojik şikâyetler, stres ve otonom sinir sistemi dengesizlikleri nöralterapinin kullanılabildiği hastalıklar arasında yer alır.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Nöralterapi nasıl uygulanır?</strong></p>

<p>Nöralterapi uygulamasında öncelikle hastadan şikayetlerin başlangıcı, tetikleyen sebepler, geçirilmiş enfeksiyonlar ve operasyonlar, beslenme şekli gibi detaylı öykü alındığını kaydeden Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Ardından detaylı fizik muayene yapılır.” dedi.</p>

<p>Enjeksiyon için tetik noktalar, sinir çıkışları, skarlar (yara dokuları) gibi noktaların belirlendiğini aktaran Dr. Kakı, “Belirlenen noktalara enjeksiyon yapılır. Uygulama genellikle ince uçlu iğnelerle yapılsa da bazı bozucu alan yada organ patolojilerinde, ganglion enjeksiyonlarında (sinir düğümlerine yapılan enjeksiyonlar) derin enjeksiyonlar tercih edilebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Nöralterapi bazı durumlarda uygulanamaz! </strong></p>

<p>Seans sayısının kişiye ve şikâyete göre değiştiğini vurgulayan Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Enjeksiyon sonrası hastalarda değişik refleks yanıtlar (nöralterapide buna fenomen denir) görülebilir. Bu fenomenler enjeksiyon bölgesi ve sıklığını planlamada yol göstericidir.” dedi.</p>

<p>Nöralterapinin kimlere uygulanamayacağı hakkında da bilgi veren Dr. Kakı, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Lokal anestezik alerjisi olanlar, ciddi kalp ritim bozukluğu olanlar, bazı özel durumlarda hamileler ve  kanama bozukluğu olanlarda uygulanmaz. Nöralterapi sonrası, enjeksiyon yerinde kızarıklık, kısa süreli baş dönmesi, geçici ağrı artışı olabilir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 27 Jan 2026 16:37:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/noralterapi-ile-agrilara-mudahale-edilebiliyor-1769521035.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Donma mı, hipotermi mi?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/donma-mi-hipotermi-mi-7994</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/donma-mi-hipotermi-mi-7994</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci, soğuk hava koşullarına ve hipoterminin zamanında fark edilmediğinde ölümcül sonuçlara yol açabileceğine dikkat çekti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hipotermi nedir?</strong></p>

<p>Hipoterminin vücut sıcaklığının 35 derecenin altına düşmesiyle meydana gelen tehlikeli bir durum olduğunu dile getiren Prof. Dr. Deniz Demirci, “Normal vücut sıcaklığı genellikle 36.5°C ile 37.5°C arasında olup, bu aralık vücudun optimal işlevlerini sürdürebilmesi için gereklidir. Vücut ısısı 35°C’nin altına düştüğünde, vücut normal işlevlerini yerine getiremez ve hayati tehlike söz konusu olabilir. Hipotermi genellikle aşırı soğuk havalarda, suda uzun süre kalma, yeterince giyinmemek, yorgunluk veya açlık gibi durumlarla ilişkilidir. Bunun yanı sıra, alkol ve bazı ilaçlar da vücutta ısının kaybını hızlandırabilir.” dedi.</p>

<p><strong>Vücut sıcaklığı düştükçe, vücutta bir dizi fizyolojik değişiklikler meydana geliyor</strong></p>

<p>Vücut sıcaklığı düştükçe, vücutta bir dizi fizyolojik değişiklikler meydana geldiğini ifade eden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Hipoterminin etkileri, vücut sıcaklığının ne kadar düştüğüne ve ne kadar süreyle bu düşük sıcaklığın etkisi altında kalındığına bağlı olarak değişebilir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Prof. Dr. Demirci, vücut sıcaklığı düştükçe birçok hayati sistemin olumsuz etkilendiğini belirterek, dolaşım sistemiyle ilgili olarak şunları kaydetti:</p>

<p>“Vücut ısısının düşmesiyle birlikte, kan damarları daralır (vazokonstriksiyon). Bu, kanın vücut yüzeyinden iç organlara yönlendirilmesine ve böylece hayati organların korunmasına yardımcı olur. Ancak, bu durum ciltte solukluk, soğukluk ve mavi renge (siyanoz) yol açabilir. Uzun süreli hipotermi, kan basıncında düşüşe neden olabilir, bu da organlara yeterli kanın ulaşamamasına yol açar ve organ fonksiyonlarını bozabilir.”</p>

<p><strong>Vücut ısısı düştükçe, beyin işlevleri yavaşlıyor</strong></p>

<p>Sinir sistemi üzerindeki etkilerinin de hayati öneme sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, sinir sistemi üzerinde de etkiler yaratır. Vücut ısısı düştükçe, beyin işlevleri yavaşlar. Başlangıçta titreme, konuşma bozukluğu ve koordinasyon kaybı gibi belirtiler görülür. Sıcaklık daha da düşerse, bilinç kaybı, koma ve sonunda ölüm riski artar. Beyin, vücut ısısının kontrolünü sağlamak için daha fazla enerji harcar ve bu durum, zihinsel işlevlerde bozulmalara yol açabilir. Hipotermi sırasında kaslarda titreme başlar. Titreme, vücutta ısının korunmasını sağlamak için kasların kasılmasından kaynaklanır ve bu, vücudun ısınmasını sağlayan bir tepkidir. Ancak, vücut sıcaklığı iyice düştüğünde, titreme durur ve kaslar zayıflar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Vücut sıcaklığının düşmesiyle metabolizma yavaşlıyor</strong></p>

<p>Hipoterminin metabolizma üzerindeki etkilerine de dikkat çeken Prof. Dr. Demirci, “Vücut sıcaklığının düşmesiyle metabolizma yavaşlar. Hipotermi, enerji üretimi ve kullanımı üzerinde olumsuz etkilere yol açar. Karaciğer ve böbrek gibi organlar, ısı üretmek için daha fazla çalışmak zorunda kalır, ancak bu süreçler verimsizleşir. Ayrıca, kan şekerinin düşmesi ve diğer metabolik dengesizlikler görülebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Şiddetli hipotermi, solunumda durmaya yol açabiliyor</strong></p>

<p>Solunum sistemi üzerindeki etkilerini de anlatan Prof. Dr. Demirci, “Solunum hızı, vücut ısısının düşmesiyle birlikte azalır ve bu da oksijenin vücutta daha verimli bir şekilde taşınmasını zorlaştırır. Şiddetli hipotermi, solunumda durmaya yol açabilir. Ayrıca, soğuk hava solumak, solunum yollarında kuruluk ve tahrişe neden olabilir.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Demirci, kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri de vurgu yaparak, “Hipotermi, kalp atışlarını etkileyebilir. Vücut sıcaklığı düştükçe, kalp atış hızı yavaşlar ve düzensizleşebilir. Şiddetli hipotermi durumunda, kalp durması riski ortaya çıkabilir. Kalp atışlarındaki düzensizlikler (aritmi) hayati tehlike oluşturabilir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Soğuk hava koşullarında uygun kıyafetler giyilmeli</strong></p>

<p>Hipotermiden korunmak için soğuk hava koşullarında uygun kıyafetler giyilmesi, aşırı soğuk ortamlarda uzun süre kalmaktan kaçınılması ve vücut ısısının düşmesini engellemek için önlemler alınmasının önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Hipotermi tedavisinde, kişinin ısısını yavaşça artırmak gerekir. Bu, sıcak içecekler, ısınma battaniyeleri veya ısınma cihazları kullanılarak yapılabilir. Ancak, tedavi hızlı ve dikkatli bir şekilde yapılmalıdır, çünkü aşırı hızlı ısınma, vücuttaki kan dolaşımını olumsuz etkileyebilir.” dedi.</p>

<p><strong>Donma ve hipotermi arasındaki farklar neler? </strong></p>

<p>Donma ve hipoterminin, her ikisinin de soğukla ilgili tehlikeli sağlık durumlar olduğunu ancak farklı mekanizmalarla vücutta etkiler oluşturduğunu anlatan Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, vücut sıcaklığının 35°C’nin altına düşmesi durumudur. Vücut, soğuk ortamda ısısını kaybeder ve bu durum organ fonksiyonlarını bozarak hayati tehlike yaratabilir. Hipotermide tüm vücut etkilenir. Donma, vücut dokularının (genellikle eller, ayaklar, burun, kulaklar gibi vücut uç bölgeleri) aşırı soğuk nedeniyle donmasıdır. Donma, dondurucu soğukta uzun süre kalma sonucu, özellikle kan damarlarının tıkanmasıyla doku hasarına yol açar. Bu, lokal bir durumdur ve genellikle vücudun uç bölgelerinde görülür.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Donmada dokularda nekroz yaşanabiliyor</strong></p>

<p>Hipotermide, vücut ısısının genel olarak düştüğünü ve bu durum bütün organları etkilediğini ifade eden Prof. Dr. Demirci, “Kalp, solunum ve merkezi sinir sistemi en fazla etkilenen bölgeler arasındadır. Hipotermide kaslar titrer, solunum yavaşlar, kalp hızı düşer, düşünme ve koordinasyon bozulur. Donma, sadece vücudun bazı bölümlerinde meydana gelir. Doku, aşırı soğuk nedeniyle donarak hasar görür. Başlangıçta cilt soluklaşır ve uyuşur, sonra dokular buz gibi sertleşebilir. Ciddi vakalarda, dokular nekroz yaşayabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Hipotermi vücudun tamamını etkiliyor</strong></p>

<p>Hipotermi vücudun tamamını etkilerken, donmanın sadece vücutta soğuğa doğrudan maruz kalan bölgelerin etkilendiğini (özellikle uç kısımlar: parmaklar, ayak parmakları, burun, kulaklar) belirten Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, genellikle hava sıcaklığının çok düşük olduğu, rüzgarlı, nemli ortamda uzun süre kalmak sonucu oluşur. Donma ise doğrudan soğuğa maruz kalan, genellikle rüzgarlı ve nemli ortamlarda, çıplak ciltle soğuğa temasla daha hızlı gelişir.” dedi.</p>

<p><strong>Donma ve hipoterminin belirtileri nasıl ayırt edilir?</strong></p>

<p>Prof. Dr. Deniz Demirci, hipotermi belirtilerini şöyle sıraladı:</p>

<p>“Başlangıçta, titreme, yorgunluk, uyuşma, baş dönmesi, konuşmada bozulma, kas zayıflığı, koordinasyon kaybı olur. Orta düzey hipotermi de titreme durur, bilinç kaybı, hızla düşünme ve karar verme zorluğu, nefes almanın zorlaşması, kalp atışlarının yavaşlaması meydana gelir. İleri düzey hipotermi de ise bilinç kaybı (komaya girme), vücut ısısının 30°C’nin altına düşmesi, kalp durması riski oluşur.”</p>

<p>Donma belirtilerini de sıralayan Prof. Dr. Demirci, şöyle devam etti:</p>

<p>“Başlangıçta, cilt soğur ve beyazlaşır, uyuşukluk ve karıncalanma hissi olur. İleri aşamada ise cilt sertleşir, morarma, buz gibi bir hissiyat, ağrı veya yanma hissi olur. Vücut kısmı hareket ettirilemez hale gelebilir. Şiddetli donmada ise cilt ve doku tamamen donar, şişlik ve kabuklanma oluşur, doku ölümü (nekroz) gelişebilir. Tedavi edilmezse, etkilenen doku kaybolabilir.”</p>

<p><strong>Vücudu yavaşça ısıtmak gerekiyor</strong></p>

<p>Hipotermi tedavisinde vücudu yavaşça ısıtmak gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Demirci, “Öncelikle sıcak, kuru bir ortamda kişiyi ısıtmak, sıcak içecekler vermek, ısınma battaniyeleri kullanmak önemlidir. Ağızdan ısıtma yapılabilir, ancak hızlı ısıtma, vücudun şok yaşamasına yol açabileceğinden dikkatli olunmalıdır. Donma tedavisinde ise donmuş bölgeyi ılık suyla ısıtmak, donmuş dokuyu tekrar soğuğa maruz bırakmamak gerekir. Donmuş bölgeye doğrudan ısı uygulamaktan kaçınılmalıdır. Şiddetli donma durumlarında, etkilenen doku nekrozu gelişebileceği için cerrahi müdahale gerekebilir.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 24 Jan 2026 20:17:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/donma-mi-hipotermi-mi-1769275074.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kronik Ağrılara Ameliyatsız Doğal Tedavi: Proloterapi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kronik-agrilara-ameliyatsiz-dogal-tedavi-proloterapi-7974</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kronik-agrilara-ameliyatsiz-dogal-tedavi-proloterapi-7974</guid>
                <description><![CDATA[Eklem, bel, boyun ve diz ağrılarının tedavisinde umut veren proloterapi, vücudun kendini iyileştirme mekanizmasını harekete geçirerek, hasarlı dokuların onarımını sağlıyor. Cerrahi işlem gerektirmeyen bu yöntem, kronik ağrı sorunu yaşayan hastalar ve sporcular için doğal bir tedavi yöntemi olarak etkili oluyor. Memorial Ankara Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Doç. Dr. Özlem Köroğlu, proloterapinin uygulanması ve sağladığı avantajlar hakkında önemli bilgiler verdi.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Proloterapi, kas iskelet sistemi ağrılarının tedavisinde vücudun kendi doğal iyileşme cevabını uyararak etki etmeyi hedefleyen bir enjeksiyon yöntemidir. Vücudun iyileşme sürecini tetikleyecek serumların özellikle bağların, tendonların kemiğe yapışma bölgelerine uygun iğne uçları ile enjekte edilmesi şeklinde uygulanmaktadır. Enjeksiyonlar, hasarlanmış, zedelenmiş tendon, bağ ve ligamentlerin kemiğe yapışma bölgelerine yapılmaktadır. </p>

<p><strong>Proloterapinin iyi geldiği 11 sorun</strong></p>

<ol>
	<li>Omurga ağrılarına neden olan ligament, bağ sorunları,</li>
	<li>Diz, kalça kireçlenmeleri,</li>
	<li>Omuz, dirsek yaralanmaları,</li>
	<li>Epikondilitler (tenisçi, golfçü dirseği),</li>
	<li>Bağ, tendon yaralanmaları,</li>
	<li>Kronik ve akut bel ağrıları, tekrarlayan baş, boyun, sırt ve bel ağrıları (fıtıklar, kireçlenmeler, boyun, bel düzleşmeleri )</li>
	<li>Omurga, göğüs kafesi ve kaburgalarda geçmeyen kas ve ligament kaynaklı ağrıları,</li>
	<li>Boyun kas ve bağlarındaki sorunlardan kaynaklanan baş ağrıları, migrenöz tip ağrılar,</li>
	<li>Topuk dikeni, plantar fasiitis, kulunç ağrıları</li>
	<li>Yumuşak doku spor yaralanmalarına bağlı ağrılar</li>
	<li>Remisyondaki kanser hastalarının bağ dokusu kökenli sorunlarına bağlı ağrılar</li>
</ol>

<p><strong>Hem ağrıyı kesiyor hem de dokuları iyileştiriyor </strong></p>

<p>Proloterapi, vücudun kendi doğal iyileşme cevabını uyararak etki etmeyi hedefleyen bir enjeksiyon yöntemidir. Eklemin sabit, sağlıklı çalışmasını sağlayan bağların onarılmasına yönelik doğal bir tedavi yöntemidir. Amacımız yalnız ağrıyı kesmek değil doku iyileşmesini hedeflemektir.</p>

<p><strong>Kişiye göre 3-4 haftada bir tekrarlanıyor</strong></p>

<p>Vücudun iyileşme sürecini tetikleyecek serumların özellikle bağların, tendonların kemiğe yapışma bölgelerine uygun iğne uçları ile enjekte edilmesi şeklinde uygulanmaktadır. Enjeksiyonlar, hasarlanmış, zedelenmiş tendon, bağ ve ligamentlerin kemiğe yapışma bölgelerine yapılmaktadır. Enjeksiyonlar, kişinin iyileşme süreçleri ile uyumlu olarak bireysel değerlendirmeler yapılarak 3-4 haftada bir olacak şekilde planlanır. Seans sayısı kişiye özel değişkenlik gösterir. İyileşme potansiyeli iyi, genç ve ek hastalığı olmayan kişilerde tek seans yeterli olabiliyorken, tam tersi durumlarda seans sayısı 6‘ya kadar uzayabilmektedir. </p>

<p><strong>Egzersiz ve fizik tedavi eşliğinde daha etkili!</strong></p>

<p>Enjeksiyonlar, kişiye özel bir egzersiz programı ve diğer fizik tedavi yöntemleri ile kombine edilmesi durumunda daha etkili olmaktadır. Ayrıca, kullanılan solüsyon vücut sıvılarına çok yakın bir içerikte olduğundan diğer ilaçlarla yapılan (kortizon, lokal anestezik gibi) enjeksiyonlara göre çok daha güvenlidir.</p>

<p>Proloterapi sonrasında, hasta günlük hayatına devam edebilmektedir. Ancak aşırı fiziksel aktivitelerden kaçınmak ve eklemi fazla zorlamamaya özen göstermek, iyileşme sürecini hızlandırıp tedavinin etkisini artırabilir. </p>

<p><strong>Bu hastalıklar varsa proloterapi uygun değildir</strong></p>

<ol>
	<li>Kanama bozukluğu,</li>
	<li>Derin ven trombozu,</li>
	<li>Stabil olmayan kan basıncı,</li>
	<li>Epilepsi öyküsü olan hastalar,</li>
	<li>Açık yaralar,</li>
	<li>Son dönem kalp yetmezliği,</li>
	<li>Antikoagülan tedavi (kan sulandırıcı ) alanlar</li>
	<li>Böbrek yetmezliği</li>
	<li>Aktif kanser, iltihaplı romatizma ve enfeksiyon mevcut hastalar</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 21 Jan 2026 12:38:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/kronik-agrilara-ameliyatsiz-dogal-tedavi-proloterapi-1768988300.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dijital Çağda Çocukların Yeni Pandemisi Miyopiye Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/dijital-cagda-cocuklarin-yeni-pandemisi-miyopiye-dikkat-7964</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/dijital-cagda-cocuklarin-yeni-pandemisi-miyopiye-dikkat-7964</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda çocuklarda miyopi (uzağı net görememe) sıklığında dünya genelinde belirgin bir artış gözlemleniyor. Miyopi yalnızca bir gözlük ihtiyacına yol açmakla kalmıyor, ilerlediğinde ciddi göz hastalıklarına zemin hazırlayabiliyor. Aile öyküsü, uzun süreli tablet, telefon gibi ekranlarda çalışma yapmak ve erken yaşta ekran maruziyeti çocuklarda miyopi nedenleri arasında bulunuyor. Erken tanı ve doğru önlemlerle miyopinin ilerlemesi yavaşlatılabiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Hayati Yılmaz, çocuklarda miyopi nedenleri ve tedavisi ile ilgili bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Baş ağrısı varsa göz doktoruna gitmekte fayda var </strong></p>

<p>Normal ön arka uzunluğa, korneaya ve lense sahip gözlerde cisimlerin görüntüsü retina diye adlandırılan gözün sinir ağı tabakasına düşer ve bu görüntü retinamızda işlenerek beynimize aktarılır. Miyopi ise gözün ön-arka ekseninin normalden uzun olması (aksiyel miyopi) veya kornea ve/veya lensin kırma gücünün fazla olması (korneal/lentiküler miyopi) nedeniyle görüntünün gözün retinasının önünde oluştuğu bir kırma kusurudur. Bu nedenle miyopik gözler özellikle uzaktaki cisimleri bulanık görmemize sebep olur. Genellikle çocukluk çağında başlar ve büyüme çağında ilerleme eğilimindedir. Çocukluk ve büyüme çağında bu belirtiler ortaya çıkıyorsa göz doktoruna görünmekte fayda olabilir;</p>

<ul>
	<li>Akademik ve sportif performansta düşüş görülür. Çocuklar tahtayı net göremediği için dersi yanındaki arkadaşının defterinden takip etmek zorunda kalabilir.</li>
	<li>Baş ağrısı ve göz yorgunluğu,</li>
	<li>Sosyal hayatta özgüven sorunları,</li>
	<li>İleri yaşlarda kalıcı görme kaybı riski: erken dönemde tespit edilemeyen miyopi göz tembelliğine sebep olabildiği gibi, gözün başka hastalıklarına da sebep olarak kalıcı, gözlük ile düzeltilemeyen görme kayıplarına sebep olabilir. </li>
</ul>

<p><strong>İlerleyen miyopi göz hastalıklarını riskini artırabilir!</strong></p>

<p>Çocuklarda miyopi gelişimini ve ilerlemesini artıran başlıca risk faktörleri şunlardır:</p>

<ul>
	<li>Aile öyküsü (anne veya babada miyopi olması), genetik yatkınlık,</li>
	<li>Uzun süreli yakın mesafe çalışmaları (tablet, telefon, bilgisayar),</li>
	<li>Yetersiz açık hava aktivitesi</li>
	<li>Erken yaşta ekran maruziyeti</li>
	<li>Kapalı alanlarda uzun süre vakit geçirmek</li>
</ul>

<p>Miyopi yaşamın ilerleyen dönemlerinde ciddi göz hastalıkları riskini artırır. Bu riskler miyopinin derecesi arttıkça daha da artmaktadır. Ayrıca belli bir derecenin üzerine çıkan miyopiyi “göz çizdirme” olarak bilinen refraktif lazer cerrahisi ile düzeltmek mümkün olmamaktadır.</p>

<p>Bir diğer konu da gözler refraktif lazer cerrahisi veya diğer yöntemler ile gözlüklerden kurtarılsa bile, bu operasyonlar miyopinin yanında getirmiş olduğu risklerden bizleri korumaz. Bu riskler:</p>

<ul>
	<li>Retina yırtığı ve retina dekolmanı</li>
	<li>Miyopik makula dejenerasyonu</li>
	<li>Glokom (göz tansiyonu)</li>
	<li>Erken yaşta katarakt</li>
</ul>

<p>Bu nedenle çocukluk çağında başlayan miyopi, yalnızca bugünün değil, geleceğin de göz sağlığını ilgilendiren bir konudur.</p>

<p><strong>Göz numarasının artışı kontrol altına alınmalı</strong></p>

<p>Miyopi progresyonu, çocuğun büyüme süreci boyunca numaranın giderek artmasıdır. Özellikle 6-12 yaş arasında ilerleme daha hızlıdır. Kontrol altına alınmayan progresyon, yüksek miyopi ile sonuçlanabilir. Özellikle Uzakdoğu’da oldukça büyük bir sağlık problemi haline gelen miyopi progresyonu, son yıllarda ülkemizde de giderek artmıştır. Covid-19 pandemisi ile içeri kapandığımız yıllarda ülkemizde miyopi progresyonun oldukça hızlandığı yapılan bilimsel çalışmalar ile gösterilmiştir. Patolojik/dejeneratif miyopi olarak bilinen bir grupta ise progresyon çocukluk çağından sonra bile devam etmektedir. </p>

<p><strong>Çocuğunuzun ekran süresini kontrollü olarak sınırlayın</strong></p>

<p>Artık tüm dünyada dijital çağın pandemisi olarak kabul edilen miyopide, progresyonun önlenmesi için birçok bilimsel çalışma yapılmıştır ve yapılmaya devam etmektedir. Günümüzde miyopi progresyonunu yavaşlatmaya yönelik kanıta dayalı ve etkili yöntemler bulunmaktadır:</p>

<ul>
	<li>Açık havada günde en az 2 saat zaman geçirmek, </li>
	<li>Yakın çalışmalarda 20-20-20 kuralı</li>
	<li>Her 20 dakikada bir, 20 saniye boyunca 20 feet (6 metre) uzağa bakmak</li>
	<li>Ekran süresinin sınırlandırılması</li>
	<li>Uygun gözlük veya kontakt lens kullanımı</li>
	<li>Miyopi kontrolüne özel camlar</li>
	<li>Orto-keratoloji (gece lensleri)</li>
	<li>Düşük doz atropin tedavisi (doktor kontrolünde)</li>
</ul>

<p>Her çocuk için en uygun yöntem, ayrıntılı bir göz muayenesi sonrasında belirlenmelidir. Çocuklarda düzenli göz muayeneleri ihmal edilmemelidir. Miyopi ne kadar erken fark edilirse, ilerlemesi o kadar etkili şekilde kontrol altına alınabilir. Amaç sadece net görmek değil, çocuğun ömür boyu göz sağlığını korumaktır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 19 Jan 2026 10:56:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/dijital-cagda-cocuklarin-yeni-pandemisi-miyopiye-dikkat-1768809401.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çoğu erkek &amp;apos;kadın kanseri’ sanıyor ama…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cogu-erkek-aposkadin-kanseri-saniyor-ama-7953</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cogu-erkek-aposkadin-kanseri-saniyor-ama-7953</guid>
                <description><![CDATA[Dünya genelinde erkeklerde meme kanseri, kadınlara göre nadir görülse de son yıllarda giderek artış gösteriyor. Toplumumuzda ‘erkeklerde meme kanseri olmaz’ gibi yanlış bir algı olduğunu belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Aydoğan “Türkiye’de yılda yaklaşık 25 bin kadında, 200-250 erkekte meme kanseri teşhis ediliyor. Erkeklerde kadınlardan daha ileri dönemde 65-70 yaşlarında görülmektedir. En sık yapılan hataların başında; meme kanserinin sadece kadınlara özgü bir hastalık sanılması, gelişen kitlelerin önemsenmemesi ve doktora geç başvurulması gelmektedir. Bilimsel araştırmalar; erkeklerde meme kanserinin çoğunlukla geç fark edildiğini gösteriyor” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya genelinde erkeklerde meme kanseri, kadınlara göre nadir görülse de son yıllarda giderek artış gösteriyor. Toplumumuzda ‘erkeklerde meme kanseri olmaz’ gibi yanlış bir algı olduğunu belirten <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Aydoğan</strong> “Türkiye’de yılda yaklaşık 25 bin kadında, 200-250 erkekte meme kanseri teşhis ediliyor. Erkeklerde kadınlardan daha ileri dönemde 65-70 yaşlarında görülmektedir. En sık yapılan hataların başında; meme kanserinin sadece kadınlara özgü bir hastalık sanılması, gelişen kitlelerin önemsenmemesi ve doktora geç başvurulması gelmektedir. Bilimsel araştırmalar; erkeklerde meme kanserinin çoğunlukla geç fark edildiğini gösteriyor” diyor. </p>

<p>Genetik yatkınlık ve ailede meme kanseri öyküsü olmasının riski artırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Aydoğan buna karşın bazı yanlış yaşam alışkanlıklarının da meme kanserine zemin hazırlayabildiğini vurguluyor. <strong>Onkoloji Cerrahisi</strong> <strong>Uzmanı Prof. Dr. Fatih Aydoğan</strong>, erkeklerde meme kanserine neden olan 7 etkeni sıraladı, erkeklerde meme kanserine yönelik uluslararası dergide yayınlanan bilimsel çalışmalarında ortaya çıkan çarpıcı sonucu paylaştı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  </p>

<ul>
	<li><strong>Aşırı alkol kullanımı</strong></li>
</ul>

<p>Alkol, karaciğer fonksiyonlarını bozarak hormon dengesini etkileyebilir. Karaciğerin düzgün çalışmaması, vücutta östrojenin artmasına yol açar. Bu durum meme dokusunu olumsuz etkileyerek kanser riskini artırabilir. Düzenli ve aşırı alkol tüketimi, erkeklerde meme kanseriyle ilişkilendirilmiştir.</p>

<ul>
	<li><strong>Fazla kilo ve obezite</strong></li>
</ul>

<p><strong>Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Aydoğan</strong> “Fazla kilo, erkeklerde meme kanseri için önemli bir risk faktörüdür. Yağ dokusu arttıkça vücutta kadınlık hormonu olarak bilinen östrojenin düzeyi yükselir. Bu hormon artışı meme dokusunu olumsuz etkileyebilir. Obezite aynı zamanda bağışıklık sistemini zayıflatır ve vücuttaki iltihabi durumu artırır. Bu nedenle kilo kontrolü büyük önem taşır” diyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Hareketsiz yaşam</strong></li>
</ul>

<p>Düzenli fiziksel aktivitenin olmaması, meme kanseri riskini artıran faktörler arasındadır. Hareketsiz yaşam kilo alımına, hormon dengesinin bozulmasına ve metabolizmanın yavaşlamasına neden olur. Düzenli yürüyüş, egzersiz ve aktif yaşam tarzı hem kilo kontrolünü sağlar hem de kanser riskini azaltır. Özellikle masa başı çalışan erkeklerde bu risk daha belirgindir.</p>

<ul>
	<li><strong>Aile öyküsü ve genetik yatkınlık</strong></li>
</ul>

<p>Ailede meme kanseri öyküsü olan erkeklerde risk artar. Özellikle anne, kız kardeş ve erkek akrabalarda meme kanseri bulunması önemlidir. Bazı erkekler doğuştan meme kanseri riskini artıran genetik değişiklikler taşıyabilir. En bilineni BRCA2 genidir. Ancak ailede kanser öyküsü olmayan erkeklerde de meme kanseri görülebilir. </p>

<ul>
	<li><strong>İleri yaş</strong></li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Aydoğan “Erkek meme kanseri en sık ileri yaşlarda görülür. Özellikle 60 yaşından sonra risk belirgin şekilde artar. Yaş ilerledikçe vücutta hormon dengesi değişir ve hücrelerde birikmiş hasar artar. Bu durum kanser gelişimine zemin hazırlayabilir. Erkeklerde meme kanserinin kadınlara göre daha geç yaşlarda ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden biri budur” diyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Göğüs bölgesine radyasyon maruziyeti</strong></li>
</ul>

<p>Daha önce göğüs bölgesine radyoterapi uygulanmış erkeklerde meme kanseri riski artabilir. Özellikle genç yaşta alınan radyasyonun etkisi daha fazladır. Lenfoma gibi hastalıklar nedeniyle göğüs bölgesine radyasyon alan kişilerde bu risk yıllar sonra ortaya çıkabilir.</p>

<ul>
	<li><strong>Hormon dengesizliği ve bazı hastalıklar </strong></li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Aydoğan “Erkeklerde hormon dengesini bozan bazı durumlar meme kanseri riskini artırabilir. Karaciğer hastalıkları, testosteron düşüklüğü ve bazı endokrin sorunlar buna örnektir. Ayrıca Klinefelter sendromu gibi doğuştan gelen bazı durumlarda meme kanseri riski belirgin şekilde yükselir” diyor.</p>

<p><strong>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Bilimsel araştırmada çarpıcı gerçek! </strong></p>

<p><strong>Duygusal ve sosyal destek tıbbi tedavi kadar hayati rol oynuyor!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Fatih Aydoğan’ın da yer aldığı ekibin, uluslararası dergide yayınlanan çalışması, meme kanserinde çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor. Prof. Dr. Aydoğan şöyle konuşuyor: “Özellikle meme kanseri olan erkeklerde, toplumdaki önyargılar ve yanlış algılar nedeniyle yalnızlık sık görülebiliyor. Kanser tedavisinde ilaç kadar önemli olan bir şey varsa, o da moral ve paylaşım duygusudur. Yaptığımız bilimsel araştırmanın sonuçları; duygusal ve sosyal desteğin tıbbi tedavi kadar hayati olduğunu gösteriyor. Tedavi sürecinde hastanın yanında onu anlayan ve motive eden biri ya da birilerinin varlığı -ki bu aile bireyleri, arkadaş, komşu, hekim ekibi hatta hasta destek grupları olabilir- sağkalımı doğrudan etkileyebiliyor.” </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 16 Jan 2026 12:22:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/cogu-erkek-aposkadin-kanseri-saniyor-ama-1768555353.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güvenli ama yalnız ilişkiler çağı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/guvenli-ama-yalniz-iliskiler-cagi-7942</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/guvenli-ama-yalniz-iliskiler-cagi-7942</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, dijital çağda yaygınlaşan tek taraflı (parasosyal) ilişkilerin insan psikolojisi ve bedeni üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Tek taraflı ilişkiler, güvenli ve kontrol edilebilir olduğu için daha çok tercih ediliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Dijital çağda insan ilişkilerinin görünürde artarken, ‘gerçek’ yakınlığın giderek azaldığına dikkat çeken Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Sosyal medya, ekranlar ve yapay zekâ aracılığıyla kurulan bağlar kişiye sürekli bir ulaşılabilirlik hissi sunuyor; ancak bu temas çoğu zaman karşılıklılıktan ve derinlikten yoksun kalıyor.” dedi.</p>

<p>Bu bağlanma biçiminin psikolojide ‘parasosyalleşme’ olarak adlandırıldığını aktaran Yalçın, “Kişinin bir ekran figürüyle, bir içerik üreticisiyle ya da yapay zekâ ile kurduğu bu tek taraflı ilişkiler, güvenli ve kontrol edilebilir olduğu için giderek daha fazla tercih ediliyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İnsan psikolojisi yalnızca güvenle değil, karşılıklı etkileşimle gelişir!</strong></p>

<p>Parasosyal bağların reddedilme ve hayal kırıklığı riskini azalttığına işaret eden&nbsp;Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Kişi incinmeden, çaba göstermeden ve belirsizliğe girmeden bir yakınlık hissi yaşayabiliyor.” dedi.</p>

<p>Ancak insan psikolojisinin yalnızca güvenle değil, karşılıklılıkla geliştiğini ifade eden Yalçın, gerçek ilişkilerin temas, duygusal karşılık ve birlikte regülasyon gerektirdiğini; bu unsurlar olmadığında, kişinin kendini ilişkide hissediyor olsa bile derin bir bağdan yoksun kalabildiğini dile getirdi.</p>

<p><strong>Kişi farkında olmadan konfor alanını daraltıyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Uzun süre gerçek ilişkilerden uzak kalındığında zihinsel ve duygusal düzeyde bir durgunluk ortaya çıkabildiğini vurgulayan&nbsp;Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, şöyle devam etti:</p>

<p>“Hayata karşı isteksizlik, karar vermekte zorlanma, erteleme davranışları ve içsel boşluk hissi bu sürecin sık görülen yansımaları arasında yer alıyor. Duygular yüzeyde kalıyor; kişi bir şeylere bağlı hissederken aynı anda yalnızlık duygusu yaşayabiliyor. Yakınlık ihtiyacı tam olarak karşılanmadığı için gerçek ilişkiler yorucu, talepkâr ve riskli algılanmaya başlıyor. Bu durum ilişkisel alanda da belirginleşiyor. Karşılıklı bağ kurmak yerine izlemek, takip etmek ve mesafede kalmak daha kolay geliyor. Küçük hayal kırıklıkları bile zor tolere edilir hâle gelirken, ilişki kurma isteği yerini geri çekilmeye bırakabiliyor. Böylece kişi farkında olmadan konfor alanını daraltıyor.”</p>

<p><strong>Duygular ifade edilemediğinde, beden konuşmaya başlar!&nbsp;</strong></p>

<p>İnsan bedeninin ise bu temas eksikliğine kayıtsız kalamadığını aktaran&nbsp;Yalçın, “Sinir sistemi; dokunma, göz teması, ses tonu ve duygusal karşılık gibi canlı ilişkisel uyaranlarla düzenleniyor.” dedi.</p>

<p>Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında ise bedenin devreye girdiğini ifade eden Yalçın, “Nedeni açıklanamayan ağrılar, kronik yorgunluk, sindirim problemleri, kas gerginlikleri, çarpıntı ve nefes darlığı gibi psikosomatik belirtiler bu süreçte artış gösterebiliyor. Duygular ifade edilemediğinde ya da ilişki içinde yaşanamadığında, beden konuşmaya başlıyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>İnsan, temas ederek ve karşılık bularak var olur!&nbsp;</strong></p>

<p>Yapay zekâ ile kurulan bağların bu noktada dikkat çekici bir alan oluşturduğunun altını çizen Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Yargılamayan, her zaman ulaşılabilir ve kırıcı olmayan bir ilişki deneyimi sunması, bu bağları cazip hâle getiriyor.” dedi.</p>

<p>Ancak insan sinir sisteminin yalnızca bir başka canlı sinir sistemiyle düzenlenebildiğini kaydeden Yalçın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yapay bağlar geçici bir rahatlama sağlayabilir; kalıcı denge ve iyilik hâli ise gerçek ve karşılıklı ilişkilerle mümkün oluyor. Yakın ilişki kurmak romantik bir beklenti değil, psikolojik ve biyolojik bir ihtiyaçtır. Zihinsel, duygusal ve bedensel iyi oluşu değerlendirirken yalnızca stres düzeyine değil; kişinin nasıl bağlandığına, nerede temastan kaçtığına ve hangi alanlarda yalnız kaldığına da bütüncül bir bakışla yaklaşmak gerekir. İnsan yalnızca izleyerek değil, temas ederek ve karşılık bularak var olur.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 13 Jan 2026 13:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/guvenli-ama-yalniz-iliskiler-cagi-1768301101.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yapay Zekâ Gücüyle Detaylı Göz Muayenesi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yapay-zeka-gucuyle-detayli-goz-muayenesi-7930</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yapay-zeka-gucuyle-detayli-goz-muayenesi-7930</guid>
                <description><![CDATA[Göz sağlığında erken tanının hayati önem taşıdığını vurgulayan Dünyagöz Hastaneler Grubu Medikal Direktörü Prof. Dr. Bozkurt Şener, Türkiye’de kullanılmaya başlanan yapay zekâ destekli göz muayene cihazları ile göz muayenesinin daha da detaylı bir şekilde yapılabildiğini söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Prof. Dr. Bozkurt Şener, “Günümüzde göz hastalıklarının büyük bir kısmı, hasta farkına varmadan ilerleyebiliyor. Bu nedenle düzenli ve detaylı göz kontrolleri, görme kayıplarının önlenmesinde en etkili yaklaşım haline geliyor. Yapay zekâ destekli bu yeni nesil muayene cihazları sayesinde artık hastalarımıza çok hızlı ölçümler yaparak çok daha fazla veri sunarak detaylı göz muayenesi yapabiliyoruz. Yapay zeka destekli göz muayene cihazının bu verileri ölçüp sunabilmesi için yaklaşık 6-7 dakikada yeterli olabiliyor. Bu veriler ışığında göz doktorunun kişiye özel tedavi uygulayabilmesi için kapsamlı bir değerlendirme yapmasına imkan doğuyor” dedi.</p>

<p><strong>Yapay Zekâ ile Hızlı, Kapsamlı ve Objektif Değerlendirme</strong></p>

<p>Yapay zekâ destekli göz muayene cihazının çalışma prensibini anlatan Prof. Dr. Şener, sistemin tek bir platformda çok sayıda ölçümü bir araya getirdiğini belirterek şunları söyledi:</p>

<p>“Bu teknoloji, gözün optik ve anatomik yapısına ait 100’ün üzerinde parametreyi birkaç dakika içinde ölçüyor. 120’nin üzerinde göz rahatsızlığını; semptomlar, risk faktörleri, görsel testler ile tespit ediyor. 30 yapay zeka algoritması tarafından elde edilen veriler yapay zekâ algoritmalarıyla analiz edilerek detaylı ve görsel bir rapora dönüştürülüyor. Bu sayede hekimin değerlendirmesi çok daha objektif, hızlı ve güvenilir hale geliyor.”</p>

<p><strong>Kişiye Özel Göz Sağlığı Verileri Sunuluyor</strong></p>

<p>Yapay zekâ destekli göz muayene cihazının sunduğu kapsamlı veri setine dikkat çeken Prof. Dr. Bozkurt Şener, şu bilgileri paylaştı:</p>

<p>Yapay zekâ destekli göz muayenesi ile yaklaşık 6-7 dakika içerisinde; kornea, retina ve göz tansiyonu alanlarında:</p>

<ul>
	<li>Kornea topografisi ve kornea kalınlığı,</li>
	<li>Retinada görme siniri ve sarı nokta değerlendirmesi,</li>
	<li>Göz tansiyonunun gerçek değeri,</li>
	<li>Gözün ön ve arka yapısına ilişkin detaylı ölçümler,</li>
	<li>Gözün refraksiyon kusurlarına dair bilgiler vermektedir.</li>
</ul>

<p>Bu kapsamlı ölçümlerin, göz sağlığının mevcut durumunu net biçimde ortaya koyduğunu belirten Prof. Dr. Şener, erken tanının ötesine geçen bir avantaj sağladığını ifade etti:</p>

<p>“Aynı zamanda bu veriler, hastanın lazer göz cerrahisine ve premium lens (akıllı lens) cerrahisine uygun olup olmadığı konusunda da bize çok değerli bilgiler sunuyor. Hastanın göz yapısı, kornea kalınlığı ve diğer biyometrik parametreler yapay zekâ ile analiz edilerek, cerrahiye uygunluk objektif şekilde değerlendirilebiliyor. Bu da hem hasta güvenliğini artırıyor hem de doğru hasta doğru tedavi yaklaşımını güçlendiriyor.”</p>

<p>Göz hastalıklarının ciddi bir bölümünün belirti vermeden ilerlediğine dikkat çeken Prof. Dr. Bozkurt Şener, erken tanının önemini şu sözlerle vurguladı:</p>

<p>“Göz sağlığında erken tanı, tedavi başarısını artırmanın yanı sıra geri dönüşü olmayan görme kayıplarının önüne geçilmesini sağlar. Yapay zekâ destekli muayene ile tespit edilen risklere göre hastalar, tüm göz branşlarındaki uzman hekimlere yönlendirilerek değerlendirilir. Bu bütünleşik yaklaşım sayesinde her hasta, ihtiyacına özel bir tedavi sürecine dahil edilir. Risklerin doğru branşlarda ele alınması hem hasta güvenliği hem de sonuç başarısı açısından son derece büyük önem taşır.”</p>

<p><strong>Donanımlı Merkezlerde Muayene Büyük Avantaj Sağlıyor</strong></p>

<p>Gelişmiş teknolojinin, uzman hekim kadrosuyla birlikte anlam kazandığını belirten Prof. Dr. Şener sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bu tür ileri teknolojiye sahip muayene sistemlerinin, tam donanımlı merkezlerde kullanılması son derece önemlidir. Yapay zekâ destekli bu teknoloji, hastalara hızlı, güvenilir ve kapsamlı bir göz sağlığı hizmeti sunarken, aynı zamanda dünyadaki ileri teknolojilerin deneyimlenmesine de imkân tanıyor. Yapay zekâ geliştikçe hekimlerin daha fazla bilgiye ulaşması, öğrenmesi ve kendini geliştirmesi mümkün oluyor. Bu bilgiler, doğru değerlendirildiğinde cerrahide ve medikal tedavi planlamalarda başarıyı ve güveni artırıyor.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 12:12:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/yapay-zeka-gucuyle-detayli-goz-muayenesi-1768209131.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bebeğinizi “Koza Stratejisi” İle Enfeksiyonlardan Koruyabilirsiniz</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bebeginizi-koza-stratejisi-ile-enfeksiyonlardan-koruyabilirsiniz-7927</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bebeginizi-koza-stratejisi-ile-enfeksiyonlardan-koruyabilirsiniz-7927</guid>
                <description><![CDATA[Yeni doğan bebekler ve küçük çocuklar, bağışıklık sistemleri henüz tam olarak gelişmediği için bulaşıcı hastalıklara karşı en savunmasız gruplar arasında yer alıyor. Havaların da soğumasıyla birlikte duyarlı oldukları bu süreçte boğmaca, grip(influenza), RSV (respiratuar sinsityal virüs) ve benzeri solunum yolu enfeksiyonlarında da artış gözlemleniyor. Bebekler ve henüz aşıları tamamlanmayan küçük çocuklarda bu hastalıklar daha ağır seyrederek ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Çocuklardaki bu riskler, ebeveynler ve diğer aile bireylerinin de aktif rol oynadığı “Koza Stratejisi” olarak tanımlanan koruyucu yaklaşımla en aza indirilebiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Utkucan Uçkun, çocuk ve bebeklerdeki bulaşıcı hastalıkları önleme yöntemleri hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Tüm aile fertleri ve yakınlara önemli görevler düşüyor</strong></p>

<p>Koza stratejisi; ebeveynlerin, kardeşlerin, büyükanne, büyükbaba ve bakıcıların yeni doğan bir bebek için güvenli bir ortam oluşturmasının bir yoludur. Bu korunaklı alanda herkes mikropları bebekten uzak tutmaya çalışır. Akrabaların aşıları günceldir ve el yıkama başta olmak üzere önemli hijyen kurallarına dikkat ederler. Küçük çocuklara, özellikle öksürüyorlarsa veya hasta hissediyorlarsa bebeği öpmemeleri veya çok yaklaşmamaları öğütlenir. Ebeveynlerin, yeni doğan bebeğin kardeşlerinin gittiği kreş veya okullardaki hastalık belirtilerini takip etmesi de gereklidir. Koza stratejisi, yeni doğan bebeği boğmaca, grip (Influenza) ve respiratuar sinsityal virüs (RSV) gibi hastalıklardan korumaya yardımcı olur. Bu enfeksiyonlar solunum problemleri, zatürre, nöbet ve/ya beyin dokusu hasarı gibi ciddi hastalıklara ve/ya komplikasyonlara neden olabilmektedir. Yeni doğmuş bir bebeği kozaladığınızda, onu hasta edebilecek bakteri ve virüslere maruz kalma olasılığını dolaylı olarak azaltabilirsiniz. </p>

<p><strong>Yeni doğan bebekler virüslere karşı daha çok risk altındadır</strong></p>

<p>Yenidoğanların virüs ve bakteri kaynaklı hastalık geliştirme olasılığı, büyük çocuklara ve yetişkinlere göre daha yüksektir. Bağışıklık sistemleri henüz çoğu enfeksiyona nasıl direneceğini öğrenmemiştir. Aşı desteğine ihtiyaçları vardır, ancak bazılarını yaptırmak için henüz çok küçüktürler. Bebekler, boğmacaya karşı koruma sağlayan aşının ilk dozunu 2 aylık olana kadar, grip (Influenza) aşısının ilk dozunu ise 6 aylık olana kadar alamazlar. Aşılarını olmaya başlamadan önceki bu süreçte, yenidoğanlar boğmaca, grip ve/ya RSV gibi hastalıklara maruz kalabilir. Gebeliğin üçüncü üç aylık döneminde (üçüncü trimester) gebenin bu enfeksiyonlara karşı aşılanması, bebeği doğumdan sonra bir süre koruyabilse de; bebeğin kendi bağışıklığını sağlayabilmesi için kendisinin aşılanması gerekir. Dolayısıyla, bu süre zarfında aile bireyleri, bakım verenler veya yenidoğanla sıkı temasta olacak kişilerin, aşılarını güncel tutmaları ve hijyen kurallarına uymaları gerekmektedir. </p>

<p><strong>Arkadaşlarınız ve aileniz için bir mesaj: Bu süreçte hep birlikteyiz</strong></p>

<p>Bir bebeği dünyaya getirmiş olmak, aileniz ve arkadaşlarınızla paylaşmak isteyeceğiniz bir süreçtir. İlk gülümsemelerini ve sevimli esnemelerini görmelerini istersiniz. Ayrıca, gece uyanmalarına ve beslenmelerine uyum sağlarken aile ve arkadaşlarınızın desteğini almak önemlidir. Onları bu sürece dahil etmek ama bir yandan da bebeğinizi enfeksiyonlardan uzak tutmak istersiniz. Önemli olan, desteklerinin bebeğinizi nasıl sağlıklı tuttuğunu görmelerine yardımcı olmaktır. ‘Koza Stratejisi’ne bağlı kalmalarının şu anda alabileceğiniz en iyi destek olduğunu söyleyerek şu açıklamayı yapabilirsiniz; </p>

<ol>
	<li>Yenidoğanların mikroplarla temas ettiklerinde hastalık geliştirmeleri daha kolaydır ve bazı hastalıklar ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. </li>
	<li>Yenidoğanın bağışıklık sisteminin zararlı mikropları nasıl tanıyacağını öğrenmesi gerekir. Aşılar bu amaçla kullanılır ve ciddi hastalıkları önlemede yardımcıdırlar.</li>
	<li>Aşıların etki etmesi zaman alır, bu nedenle bu süreçte aile ve arkadaşlarınızın desteğini görmek oldukça önemlidir.</li>
	<li>Önerilen aşıları yaptıran aile bireyleri, arkadaşlar ve bakıcıların enfekte olma, bulaştırma ve dolayısıyla bebeği hasta etme olasılığı daha düşüktür.</li>
	<li>El yıkama gibi hijyen önlemleri enfeksiyonu önlemeye yardımcı olur. Ancak bu tek başına bebeğinizi enfeksiyondan korumak için yeterli değildir. Kardeşler, büyükanne, büyükbabalar ve bakıcılar gibi ev halkının aşılarının güncel olduğundan emin olmak ek bir koruma katmanıdır. Yenidoğan bebeğinizi RSV, grip ve boğmacaya karşı korumada sadece ebeveyn olarak sizlerin önerilen aşıları yaptırmasından daha etkili bir yöntemdir.</li>
</ol>

<p><strong>‘Koza Stratejisi’ ve yenidoğan bebekte aşılama birlikte yürütülmelidir</strong></p>

<p>Aşılar, milyonlarca çocuğu bir zamanlar yaygın olarak görülen çok sayıda tehlikeli hastalıktan uzak tutarak, güçlü ve sağlıklı bir şekilde büyümelerine yardımcı olmuştur. Boğmaca, hapşırma ve öksürme yoluyla yayılır. Çoğu yenidoğan, bu mikrobu sıkı temas halinde olduğu insanlardan kapar. Boğmaca, yenidoğanlar için ölümcül sonuçlar doğurabilmektedir. Ancak etraflarındaki herkes aşılarını güncel tutar ve ‘Koza Stratejisi’ne bağlı kalırsa, bebeklerin hastalanma olasılığı oldukça düşüktür. Anneler ve bebekleri genellikle birlikte hastalanırlar. Bu nedenle bebek doğmadan önce ve sonrasında hem annenin hem de bebeğin mümkün olduğunca sağlıklı olmalarını isteriz. Anne adaylarının grip (Influenza), Respiratuar Sinsityal Virüs (RSV) ve Boğmaca (Tdap) aşılarını güncelleme amaçlı kendi doktorlarına danışmaları önemlidir.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 12:11:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/bebeginizi-koza-stratejisi-ile-enfeksiyonlardan-koruyabilirsiniz-1768209101.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Affetmek nasıl özgürleştirir?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/affetmek-nasil-ozgurlestirir-7919</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/affetmek-nasil-ozgurlestirir-7919</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, affetme ve affetme psikolojisi konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Olgunlaşmamış kişiliklerde öç alma davranışı baskın</strong></p>

<p>İnsanların kendilerini kötü hissettiren bir olay veya kişiye karşı öç alma, kaçınma ya da affedicilik gibi üç farklı tepki geliştirebildiğini söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Olgunlaşmamış kişiliklerde öç alma davranışı baskındır. ‘Bana yaptıysa ben de yaparım’ şeklinde bir tepki oluşur. Zayıf ve kaçıngan kişiliklerde ise kişi olaydan uzaklaşır, izolasyona gider. Bu iki uç da ruhsal dengeyi bozar. Oysa affedicilikte kişi olayı analiz eder, ‘Ne kadarından ben sorumluyum ne kadarından değilim?’ diye düşünür ve süreci kabullenmeye çalışır.” dedi.</p>

<p><strong>Affedememek biyolojik bir yük oluşturur</strong></p>

<p>Affetmenin yalnızca psikolojik bir süreç olmadığını, aynı zamanda bağışıklık sistemini güçlendiren nörobiyolojik bir etki yarattığını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Kin, öfke, nefret, kıskançlık, düşmanlık gibi duygular beyindeki ‘beş karanlık atlı’dır. Bu duygular aktifleştiğinde beyinde asidik kimyasallar salgılanır. Bu durum bağışıklık sistemini zayıflatır, stres hormonlarını artırır. En çok mide ve bağırsak sistemi etkilenir, depresif kişilerde cilt rahatsızlıkları görülür. Kronik stres, uzun vadede kanser gibi ciddi hastalıkların zeminini hazırlar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Affetmemek kibirdir</strong></p>

<p>Bazı kişilik yapılarının affetmeye dirençli olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, narsistik ve paranoyak eğilimli bireylerin en çok affedemeyen gruplar arasında yer aldığını belirtti. Prof. Dr. Tarhan, “Affetmemek kibirdir. Narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler eleştiriyi haksızlık gibi algılar, kin tutar, unutmamakla övünür. Onlar için affetmek zayıflıktır. Ancak bu kişilerde kronik stres çok fazladır ve bu kadar zihinsel yükle uzun yaşamak mümkün değildir. Paranoyak kişilikler de benzer şekilde kendilerine yöneltilen eleştirileri tehdit gibi algılarlar. Bu kişiler unutamaz, affedemez, hep hesap tutar. ‘Deve kini’ denilen bu durum ilişkileri bozar, güveni yok eder.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Affetmek mümkün değilse kabullenmek gerekir</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, özellikle ihanet, aldatma veya adaletsizlik gibi olaylarda affetmenin her zaman mümkün olmadığını ancak kişinin “radikal kabullenme” yoluyla zihinsel yükünü hafifletebileceğini ifade ederek, “Bazen karşı taraf özür dilemez, affedilecek bir durum da yoktur. Bu durumda kişi ‘Evet, haksızlığa uğradım. Affedemiyorum ama kabulleniyorum’ diyebilir. Bu, duygusal bir kapanıştır. Kişi olayı kutuya koyar, rafa kaldırır ve hayatına devam eder. Böylece affetmeden de unutmayı başarabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Çocuklukta yaşanan adaletsizlik travma bırakır</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, çocuklukta yaşanan haksızlıkların bireyin yaşamı boyunca kalıcı izler bıraktığını ifade ederek, “Bir olayda, dövülen bir çocuk karakola götürülüyor ve döven kişi rütbeli biri olduğu için çocuk ondan özür dilemeye zorlanıyor. Çocuk altını ıslatmış halde el öptürülüyor. Bu olay çocuğun zihninde fotoğraf gibi kalır. Ancak ilerleyen yıllarda bu çocukta haksızlığa karşı güçlü bir duyarlılık gelişebilir. Travma bazen kişilik olgunlaşmasını da tetikleyebilir.” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Affetmek kişiyi özgürleştirir</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, affetmenin kişiyi hem ruhsal hem de bedensel anlamda özgürleştirdiğini belirterek, “Affetmek, geçmişin zincirlerinden kurtulmak demektir. Kişi affettiği zaman kendini özgürleştirir. Affetmeyen kişi ise geçmişte yaşadığı olayın mahkûmu olur. Olay bitmiş olsa bile zihin onu yeniden yaşar. Bu nedenle affetmek, bir erdem olmanın ötesinde, kişinin kendi sağlığına yaptığı en büyük yatırımdır.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Affetmenin antidepresan etkisi var</strong></p>

<p>Affetmenin yalnızca ilişkileri onarmadığını, aynı zamanda kişinin psikolojik yükünü hafiflettiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, affetmenin&nbsp;beyindeki antidepresan etkisine&nbsp;dikkat çekti. Prof. Dr. Tarhan, “Affeden kişi kendi içindeki yükü atar, özgürleşir. Sosyal bağlanma teorisine göre affetme, güven ilişkisini yeniden kurar ve sosyal bağları güçlendirir. Psikolojik olarak da kişinin kaygısını ve depresif yükünü azaltır.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, affetmeyi başaramayan kişilerde&nbsp;çözülmemiş yas ve tamamlanmamış travma&nbsp;belirtileri görüldüğünü söyleyerek, “Kişi affedemediğinde, travmayı yeniden ve yeniden yaşar. Bu, beyinde açık kalmış bir dosya gibidir. Kapatılmadığı sürece zihni yavaşlatır, kişiyi duygusal olarak tüketir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Affetmek sadece karşı tarafı bağışlamak anlamına gelmiyor</strong></p>

<p>Affetmenin yalnızca karşı tarafı bağışlamak değil, aynı zamanda&nbsp;radikal kabullenme ve kendini affetme&nbsp;süreci olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Kişinin kendini affedebilmesi için önce öz farkındalığı olması gerekir. Eğer kişi her olayı başkasına bağlıyorsa, hep ‘o hata yaptı, o özür dilesin’ diyorsa, affetme sürecini tamamlayamaz. Oysa olayı analiz edip kendi payını görebilen kişi, travmayı fırsata dönüştürmeyi başarabilir.” diye konuştu.</p>

<p>Affetmenin ilişkilerde uzlaşmayı ve yeniden yapılanmayı da kolaylaştırdığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Bir ilişkiye yatırım yapılırsa, affedicilik sayesinde nefretin sevgiye, kırgınlığın güvene dönüşmesi mümkündür. Bu, duygusal regülasyonun bir sonucudur.” dedi.</p>

<p>Affetme sürecinde&nbsp;samimiyetin nörobiyolojik etkisine&nbsp;de dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Samimiyetin nörobilimi var. Ayna nöronlar, duygusal okuryazarlığımızı yönetir. Empatisi yüksek kişiler karşısındakini hisseder. Ancak aşırı empati, kişinin benlik saygısını düşürür. Benlik algısı çok düşerse depresyon, çok yükselirse narsisizm gelişir. Bu dengeyi kurabilen kişiler, sağlıklı bağlar oluşturur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Affetmenin bir yönü de öz şefkat</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, affetmenin kişide duygusal kırılganlık oluşturduğunu ancak bu kırılganlığın doğru yönetildiğinde travmayı çözümlemenin en etkili yolu olduğunu dile getirerek, “Affedemeyen kişi, geçmişle şimdi arasındaki duygusal dosyayı kapatamaz.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Affetmenin bir yönünün de&nbsp;öz şefkat&nbsp;olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Kişi haksızlığa uğradığında hemen kendini suçlama eğilimindeyse, öz şefkat geliştirmemiştir. Öz şefkatte ‘ortak insanlık değeri’ vardır. Hatasız insan yoktur. Hata yapabilirlik insana özgüdür. Kişi ‘Bu hata bana ne öğretti?’ diyebilirse, tehdit boyutunu değil fırsat boyutunu görür. Hatalarını dönüştürebilen kişiler, olumsuz duyguları olumluya çevirebilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kişi olayı zihninde sürekli yaşarsa, kortizol salgısı artıyor</strong></p>

<p>Affedemeyen kişilerin çoğunun geçmişten getirdiği&nbsp;duygusal yükleri&nbsp;ilk karşılaştığı olaylara yansıttığını anlatan Prof. Dr. Tarhan, “İnsan trafikte orantısız öfkeleniyorsa, sırtında duygusal çöpler taşıyor demektir. Birikmiş öfkesini, ilk karşısına çıkan kişiye boşaltıyor. Linç kültürünün psikolojisi de budur.” dedi.</p>

<p>Affetmemenin bedensel etkilerine de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Kişi olayı zihninde sürekli yaşarsa, kortizol salgısı artar. Beyin ACTH salgılayarak böbreküstü bezini uyarır. Kortizol pompalanır, vücut savaş haline girer: damar direnci artar, kaslar kasılır, tansiyon yükselir. Bazı insanlar kaç tepkisi verir, damarlar gevşer, tansiyon düşer. Hatta ani stres şokuyla ölen insanlar bile vardır. Adli tıpta travma izi bulunmayan ölümler, çoğu zaman kortizol fırtınasına bağlı olur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Affedicilik cinsiyete göre farklılaşıyor…</strong></p>

<p>Cinsiyetler arasında affediciliğin biyolojik temellerine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Kadın ve erkek stres altında farklı hormonlar salgılar. Kadında oksitosin salgısı artar, bu da sakinlik ve şefkat oluşturur. Erkekte vazopressin salgısı artar, damarları sıkar, liderlik ve sahiplenme davranışını tetikler. Kadın iç ilişkilerde, erkek dış ilişkilerde daha travmatiktir. Bu genetik roller, affedicilik farklarını da açıklar.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Affedicilik, intikam ve kaçınma arasında bir denge</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, yok saymanın affediciliğin bir savunma biçimi olduğunu belirterek, “Uzaklaşmak kaçınma davranışıdır. Eğer kişi ‘Bu kişi üzülmeye bile değmez’ diyorsa, bu bir travma çözümüdür. Ama kişi olayı sürekli düşünüyorsa, o artık izolasyondur. Affedicilik, intikam ve kaçınma arasında bir dengedir. İntikam toplumu yıkar, sosyal ilişkileri bozar. Kişi öfkesini günlerce yaşatırsa en büyük zararı kendine verir.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, affetmenin aynı zamanda sevgi ve değer temelli bir mesaj taşıdığını söyleyerek, “Affetmek, ‘Sen benim için önemlisin, değerlisin’ mesajıdır. Karşısındaki kişi empati yapabiliyorsa, bu bağları güçlendirir. Ancak merhamet ve utanma duygusu zayıf kişiler affedemez. Karşısındakine acı çektirmekten haz alırlar.” diye konuştu.</p>

<p>Son yıllarda affediciliğin yalnızca ahlaki veya dini bir konu olmaktan çıkarak&nbsp;nörobilimsel bir çalışma alanına&nbsp;dönüştüğünü vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Affetme, sadece manevi ya da felsefi bir kavram değil; nörobiyolojik bir süreçtir. Beynin stres sistemini düzenler, kortizol salınımını dengeler. Son 10 yılda affedicilikle ilgili çok sayıda bilimsel yayın çıktı. Çünkü artık biliyoruz ki, affetmek ruhu değil, bedeni de iyileştiriyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Affedicilik hem aile hem de toplum düzeyinde öğrenilen bir erdem</strong></p>

<p>Affediciliğin hem aile hem de toplum düzeyinde öğrenilen bir erdem olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Nasıl ki aile içinde anne-baba affedici ise, çocuk da bunu rol model alır. Aynı durum toplum için de geçerlidir. Lider affedici ise toplum affedicidir, lider kinciyse toplum da kinci olur. &nbsp;Yani affedicilik de sahtecilik de bulaşıcıdır. Toplumsal değerlerin şekillenmesinde rol model kişilerin büyük etkisi vardır.” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 12:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/affetmek-nasil-ozgurlestirir-1768209013.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dikkat! Bu etkenler akciğerleri yaşlandırıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/dikkat-bu-etkenler-akcigerleri-yaslandiriyor-7903</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/dikkat-bu-etkenler-akcigerleri-yaslandiriyor-7903</guid>
                <description><![CDATA[Geceleri uykudan uyandıran inatçı öksürüğünüz, göğüs ağrınız varsa, kendinizi sürekli halsiz hissediyor, değil merdiven- yokuş çıkmak oturduğunuz yerde bile nefes alamıyor gibi oluyorsanız dikkat! Ülkemizde son yıllarda KOAH ve astım başta olmak üzere akciğer hastalıklarının hızla arttığını belirten Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nurgül Naurzvai “Bilimsel araştırmalara göre, 35-40 yaşından sonra her yıl akciğer kapasitemizin yaklaşık yüzde 1’i kaybolur. Yani, 50 yaşındaki bir kişinin akciğer kapasitesi, 40 yaşındaki haline göre yaklaşık yüzde 10 daha az olabilir. Bu kayıp sigara içilmesi ve sigara dumanına maruz kalınması başta olmak üzere yanlış yaşam alışkanlıkları ve bazı çevresel etkenlerle çok daha hızlanır. Ama bazı püf noktalarına dikkat ederek akciğerlerimizi yenilememiz ve yıpranma sürecini yavaşlatmamız mümkün olabilir” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Naurzvai, yeni yılda akciğerlerinizi 7 adımda yenilemenin püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Geceleri uykudan uyandıran inatçı öksürüğünüz, göğüs ağrınız varsa, kendinizi sürekli halsiz hissediyor, değil merdiven- yokuş çıkmak oturduğunuz yerde bile nefes alamıyor gibi oluyorsanız dikkat! Ülkemizde son yıllarda KOAH ve astım başta olmak üzere akciğer hastalıklarının hızla arttığını belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nurgül Naurzvai</strong>&nbsp;“Bilimsel araştırmalara göre, 35-40 yaşından sonra her yıl akciğer kapasitemizin yaklaşık yüzde 1’i kaybolur. Yani, 50 yaşındaki bir kişinin akciğer kapasitesi, 40 yaşındaki haline göre yaklaşık yüzde 10 daha az olabilir. Bu kayıp sigara içilmesi ve sigara dumanına maruz kalınması başta olmak üzere yanlış yaşam alışkanlıkları ve bazı çevresel etkenlerle çok daha hızlanır. Ama bazı püf noktalarına dikkat ederek akciğerlerimizi yenilememiz ve yıpranma sürecini yavaşlatmamız mümkün olabilir” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Naurzvai, yeni yılda akciğerlerinizi 7 adımda yenilemenin püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<ul>
	<li><strong>Sigaradan ve sigara dumanından uzak durun &nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Sigara, nargile, puro ve elektronik sigara akciğerlerin en büyük düşmanıdır. Sadece içenler değil, pasif içiciler de büyük risk altındadır. Bilimsel araştırmalar; sigara dumanının, akciğerlerdeki hücrelerde onarılmaz hasarlar bıraktığını, onları hızla yaşlandırdığını ve kendini yenileme kapasitesini azalttığını ortaya koymaktadır. Bu zararlı maddelerden kaçının, içilen ortamlardan da uzak durun. Eğer sigara içiyorsanız bırakmak için bir adım atın, içmiyorsanız da sigara dumanına maruz kalmayın, pasif içici olmayın.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Her gün sebze ve meyve tüketin&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Fast-food yiyecekler, aşırı yağlı ve işlenmiş gıdalar, yeterince sebze-meyve tüketmemek akciğerleri savunmasız bırakır. Antioksidan eksikliği, akciğer hücrelerinin daha çabuk yaşlanmasına yol açar. Akciğerlerimizin düşmanı olan serbest radikallerle savaşmanın en iyi yolu, antioksidanlardan zengin beslenmektir. C ve E vitamini gibi antioksidanlar, taze sebze ve meyvelerde bolca bulunur. Özellikle portakal, kivi, brokoli, havuç, ıspanak gibi besinler akciğer sağlığı için çok faydalıdır. Bilimsel çalışmalar; bu tür besinlerin akciğer hücrelerini koruduğunu ve yaşlanmayı yavaşlattığını gösteriyor. Her gün tabağınızda renkli sebze ve meyvelere yer verin.</p>

<ul>
	<li><strong>Hareket edin, nefesinizi açın&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı, egzersiz yapmamak, sürekli oturmak akciğer kapasitesini düşürür. Akciğerler de tıpkı kaslar gibi çalıştıkça güçlenir; hareketsizlik onları zayıflatır ve yaşlandırır. Düzenli egzersiz yapmak, akciğer kapasitesini artırır, dokuların oksijenlenmesini sağlar. Yürüyüş, yüzme, bisiklet, dans… Hangisini seviyorsanız onu yapın! Haftada en az 3 gün, 30 dakika tempolu yürüyüş bile akciğer sağlığınıza çok önemli katkıda bulunur.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Bağışıklığınızı güçlü tutun &nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Sürekli stresli olmak ve yeterince uyumamak, bağışıklık sistemini zayıflatır, vücudu hastalıklara açık hale getirir. Akciğerler de bundan olumsuz etkilenir ve yaşlanma süreci hızlanır. Akciğerlerimiz, mikroplara ve virüslere karşı ilk savunma hattımızdır. Yeterli uyku, dengeli beslenme ve stresi yönetmeyi öğrenmek bağışıklık sistemini güçlü tutar.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Kirli havadan uzak durun</strong></li>
</ul>

<p>Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nurgül Naurzvai “Hava kirliliği, egzoz dumanı, fabrika gazları, tozlu ve kimyasal ortamlarda çalışmak akciğerleri yıpratır, yaşlanmasını hızlandırır. Büyük şehirlerde yaşıyorsanız, hava kirliliği maalesef kaçınılmaz bir gerçek. Mümkünse sabah erken saatlerde ya da trafiğin az olduğu zamanlarda dışarı çıkın. Evi sık sık havalandırmak akciğerleri korumaya fayda sağlar” diyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Temizlik deterjanlarına maruz kalmayın</strong></li>
</ul>

<p>Evde ve işyerinde parfüm, oda spreyi, toz, küf ve kimyasallara uzun süre maruz kalmak akciğerlere büyük zarar verir. Temizlik yaparken aşırı kimyasal kullanmayın, rutubetli, tozlu ve küflü ortamlarda bulunmayın, gerekirse maske takın. Özellikle astım ve KOAH hastaları için bu alışkanlıklar çok zararlıdır.</p>

<ul>
	<li><strong>Aşılarınızı yaptırın</strong></li>
</ul>

<p>Dr. Naurzvai “Sık sık solunum yolu enfeksiyonu geçirmek ve tedaviyi ihmal etmek, grip ve bronşit gibi hastalıkları önemsememek, doktora gitmemek, ilaçları yarım bırakmak akciğerlerde kalıcı hasara ve yaşlanmaya yol açabileceğinden dolayı, bu tür olası alışkanlıklarınızı mutlaka terk edin. Ayrıca grip ve zatürre aşılarını yaptırmak, ellerin temizliğine dikkat etmek, kalabalık ve kapalı ortamlarda uzun süre kalmamak da akciğer sağlığı açısından çok önemlidir. Doğru yaşam alışkanlıkları kazanmak, akciğerlerimizi genç ve sağlıklı tutmanın en önemli yoludur” diyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 06 Jan 2026 15:49:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/dikkat-bu-etkenler-akcigerleri-yaslandiriyor-1767703771.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hareket bozukluklarında ve psikiyatrik hastalıklarda beyin pili uygulamaları ele alınacak</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/hareket-bozukluklarinda-ve-psikiyatrik-hastaliklarda-beyin-pili-uygulamalari-ele-alinacak-7865</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/hareket-bozukluklarinda-ve-psikiyatrik-hastaliklarda-beyin-pili-uygulamalari-ele-alinacak-7865</guid>
                <description><![CDATA[Derin Beyin Stimülasyonu Derneği 2. Kongresi, 9-11 Ocak 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleşecek. “Yeni Rotalar, Yeni Ufuklar” temasıyla düzenlenecek kongrede halk arasında “beyin pili” olarak bilinen derin beyin stimülasyonu alanındaki yeni gelişmeler, multidisipliner bir anlayışla ve farklı yönleriyle ele alınacak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”></span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Derin Beyin Stimülasyonu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı, İstanbul Atlas Üniversitesi Rektörü, Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, uluslararası katılımlı kongrede özellikle Parkinson hastalığı başta olmak üzere diğer  hareket bozuklukları ve  psikiyatrik hastalıklarda derin beyin stimülasyonu uygulamalarının konuşulacağını ve en yeni teknolojik gelişmeler hakkında derinlemesine tartışmalar gerçekleştirileceğini söyledi.</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Derin Beyin Stimülasyonu Derneği’nin 2. Kongresi, 9-11 Ocak 2026 tarihleri arasında Antalya’da Limak Lara Otel’de gerçekleştirilecek. Bu yılki teması “Yeni Rotalar, Yeni Ufuklar” şeklinde belirlenen kongrede, farklı disiplinlerden uzmanlar bir araya gelerek derin beyin stimülasyonu alanındaki yeni gelişmeleri ve uygulamaları ele alacak.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Derin Beyin Stimülasyonu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı, İstanbul Atlas Üniversitesi Rektörü, Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, “Kongre Uluslararası DBS Derneği’nin Türkiye’deki resmî temsilcisi sıfatıyla derneğimiz tarafından organize edilmektedir. Kongrede yurt içinden ve yurt dışından alanında öncü ve saygın bilim insanları bilgi birikimlerini, klinik deneyimlerini ve en güncel araştırma sonuçlarını bizlerle paylaşacaklar” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Yeni perspektifler sunulması amaçlanıyor</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, “Derin beyin stimülasyonu uygulamalarının doğası gereği farklı disiplinlerden tecrübeli ve genç meslektaşlarımızın bir arada bulunacağı kongremizde, bilimsel gelişmelerin ve teknolojik yeniliklerin öncülüğünde yeni perspektifler sunmayı, bilgi ve deneyimlerin paylaşılacağı zengin bir bilimsel ortam yaratmayı amaçlıyoruz” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, uluslararası katılımlı kongrede özellikle Parkinson hastalığı başta olmak üzere diğer  hareket bozuklukları ve  psikiyatrik hastalıklarda derin beyin stimülasyonu uygulamalarının konuşulacağını ve en yeni teknolojik gelişmeler hakkında derinlemesine tartışmalar gerçekleştirileceğini söyledi.</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Dünyanın çeşitli üniversitelerinden uzmanlar katılacak</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kongre Düzenleme Komitesi Başkanı, Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Tanju Uçar, Derin Beyin Stimülasyonu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı, İstanbul Atlas Üniversitesi Rektörü, Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, <i>Maastricht Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı ve <b>Derin Beyin Stimülasyonu Dergisi Editörü Prof. Dr. Yasin Temel</b></i>’in yanı sıra; <b><i>Avrupa Nöroloji Akademisi Başkanı Prof. Dr. Elena Moro</i></b><i>, <b>Prof. Dr. Volker Coenen</b>, <b>Prof. Dr. Ali Jahanshahi</b>, <b>Prof. Dr. Mark Jansen</b>, <b>Prof. Dr. Albert Leentjens</b> ve <b>Prof. Dr. Adriana Lopez</b>’in de aralarında bulunduğu Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli üniversitelerinden  alanında uzman isimler</i> bir araya gelecek.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Dec 2025 17:57:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/12/hareket-bozukluklarinda-ve-psikiyatrik-hastaliklarda-beyin-pili-uygulamalari-ele-alinacak-1767020259.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklar İçin Güvenli Oyuncak Seçim Rehberi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklar-icin-guvenli-oyuncak-secim-rehberi-7860</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklar-icin-guvenli-oyuncak-secim-rehberi-7860</guid>
                <description><![CDATA[Yeni yıl çocukların beklediği hediyelerin başında oyuncaklar geliyor. Ancak sürpriz kutular, rengarenk, ışıltılı ürünlerin çoğu zaman ailelerin hediyelerin cazibesine kapılıp güvenlik ayrıntılarını gözden kaçırabildiğine işaret eden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Yanar Ayanoğlu, doğru oyuncak seçiminin çocuğun sağlığını, güvenliğini ve gelişimini direkt olarak etkileyen ciddi bir karar olduğunu söyledi. Bu nedenle yılbaşı alışverişi yaparken yaşa uygunluk, oyuncak içeriği, küçük parça riski, ses düzeyi, kimyasal madde varlığı ve hijyen gibi unsurları gibi birçok noktanın mutlaka göz önünde bulundurulması gerektiğine dikkat çekti. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em></em></p>

<p>Çocukların dünyayı oyunla keşfettiğini ve gelişimlerinde de oyun ve oyuncağın önemli bir yeri olduğunu hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Yanar Ayanoğlu, yılbaşı hediyesi seçerken dikkat edilmesi gereken noktaları sıraladı…</p>

<p><strong>YAŞINA UYGUN SEÇİM YAPIN</strong></p>

<p>Çocuklarımıza oyuncak seçerken her zaman yaşının ve gelişim düzeyinin esas alınması gerektiğine işaret eden Dr. Ayanoğlu, “Üreticinin belirttiği yaş sınırına dikkat edilmeli ve mutlaka oyuncak üzerindeki güvenlik etiketleri okunmalı. Özellikle üç yaşın altındaki çocuklar için küçük parçalı ya da küçük parçalara ayrılabilen oyuncakları önermiyoruz. Aynı şekilde bu yaş grubunda balonlar da ciddi tehlike oluşturabilir.”</p>

<p><strong>PİLLİ VE MIKNATISLI ÜRÜNLER HER YAŞA UYMAYABİLİR</strong></p>

<p>Oyuncaklardaki mıknatısların ve pillerin her yaş grubunda ciddi risk yaratabileceğine dikkat çeken Dr. Ayanoğlu, “Yanlışlıkla yutulduklarında bağırsak tıkanması, delinmesi gibi hayati sonuçlara yol açabilirler. Bu nedenle mıknatıslı oyuncaklara ve kolay erişilebilir pillere karşı özellikle dikkatli olunmalıdır. Üstelik bu uyarılar her yaştaki çocuklar için geçerlidir.” Diye konuştu. </p>

<p><strong>KULLANILMIŞ, İKİNCİ EL OYUNCAKLARDA DİKKATLİ OLUN!</strong></p>

<p>Sürdürülebilirlik ya da manevi nedenlerle çocuklara kullanılmış ya da ikinci el oyuncak oyuncakları alırken de dikkatli olunması gerektiğini söyleyen Dr. Ayanoğlu, olası riskler konusunda şu bilgileri verdi: “Bu ürünlerde güvenlik etiketleri bulunmadığından hangi yaşa uygun olduğunu ya da içeriğinde ne olduğunu bilmek güç. Ayrıca zamanla yıpranmış olacakları için kesici yüzeyler ya da kopmuş parçalar gibi yaralanmalara yol açabilecek sorunlar da yaşanabilir.”</p>

<p><strong>HAREKET EDEN OYUNCAKLARDA KORUYUCU EKİPMAN ŞART</strong></p>

<p>Oyuncaklar arasında en çok tercih edilenler arasında yer alan scooter, kaykay, bisiklet gibi hareket gerektiren oyuncakları tercih ederken de çocuğun yaşı ve fiziksel özelliklerinin göz önünde bulundurulması gerektiğine dikkat çeken Dr. Ayanoğlu, “Bu oyuncaklar eğlenceli olduğu kadar ciddi yaralanmalara da sebep olabileceği için mutlaka kask ve koruyucu ekipmanla kullanılmalıdır.”</p>

<p><strong>SLİME, OYUN HAMURLARI ve PLASTİK OYUNCAKLAR</strong></p>

<p>Slime ve oyun hamurları gibi malzemelerin kimyasal içerebildiği için dikkatle seçilmesi gerektiğini söyleyen Dr. Ayanoğlu, “Ailelerimize boraks içermeyen tariflerle evde slime yapmalarını öneriyoruz. Kimyasal içerikli, yoğun boyalı veya kalitesiz plastik oyuncaklardan uzak durulmasını tavsiye ediyorum. Son yıllarda özellikle kız çocuklarında makyaj malzemesi kullanımının erken yaşlara indiğini görüyoruz. Hem kimyasal içerik nedeniyle hem de sosyal gelişim açısından makyajla ilgili oyuncakları uygun bulmuyoruz.” Dedi. </p>

<p><strong>ELEKTRONİK OYUNCAKLARIN VERİ GÜVENLİĞİ SORUNUNU DİKKATE ALIN</strong></p>

<p>“Fazla gürültülü oyuncakların işitme duyusuna zarar verebileceğini biliyoruz. Bu nedenle yüksek ses çıkaran oyuncakları önermiyoruz” diye konuşan Dr. Ayanoğlu, oyuncak seçimi konusunda dikkat edilmesi gereken diğer noktaları şöyle sıraladı: “Ayrıca sürpriz yumurtalardan çıkan küçük parçalı oyuncaklar boğulma riski oluşturabileceği için çocuklardan uzak tutulmasında fayda var. Akıllı ya da elektronik oyuncaklar ise farkında olmadan veri toplayabilir ve çocuklarda ekran maruziyetini artırabilir. Peluş oyuncaklar hijyen açısından sık yıkanmadığında risk taşıyabilir. Özellikle alerjik yapıdaki çocuklarda risk yarabildiği için çok sık önerdiğimiz bir oyuncak türü değildir.”</p>

<p><strong>DOĞRU SEÇİMLER NE OLMALI?</strong></p>

<p>Çocuklarımıza hediye etmek için en doğru seçeneklerin aslında temel oyuncaklara dönüş olduğunu söyleyen Dr. Çiğdem Ayanoğlu, konuyla ilgili şunları anlattı: “Taklit oyununu, yaratıcılığı, ince motor becerilerini, dil gelişimini ve hareketi destekleyen oyuncaklar uzun süreli fayda sağlar. Oyuncak bebekler, kuklalar, kostümler, tren setleri, ahşap bloklar, yapı setleri, toplar, ip atlamalar, bisikletler, kitaplar, sanat malzemeleri ve kutu oyunları bu anlamda çok doğru tercihlerdir. Ama daha da önemlisi ailece birlikte keyifle vakit geçirebileceğiniz, güvenli, ekran kullanımını azaltan, hareketi teşvik eden ve eğlendirirken gelişimi destekleyen oyuncakları öneriyorum.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Dec 2025 16:08:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/12/cocuklar-icin-guvenli-oyuncak-secim-rehberi-1766668114.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Burun tıkanıklığı neden gece saatlerinde artıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/burun-tikanikligi-neden-gece-saatlerinde-artiyor-7855</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/burun-tikanikligi-neden-gece-saatlerinde-artiyor-7855</guid>
                <description><![CDATA[Uyku için seçilen pozisyon, gece boyunca nefes kalitesini ve sabah hissedilen rahatlığı doğrudan etkileyebiliyor. Örneğin sırtüstü yatmanın burun tıkanıklığını artırabildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Murat Şirin, “Sırtüstü pozisyon, yumuşak damak ve dil kökünün geriye düşmesine neden olarak solunum yolunu daraltır ve en rahatsız yatış şekillerinden biri olarak kabul edilir. Ayrıca soğuk ve kuru havalarda burun içindeki konkaların şişmesi de tıkanıklığı artıran başka bir faktördür” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Burun tıkanıklığının artmasına ya da bir türlü geçmemesine yol açan etkenlerden birine de burun spreyleri örnek verilebilir. Bu burun açıcı spreylerin uzun süre ve kontrolsüz kullanımının burun sağlığını olumsuz etkileyebildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Murat Şirin, “Burun içinde yer alan ve nefes aldığımız havayı ısıtıp nemlendirmekle görevli olan nazal konkalar, bu spreylerin sık kullanımı sonucu ilaçlara yanıt vermemeye ve sürekli şiş halde kalmaya başlayabilir. Bunun nedeni, burun mukozasındaki reseptörlerin uzun süre ilaç kullanımına bağlı olarak azalması ya da duyarsızlaşmasıdır. Bu durumda öncelikli tedavi, burun spreylerinin hızlı ve kontrollü şekilde bırakılmasıdır” dedi.</p>

<p><strong>Burundaki yapısal bozukluklar sinüzit riskini artırabilir</strong></p>

<p>Burun tıkanıklığını artıran bir diğer önemli nedenin de burun içindeki yapısal sorunlar olabileceğini belirten Şirin, “Burun içini ortadan ikiye ayıran ve septum denilen yapıdaki eğrilikler, burundan nefes almayı zorlaştırabilir. Bu eğrilikler doğuştan olabildiği gibi burna alınan bir darbe sonrası da ortaya çıkabilir ve çoğu zaman burun etlerinin büyümesiyle birlikte görülür. Nefes almayı zorlaştıran bu durumlar; sık sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçirme, sinüzit, burun kanaması, baş ağrısı, horlama ve uyku sorunlarına yol açabilir. Günlük yaşamı etkilemeye başladığında bu sorunlar ameliyatla düzeltilebilir. Ayrıca bazı ilaçlar burun etlerinde şişmeye neden olabilir, böyle bir durumda ilaç değişikliği yapılabilir” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Dec 2025 16:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/12/burun-tikanikligi-neden-gece-saatlerinde-artiyor-1766668032.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mide Kanserinde Hayat Kurtaran 5 Temel Basamak</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/mide-kanserinde-hayat-kurtaran-5-temel-basamak-7851</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/mide-kanserinde-hayat-kurtaran-5-temel-basamak-7851</guid>
                <description><![CDATA[Erkeklerde kadınlara göre daha sık görülen ve hiçbir belirti vermeden ilerleyebilen mide kanseri tüm dünya ile birlikte ülkemizde de önemli bir halk sağlığı sorunu olmayı sürdürüyor. Ancak tanı ve tedavideki bilimsel gelişmeler, bu tabloyu giderek değiştiriyor. Günümüzdeki modern mide kanseri tedavilerinde ameliyat ve klasik yöntemlerin dışında bireyin bağışıklık sistemi de tedavinin merkezine alınıyor. Özellikle doğru hastada doğru zamanda uygulanan kişiye özel stratejilerle, daha güçlü ve daha kalıcı sonuçlar hedeflenebiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi’nden Doç. Dr. Atakan Demir, mide kanserinde tanıdan tedaviye uzanan ve hayat kurtaran beş temel basamağın belirleyici rol oynadığını vurguluyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Mide kanseri sessiz ilerleyen ve sık görülen bir hastalık</strong></p>

<p>Mide kanseri, mide iç yüzeyini döşeyen hücrelerden kaynaklanan ve dünyada en sık görülen kanser türleri arasında yer alan önemli bir hastalıktır. Çoğu zaman erken dönemde belirgin belirtiler vermeden ilerleyebilir. İlerleyen aşamalarda ise mide ağrısı, şişkinlik, iştahsızlık, erken doyma, kilo kaybı, bulantı ve kansızlık gibi şikayetlerle kendini gösterebilir. Dikkat bu yakınmalar mide fonksiyon bozukluğuna bağlı da olabilir çoğu zaman kansere bağlı olmaz. Hastalığın sık görülmesinde genetik yatkınlık, aile öyküsü, helikobakter pilori enfeksiyonu, sigara kullanımı, sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve ileri yaş önemli rol oynar. Erken tanı konulduğunda tedavi başarısı belirgin şekilde artmaktadır.</p>

<p>Bugün biliyoruz ki; zamanında yapılan bir gastroskopi, doğru planlanmış bir tarama programı, kişiye özel tedavi ve bağışıklık sistemini güçlendiren modern yaklaşımlar sayesinde mide kanseri erken yakalandığında ve doğru şekilde yönetildiğinde çok başarılı sonuçlar elde ediyoruz. Bu yaklaşım doğrultusunda, mide kanserinde tanı ve tedavi sürecini şekillendiren ve birbirini tamamlayan 5 temel nokta öne çıkmaktadır.</p>

<p><strong>1. Basamak: Zamanında Yapılan Gastroskopi</strong></p>

<p>Gastroskopi, mide kanserinin erken tanısında en etkili yöntemlerden biridir. Kısa sürede gerçekleştirilen bu işlem sayesinde mide mukozası ayrıntılı olarak değerlendirilebilir; erken dönem kanser odakları ve riskli lezyonlar saptanabilir. Erken tanı, tedavi başarısını doğrudan artırır. Şikayetleri olan kişilerde gecikmeden değerlendirme yapılması ve risk grubundakilerin hekim önerisiyle planlı takip edilmesi kritik önem taşır.</p>

<p><strong>2. Basamak: Doğru Planlanmış Tarama Programları</strong></p>

<p>Ailesinde mide veya bağırsak kanseri öyküsü bulunan bireylerde ve risk grubundaki kişilerde düzenli tarama programları büyük önem taşır. Kişiye özel planlanan taramalar, hastalığın henüz belirti vermeden yakalanmasına olanak sağlar. Tarama sıklığı ve yöntemi, kişinin yaşına, aile öyküsüne ve eşlik eden risk faktörlerine göre belirlenmelidir.</p>

<p><strong>3. Basamak: Kişiye Özel Tedavi Yaklaşımı</strong></p>

<p>Mide kanseri tedavisi her hastada aynı şekilde uygulanmaz. Tümörün biyolojik özellikleri, hastalığın evresi, hastanın yaşı ve genel sağlık durumu göz önünde bulundurularak kişiye özel tedavi planları oluşturulur. Cerrahi, kemoterapi, hedefli tedaviler, immünoterapiler ve gerektiğinde radyoterapi bu planın temel bileşenlerini oluşturur. Tedavide başarının anahtarı, doğru evreleme ile en baştan “en doğru sıralamayı” kurmaktır; yani hangi tedavinin ne zaman verileceğini netleştirmektir.</p>

<p><strong>4. Basamak: Bağışıklık Sistemini Tedaviye Dahil Etmek</strong></p>

<p>Bağışıklık tedavisi, hastanın kendi savunma sisteminin kanser hücrelerini tanımasını ve onlara karşı daha etkili bir yanıt oluşturmasını amaçlar. Kanser hücreleri bağışıklık sisteminden kaçabilmek için kendilerini gizleyebilir. İmmünoterapi ise bu gizlenme mekanizmalarını baskılayarak bağışıklık hücrelerinin daha aktif çalışmasına yardımcı olur.</p>

<p>Bugün en heyecan verici gelişmelerden biri, seçilmiş hastalarda bağışıklık tedavisinin kemoterapiyle birlikte ameliyattan önce başlanabilmesidir. Amaç tümörü ameliyat öncesinde daha fazla küçültmek, vücudun savunma sistemine kanseri daha erken tanıtmak ve mikroskobik yayılım ihtimalini daha baştan kontrol altına almaktır. Bu yaklaşım bazı hastalarda ameliyatın başarısını artıran güçlü bir “ön hazırlık” gibi çalışır ve tedaviyi daha sağlam bir zemine oturtur. Bağışıklık tedavisi, uygun hastalarda cerrahi ve kemoterapiyle birlikte planlandığında tedavinin etkinliğini güçlendirmeyi hedefler. Hangi hastanın bu tedaviden daha çok fayda görebileceği, modern patoloji ve moleküler incelemelerle daha iyi anlaşılmakta; böylece tedavi kişiye daha doğru şekilde uyarlanabilmektedir.</p>

<p><strong>5. Basamak: Risk Faktörlerini Kontrol Altına Almak</strong></p>

<p>Mide kanserinde genetik faktörler önemli bir rol oynayabilir. Ailesinde mide veya bağırsak kanseri öyküsü bulunan bireylerde hastalık daha erken yaşlarda ortaya çıkabilir. Bu nedenle hekim değerlendirmesiyle, gerekli görülen kişilerde genetik risk analizi ve daha erken yaşlarda tarama ve takip programları planlanabilir. Helikobakter pilori adı verilen bakteri, mide mukozasında uzun süre kaldığında mide duvarında kalıcı hasarlara ve kansere giden bir sürece zemin hazırlayabilir. Basit testlerle tanı konulabilen ve ilaç tedavisiyle ortadan kaldırılabilen bu enfeksiyonu dikkate almak gerekir. Çünkü mide kanseri zincirinin en erken ve en müdahale edilebilir halkalarından biridir. Helikobakter pilori enfeksiyonunun tedavi edilmesi, sigaranın bırakılması ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarının benimsenmesi mide kanseri riskini azaltmada önemli rol oynar. Basit önlemler, uzun vadede büyük farklar yaratabilir.</p>

<p><strong>Mide kanseri tedavisinde umut her geçen gün artıyor</strong></p>

<p>Mide kanserinde başarıyı belirleyen şey tek bir tedavi değil; doğru zamanda gastroskopi, doğru evreleme ve kişiye özel planın kusursuz birleşimidir. Ve en önemlisi, uygun hastada bağışıklık sistemini doğru zamanda devreye sokmak, özellikle ameliyat öncesi dönemde tedaviyi bir adım ileri taşıyan güçlü bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Bugün daha erken tanı, daha kişiselleştirilmiş tedavi ve daha akıllı sıralama ile mide kanserinde umut her geçen gün daha da büyümektedir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Dec 2025 13:00:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/12/mide-kanserinde-hayat-kurtaran-5-temel-basamak-1766570451.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş kaybı yalnızca estetik bir sorun değil!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/dis-kaybi-yalnizca-estetik-bir-sorun-degil-7849</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/dis-kaybi-yalnizca-estetik-bir-sorun-degil-7849</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Protetik Diş Tedavisi Uzmanı Öğr. Gör. Yaren Dilci Halmedov, diş kaybının nedenleri, ağız ve genel sağlık üzerindeki etkileri, güncel protetik tedavi seçenekleri ve diş kaybını önlemede erken teşhisin önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Diş kaybı, fonksiyonel ve sistemik etkileri olan önemli bir sağlık problemi!</strong></p>

<p>Diş kaybının, günümüzde toplumda oldukça yaygın görülen önemli bir sağlık problemi olduğunu ifade eden Öğr. Gör. Yaren Dilci Halmedov, “Çoğu zaman yalnızca estetik bir sorun olarak algılansa da diş kaybının çiğneme, konuşma, beslenme fonksiyonları ve genel yaşam kalitesi üzerinde ciddi etkileri bulunur. Bu nedenle diş kaybı yalnızca görsel açıdan değil, fonksiyonel ve sistemik etkileriyle de değerlendirilmelidir.” dedi.</p>

<p>Diş kaybının en yaygın nedenleri arasında diş çürükleri ve diş eti hastalıklarının yer aldığına dikkat çeken Öğr. Gör. Halmedov, “Bunun yanı sıra travmalar, ağız ve diş bakımının ihmal edilmesi, sigara kullanımı, bazı sistemik hastalıklar ve yaş faktörü de diş kaybı riskini artıran etkenler arasında sayılır. Özellikle diş eti hastalıkları sinsi bir seyir izleyerek çoğu zaman fark edilmeden ilerleyebilir ve ciddi diş kayıplarına yol açabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Diş boşlukları birçok probleme yol açabilir!</strong></p>

<p>Eksik dişlerin, çiğneme fonksiyonunun azalmasına ve ağız içi dengenin bozulmasına neden olduğunu vurgulayan Öğr. Gör. Yaren Dilci Halmedov, “Diş boşlukları oluştuğunda, komşu dişler bu boşluğa doğru kayabilir, karşı çenedeki dişler ise boşluğa doğru uzama eğilimi gösterebilir. Bu durum zamanla kapanış bozukluklarına ve buna bağlı olarak sindirim sistemi problemlerine yol açabilir.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Diş kaybının tedavisine yönelik birçok etkili protetik uygulama bulunuyor…</strong></p>

<p>Günümüzde diş kaybının tedavisine yönelik birçok etkili protetik uygulama bulunduğunu aktaran Öğr. Gör. Yaren Dilci Halmedov, “Tek diş kaybı vakalarında öncelikli olarak implant üstü protezler tercih edilir ve hastalara önerilir. Ancak kemik yetersizliği bulunması ya da hastanın çeşitli nedenlerle implant tedavisine uygun olmaması durumunda, komşu dişlerden destek alınarak köprü protez uygulaması yapılabilir.” dedi.</p>

<p>Çoklu diş kaybı bulunan vakalarda da implant üstü protezlerin ilk tercih olduğunu kaydeden Öğr. Gör. Halmedov, şunları söyledi:</p>

<p>“Bununla birlikte kemik yetersizliği, sistemik hastalıklar veya hastanın maddi durumu gibi nedenlerle implant uygulamasının mümkün olmadığı durumlarda hareketli bölümlü protezler uygulanabilir. Bu protezler, hastanın mevcut dişlerinden destek alan ve doku yüzeyine oturan, halk arasında ‘kancalı protez’ olarak bilinen protezlerdir.</p>

<p>Tam dişsizlik durumlarında ise All-on-X olarak adlandırılan tedavi yöntemi uygulanabilir. Bu yöntemde hastanın alt ve üst çenesine 4, 6 ya da 8 adet implant yerleştirilerek sabit protezler yapılır. Ancak yeterli kemik seviyesinin bulunmaması, sistemik rahatsızlıklar veya implant uygulamasını engelleyen diğer durumlarda, damak protezi olarak da bilinen total protezler tercih edilebilir. Total protezler, damağın yüzeyini kaplayan ve hastanın takıp çıkarabildiği protezlerdir.”</p>

<p><strong>Diş kaybını önlemenin temel anahtarı, erken teşhis!</strong></p>

<p>Diş kaybını önlemenin mümkün olduğunu ve bunun en etkili yolunun düzenli ağız ve diş bakımı olduğunu dile getiren Öğr. Gör. Yaren Dilci Halmedov, “Günde en az iki kez, sabah kahvaltıdan sonra ve akşam yatmadan önce dişlerin fırçalanması önerilir.” dedi.</p>

<p>Bunun yanı sıra diş ipi ve ara yüz fırçası gibi yardımcı ağız bakım ürünlerinden de destek alınmasının büyük önem taşıdığının altını çizen Öğr. Gör. Halmedov, “Düzenli diş hekimi kontrolleri de diş kaybının önlenmesinde kritik bir rol oynar. Erken teşhis edilen çürükler ve diş eti problemleri, henüz ilerlemeden tedavi edilebilir ve diş çekimine gerek kalmadan dişler ağızda tutulabilir. Bu nedenle erken teşhis, diş kaybını önlemenin temel anahtarlarından biridir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Dec 2025 13:00:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/12/dis-kaybi-yalnizca-estetik-bir-sorun-degil-1766570436.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aralıklı oruç vücudu bakım moduna sokuyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/aralikli-oruc-vucudu-bakim-moduna-sokuyor-7811</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/aralikli-oruc-vucudu-bakim-moduna-sokuyor-7811</guid>
                <description><![CDATA[Son dönemde yaşam tarzı trendleri arasında hızla öne çıkan aralıklı oruç, geniş bir kitle tarafından ilgiyle takip edilirken beraberinde pek çok soru işaretini de getiriyor. Bu yöntem, yalnızca popüler bir kilo verme yaklaşımı olmasının ötesinde vücudun enerji kullanım biçimini değiştiren önemli biyolojik süreçleri de harekete geçiriyor. Yaklaşık 12 saatlik açlık sonrası vücudun önce şeker depolarını tükettiğini, ardından yağ yakmaya geçtiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Esat Erdem Türemen, “Bu süreçte ‘keton’ adı verilen ve yağ asitlerinin oksidasyonundan oluşan doğal bir yakıt ortaya çıkıyor. Keton cisimcikleri beynin alternatif enerji kaynağı olduğu için birçok kişi bu esnada kendini zihinsel olarak daha berrak hissedebiliyor” açıklamasında bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son dönemde yaşam tarzı trendleri arasında hızla öne çıkan aralıklı oruç, geniş bir kitle tarafından ilgiyle takip edilirken beraberinde pek çok soru işaretini de getiriyor. Bu yöntem, yalnızca popüler bir kilo verme yaklaşımı olmasının ötesinde vücudun enerji kullanım biçimini değiştiren önemli biyolojik süreçleri de harekete geçiriyor. Yaklaşık 12 saatlik açlık sonrası vücudun önce şeker depolarını tükettiğini, ardından yağ yakmaya geçtiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Esat Erdem Türemen, “Bu süreçte ‘keton’ adı verilen ve yağ asitlerinin oksidasyonundan oluşan doğal bir yakıt ortaya çıkıyor. Keton cisimcikleri beynin alternatif enerji kaynağı olduğu için birçok kişi bu esnada kendini zihinsel olarak daha berrak hissedebiliyor” açıklamasında bulundu.</strong></p>

<p>Aralıklı orucun tıbbi faydalarına değinen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Esat Erdem Türemen, “Açlık süresi uzadıkça insülin duyarlılığı artıyor yani hücreler şekeri daha etkin kullanmaya başlıyor. Bu da glukoz seviyelerinin düşmesine yardımcı oluyor. Ayrıca diyabet riski azalabiliyor, trigliserid ve LDL kolesterol değerlerinde iyileşme görülebiliyor, karaciğer yağlanma riski düşüyor. En dikkat çekici noktalardan biri de hücrelerin kendi kendini temizlediği otofaji sürecini başlatması. Bu süreçte vücut hasarlı proteinleri parçalayıp geri dönüştürüyor. Yani aralıklı oruç, vücudun kriz moduna değil, tam tersine bir bakım moduna geçmesini sağlıyor” dedi.</p>

<p><strong>Hücreler adeta hurdalarından arınıyor</strong></p>

<p>16 saatlik açlık ve 8 saatlik beslenme aralığından oluşan 16/8 modelinin özellikle çalışan bireylerin günlük rutinine en kolay uyum sağlayan aralıklı oruç yöntemi olduğunu belirten Uzm. Dr. Türemen, “Açlık süresi 16 saate yaklaştığında hücreler enerji azalmasını bir uyarı olarak algılıyor ve otofaji adı verilen doğal onarım süreci başlıyor. Otofaji, hücrenin hasarlı proteinleri ve işlevini yitirmiş yapıları parçalayıp geri dönüştürdüğü bir iç temizlik mekanizması. Bu dönemde anabolik sinyaller azalır, vücut büyüme modundan onarım moduna geçer. Hayvan çalışmalarında otofajinin Alzheimer, Parkinson, diyabet ve yaşlanma süreçleri üzerinde olumlu etkiler gösterdiği; insanlarda ise insülin direncinin azalması ve mitokondri fonksiyonlarının iyileşmesiyle ilişkili olduğu ortaya konmuştur” diye konuştu.</p>

<p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Esat Erdem Türemen, aralıklı oruçla ilgili yanlış bilinen noktaları şöyle sıraladı:</p>

<p><strong>Aralıklı oruç sadece kilo vermek içindir</strong></p>

<p>Aralıklı oruçta esas değişim vücudun açlıkla birlikte enerji kullanımını yenilemesi ve hücrelerin kendini onarmaya başlamasıdır yani etkisi yalnızca kilo kaybıyla sınırlı değildir.</p>

<p><strong>Açlık vücuda zarar verir</strong></p>

<p>Aralıklı oruç yönteminde kişi günlük ihtiyaç duyduğu vitamin ve mineralleri aldığında açlık bir kriz değil, kontrollü bir onarım sürecidir.</p>

<p><strong>Aralıklı oruç herkes için uygundur</strong></p>

<p>Hamileler, kronik hastalığı olanlar ve düzenli ilaç kullananlar aralıklı oruca başlamadan önce mutlaka doktora danışmalıdır.</p>

<p><strong>Aralıklı oruçta sıvı alımı da durdurulur</strong></p>

<p>Aralıklı oruç yalnızca yeme düzenini sınırlar, su tüketimi bu dönemde devam etmesi gereken temel bir ihtiyaçtır. Gün içinde yeterli su içmek vücudun dengede kalmasına yardımcı olur ayrıca şekersiz çay ile kahve de tüketilebilir.</p>

<p><strong>Yeme saatinde sınırsız yemek serbesttir</strong></p>

<p>Bu yaygın bir yanılgı olsa da beslenmenin içeriği ve ölçüsü her zaman önemlidir. Dengesiz veya aşırı kalorili beslenmek aralıklı orucun etkilerini azaltır.</p>

<p><strong>Aralıklı oruç kan şekerini aşırı düşürür</strong></p>

<p>Aralıklı oruç diyetini uygulayan sağlıklı bireylerde kan şekeri kontrollü şekilde düşer. Risk daha çok diyabet hastaları içindir ve onlar için süreç mutlaka doktor kontrolünde ilerlemelidir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 26 Nov 2025 16:37:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/aralikli-oruc-vucudu-bakim-moduna-sokuyor-1764164259.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Florürün dozu önemli, fazlası zararlı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/florurun-dozu-onemli-fazlasi-zararli-7808</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/florurun-dozu-onemli-fazlasi-zararli-7808</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimi Dr. Öğr. Üyesi Şebnem N. Koçan, çocuklarda florür kullanımı, diş bakımı ve ebeveyn gözetiminin önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Diş hekimleri bireysel koşullara göre flor uygulamasına karar verir!</strong></p>

<p>Florürün kuyu ve artezyen sularında, deniz ürünlerinde, çayda bulunan bir element olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Vücudumuzun belli bir miktarda florüre ihtiyacı var.” dedi.</p>

<p>Diş hekimlerinin çürük aktivitesi, tüketilen su ve gıdaların içeriğindeki florür miktarı gibi bireysel koşulları göz önüne alarak, profesyonel flor uygulamasına karar verdiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Koçan, “Gerekli görüldüğü takdirde her yaşta florür uygulanabilir. Ancak florürün uygulanma yolu ve dozu çocuğun yaşı ve genel durumuna göre değişiklik gösterebilir.” şeklinde konuştu.  </p>

<p><strong>Fazla florür alımı bazı sağlık sorunlarına yol açabilir!</strong></p>

<p>Uygun dozda ve zaman aralıklarında olduğunda florür uygulamalarının herhangi bir zararı ya da yan etkisi olmadığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Günlük alınan florür miktarı gerekenden fazla olduğunda, alınan doz miktarına bağlı olarak birtakım sorunlar ortaya çıkabilir. Dişlerde lekelenmeler, kemiklerde fazla florür birikmesi, tiroit hastalığı, büyüme geriliği, böbrek fonksiyonlarında bozulma, sinir ve beyin gelişiminin etkilenmesi gibi problemler görülebilir.” uyarısını yaptı.</p>

<p><strong>Florür, dişleri çürüğe neden olan asitlere karşı daha dirençli hale getirir! </strong></p>

<p>Florürün uygulanma şekline göre 1-2 saat kadar yemek yenmemesi ve su içilmemesi gerektiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Dişler fırçalanmamalı veya silinmemelidir.” dedi.</p>

<p>Dişlerde geçici bir renk değişikliği olabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Koçan, “Florür, dişlerdeki mineral kristallerinin içine girerek, çürüğe neden olan bakteriler tarafından salgılanan asitlere karşı dişlerin daha dirençli olmasını sağlar. Aynı zamanda florürün antimikrobiyal özelliği vardır. Çürüğe neden olan bakterilerin ürettiği asit miktarının azalmasını sağlar. Yeni başlayan çürüklerin ilerleme hızını ya da tamamen durdurarak dişin tedavi edilme gereksinimi azaltır. Profesyonel florür uygulamalarının 6 ayda bir yapılması önerilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>6 yaşından önce çocuğun el becerisi kendi dişlerini etkin biçimde temizleyecek kadar gelişmez!</strong></p>

<p>Çocukların ilk süt dişi sürdükten sonra 6 ay içinde ya da 12 aylık olmadan önce ilk diş hekimi kontrolünün yapılması gerektiğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Çocuk için gerekli olan diş bakımı eğitimi aileye ilk diş muayenesi sırasında verilir.” dedi.</p>

<p>Çocukların 12 yaşına gelene kadar ağız ve diş bakımının ebeveynler tarafından takip edilmesi gerektiğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Koçan sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“6 yaşından önce çocuğun el becerisi kendi dişlerini etkin biçimde temizleyecek kadar gelişmemiş olur. El becerisinin gelişebilmesi için önce kendi dişlerini fırçalaması sağlanmalı, ardından ebeveyn tekrar fırçalamalı. 6-12 yaş arası dönemde ise çocuklar kendi dişlerini temizleyebilecek el becerisine sahip olur. Ancak dişlerin tam olarak temizlendiğinden emin olunması için çocukların ebeveyn gözetiminde diş fırçalaması önerilir. Bu nedenle çocukların kendi kendilerine diş fırçalamaya başladıkları yaş olan 6 yaş civarında diş hekimi tarafından, mümkünse birebir olarak diş hekimi kliniğinde veya okullarda toplu olarak diş sağlığı eğitimi verilmesi yararlı olacaktır.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 26 Nov 2025 16:37:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/florurun-dozu-onemli-fazlasi-zararli-1764164225.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı dişlerin temelini ebeveynler atıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/saglikli-dislerin-temelini-ebeveynler-atiyor-7798</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/saglikli-dislerin-temelini-ebeveynler-atiyor-7798</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimi Dr. Öğr. Üyesi Şebnem N. Koçan, çocuklarda diş sağlığının korunmasında ebeveyn sorumluluğu, doğru beslenme, düzenli diş fırçalama ve kontrollerin önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Süt dişlerinin korunması, genel ve kalıcı diş sağlığı için önemli!</strong></p>

<p>Çocuklarda diş bakımı konusunda ebeveynlere büyük sorumluluk düştüğünü dile getiren Çocuk Diş Hekimi Dr. Öğr. Üyesi Şebnem N. Koçan, “Çocuklar henüz kendi ağız ve diş bakımını yapabilecek düzeyde değillerdir.” dedi.</p>

<p>Çocukların büyüme ve gelişme dönemlerinde süt dişlerinin beslenme kadar önemli olduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Koçan, “Çocukların konuşmayı öğrendikleri dönemde özellikle ön dişler bazı seslerin çıkartılmasında önemlidir. Bu dişlerin korunması çocukların genel sağlığı açısından ve daimi dişlerin korunması için de gereklidir. Daimi dişler doğal yer tutucu işlevi görürler ve süt dişlerinin erken kaybedildiği durumlarda daimi dişlerin sürmesinde bir takım problemler ortaya çıkabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ebeveynler istikrarlı olursa çocuklar uyum sağlar!</strong></p>

<p>Ebeveynlerin çocuklarına günde 2 kez diş fırçalanması gerektiğini anlatmalarının önemli olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Şebnem N. Koçan, “Çocuğun yaş aralığına göre diş fırçası ve macun seçimi önemli. Ancak diş fırçalamanın düzenli bir şekilde yapılması daha da önemli bir husus. Çocuklar başlangıçta diş fırçalatmak istemeyip bu durumdan kaçabilir. Ebeveynlerin bu konuda istikrarlı olması durumunda her çocuk bu sürece uyum sağlar.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Karbonhidrat ve şeker içeriği yüksek yiyeceklerden uzak durulmalı!</strong></p>

<p>Beslenmenin diş çürüklerindeki etkisinin oldukça büyük olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Şebnem N. Koçan, “Çikolata, şekerleme, cips, kraker ve diğer karbonhidrat ve şeker içeriği yüksek yiyeceklerden uzak durulması gerekiyor. Bu tür yiyeceklerin çürük oluşturma ihtimali yüksek. Bu nedenle bu tip yiyeceklerin olabildiğince sınırlandırılması çocuğun diş sağlığı açısından önemli.” dedi</p>

<p>Beslenmenin dışında ise düzenli diş kontrollerin yapılmasının önemli olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Koçan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Çürükler ilk zamanlarda çok anlaşılamayabilir ve bir ebeveyn bu durumu anlayamayabilir. Ağrı ortaya çıkması ve çürüğün görünür hale gelmesinden sonra tedavinin biraz daha zorlaşacağı söylenebilir. Özellikle küçük çocuklar için bu durum daha da zorlaşabilir, fakat tedavi etmek mümkündür.” </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Nov 2025 20:01:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/saglikli-dislerin-temelini-ebeveynler-atiyor-1762966893.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyabet alarmı: 2045’te hasta sayısı 700 milyona ulaşabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/diyabet-alarmi-2045te-hasta-sayisi-700-milyona-ulasabilir-7794</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/diyabet-alarmi-2045te-hasta-sayisi-700-milyona-ulasabilir-7794</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzde en yaygın kronik hastalıklardan biri olan diyabet, yaşam kalitesini ve genel sağlığı ciddi biçimde etkiliyor. Kandaki glikoz düzeyinin artmasıyla idrarın tatlılaştığını fark eden Mısırlıların, milattan önce 1500’lü yıllarda bu hastalığı “tatlı idrar” olarak tanımladıklarını aktaran Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Yüzyıllardır bilinen bu hastalıkta düzenli takip, sağlıklı beslenme, yeterli fiziksel aktivite, stres kontrolü ve ideal kilonun korunması büyük önem taşıyor. Bu alışkanlıklarla diyabet riskini azaltmak ve hastalığın ilerlemesini önlemek mümkün” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>İnsülin direnci, insülin eksikliği ya da her iki durumun birlikte görülmesiyle ortaya çıkan ve yüksek kan şekeriyle seyreden diyabet, dünya genelinde ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Diyabetli birey sayısının 2045’te 700 milyon olacağının öngörüldüğünü belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Ülkemizde 20 yaş üzeri her 100 kişiden yaklaşık 15’inin diyabetli olduğu tahmin ediliyor. Şu anda Avrupa’da en fazla diyabetli bireye sahip üçüncü ülke olan Türkiye’nin 2045’te de dünyada en yüksek diyabetli nüfusa sahip ilk 10 ülke arasında yer alması bekleniyor” dedi.</p>

<p><strong>Tip 1’de insülin tedavisi şart</strong></p>

<p>Diyabetin temel olarak Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere iki farklı türü bulunduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Tip 1 diyabette genetik yatkınlığa ek olarak bazı çevresel tetikleyiciler hastalığın ortaya çıkmasına neden olur ve vücut insülin üretemez hale gelir. Dolayısıyla Tip 1 diyabette insülin tedavisi yaşam için zorunludur. Tip 2 ise daha çok yaşam tarzı, obezite ve hareketsizlikle ilişkilidir ve vücut insülini yeterince kullanamaz. Bu nedenle sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve kilo kontrolü gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle Tip 2 diyabetin önüne geçmek ve hastalığı kontrol altında tutmak mümkün” dedi.</p>

<p><strong>&nbsp;Kazalardan sonra en sık amputasyon nedeni diyabet</strong></p>

<p>Diyabetin, trafik kazalarından sonra en sık görülen ayak kesilme nedeni olduğunu vurgulayan Akın, “Bu durum, diyabetin ciddiyetinin asla göz ardı edilmemesi gerektiğini en çarpıcı şekilde gösteriyor. Böbrek yetmezliğinin en önemli nedenlerinden biri olan diyabetin yaygın belirtileri arasında sık idrara çıkma, aşırı susama, iştah artışı, halsizlik ve ağız kuruluğu yer alıyor. Tedavi edilmediğinde böbrekler, damarlar ve kalp başta olmak üzere birçok organı etkileyen hastalık, kalp-damar hastalığı riskini üç kata kadar artırıyor. Ayrıca erişkinlerde körlüğe ve ciddi dolaşım bozukluklarına da yol açabiliyor” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Nov 2025 19:56:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/diyabet-alarmi-2045te-hasta-sayisi-700-milyona-ulasabilir-1762966571.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalnızlıkta doz önemli!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yalnizlikta-doz-onemli-7790</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yalnizlikta-doz-onemli-7790</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, 11 Kasım Yalnızlar Günü kapsamında yalnızlığın nedenleri, olası yararları ve zararları ile birey üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Başkalarına alan açmayan biri, sonunda yalnızlıkla karşılaşabilir!</strong></p>

<p>Modern dünyada yalnızlığın sosyolojik ve psikolojik birçok nedenden kaynaklanan karmaşık bir olgu olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Eskiden köylerde insanlar birbirine bağımlıydı ve sosyal etkileşim yüksekti. Ancak günümüzde bireyler yalıtılmış konutlarda ve geçici yerleşimlerde yaşadıkları için aidiyet duygusu gelişmiyor ve derin sosyal ilişkiler kurmak zorlaşıyor.” dedi.</p>

<p>Yalnızlığın psikolojik nedenlerine değinen Aydın, “Bu yüzyılın en büyük problemlerinden biri olarak narsisizm, kişinin kendini aşırı önemli ve hayatın merkezinde görmesi, diğerlerinden üstün olduğunu düşünmesidir. Bu bakış açısıyla yaşayan bir birey, diğer insanlara alan açmaz ve fedakarlık yapmaktan kaçınır. Bu tek kişilik dünyada ötekine yer olmadığı için, kişi sonunda yalnızlıkla karşı karşıya kalabilir. Bazı insanlar, dışlanmışlık, hayal kırıklıkları veya ilişkilere dair olumsuz beklentiler nedeniyle yalnız kalmayı seçerler. Geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler, gelecekteki ilişkilerde de benzer sonuçların yaşanacağına dair bir korku yaratabilir. Bu korkularla başa çıkmak için, insanlar sosyal ilişkilerden kaçınmayı tercih edebilirler.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Yalnızlık, kişinin istediği gibi yaşamasına olanak tanır!&nbsp;</strong></p>

<p>Yalnız olmanın, beraberinde dezavantajlar getirse de, aynı zamanda bir konfor da sağladığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Hesap soran kimsenin olmaması, birileri için bir şey yapma gereksiniminin olmaması, kişinin istediği gibi yaşamasına olanak tanır. Bazı insanlar bu konfordan vazgeçmek istemezler ve bu yüzden yalnızlığı tercih ederler.” dedi.</p>

<p>Kapitalist dünyada, birçok insanın motivasyon kaynağının maddi meseleler olduğuna dikkat çeken Aydın, “Bir ilişkinin maddi dönüşü olmadığında, o ilişkiyi derinleştirmenin anlamını sorgulayan insanlar, ilişkilerden kaçınabilirler. Maddiyatın temel motivasyon olduğu bir yaşamda, derin sosyal ilişkiler kurmak zorlaşır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kalabalık içinde de yalnızlık hissi yaşanabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>İnsanların yalnız hissetmeleri ile sosyal izolasyon arasında temas eden bazı noktalar olmakla birlikte, her yalnız insanın veya yalnız hisseden kişinin sosyal olarak izole olduğunu söylemenin mümkün olmadığını vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Yalnızlık, kişinin etrafında kimsenin bulunmaması anlamına gelmez; aksine, kalabalıklar içinde de yalnızlık hissi yaşanabilir.” dedi.</p>

<p>Çok çocuklu bir ailede büyüyen bir çocuğun veya yoğun bir sivil toplum kuruluşunda yer alan bir bireyin kendini yalnız hissedebileceğini kaydeden Aydın, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bu durum, kişinin bulunduğu ortama, duruma ve diğer bireylere aidiyet hissetmemesi ile ilgilidir. Kişi, bulunduğu ortamda kendini değerli, sevilebilir, takdir edilen bir parça olarak görmüyorsa, çevresindeki insan sayısından bağımsız olarak yalnızlık hissedebilir. Çok çocuklu ailelerde rekabet ve kıyaslama, bir çocuğun kendini aileye ait hissetmemesine yol açabilir. Sosyal izolasyon, bireyin diğerlerinden fiziksel olarak ayrılmasıyken, yalnızlık öznel bir deneyimdir ve olumlu ya da olumsuz olabilir. Sosyal izolasyon ve yalnızlık kesişebilir ancak aynı şey değildir.”</p>

<p><strong>Yalnızlık, yaratıcı bireylerin üretkenliklerini artırabildikleri bir süreç olabilir!</strong></p>

<p>Yalnızlığın bireyin içsel bir deneyimi olduğunu yineleyen Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Kişisel meselelerini düşünme, kendini ve diğer insanlarla ilişkilerini sorgulama ve yaratıcı süreçlerde bulunma zamanları olarak tanımlanabilir.” dedi.</p>

<p>Bu bağlamda, yalnızlığın her zaman olumsuz bir durum olarak görülmemesi gerektiğine işaret eden Aydın, “Aksine, yaratıcı bireylerin üretkenliklerini artırabildikleri, derin düşüncelere dalarak kendilerini ve dünyayı daha iyi anlayabildikleri bir süreç olabilir. Bir şairin geceleyin yalnız başına kaldığında şiir yazması, yalnızlığın yaratıcı süreçler için ne denli önemli olabileceğini gösteriyor. Benzer şekilde, başarılı mühendisler de uzun saatler boyunca diğer insanlardan izole bir şekilde çalışarak büyük projelere imza atabilirler. Bu tür yalnızlık, tercih edilmiş ve ideal hedeflere ulaşmak için gerekli bir süreçtir. Bu süreçte birey, sosyal açıdan izole olmanın bedelini öderken, aynı zamanda büyük bir tatmin ve huzur duygusu yaşar.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Yalnızlık, bireyde derin duygusal yaralar oluşturuyorsa zararlı hale gelir!&nbsp;</strong></p>

<p>Ancak yalnızlığın, dozu ayarlanmadığında bireyi zehirleyebilecek bir ilaç gibi olduğunun altını çizen Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Pandemi sonrası dönemde, insanların daha fazla yalıtıldığı ve sosyal etkileşimlerinin azaldığı gözlemlendi. Bu durum, yalnızlığın hangi noktada bir probleme dönüştüğünü sorgulamamıza neden oldu.” dedi.</p>

<p>“Eğer yalnızlık, bireyde derin duygusal yaralar oluşturmaya başlıyorsa, sevilmediğini, hayatta bir yerinin olmadığını ve aidiyet duygusunun eksik olduğunu hissetmesine yol açıyorsa, bu durum yalnızlığın zararlı bir hale geldiğini gösterir.” Diyen Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yalnızlığın bireyin fiziksel ve ruhsal sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olabilir. Yalnızlık hissi uyku problemlerine, stresin artmasına ve bu stresin vücutta çeşitli sağlık sorunlarına yol açmasına neden olabilir. Yalnız bireylerin obezite, tansiyon problemleri, depresyon ve anksiyete bozukluğu gibi psikiyatrik hastalıklara yakalanma olasılıkları daha yüksektir. Bu bireyler, ruhsal açıdan daha kaygılı ve endişeli olma eğilimindedir.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Nov 2025 13:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/yalnizlikta-doz-onemli-1762858692.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Varis son yıllarda hızla yaygınlaşıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/varis-son-yillarda-hizla-yayginlasiyor-7783</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/varis-son-yillarda-hizla-yayginlasiyor-7783</guid>
                <description><![CDATA[Solunum yolu enfeksiyonları başta olmak üzere pek çok hastalığın yaygınlaştığı sonbahar ve kış ayları, bazı hastalıkların tedavisinde ise en uygun dönem olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen, bu dönemin, varis hastalığının da tedavisinde en uygun zaman dilimi olduğunu belirterek “Çünkü sıcak havaların etkisinin azalması, hem tedavi sürecinin konforunu hem de iyileşme hızını olumlu yönde etkiliyor” diyor. Ülkemizde ve dünya genelinde kadınlarda 4 kat daha fazla varis hastalığı görüldüğünü ve son yıllarda sorunun hızla yaygınlaştığını vurgulayan Dr. Özgen, varise karşı etkili önlemleri anlattı, tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Solunum yolu enfeksiyonları başta olmak üzere pek çok hastalığın yaygınlaştığı sonbahar ve kış ayları, bazı hastalıkların tedavisinde ise en uygun<strong> </strong>dönem olarak karşımıza çıkıyor. <strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen</strong>, bu dönemin, varis hastalığının da tedavisinde en uygun zaman dilimi olduğunu belirterek “Çünkü sıcak havaların etkisinin azalması, hem tedavi sürecinin konforunu hem de iyileşme hızını olumlu yönde etkiliyor” diyor. Ülkemizde ve dünya genelinde kadınlarda 4 kat daha fazla<strong> </strong>varis hastalığı görüldüğünü ve son yıllarda sorunun hızla yaygınlaştığını vurgulayan Dr. Özgen, varise karşı etkili önlemleri anlattı, tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p>Bacak toplardamarlarındaki kapakçıkların görevini yerine getirememesi sonucu damar yapısının bozulup genişlemesiyle oluşan varis hastalığı, hem ağrıya yol açması hem de estetik açıdan rahatsız edici görünümü nedeniyle tıbbi ve kozmetik bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen “Varis toplardamarlarda oluşan ciddi bir fonksiyon bozukluğudur. Bacaklarda damarlarda belirginleşme, ağrı, şişlik, yanma, kaşıntı ve gece krampları gibi belirtilerle kendini gösterir. Tedavisi geciktirildiğinde damar yapısındaki bozulma ilerleyerek bacaklarda geri dönüşü olmayan ödem, ciltte renk değişikliği ve venöz ülser olarak bilinen lezyonlar meydana gelebilir. Bu nedenle erken dönemde teşhis ve tedavi çok önemlidir” diyor. </p>

<p><strong>Sonbahar ve kış ayları tedavide avantaj sağlıyor</strong></p>

<p>Özellikle sonbahar ve kış dönemlerinin varis tedavisi açısından son derece ideal olduğunu vurgulayan Dr. Özgen, şöyle konuşuyor: “Sonbahar ve kış ayları hem hastaların yaşam konforunu bozmadan tedavi yapmamıza olanak tanıyor, hem de daha hızlı sonuç almamızı sağlıyor. Bu fırsatı değerlendirmek, sağlıklı ve estetik bacaklara giden ilk adımdır. Lazer, köpük (skleroterapi) ve radyofrekans gibi modern varis tedavi yöntemleri sonrası bir süre varis çorabı kullanılması gerekir. Ayrıca varis işlemleri sonrası hastanın cilt yapısına da bağlı olarak ciltte iyileşme süresini de unutmamak gerekir. Soğuk havalarda bu süreç, hem daha konforlu geçer hem de damarlar sıcağa göre daha hızlı toparlanır. Ayrıca güneş ışığının azaldığı bu mevsimlerde ciltte leke riski de minimuma iner.”  </p>

<p><strong>Bu belirtiler varsa…</strong></p>

<p>KVC Uzmanı Dr. Ayça Özgen, bacaklarında görünür damarlar, dolgunluk hissi veya ağrı gibi belirtileri olan kişilerin zaman kaybetmeden bir kalp ve damar cerrahisi uzmanına başvurmaları gerektiğini belirterek, varisin sadece görsel bir sorun olarak görülmesinin büyük bir hata olduğunu, tedavi edilmediğinde ciltte renk değişiklikleri, yaralar ve hatta pıhtı oluşumu gibi ciddi komplikasyonlar gelişebildiğini vurguluyor. </p>

<p><strong>Varise karşı 8 etkili önlem!</strong></p>

<p>Varisin genetik yatkınlıktan kaynaklansa da günlük yaşam alışkanlıklarımızın da bu sorunu belirgin şekilde tetikleyebildiğini vurgulayan Dr. Özgen, kaçınılması gereken hataları ve alınması gereken önlemleri şöyle sıralıyor; </p>

<ul>
	<li><strong>Uzun süre ayakta kalmayın</strong></li>
</ul>

<p>Özellikle uzun süre sabit pozisyonda ayakta çalışmak bacak damarlarını sürekli basınç altında bırakır. Bu da varis riskini artırır. O nedenle uzun süre ayakta kalmamaya özen gösterin. Fırsat buldukça bacaklarınızı kalp seviyesinin üstüne kaldırarak dinlendirin. </p>

<ul>
	<li><strong>Hareketsizlikten kaçının</strong></li>
</ul>

<p>Masa başında uzun süre, kesintisiz oturulduğunda bacak kasları yeterince çalışmaz, kan dolaşımı yavaşlar. Bu nedenle ara sıra mutlaka dolaşarak bacaklarınızı birkaç dakika hareket ettirin. Günlük yaşam alışkanlıklarınız arasına mutlaka düzenli yürüyüşü ekleyin.</p>

<ul>
	<li><strong>Bacak bacak üstüne atmayın</strong></li>
</ul>

<p>Bu alışkanlık damarların sıkışmasına yol açar ve kan akışını zorlaştırır. Uzun süreli oturuşlarda bacak bacak üstüne atmaktan kaçının.</p>

<ul>
	<li><strong>İdeal kilonuza ulaşın</strong></li>
</ul>

<p>Fazla kilo, bacak damarlarına ek yük bindirir ve kanın yukarı taşınmasını zorlaştırır. Bu nedenle fazla kilolarınızdan spor ve diyetle sağlıklı bir şekilde kurtularak, ideal kilonuza ulaşın. </p>

<ul>
	<li><strong>Su tüketimine dikkat edin</strong></li>
</ul>

<p>Su tüketimi damar sağlığını doğrudan etkileyen unsurlardan biridir. Günde ortalama 1,5-2 litre su tüketmek varis hastalığından korunmada önemli bir rol oynar. Bu nedenle su tüketimine dikkat edin. </p>

<ul>
	<li><strong>Yüksek topuklu ayakkabıyı sık giymeyin</strong></li>
</ul>

<p>Yüksek topuklu ayakkabılar sık kullanıldığında baldır kaslarının pompa etkisini azaltır, bu da kanın bacaklarda birikmesine neden olur.</p>

<ul>
	<li><strong>Hamam ve saunadan uzak durun</strong></li>
</ul>

<p>Aşırı sıcak, damarların genişlemesine neden olarak varislerin belirginleşmesine yol açar. Bu nedenle aşırı sıcaklardan, hamam ve saunadan varis hastalarının kaçınması gerekir.</p>

<ul>
	<li><strong>Sigaradan kaçının</strong></li>
</ul>

<p>Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Dr. Ayça Özgen “Sağlığımız açısından sayısız riski olduğu yapılan çalışmalarda kanıtlanan sigara, başta atar damar hastalıklarına neden olduğu gibi varise de zemin hazırlar. Sigara kullanımı damar duvarlarını zayıflatarak dolaşımı olumsuz etkiler ve bu da varis riskini artırır” diyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Nov 2025 13:56:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/varis-son-yillarda-hizla-yayginlasiyor-1762858608.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzun süren ağrı ve uyuşukluk ihmal edilmemeli!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/uzun-suren-agri-ve-uyusukluk-ihmal-edilmemeli-7768</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/uzun-suren-agri-ve-uyusukluk-ihmal-edilmemeli-7768</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Onur Yaman, omurga cerrahisinin ne zaman gerekli olduğu, teknolojik gelişmelerle cerrahinin güvenliği ve omurga hastalıklarının belirtileri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Cerrahiye karar vermeden önce cerrahi olmayan yöntemlere başvuruluyor!</strong></p>

<p>Omurga cerrahisinin, özellikle bel, sırt ve boyun ağrılarında, omuriliğe veya sinirlere bası yapan durumlarda gerekli olduğunu aktaran Prof. Dr. Onur Yaman, “Bu durumların çoğu disk problemleri veya omurilik kanalındaki daralmalar nedeniyle ortaya çıkar.” dedi.</p>

<p>Cerrahiye karar vermeden önce hastalarda öncelikle cerrahi olmayan (konservatif) yöntemlerin uygulandığına dikkat çeken Prof. Dr. Yaman, “Bu yöntemler şikayetleri gidermede yetersiz kaldığında, yaklaşık yüzde 10’luk küçük bir hasta grubunda omurga cerrahisine ihtiyaç duyulabilir. Cerrahi öncesi hastaların ameliyatın kapsamını, olası risklerini ve komplikasyonları anlaması kritik öneme sahiptir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Bazı durumlar acil cerrahi gerektirebiliyor!</strong></p>

<p>Acil cerrahinin, omurga veya omurilik basısına bağlı olarak kollar, bacaklar veya tuvalet kontrolü gibi işlevlerde ciddi sorunlar ortaya çıktığında uygulandığını kaydeden Prof. Dr. Onur Yaman, “Ayrıca, omurga tümörleri veya enfeksiyon kaynaklı basılarda, nörolojik kayıplar hızla ilerliyorsa acil müdahale gerekir.” dedi.</p>

<p><strong>Teknolojik gelişmeler cerrahi işlemleri güvenli hale getiriyor!</strong></p>

<p>Teknolojinin gelişmesiyle birlikte omurga cerrahisinde kullanılan yöntemlerin de ilerlediğini hatırlatan Prof. Dr. Yaman, şunları söyledi:</p>

<p>“Yeni görüntüleme teknikleri sayesinde omurga ve omuriliğin milimetre hassasiyetinde incelenmesi mümkün. Cerrahi uygulamalarda daha küçük kesilerle yapılan minimal invaziv yöntemler tercih ediliyor. Ameliyathanelerde O-arm navigasyon sistemleri ve robotik cerrahi, vidaların ve diğer implantların daha güvenli yerleştirilmesini sağlıyor.” </p>

<p><strong>Uzun süren ağrılarda mutlaka bir uzmana başvurulmalı!</strong></p>

<p>Omurga hastalıklarının en sık görülen belirtisinin ağrı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Onur Yaman, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Ağrı, hastalığın kaynağına bağlı olarak boyun, sırt, bel veya kuyruk sokumunda ortaya çıkabilir. Bunun yanı sıra sinirlere basıya bağlı olarak kollar veya bacaklarda uyuşukluk, ağrı ve kuvvetsizlik gelişebilir. İleri vakalarda idrar ve bağırsak kontrolünde problemler de görülebilir. Uzun süren ağrı, uyuşukluk veya kuvvetsizlik durumlarında mutlaka uzman bir hekime başvurulmalı.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Nov 2025 15:42:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/uzun-suren-agri-ve-uyusukluk-ihmal-edilmemeli-1762260167.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Anlam ve amaçsızlık beyin orkestrasını bozar”</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-anlam-ve-amacsizlik-beyin-orkestrasini-bozar-7766</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-anlam-ve-amacsizlik-beyin-orkestrasini-bozar-7766</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sembollerin psikolojik etkileri konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Sembolik öğrenme yalnızca insanlara özgü bir öğrenme modeli</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sembolik öğrenmenin yalnızca insanlara özgü bir öğrenme modeli olduğunu ifade ederek, diğer canlıların yaşamı temel fizyolojik ihtiyaçlar çerçevesinde sınırlıyken, insanın soyut, sembolik ve kavramsal düşünce üretebilme yeteneğine sahip olduğunu, bu yeteneğin, beynin çalışma mekanizmalarının anlaşılmasıyla birlikte yapay zekanın doğuşuna zemin hazırladığını kaydetti.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, ”Yapay zeka beyni taklit ediyor. Makine öğrenmesi ve derin öğrenme gibi alanlarda ilerleyen yapay zeka, beynin görüntüleri nasıl işlediğini, sembolleri nasıl oluşturduğunu ve anlam bağlarını nasıl kurduğunu da anlamaya çalışıyor.” dedi.</p>

<p><strong>Beyin algoritmaları ve sosyal öğrenme</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, beynin bilgi işleme sürecini katmanlı bir yapıya benzeterek, girilen bilgilerin çeşitli katmanlarda (görüntü, duygu, korku gibi) işlendiğini ve bir çıktıya dönüştüğünü, bu sürecin algoritmalarla çalıştığını ve bu algoritmaların sosyal öğrenme yoluyla geliştiğini belirterek, ”İnsan, çevresinden ve yaşantısından edindiği deneyimlerle öğrenir. Bir maymun, genetik olarak insana yüzde 96 oranında benzese de o yüzde 4’lük gen farkı nedeniyle insan gibi davranmayı öğrenemez. Bu fark, zaman, anlam, ölüm gibi soyut kavramlarla ilgili ’zihin üstü’ genlerden kaynaklanmaktadır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Beyin belirsizlikten hoşlanmıyor…</strong></p>

<p>Beynin belirsizlikten hoşlanmadığını ve bu durumun korku ve tedirginliğe yol açtığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Beyin düzen, denge ve devamlılık istiyor. Öyle olursa rahat çalışıyor. Bunu yapabilmesi için de mecburen olayları anlamlandırması gerekiyor. Bunun için sembolleri kullanıyor. Aksi halde anlam ve amaçsızlık beyin orkestrasını bozar.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Sembollerin çok katmanlı anlamları</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, sembollerin beynin bilgi kaydederken kullandığı temel öğeler olduğunu belirterek, ”Büyüklük, şekil, renk gibi unsurlar birer semboldür. Matematikteki ’artı’ işareti, kırmızı renginin enerji, güç, cesaret gibi pozitif anlamları veya kan, ateş gibi negatif çağrışımları, mavinin sonsuzluk ve huzuru temsil etmesi veya hüznü ifade etmesi gibi örneklerle sembollerin çok boyutlu anlamları vardır. Siyahın bazı kültürlerde gücü, bazılarında ise korkuyu sembolize etmesi de buna örnektir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Kültür ve sembol ilişkisi</strong></p>

<p>Sembollerin kültüre, inançlara ve değer sistemlerine göre farklılık gösterdiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “El hareketleri bile farklı kültürlerde farklı anlamlar taşıyabiliyor. Bizim kültürümüzde ’mükemmel’ anlamına gelen bir el hareketi, İtalya’da ’dikkatli ol’, Ortadoğu’da ise ’sabırlı ol’ anlamına gelebilir. Dini ikonlar, trafik levhaları ve emojiler de birer semboldür ve evrensel tepkiler uyandırabilir. Çocukluktan itibaren sembollerle öğreniriz ve sembollerin olmadığı bir ortamda insanlık öğrenilemez.” dedi.</p>

<p><strong>Kelime, dil ve kavramların gücü</strong></p>

<p>Kelimenin de bir sembol olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, beynin Broca alanının duygu ifadesiyle, Wernicke alanının ise anlamayla ilgili olduğunu belirtti. Prof. Dr. Tarhan, ”Dilimizdeki sözcükler de birer semboldür. Bir dil ne kadar çok kavram ve kelimeye sahipse, insan o kadar yeni düşünce üretebilir. Örneğin ’kalp’ kelimesi hem somut anlamda organı hem de soyut anlamda duyguları ifade eder. Kalbin Arapçada ’inkılap’ kökünden gelmesi, yani değiştirmek anlamına gelmesi, duygusal dünyadaki dönüşüm ihtiyacının zihinsel bir temsili olabilir.” değerlendirmesinde bulundu.</p>

<p><strong>Rüya teorisi ve kolektif bilinçaltı</strong></p>

<p>Nörobilim alanındaki gelişmelerle birlikte rüyaların anlamı üzerine yapılan açıklamaların yeniden değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung’un rüya analizlerinin nörobilime çok daha uygun olduğunu, Jung’un rüyaları ”semboller dünyası” olarak tanımlamasının, günümüz nörobiliminin bulgularıyla örtüştüğünü dile getirdi.</p>

<p>İnsanların diğer canlılardan farklı olarak bilinç sahibi ve varoluşunun farkında olan tek varlık olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, ”Her birey ayrı bir bilince sahipken, bunun altında kültürel mirasla şekillenen bir kolektif bilinçaltı bulunur. Rüyalar, bu kolektif bilinçaltındaki sembolleri yaşattığımız alanlardır.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, rüya tabirlerinin kişiye özel olması gerektiğinin altını çizerek, ”Su gibi evrensel bir sembolün rüyadaki anlamı, kişinin kişilik yapısı, suya yüklediği anlamlar ve kültürel bağlamına göre değişir. Bu nedenle rüya tabiri kitaplarındaki genel yorumlar yanıltıcı olabilir. Rüyalar anlamsız değildir; fiziksel gerçekliğin, hayal gerçekliğinin ve rüya gerçekliğinin birleştiği, üst bir gerçeklik sunar.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Gerçeklik testi ve şizofreni ilişkisi</strong></p>

<p>Rüyaların ve hayallerin gerçeklikten ayırt edilememesinin ciddi sonuçlara yol açabileceğini belirten Prof. Dr. Tarhan, beyindeki ”gerçeklik test ağı” nın önemli olduğunu, şizofreni hastalarında bu ağın bozulduğunu ve kişinin rüyalarına veya hayallerine inanarak hayatını buna göre tanzim edebildiğini ifade etti ve ”Şizofreninin temelinde, hayal, rüya ve fiziksel gerçeklik arasındaki ayrımı yapamama yatar. Beyindeki ilgili ağın bozulması bu duruma yol açar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Sembollerin evrensel dili</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, sesin de tıpkı renkler gibi güçlü bir sembol olduğunu ve müziğin beyni en çok harekete geçiren unsurlardan biri olduğunu kaydederek, ”Mantıksal kavramlar sol beyinde işlenirken, sanatsal ve sesle ilgili kavramlar sağ beyinde, görüntüyle ilgili kavramlar ise arka beyinde işlenir. Kuantum fiziğine göre her renk bir frekanstır. Renklerin matematiğiyle siyah ve beyaz gibi farklı tonlar oluşur. Görme duyumuz ve ışık, evrendeki her şeye anlam katar.” dedi.</p>

<p>İnsan beyninin dış dünyadan gelen beş duyu bilgileri, zihnin ürettiği bilgiler ve duygularla sürekli etkileşim halinde olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, ”Beynimiz bu bilgileri algılar, tanımlar, yorumlar ve tepki verir. Siyah-beyaz düşünce tarzı, yani olayları ya iyi ya kötü olarak görme eğilimi, toksik kişilerin özelliklerinden biridir ve esnek olmamaya, empati yapamamaya yol açar.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Zihin&nbsp;ekonomisi ve sosyal öğrenme</strong></p>

<p>İnsan beyninin ”zihin ekonomisi” prensibiyle ve bilgileri en ekonomik şekilde kullanmaya çalıştığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, ”Hayvan beyni ödül-ceza sistemiyle ilkel düzeyde öğrenirken, insan deneyimleyerek, anlam katarak ve yorumlayarak öğrenir. Bir bilgi karşısında ’kim söyledi, ne söyledi, neden söyledi’ sorularını sormadan tepki vermek, sembollerin aleyhimize işlemesine yol açar.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, beynin önbelleğini boş tutmanın, ani hataları önlemede ve sembolleri doğru yorumlamada önemli olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>İlahi işaretler</strong></p>

<p>”Tanrı sessiz mi?” sorusunun, insanın ilahi bir işaret bekleme isteği, yani bir sembol arayışı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, bu işaretlerin ikaz, müjde veya ceza şeklinde yorumlanabileceğini belirtti. Prof. Dr. Tarhan, ”Hayatı bir sınav olarak düşündüğümüzde, öğretmen sınav sırasında konuşmaz. Adil bir yarış için sessiz kalır. Bu dünya da ruhlar alemiyle bu dünya arasında bir geçiş sürecidir.” dedi.</p>

<p>Kuantum fiziği ve sicim teorisine göre evrende madde diye bir şeyin olmadığını, her şeyin enerji olduğunu ve manyetik iplikçiklerden oluştuğunu söyleyen Prof. Dr. Tarhan, ”Süper determinizmde, görünen sebeplerin yanı sıra olaylarda görünmeyen sebepler de vardır. Bu görünmeyen sebepleri okumak sembol diliyle olur. İbn-i Arabi gibi düşünürler, sembollerin dilini kullanarak olaylara derin anlamlar yüklemişlerdir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kalp gözü ile herkes göremiyor</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sembollerin ilahi mesajlar taşıdığını ve insanın olayları anlamlandırma biçiminin hayatını derinden etkilediğini dile getirerek, karınca istilası gibi sıradan bir olayın bile İbn-i Arabi tarafından sabır, çalışkanlık, ümitsizlikten kaçınma ve takım çalışması gibi derin anlamlarla yorumlandığını örnek vererek, ”Bu gözle bakan bunu görebiliyor, herkes göremiyor. Buna ’kalp gözü’ deniyor.” dedi.</p>

<p>Bir hastalığa veya hayat olaylarına nasıl anlam yüklendiğinin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, ”Bir insan ’ben bunu hak etmedim, niye geldi?’ derse veya ’keşke şunu yapmasaydım’ diye geçmişi suçlarsa, olayı daha çok büyütür ve daha çok acı çeker. Hayatta her şey yolunda gitmiyor. İnsan zihni sadece seçer ve gözlemler, sonrası bizim kontrolümüzde değildir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Kontrol duygusu ve radikal kabullenme</strong></p>

<p>İnsanların sınırsız isteklerine karşın sınırlı güce sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, kontrol duygusunun geleceği, hayatı ve doğayı kontrol etme arzusuna dönüştüğünde bireylerde yüksek tansiyon gibi sorunlara yol açabildiğini belirtti.&nbsp;</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, bu durumda ”radikal kabullenme” nin önemine işaret ederek, ”Kişi, elinden geleni yaptıktan sonra kontrolü ilahi iradeye bırakırsa sakinleşir. Buna ’tevekkül’ diyoruz. Tembellik veya miskinlik değil, sorumlulukları yerine getirdikten sonra teslim olabilmektir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>İnsanın genlerinin verdiği sınırlar içerisinde özgür bir iradesi var</strong></p>

<p>Her şeyin önceden belli olduğu fikrinin insan iradesini ortadan kaldırmadığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, ”İnsanın genlerinin verdiği sınırlar içerisinde özgür bir iradesi var. Olayları anlamlandırma, soyut düşünce üretme yeteneği var. Bir fikir geldiğinde onu anlamlandırır, seçer ve seçtikten sonra sadece gözlemci oluruz. Kuantum fiziğine göre biz olayları kontrol edemiyoruz, sadece seçiyoruz.” şeklinde konuştu.</p>

<p>İlhamların zihinsel çaba ve emek gerektirdiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, ”Arşimet, kralın verdiği görev üzerine taçtaki altının sahte olup olmadığını bulmak için kafa yorarken ilham geldi ve ’Evreka!’ diyerek hamamdan fırladı. İlhamlar, belirli bir zihinsel çilenin sonucudur.” dedi.</p>

<p><strong>Taşların şifalı gücü ve meditasyon</strong></p>

<p>Taşların da renkler gibi bir frekansı ve salınımı olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, ametist ve kehribar gibi taşların manevi anlamları ve rahatlatıcı etkileri olduğunu söyledi ve ”Ametist taşı eline alan birinin anksiyetesinin kaybolması gibi, bu tür kültürel birikimler bilimsel araştırmalarla teyit edilmeli, ancak saçma denilmemelidir.” İfadesinde bulundu.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, kişilerin kendilerine bir rahatlatma sembolü seçerek bunu hipnoterapi veya yogadaki mantralar gibi kullanılabileceğini ifade ederek, ”Beynimizde mutluluk hormonu salgılamak için üç şeyi bir arada yapmak gerekir; hareket, müzik ve sembolik bir tekrar. Mevlana’nın sema meditasyonu da bu metodolojiye dayanır. Ritim tedavisi olarak da bilinen bu yöntemlerle beyin rahatlar.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Müzik de sembolik anlamlar taşıyor</strong></p>

<p>Müziğin de sembolik anlamlar taşıdığını ve kişiye yüklediği anlama göre farklı etkiler yarattığını belirten Prof. Dr. Tarhan, bazı müziklerin öfke ve saldırganlık uyandırırken, bazılarının sakinleştirici etki gösterdiğini söyledi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, insan kişiliğinin (persona) üçte birinin genetik, üçte birinin sosyal öğrenme ve üçte birinin de kişisel seçimlerden oluştuğunu belirterek, ”Sembolik, anlamsal ve kavramsal düşünce yeteneği olan bir kişi, diğer üçte iki yönünü de yönetebilir, yeni anlamlar yükleyerek, yeni hedefler koyarak ve yeni yöntemler geliştirerek kişiliğini olumlu yönde şekillendirebilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Küresel yalnızlaşmanın temel sebeplerinden biri de sahtelik</strong></p>

<p>Sahteliğin hayatın her alanına yayılmış durumda olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tarhan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“İnsanın da sahtesi var. Bu sahtelik güveni zayıflatıyor, güven zayıflayınca derin ilişkiler kayboluyor. Derin ilişkilerin olmadığı yerde de yalnızlık artıyor. Küresel yalnızlaşmanın temel sebeplerinden biri, insanın içiyle dışının bir olmamasıdır. İnsan ilişkilerinde en önemli nokta, kişinin iç ve dış görünüşünde denge kurabilmesidir. ‘Benim kalbim temiz’ demek yeterli değil; dış görünüm de bu uyumun bir parçası olmalı. Böyle insanlar uzun vadeli ilişkiler kurabilir. Onların iç huzuru, pozitif bir etki olarak dışarıya yansır. İnsanlar bu tür kişilere ister istemez saygı ve sevgi duyar, etrafında toplanır. Kurulu düzen onları istemese bile toplum onları benimser. Tarihte de böyle insanlar dönüşüm yaratan, kalıcı iz bırakan şahsiyetlerdir. Ama rol yapan, sahte davranan kişiler uzun vadede kaybeder. Çünkü insan yüzünde sirke satıyorsa, elinde bal olsa bile kimse ondan bal almak istemez. Asıl mesele insanın içi ile dışının uyumlu olması, kendisiyle barışık yaşamasıdır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 04 Nov 2025 15:42:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/prof-dr-nevzat-tarhan-anlam-ve-amacsizlik-beyin-orkestrasini-bozar-1762260140.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>En etkili korunma yöntemi sigaradan uzak durmak!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/en-etkili-korunma-yontemi-sigaradan-uzak-durmak-7757</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/en-etkili-korunma-yontemi-sigaradan-uzak-durmak-7757</guid>
                <description><![CDATA[Dünyada her yıl 2 milyondan fazla ülkemizde de yaklaşık 41 bin kişiye akciğer kanseri tanısı konuluyor. Erkeklerde en sık görülen kanser türü olan akciğer kanseri kadınlarda da meme ve kolorektal kanserlerinden sonra 3. sıklıkta görülüyor. Kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer alan akciğer kanserinin en önemli nedeni olarak sigara gösteriliyor. Öyle ki akciğer kanserinin yüzde 85’inin sigara kullanımı nedeniyle geliştiği belirtiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, akciğer kanserinden korunmanın veya riski azaltmanın en etkili yolunun  sigara ile tütün ürünlerinin bırakılması ve mümkün olduğunca pasif içicilikten kaçınılması olduğuna dikkat çekerek, “Sigara ve tütün ürünlerinin bırakılmasıyla akciğer kanseri önlenebilmektedir. Ayrıca çevresel risk faktörlerini kontrol etmek ve sağlıklı bir yaşam sürdürmek riskin azaltılmasında büyük bir önem taşımaktadır” diyor. Akciğer kanserinin genellikle erken dönemlerinde belirti vermemesi ve en tipik sinyali olan öksürüğün sigara kullanımına bağlanması nedeniyle sıklıkla ileri evrede teşhis edildiğine vurgu yapan Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, “Tanının gecikmesi de tedaviden etkin sonuç alınamamasına ve bunun sonucunda hastanın yaşamını yitirmesine neden olabilmektedir. Her kanserde olduğu gibi akciğer kanseri de ne kadar erken teşhis edilirse tam şifa şansı o kadar yükselmektedir. Bazen tarama yöntemleriyle tespit edilen çok erken evre akciğer kanserinde hastalarda sadece ameliyat ile şifa sağlanabilmektedir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada her yıl 2 milyondan fazla ülkemizde de yaklaşık 41 bin kişiye akciğer kanseri tanısı konuluyor. Erkeklerde en sık görülen kanser türü olan akciğer kanseri kadınlarda da meme ve kolorektal kanserlerinden sonra 3. sıklıkta görülüyor. Kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer alan akciğer kanserinin en önemli nedeni olarak sigara gösteriliyor. Öyle ki akciğer kanserinin yüzde 85’inin sigara kullanımı nedeniyle geliştiği belirtiliyor. <strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane,</strong> akciğer kanserinden korunmanın veya riski azaltmanın en etkili yolunun  sigara ile tütün ürünlerinin bırakılması ve mümkün olduğunca pasif içicilikten kaçınılması olduğuna dikkat çekerek, “Sigara ve tütün ürünlerinin bırakılmasıyla akciğer kanseri önlenebilmektedir. Ayrıca çevresel risk faktörlerini kontrol etmek ve sağlıklı bir yaşam sürdürmek riskin azaltılmasında büyük bir önem taşımaktadır” diyor. Akciğer kanserinin genellikle erken dönemlerinde belirti vermemesi ve en tipik sinyali olan öksürüğün sigara kullanımına bağlanması nedeniyle sıklıkla ileri evrede teşhis edildiğine vurgu yapan <strong>Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane,</strong> “Tanının gecikmesi de tedaviden etkin sonuç alınamamasına ve bunun sonucunda hastanın yaşamını yitirmesine neden olabilmektedir. Her kanserde olduğu gibi akciğer kanseri de ne kadar erken teşhis edilirse tam şifa şansı o kadar yükselmektedir. Bazen tarama yöntemleriyle tespit edilen çok erken evre akciğer kanserinde hastalarda sadece ameliyat ile şifa sağlanabilmektedir” diyor. </p>

<p><strong>Risk grubundaki 50 yaş ve üzeri kişilere tarama önerisi</strong></p>

<p>Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, akciğer kanserine aslında tarama yöntemleriyle erken dönemde tanı konulabildiğini belirterek, “Erken evrede teşhis edilebilmesi için yüksek riskli olarak belirlenmiş; yoğun sigara içen veya geçmişte içmiş olan 50 yaş ve üzeri kişilere her yıl düşük radyasyon dozlu bilgisayarlı akciğer tomografi çekimi yapılması önerilmektedir. Bu sayede henüz belirti vermemiş erken evre akciğer kanserinin yakalanması mümkün olabilmektedir” bilgisini veriyor.  </p>

<p><strong>Kadınlarda akciğer kanseri artıyor, çünkü… </strong></p>

<p>Akciğer kanseri, akciğer dokusundaki hücrelerin genetik olarak bazı değişimlere uğradıktan  sonra kontrolsüz çoğalması sonucunda oluşan bir kanser türü. Genel olarak erkeklerde kadınlara oranla yaklaşık 3 ila 3,5 kat daha sık görülüyor. Erkeklerin sigara ve tütün kullanımının kadınlardan çok daha yaygın olmasının bunun başlıca nedeni olduğu düşünülüyor. Ancak, günümüzde kadınlarda sigara kullanımının artmasıyla birlikte akciğer kanseri oranları kadınlarda da yükseliyor ve iki cinsiyet arasındaki fark giderek azalıyor.</p>

<p><strong>Bu kanserin yüzde 85’inden sigara sorumlu!</strong></p>

<p>Akciğer kanserinin en önemli nedeni olarak sigara kullanımı gösteriliyor. Öyle ki akciğer kanserinin yaklaşık yüzde 85’inin sigarayla ilişkili olduğu belirtiliyor. Sigara dumanında bulunan çok sayıda kimyasal maddenin bir kısmı kanserojen özellik taşıyor. Bu kanserojen maddeler akciğer dokusunda hücrelerin genetik yapısını bozarak akciğer kanserine yol açabiliyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane,<strong> </strong>sigaranın bırakılması sonrasında akciğer kanseri riskinin azalması için üzerinden uzun bir süre geçmesi gerektiğini anlatarak, “Ayrıca, uzun dönem yoğun sigara içen kişilerde sigaranın bırakılması riski azaltsa da bu risk hiçbir zaman içmeyenler seviyesine düşmez; çünkü akciğerlerde bir miktar hasar mutlaka oluşmuştur. Bu nedenle, sigaraya hiç başlamamak en doğrusudur” diyor.  Prof. Dr. Faysal Dane, sigaranın yanı sıra hava kirliliği, radon gazı veya asbest maruziyeti, genetik faktörler, pasif içicilik ve ev içi duman maruziyetinin de risk faktörleri arasında yer aldığını söylüyor. </p>

<p><strong>Genellikle tesadüfen teşhis ediliyor</strong></p>

<p>Akciğer kanseri şikayete yol açtığında sıklıkla ileri evrede oluyor. Geç teşhis edilmesinin nedeni ise kanserin çoğunlukla uzun süre belirti vermemesi veya öksürük gibi yakınmaların sigaraya bağlanarak önemsenmemesi. Ayrıca yoğun sigara kullanan hastalarda tarama yöntemlerinin olmaması da geç teşhisin bir diğer sebebini oluşturuyor. Erken evrede çoğunlukla belirti vermemesi nedeniyle bu dönemde ancak rastlantısal çekilen bir görüntüleme yöntemi sonrasında fark ediliyor. İleri evrelerde ise uzun süreli öksürük, kan tükürme, nefes darlığı, boyunda şişme, göğüs bölgesinde ağrı, hırıltı veya ses kısıklığı gibi belirtilerle kendini belli ediyor.  Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, bu tür belirtilerin mutlaka akciğer kanseri yönünden tetkik edilmesi gerektiğine işaret ederek, “Akciğer grafisi bazı büyük kitleleri veya sıvı toplanmasını gösterebilmektedir. Şüphe olan hastalarda düşük doz bigisayarlı tomografi çekilmesi en uygun olan yöntemdir. Asıl teşhis ise görülen kitleden biyopsi yapılarak alınan numunenin mikroskop altında incelenmesiyle konulmaktadır” diyor. </p>

<p><strong>Tedavide çığır açan gelişmeler yaşanıyor! </strong></p>

<p>Akciğer kanserinin tedavisinde; ameliyat, radyoterapi, kemoterapi, hedefe yönelik ilaçlar ve immünoterapi yöntemlerine başvuruluyor.  Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, kanser tedavisinde çığır açan immünoterapi ve hedefe yönelik ilaçların son yıllarda akciğer kanserinde de uygun hastalarda hem erken evrede hem de ileri evrelerde  kullanılmaya başlandığını vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Eskiden immünoterapi tedavisi bu hastalıkta daha ileri evrede fayda sağlarken, son birkaç yıldır erken evrede de temel oyunculardan biri haline gelmiştir. Aynı şekilde, eğer hastanın tümörü hedefe yönelik ilaçlar için uygunsa,  bu ilaçlara artık hem erken evre hem de ileri evre hastalıkta başvurabilmektedir. Bunların yanı sıra günümüzde hastanın tümöründen alınan bir parçadan kapsamlı gen analizi yapılarak hangi ilacın bu hastanın kanserinde etkili olduğunu tespit etmek mümkün olmaktadır. Tüm bu gelişmeler sayesinde  son yıllarda akciğer kanserinde hastaların yaşam sürelerinde ciddi artışlar kaydedilmiştir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Nov 2025 13:13:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/en-etkili-korunma-yontemi-sigaradan-uzak-durmak-1762164830.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prostat, yaş ilerledikçe kanserli hücre üretiyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/prostat-yas-ilerledikce-kanserli-hucre-uretiyor-7752</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/prostat-yas-ilerledikce-kanserli-hucre-uretiyor-7752</guid>
                <description><![CDATA[Yaşla birlikte erkek vücudunda değişen pek çok biyolojik süreçten biri de prostatta meydana gelen dönüşümler. Prostatın yapısı gereği, yaş ilerledikçe kanser hücreleri barındırma eğiliminde bir organ olduğunu açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İlker Tinay, “Kadavra çalışmaları, 80 yaşına ulaşan erkeklerin yarısından fazlasında, herhangi bir kanser tanısı konmamış olsa bile prostatta başlangıç aşaması kanser hücrelerinin bulunduğunu ortaya koyuyor. Yani yeterince uzun yaşarsak bu hücrelerin prostatta ortaya çıkması doğal bir süreç” şeklinde konuştu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Erkekler üzerinde yapılan bu kadavra çalışmaları, yaşla birlikte prostatta bazı değişimlerin görülmesinin yaygınlığını gözler önüne seriyor. Ancak bu durumun mutlaka bir hastalık ya da ölüm riski anlamına gelmediğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İlker Tinay, “İyi huylu prostat büyümem var, ileride kanser olur muyum? sorusunun cevabı ancak düzenli doktor kontrolleriyle verilebilir. PSA testleri ve gerekli görüldüğünde yapılan biyopsiler sayesinde prostat sağlığı yakından takip edilerek, olası riskler erken dönemde tespit edilebiliyor” dedi.</p>

<p><strong>Her erkekte prostat var&nbsp;</strong></p>

<p>Prostatın bir hastalık değil, her erkekte bulunan doğal bir organ olduğunu hatırlatan Tinay, “Prostatla ilgili aslında üç temel durum ortaya çıkabiliyor; kanser, iyi huylu büyüme ya da akut ve kronik enfeksiyonlar. Bu yüzden ‘Dedemde, babamda prostat vardı’ demek çok doğru değil çünkü prostat hepimizde var. Asıl önemli olan, bunun bir şikâyete neden olup olmadığı” dedi.</p>

<p>Tinay, prostat sorunlarının genellikle büyüme ya da mesanenin etkilenmesiyle ortaya çıktığını belirterek, “Hastalar en çok sık idrara çıkma, idrarı tam boşaltamama, kesik kesik idrar yapma, tuvalete gittikten kısa süre sonra tekrar idrara çıkma, ani sıkışma hissi, idrar kaçırma ya da idrarda kan görülmesi gibi yakınmalarla doktora başvuruyor. Yani mesele prostatın varlığı değil, yarattığı şikâyetler” diye konuştu.</p>

<p><strong>Deneyimli merkezlerde idrar kaçırma oranları yüzde 10’un altında</strong></p>

<p>Erken tanı kadar tedavi yöntemlerindeki gelişmeler de prostat sağlığında büyük fark yaratıyor. Özellikle robotik cerrahi hem onkolojik başarı hem de yaşam kalitesi açısından önemli avantajlar sunuyor. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte robotik cerrahinin, prostat kanseri tedavisinde en sık tercih edilen yöntemlerden biri haline geldiğini belirten Tinay, “Üç boyutlu ve büyütülmüş görüntüleme imkânı sayesinde cerraha hassasiyet kazandıran bu yöntem, kanserli dokunun geride kalma riskini en aza indiriyor. Aynı zamanda hastaların yaşam kalitesini belirleyen rahat idrar yapabilme, idrarı tutabilme ve cinsel fonksiyonun korunması gibi alanlarda da başarılı sonuçlar sağlanıyor. Kateter çıkarıldıktan kısa süre sonra çoğu hasta idrar yapabiliyor, idrar kaçırma oranları deneyimli merkezlerde yüzde 10’un altına düşüyor ve cinsel fonksiyonlar genellikle bir yıl içinde yeniden kazanılabiliyor. Robotik cerrahi böylece hem onkolojik başarı hem de yaşam kalitesi açısından önemli avantajlar sunuyor” ifadelerini kullandı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Nov 2025 13:13:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/prostat-yas-ilerledikce-kanserli-hucre-uretiyor-1762164780.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Göz Alerjisi Görme Kaybına Sebep Olabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/goz-alerjisi-gorme-kaybina-sebep-olabilir-7715</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/goz-alerjisi-gorme-kaybina-sebep-olabilir-7715</guid>
                <description><![CDATA[Sonbahar döneminde yaşanan hava değişimleriyle birlikte alerjiler de gün yüzüne çıkıyor. Çevreyle en fazla temas halinde bulunan organlarımızdan biri olan gözlerimiz, bu durumdan ciddi anlamda olumsuz etkilenebiliyor. Tedavi edilmediği takdirde ciddi rahatsızlıklara yol açabilecek konjonktivit hakkında bilgi veren Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Sezer Hacıağaoğlu, “Alerjik konjonktivit, en sık karşılaşılan alerjik göz hastalığıdır. Bu hastalık özellikle çocuklarda, gençlerde ve erkeklerde daha sık görülmektedir. Teşhis konulan hastaların büyük bir kısmında, aynı zamanda astım ve diğer alerjik rahatsızlıklara da rastlanabiliyor. Zamanında tedavi edilmeyen konjonktivit vakalarında, gözün sık ovuşturulması ve korneanın zarar görmesi nedeniyle ilerleyen dönemlerde görme kaybı oluşabilir” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Kontakt lens kullanımı riski artırıyor</strong></p>

<p>Güneş ışınlarının da alerji oluşumunda önemli bir etken olduğunu belirten Op. Dr. Sezer Hacıağaoğlu, “Gözlerde oluşabilecek birçok hastalıkta güneş ışınları önemli bir rol oynar. Ultraviyole ışınlarının sebep olabileceği konjonktivit gibi rahatsızlıklardan korunmak için UV korumalı güneş gözlüklerinin kullanılması önemlidir. Lens kullanımı da alerjik reaksiyon riskini artıran faktörler arasında yer alır. Lenslerin üzerine yapışan polen ve mikroplar, alerjilerden iltihaplanmalara kadar pek çok ciddi probleme yol açabilir. Bu nedenle, özellikle hava değişimlerinin yoğun olduğu dönemlerde lens yerine gözlük kullanılması, bu riskleri en aza indirmek için alınabilecek önlemlerden biridir” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Belirtilere dikkat</strong></p>

<p>Alerjik konjonktivitin ortaya çıkmasındaki en büyük etkenlerin; alerjenler ve çevresel faktörler olduğunu belirten&nbsp;Op. Dr. Hacıağaoğlu, “Alerjik konjonktivitin en belirgin belirtileri; gözlerde aşırı sulanma, kaşıntı, çapaklanma, kızarıklık ve sabah uyanıldığında kirpiklerde yapışıklık ve kabuklanma oluşmasıdır. Bu belirtileri yaşayan hastaların, doğru tedaviye yönelmek adına mutlaka bir göz muayenesine gitmeleri gerekir. Zamanında tedavi edilmeyen vakalarda, sürekli göz ovuşturulması sonucu korneanın deforme olması, keratokonus adı verilen hastalığa neden olabilir. Bu sebeple alerjik konjonktivit kesinlikle hafife alınmamalıdır. Ancak zamanında teşhis ve tedavi sayesinde, ileride oluşabilecek ciddi sonuçların önüne geçilebilir” şeklinde konuştu</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Sep 2025 13:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/09/goz-alerjisi-gorme-kaybina-sebep-olabilir-1759140456.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme Kanseri Hakkında En Çok Merak Edilen 16 Soru</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/meme-kanseri-hakkinda-en-cok-merak-edilen-16-soru-7714</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/meme-kanseri-hakkinda-en-cok-merak-edilen-16-soru-7714</guid>
                <description><![CDATA[Her 8 kadından 1’inde görülen meme kanseri, yaşamın her döneminde ortaya çıkabiliyor. Pek çok kadın artık meme kanserini yakından tanıyor. Ancak bu hastalıkla ilgili kafalarda netleşmeyen pek çok soru olabiliyor. Meme sağlığı ile ilgili yanlış bilinenler de tanı ve tedavide geç kalınmasına, hastalığın daha ciddi seyretmesine hatta yaşam kaybıyla sonuçlanan tablolara neden olabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Serkan Keskin, “1-31 Ekim Meme Kanseri Farkındalık Ayı” nedeniyle meme kanseri hakkında merak edilen soruları yanıtladı. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Her 8 kadından 1’inde görülen meme kanseri, yaşamın her döneminde ortaya çıkabiliyor. Pek çok kadın artık meme kanserini yakından tanıyor. Ancak bu hastalıkla ilgili kafalarda netleşmeyen pek çok soru olabiliyor. Meme sağlığı ile ilgili yanlış bilinenler de tanı ve tedavide geç kalınmasına, hastalığın daha ciddi seyretmesine hatta yaşam kaybıyla sonuçlanan tablolara neden olabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Serkan Keskin, “<strong>1-31 Ekim Meme Kanseri Farkındalık Ayı”</strong> nedeniyle meme kanseri hakkında merak edilen soruları yanıtladı. </p>

<p><strong>1. Sık mamografi çektirmek meme kanseri yapar mı?</strong></p>

<p>Meme kanseri tanısında çok önemli bir yere sahip olan mamografide verilen ışın dozu düşüktür. Belirli aralıklarla mamografi çektirmek sakıncalı değildir.</p>

<p><strong>2. Mememi ben kontrol ediyorum, şikayetim de yok, doktora gitmeli miyim?</strong></p>

<p>Meme kanseri için en önemli nokta herhangi bir şikayet olmadan doktora gitmektir. Memedeki kitle, ele gelecek hale gelmeden çok önce mamografi ile saptanabilir. Dolayısıyla hiç şikayet olmadan kontrole gidilmelidir.</p>

<p><strong>3. Ailemde hiç meme kanseri yok, bende de olmaz değil mi?</strong></p>

<p>Ailedeki kanser vakaları, meme kanseri riskini artırır. Ancak meme kanserlerinin %85’i bireysel faktörlerle ortaya çıkar. Bu nedenle ailesinde meme kanseri olmayan kadınlarında rutin kontrollerini ihmal etmemesi gerekir. </p>

<p><strong>4. Doğum yaptım ve emzirdim, benim meme kanseri olma riskim var mı? </strong></p>

<p>Doğum yapmış ve emzirmiş olmak meme kanseri riskini azaltsa da meme kanseri olmayacağı anlamına gelmez.</p>

<p><strong>5. Menopozdan önce meme kanseri olur muyum?</strong></p>

<p>Hayati riske sebep olan en önemli hastalıklardan biri olan kanserin çoğu türü her yaşta ortaya çıkabilir. Meme kanseri günümüzde genç yaşlardaki kadınlarda da sık görülmeye başlamış durumdadır. </p>

<p><strong>6. Erkeklerde meme kanseri olur mu?</strong></p>

<p>Ailesinde kanser hikayesi olan erkekler de meme kanseri ve diğer tüm kanser türleri riski taşırlar. Tüm meme kanserlerinin %1’i erkeklerde görülür.</p>

<p><strong>7. Mememde kistler var, meme kanseri miyim?</strong></p>

<p>Meme kistleri çoğu kadında görülür ve kanser riski taşımaz. Ameliyat ile alınmasına gerek yoktur. Büyüyüp ağrı yaptıklarında ya da meme kanseri yönünden kuşku uyandırdıklarında boşaltılabilir.</p>

<p><strong>8. Mememde bir kitle var ve ağrımıyor, kanser mi oldum?</strong></p>

<p> Kitlenin ağrıması ile kanser olması arasında bağlantı yoktur. Memede ele gelen her doku kanser kitlesi demek değildir.</p>

<p><strong>9. Mememdeki akıntı kanser anlamına gelir mi?</strong></p>

<p>Her kadında memeden sıkmakla bir miktar akıntı olabilir. Bu kanser belirtisi değildir. Kendiliğinden olan, tek taraflı ve kanlı akıntılar tehlike habercisidir ve incelenmesi gerekir.</p>

<p><strong>10. Genç yaşta mamografi çektirmek sakıncalıdır mıdır?</strong></p>

<p> Genç yaşta mamografi çektirmenin sakıncası yoktur. Ancak 30 yaşın altındaki kadınlarda meme dokusunun özelliğinden dolayı mamografi ile yeterli görüntü alınamadığından, genç yaşlarda genellikle mamografi yerine ultrason tercih edilir.</p>

<p><strong>11. Meme MR’ı ile yüksek dozda radyasyon alınır mı?</strong></p>

<p>Meme MR çekimlerinde hasta herhangi bir radyasyona maruz kalmaz.</p>

<p><strong>12. Çok sık meme ultrasonu yaptırmak sakıncalıdır mıdır?</strong></p>

<p> Ultrason, anne karnındaki bebeğe bile yapılabilir. Hangi sıklıkta gerekiyorsa o sıklıkla yapılabilir.</p>

<p><strong>13. Biyopsi yaptırmak kitlenin kanserleşmesine yol açar mı?</strong></p>

<p> Biyopsi işlemi, bir kitlenin adının konması için en güvenli yoldur ve kitlenin niteliğini değiştirmez. Hastalığın yayılmasına neden olmaz.</p>

<p><strong>14. Kanserli bir kitlenin ameliyatla alınması kanserin vücuda yayılmasına yol açar mı?</strong></p>

<p>Kanser vücuda yayılacaksa, kanserli kitleden ayrılan hücreler yoluyla yayılır. Bu kitlenin alınması yayılmayı engeller. Kitlenin alınmasında geç kalınmış ise, ameliyattan önce vücuda yayılmış hücreler, kitlenin kendisi alınsa bile bir süre sonra yeni kitleler oluşturabilir. Bu durumun ameliyatla ilgisi yoktur.</p>

<p><strong>15. Bende meme kanseri tespit edildi, mememi kaybedecek miyim?</strong></p>

<p>Çok geç kalınmamışsa meme kanseri ameliyatlarında memenin tümünün alınmasına gerek yoktur. Yalnızca kanserli dokunun alınmasıyla memeye dokunmadan tedavi tamamlanmaktadır. Gecikmiş olgularda ise, memenin tamamen alınması gerekse bile, aynı seansta hastanın kendi dokularından ya da hazır protezler kullanılarak aynı seansta hastanın alınan memesi yerine konabilmektedir.</p>

<p><strong>16. Meme kanseri ameliyatlarında koltuk altı lenf bezleri tamamen alınır ve bu da kolun şişmesine, sakatlanmasına yol açar. Kolumu artık eskisi gibi kullanamayacak mıyım?</strong></p>

<p>Çok geç kalınmamışsa koltuk altı lenf bezlerinin tamamının alınmasına gerek yoktur. Çeşitli işaretleme yöntemleri ile ameliyat sırasında lenf bezlerinin birkaçı işaretlenip alınarak incelenir. Eğer sorun yoksa diğer lenf bezlerine hiç dokunulmaz. Diğer lenf bezlerinin alınması gerekse bile bu durum mutlaka kolun şişmesi anlamına gelmez. Kolun şişmemesi için tedbirler alınmalıdır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Sep 2025 13:07:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/09/meme-kanseri-hakkinda-en-cok-merak-edilen-16-soru-1759140433.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Stres ve depresyon kalp krizi riskini artırıyor! Ne yapmalı?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/stres-ve-depresyon-kalp-krizi-riskini-artiriyor-ne-yapmali-7704</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/stres-ve-depresyon-kalp-krizi-riskini-artiriyor-ne-yapmali-7704</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, 29 Eylül Dünya Kalp Günü kapsamında ruhsal sağlığın kalp-damar sağlığı üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Ruh sağlığı ile kalp sağlığı arasında çift yönlü bir ilişki var!&nbsp;</strong></p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü raporlarına göre, kalp ve damar hastalıklarının, dünya genelinde en yaygın ölüm ve engellilik nedenleri arasında yer aldığını hatırlatan&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2024 verilerine göre ise, ülkemizde gerçekleşen ölümler arasında yüzde 36 oranı ile kalp ve damar hastalıkları ilk sırada yer alıyor.” dedi.</p>

<p>Kalp-damar hastalıklarına yol açan pek çok farklı etken bulunduğunu ve bu etkenlerin kişiden kişiye değişebildiğini aktaran Aytop, “Fiziksel risk faktörlerine ek olarak, ruh sağlığı ile kalp sağlığı arasındaki ilişkinin de önemli olduğu bilimsel çalışmalarla destekleniyor. Depresyon, anksiyete ve kronik stres gibi psikolojik sorunlar, kalp-damar hastalıklarının ortaya çıkma riskini artırabilir ve mevcut hastalıkların seyrini olumsuz etkileyebilir. Ayrıca sosyal izolasyon, yetersiz sosyal destek ve yalnızlık gibi etkenler de hem kalp sağlığını hem de tedavi başarısını olumsuz etkileyebilir. Öte yandan, kalp-damar hastalıkları fiziksel sınırlılıklar, sosyal ve iş yaşamında değişiklikler, maddi sıkıntılar ve belirsizlikler gibi etkenler aracılığıyla depresyon ve anksiyete gelişimine zemin hazırlayabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Depresyon, kalp-damar hastalıkları riskini hem doğrudan hem de yaşam tarzı üzerinden artırıyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Ruhsal iyilik hâlinin hem kalp-damar hastalıklarından korunmada hem de tedavi sürecine uyum sağlamada olumlu katkılar sağladığının bilindiğini ifade eden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Kalp sağlığının yerinde olması da ruhsal iyiliği destekler. Bu nedenle, kalp sağlığını değerlendirirken bireyin ruhsal durumunu da dikkate almak, hastalığın önlenmesi ve tedavisinde daha etkili bir yaklaşım sağlar.” dedi.</p>

<p>Depresyon yaşayan kişilerde kalp-damar hastalıklarının daha sık görülmesinin nedenlerine değinen Aytop, şunları söyledi:</p>

<p>“Depresyon, duygu, düşünce ve davranışları olumsuz etkileyen ciddi bir ruh sağlığı sorunudur. Kronik, düşük dereceli iltihaplanmaya yol açarak damar iç yüzeyinde hasara ve damar daralmasına neden olabilir. Depresyon sırasında artan kortizol, adrenalin ve noradrenalin gibi kimyasallar kan basıncını yükseltebilir, kalp ritim bozukluklarına ve bağışıklık sistemi işlevlerinin bozulmasına yol açabilir. Ayrıca trombosit aktivitesini artırarak kalp krizi veya inme riskini yükseltebilir.</p>

<p>Davranışsal olarak depresyon, sağlıksız yaşam tarzı alışkanlıklarının gelişmesine zemin hazırlar; sigara ve alkol kullanımı, sağlıksız beslenme, fiziksel aktivite eksikliği ve ilaç tedavisine uyumsuzluk daha sık görülür. Öte yandan, kalp-damar hastalıkları tanısı alan bireylerde yaşanan değişiklikler depresyon ve anksiyete gelişimi için risk oluşturur.”</p>

<p><strong>Sağlıklı bir ruh hali, sağlıklı bir kalp demek!</strong></p>

<p>Ruhsal açıdan sağlıklı bireylerin, duygularla daha dengeli başa çıkabildiklerini kaydeden&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu kişilerin&nbsp;psikolojik dayanıklılıkları güçlüdür, sorunlarla başa çıkma kapasitesine sahiptir ve gerektiğinde destek aramaktan çekinmezler.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı bireylerin bedenlerine özen gösterdiğini, sağlıklı beslendiğini, düzenli uyuduğunu ve fiziksel aktiviteyi yaşamlarına dahil ettiğini dile getiren Aytop, “Stres tepkileri uyumludur ve tedavi süreçlerine uyum sağlarlar. Bu bilişsel, duygusal ve davranışsal artılar; kalp ritmi, tansiyon, damar esnekliği ve inflamatuar süreçler üzerinde koruyucu etki yaratır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Psikoterapi ve stres yönetimi kalp sağlığını koruyor!</strong></p>

<p>Psikoterapi ve stres yönetimi tekniklerinin kalp sağlığına etkilerine değinen&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, şu bilgileri paylaştı:</p>

<p>“Psikoterapi, bireyin bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçlerini fark etmesine ve daha işlevsel biçimde yapılandırmasına yardımcı olur. Psikolojik dayanıklılık, özyeterlilik, özgüven, özdeğer ve içsel motivasyon güçlenir. Bu süreç, kalp-damar sağlığını destekleyen fizyolojik mekanizmaları dengeler, inflamasyonu azaltır, damar yapısını korur ve kan akışını düzenler. Psikoterapi ayrıca sağlıklı yaşam alışkanlıklarını benimsemeye ve zararlı alışkanlıklardan uzak durmaya yardımcı olur.</p>

<p>Nefes çalışmaları, gevşeme egzersizleri, meditasyon ve farkındalık temelli uygulamalar yani stres yönetimi teknikleri otonom sinir sistemi üzerinde dengeleyici etki oluşturur, kalp atım hızını ve kan basıncını düzenler. Uzun vadede stresin kalp-damar sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini azaltır.”</p>

<p><strong>Kalp ve zihin sağlığının ayrılmaz bir bütün olduğu kabul edilmeli!</strong></p>

<p>Psikolojik sorunların kalp-damar sağlığını olumsuz etkileyebileceğine vurgu yapan&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu nedenle, sorunları göz ardı etmemek, sağlıklı başa çıkma yolları geliştirmek ve gerektiğinde ruh sağlığı uzmanlarından destek almak önemlidir.” dedi.</p>

<p>Tedavi sürecinde ilaç kullanımı ve kontrollerin aksatılmaması ve kalp fonksiyonlarının düzenli olarak izlenmesi gerektiğinin altını çizen Aytop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Sağlıklı beslenme, düzenli uyku, fiziksel aktivite, zararlı alışkanlıklardan uzak durma ve sosyal destek güçlü tutulmalıdır. Kalp ve zihin sağlığını birlikte korumanın en önemli adımı, bunların ayrılmaz bir bütün olduğunu kabul etmek ve fiziksel ile psikolojik sağlığa bütüncül bir yaklaşımla özen göstermektir. Bu, sağlıklı yaşam tarzı, dengeli yaşam ve gerektiğinde profesyonel destek almayı kapsar.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Sep 2025 17:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/09/stres-ve-depresyon-kalp-krizi-riskini-artiriyor-ne-yapmali-1758984757.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Popüler diyetler kalp-damar hastalıklarına zemin hazırlıyor uyarısı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/populer-diyetler-kalp-damar-hastaliklarina-zemin-hazirliyor-uyarisi-7703</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/populer-diyetler-kalp-damar-hastaliklarina-zemin-hazirliyor-uyarisi-7703</guid>
                <description><![CDATA[Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, yüksek tansiyon, aşırı tuzlu yiyecekler, tütün ve alkol kullanımı, kalp-damar hastalıklarını tetikleyen faktörler arasında yer alıyor. İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. M. Emel Alphan, başlıca risk faktörlerinin kontrol altına alınması ile kalp hastalığı ve inmeye bağlı erken ölümlerin en az yüzde 80’inin önlenebileceğini söyledi. Tansiyon ve kan yağlarının yükselmesinin kalp-damar hastalıkları için en önemli risk faktörleri arasında geldiğini belirten Prof. Dr. M. Emel Alphan, günümüzde popüler olan bazı hatalı diyetlerin kalp-damar hastalıklarına zemin hazırladığı uyarısında bulundu. Prof. Dr. Alphan, “Bu diyetler, ketojenik diyetler, glutensiz ve laktozsuz diyetlerdir. Ketojenik diyetlerin özelliği, karbonhidratı tamamen keserek aşırı yağlı ve proteinli besinleri tüketmektir. Aşırı yağlı ve proteinli besinler, kan kolesterolünü yükselttikleri gibi posanın kaynağı olan karbonhidratlı besinlerin kısıtlanması nedeniyle mikrobiyotayı da olumsuz etkiler ve bu da kalp-damar hastalıklarının oluşumuna zemin hazırlar” uyarısında bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, yüksek tansiyon, aşırı tuzlu yiyecekler, tütün ve alkol kullanımı, kalp-damar hastalıklarını tetikleyen faktörler arasında yer alıyor. İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. M. Emel Alphan, <span style=”color:black”>başlıca risk faktörlerinin kontrol altına alınması ile kalp hastalığı ve inmeye bağlı erken ölümlerin en az yüzde 80’inin önlenebileceğini söyledi. Tansiyon ve kan yağlarının yükselmesinin kalp-damar hastalıkları için en önemli risk faktörleri arasında geldiğini belirten Prof. Dr. M. Emel Alphan, günümüzde popüler olan bazı hatalı diyetlerin kalp-damar hastalıklarına zemin hazırladığı uyarısında bulundu. Prof. Dr. Alphan, “Bu diyetler, ketojenik diyetler, glutensiz ve laktozsuz diyetlerdir. Ketojenik diyetlerin özelliği, karbonhidratı tamamen keserek aşırı yağlı ve proteinli besinleri tüketmektir. Aşırı yağlı ve proteinli besinler, kan kolesterolünü yükselttikleri gibi posanın kaynağı olan karbonhidratlı besinlerin kısıtlanması nedeniyle mikrobiyotayı da olumsuz etkiler ve bu da kalp-damar hastalıklarının oluşumuna zemin hazırlar” uyarısında bulundu.</span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. M. Emel Alphan, 29 Eylül Dünya Kalp Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada sağlıklı ve dengeli beslenmenin kalp sağlığına etkilerini değerlendirdi.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Kalp damar hastalıkları, ölüm nedenlerinin ilk sırasında geliyor</span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Kalp damar hastalıklarının dünyada ve ülkemizde ölüm nedenlerinin birinci sırasında yer aldığını belirten Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Kalp hastalıklarının yüksek kan kolesterol düzeyi ile ilişkili olduğu ve kan kolesterol düzeyinin düşürülmesinin kalp hastalıkları görülme riskini azalttığı bilinir. Kan kolesterol düzeyi yükseldikçe, kalp hastalığı oluşma olasılığı da artar. 29 Eylül Dünya Kalp Günü, insanları her yıl tüm dünyada yaklaşık 18 milyon kişinin yaşamını kaybetmesine neden olan kalp hastalıkları ve inmenin, başlıca ölüm nedeni olduğuna ilişkin bilgilendirmek için düzenleniyor” dedi. </span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Ülkemizde ölüm nedenlerinin ilk sırasında dolaşım sistemi hastalıkları var</span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Kalp damar hastalığına bağlı ölüm oranlarına ilişkin bilgileri paylaşan Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Kalp hastalığının en yaygın görüldüğü ülkeler ABD, Orta Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleri olsa da kalp-damar hastalığına bağlı gerçekleşen ölümlerin yüzde 75’inin düşük ve orta gelirli ülkelerde olduğu tespit edilmiştir. Orta Asya ve Doğu Avrupa ülkelerinin ise bu hastalığa bağlı ölüm oranlarının en yüksek olduğu ülkeler arasında olduğu bildirilmiştir. Kalp-damar hastalığı nedeniyle en düşük ölüm oranlarına sahip ülkeler ise Güney Kore, Fransa, Japonya, İsrail ve Portekiz’dir. TÜİK verilerine göre; Türkiye’de de dünyada olduğu gibi ölüm nedenlerinin birinci sırasında 2024 yılında yüzde 36,0 ile dolaşım sistemi hastalıkları yer aldı. 2023 yılında bu oran yüzde 33,6 idi” dedi. </span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Erken ölümlerin en az yüzde 80’inin önlenmesi mümkün</span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Kalp hastalığını tetikleyen faktörleri sağlıksız beslenme, hareketsizlik, yüksek tansiyon, aşırı tuzlu yiyecekler, tütün ve alkol kullanımı olarak sıralayan Prof. Dr. M. Emel Alphan, bu risk faktörlerinin kontrol altına alınması ile kalp hastalığı ve inmeye bağlı erken ölümlerin en az yüzde 80’i önlenebilir” dedi. </span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Kalp-damar sağlığını korumada beslenmenin yeri önemli</span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Kalp ve damar sağlığını korumada alınacak önlemlere dikkat çeken Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Sigara ve alkol kullanımı ile hipertansiyon yani yüksek tansiyon ve kan yağlarının yükselmesi, kalp-damar hastalıkları için en önemli risk faktörlerindendir. Hipertansiyon ve kan yağlarının yükselmesini önlemek için beslenme önerilerine göre, birinci kural özellikle doymuş yağdan (tereyağı, iç yağı, kuyruk yağı vb.) ve zeytinyağı bile olsa aşırı yağ tüketiminden kaçınarak kan kolesterol düzeyinin yükselmesini önlemek son derece önemlidir. Aslında kolesterol, dışarıdan diyetle alındığı gibi vücutta da yapılan yağa benzer bir yapısı olan, vücuttaki pek çok hormonun (östrojen, progesteron, testosteron vb.) ön maddesidir ve vücut için gereklidir” dedi.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Zeytinyağı tüketiminde ölçüye dikkat edilmeli</span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Aşırı kolesterol ve doymuş yağ alımı ne kadar zararlı ise tamamen yağsız bir beslenmenin de vücut için o kadar zararlı olduğunu söyleyen Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Zayıflamak amacıyla yağsız bir diyet uygulayanlarda hormon dengesizliği nedeniyle kadınlarda adet döngüsü bozulur. O yüzden sağlıklı beslenme için belirli bir yağa ihtiyaç vardır ki bu oranın enerjinin yüzde 20’sinin altına düşürülmemesi gerekir. Yapılan yanlışlardan birisi de zeytinyağının faydalı olduğunu düşünerek bardak bardak zeytinyağı içilmesidir. Unutmayın ki 1 çay bardağı zeytinyağı ile vücuda bir günlük enerji ihtiyacınızın yarısını (yaklaşık 900 kalori) almış olursunuz” uyarısında bulundu.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Kalp-damar sağlığını korumada bu önerilere dikkat!</span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Prof. Dr. M. Emel Alphan, kalp-damar hastalığını önlemek ve kolesterolü yükseltmemek için önerilerini şöyle sıraladı:</span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>-Doymuş yağ içeren tereyağı, iç yağı, kuyruk yağı gibi yağları ve trans yağ içeren besinleri tüketmemek. Özellikle zeytinyağını ve diğer bitkisel yağları tercih etmek.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>-Kırmızı et, tavuk ve balık tüketiminin günde 1 porsiyonla sınırlandırılması gerekir. Kolesterol sadece kırmızı ette yoktur, balık ve tavuk da benzer miktarlarda kolesterol içerir.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>-Hayvansal kaynaklı besinleri azaltırken, bitkisel kaynaklı proteinlerin alımını (kurubaklagiller) arttırmak.  Mümkünse her gün kurubaklagilleri tüketmek. </span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>-Beyin, böbrek, dil, karaciğer, dalak, işkembe gibi organ etlerinden kaçınmak.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>-Sucuk, salam, sosis, pastırma gibi şarküteri ürünlerinden kaçınmak.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>-Yemek pişirme metodu olarak kızartılmış besinleri (et vb. hamur ve sebze kızartmaları da dahil) tüketmemek, aşırı yağlı yemek tüketiminden kaçınmak.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>-Az yağlı süt, yoğurt vb. süt ürünlerini tercih etmek.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>-Sebze ve meyve tüketiminin günlük 5-10 porsiyon olması.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>-Fındık, fıstık, ceviz ve badem vb. sert kabuklu yemişleri günde 20-25 gramı aşmayacak miktarlarda tüketmek (Çünkü bu besinlerin 100 gramı 650-700 kalori içerir).</span></span></span></span></span></p>

<p style=”margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>-Rafine şeker tüketimini azaltmak, kompleks karbonhidratları ve dolayısıyla posalı besinlerin özellikle tam tahılların (tam buğday ekmeği, çavdarlı ve yulaflı ekmekler) tüketimini arttırmak. </span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Akdeniz, DASH ve vejetaryen diyetler kalp-damar sağlığını korumada etkili</span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Dünyada en sağlıklı beslenme modeli olan Akdeniz ve DASH diyetleri ile vejetaryen ve düşük yağlı diyetlerin hipertansiyon ve kalp-damar hastalığından korumada etkili olduğunu belirten Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Hipertansiyonu olanların da tuzu az tüketmelerinin yanı sıra DASH diyetini uygulaması onların kalp-damar hastası olmasını önleyecektir” dedi.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Prof. Dr. M. Emel Alphan, şunları söyledi: “Kalp krizi geçirenlerin yüzde 50’sinin kan kolesterollerinin<b> </b>düşük olması, kalp damar hastalığı riskine neden olan başka faktörlerin de olduğunu ortaya koymuştur. Kalp-damar hastalıklarında D vitamininin düşük olması, homosisteinin yüksek olması ve inflamasyonun (iltihabi durumun) rolü hakkındaki bilgilerin artması ve mikrobiyota denilen vücudun ikinci beyini olarak kabul edilen vücudumuzdaki yararlı mikroorganizmaların zararlı mikroorganizmalarla yer değiştirmesi (disbiyozis) sonucu oluşan endotoksemi, ateroskleroz (damar sertliği) varlığını ve aterosklerozun derecesini göstermek için kullanılan belirteçlerdir.</span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Popüler diyetlere dikkat!</span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Zayıflamak amacıyla diyet yapanlar bazen hatalı diyetleri uygulayabiliyor. Bu hatalı diyetler de kalp-damar hastalığına zemin hazırlayabiliyor. Bu diyetler, ketojenik diyetler, glutensiz ve laktozsuz diyetlerdir. Ketojenik diyetlerin özelliği, karbonhidratı tamamen keserek aşırı yağlı ve proteinli besinleri tüketmektir. Aşırı yağlı ve proteinli besinler, kan kolesterolünü yükselttikleri gibi posanın kaynağı olan karbonhidratlı besinlerin kısıtlanması nedeniyle mikrobiyotayı da olumsuz etkiler ve bu da kalp-damar hastalıklarının oluşumuna zemin hazırlar. </span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Ayrıca aralıklı açlık diyetlerinin kısa vadede kilo kaybı ile glikoz ve insülin duyarlılığı gibi metabolik avantajları olmasına rağmen, 2024 yılında Sebastian SA ve arkadaşları tarafından yayınlanan bir araştırmanın sonuçlarına göre, bu tarz beslenmenin uzun vadede olumsuz etkileri olabileceği öne sürülmüştür. 20 bin kişide yapılan bir çalışmanın sonuçları; yiyeceklerini günde 8 saatten az bir sürede tüketen kişilerde kardiyovasküler hastalıktan ölüm riskinin yüzde 91 daha yüksek olduğu bulunmuştur.”</span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Kalp sağlığını koruyan mucize bir besin yok</span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”><span style=”color:black”>Kalp hastalığını önleyen mucize bir besin, sebze ya da meyve olmadığını kaydeden Prof. Dr. M. Emel Alphan, sözlerini şöyle tamamladı: “Sağlıklı beslenme bir bütündür.  Bahsedilen diyetlerin içerdiği besinlerin her birisinin vücuda farklı yararları vardır.  O yüzden bütün besin gruplarının yer aldığı sağlıklı beslenme tarzı, kalp-damar hastalıklarından koruyucu olduğu gibi kalp-damar hastalarının da uygulayabileceği bir beslenme tarzı olacaktır. Kalp-damar hastalarında, omega-3 yağ asidi, C, D, E vitaminleri, beta-karoten ve kalsiyum dahil olmak üzere </span></span><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>besin desteklerinin <span style=”color:black”>kullanımı, akut kardiyovasküler hastalık riskini azaltmada faydalı değildir. Bunun yerine sağlıklı beslenme yoluyla bu besin öğelerinin besinlerden alınması yararlı olacaktır. Çünkü besinlerde vücuda gerekli olan vitamin ve mineraller gibi besin öğelerinin yanı sıra, özellikle sebze ve meyvelerde pek çok hastalıktan koruyucu oldukları kanıtlanmış olan fitonutrientler ile antioksidan ve antiinflamatuar etkileri olan, besin öğesi olmayan bileşenler de bulunur. O yüzden tek başına kalsiyum, magnezyum vb. takviye almak yerine, farklı renklerdeki sebze ve meyveleri her gün tüketerek pek çok besin öğesini ve besin öğesi olmayan bileşenlerini almak mümkün olacaktır.”</span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Sep 2025 17:52:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/09/populer-diyetler-kalp-damar-hastaliklarina-zemin-hazirliyor-uyarisi-1758984748.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklar için sağlık sporda…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklar-icin-saglik-sporda-7691</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklar-icin-saglik-sporda-7691</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimi için sporun önemi, psikolojik faydaları ve ebeveynin motivasyondaki rolünden bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Çocuğun hem fiziksel hem ruhsal gelişimi için düzenli sporun önemli…</strong></p>

<p>Çocukluk döneminin, hem bedensel hem de ruhsal gelişimin en yoğun olduğu evre olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Düzenli spor aktiviteleri, kas-iskelet yapısını güçlendirir, obezite riskini azaltır ve motor becerilerin gelişimini destekler.” dedi.</p>

<p>Ancak yalnızca fiziksel faydalarıyla değil, çocuğun kendi bedenini tanıması ve olumlu bir beden algısı geliştirmesi açısından da büyük önem taşıdığına dikkat çeken Yıldırım, “Sporla birlikte çocuk, kendi sınırlarını ve kapasitesini öğrenir, ‘bedenim bana ait ve güçlü’ hissini geliştirir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Düzenli fiziksel aktivite, endorfin salgısını artırarak stres ve kaygıyı azaltıyor!</strong></p>

<p>Sporun çocukların psikolojik sağlığı üzerindeki etkisinin oldukça belirgin olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Düzenli fiziksel aktivite, endorfin salgısını artırarak stres ve kaygıyı azaltır.” dedi.</p>

<p>Çocuğun zorlandığı ya da öfkelendiği anlarda sporu bir ‘duygusal regülasyon aracı’ olarak kullanabilmesinin, sağlıklı baş etme becerilerini pekiştirdiğini de sözlerine ekleyen Yıldırım, şöyle devam etti:</p>

<p>“Ayrıca takım sporlarında yaşanan işbirliği ve paylaşım, sosyal bağları güçlendirirken çocuğa aidiyet duygusu kazandırır.</p>

<p>Nöropsikolojik açıdan bakıldığında, sporun dikkat, hafıza ve yürütücü işlevler üzerinde doğrudan etkileri vardır. Düzenli egzersiz, beynin öğrenme ve hafıza ile ilişkili bölgelerini (hipokampus) aktive eder. Bu sayede çocuk, derslerinde daha uzun süre odaklanabilir, problem çözme becerisi artar ve akademik performansında gözle görülür bir yükseliş olur.”</p>

<p><strong>Ebeveynin örnek olup başarıyı takdir etmesi motivasyonu artırır…</strong></p>

<p>Ebeveynlerin burada kritik bir rolü olduğuna vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Çocuğu spora motive ederken ‘başarı odaklı’ değil, ‘süreç odaklı’ yaklaşmak önemlidir.” dedi.</p>

<p>Çocuğun yaptığı aktiviteden keyif aldıkça sporu hayatının doğal bir parçası haline getireceğini aktaran Yıldırım, “Ebeveynin rol model olması, çocuğun ilgisini fark edip desteklemesi ve küçük başarıları takdir etmesi, motivasyonu güçlendirir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Spor bir ‘yükümlülük’ değil, ‘zevk alınan bir yaşam alanı’ olarak sunmalı!</strong></p>

<p>Çocuk spora başlarken göz önünde bulundurulması gereken noktalara da değinen Uzman Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Çocuğun yaşına, gelişim düzeyine ve ilgisine uygun bir spor dalı seçilmeli. Rekabetçi yaklaşım yerine, destekleyici ve güven verici bir tutum benimsenmeli. Çocuğun başarısızlıkla karşılaşabileceği ihtimali doğal görülmeli, bu anlar öğrenme fırsatına dönüştürülmeli. Aile, sporu bir ‘yükümlülük’ değil, ‘zevk alınan bir yaşam alanı’ olarak sunmalı.</p>

<p>Spor, yalnızca bedensel değil, ruhsal dayanıklılığın ve sağlıklı bir benlik algısının gelişiminde de temel bir araç. Çocuğa sporu kazandırırken asıl hedef, onun kendini güçlü, değerli ve yeterli hissetmesini sağlamak olmalı.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Sep 2025 15:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/09/cocuklar-icin-saglik-sporda-1758803451.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuğunuz sonbahar hastalıklarına hazırlıklı mı?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocugunuz-sonbahar-hastaliklarina-hazirlikli-mi-7644</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocugunuz-sonbahar-hastaliklarina-hazirlikli-mi-7644</guid>
                <description><![CDATA[Yaz mevsiminin sona erip sonbahara girilmesi ve okulların açılmasıyla birlikte üst solunum yolu enfeksiyonları başta olmak üzere hastalıkların görülme sıklığı artıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş, özellikle kapalı alanlarda daha uzun süre zaman geçirilmesi nedeniyle, sağlığımızı korumak için önlem almanın çok daha önemli hale geldiğini belirterek “Sonbahar ve kış aylarında ağırlıklı olarak üst solunum yolu enfeksiyonlarını görüyoruz. Bu enfeksiyonlar öksürme, hapşırma hatta konuşma esnasında havaya yayılan damlacıklar yoluyla kolayca ve hızla bulaşıyor. Bu nedenle bazı basit önlemler almak, mikropların konsantrasyonunu azaltmada ve hastalıklardan korunmada büyük önem taşıyor” diyor. Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş, sonbaharda çocukları enfeksiyonlardan korumanın 7 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz mevsiminin sona erip sonbahara girilmesi ve okulların açılmasıyla birlikte üst solunum yolu enfeksiyonları başta olmak üzere hastalıkların görülme sıklığı artıyor. <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş,</strong> özellikle kapalı alanlarda daha uzun süre zaman geçirilmesi nedeniyle, sağlığımızı korumak için önlem almanın çok daha önemli hale geldiğini belirterek “Sonbahar ve kış aylarında ağırlıklı olarak üst solunum yolu enfeksiyonlarını görüyoruz. Bu enfeksiyonlar öksürme, hapşırma hatta konuşma esnasında havaya yayılan damlacıklar yoluyla kolayca ve hızla bulaşıyor. Bu nedenle bazı basit önlemler almak, mikropların konsantrasyonunu azaltmada ve hastalıklardan korunmada büyük önem taşıyor” diyor. Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş, sonbaharda çocukları enfeksiyonlardan korumanın 7 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<ul>
	<li><strong>Ortamı sık sık havalandırın</strong></li>
</ul>

<p>Sınıflar ve odaların çocuklar yokken iyice havalandırılması, mikroplarla karşılaşma riskini azaltacaktır. Ders aralarında bu havalandırma yapılabilir. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş “Bazı hastalıkların bulaştırıcılığı klinik bulgu vermeden başlar. Havalandırma ile bulaş riski, mikrop konsantrasyonu azaltılır” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Hijyenin önemini öğretin</strong></li>
</ul>

<p>Hastalıklardan korunmada el temizliği başta olmak üzere hijyen kurallarına dikkat etmek son derece önemlidir. Çocuklara özellikle tuvaletten sonra ve yemeklerden önce ellerini sabunla, doğru bir şekilde yıkamanın önemi öğretilmeli, bu konuda rol model olunmalıdır. </p>

<ul>
	<li><strong>Bu eşyaların kişiye özel olduğunu anlatın</strong></li>
</ul>

<p>Çocuklar sınıfta birbirlerinin eşyalarını (özellikle su kabı, çatal, bıçak vb) kullanmamalıdır. Aksi halde bulaş ağız yoluyla kolaylıkla olacaktır. Aynı şekilde kalemleri ağıza değdirmemek ve elleri gün içinde özellikle ağız ve gözlere sürmemek de çok önemlidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Grip aşısı yaptırın</strong></li>
</ul>

<p>Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş “Grip aşısı kış sezonu öncesinde çocukları gripten korumada önemli bir rol oynamaktadır. Aşıların ihmal edilmemelidir. Grip aşısı, grip sonrası ortaya çıkabilecek kulak iltihabı ve zatürre gibi komplikasyonları da önler” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Hasta ise okula göndermeyin</strong></li>
</ul>

<p>Çocukların hastayken kreşe götürülmemesi ve okula gönderilmemesi, kapalı alanlarda enfeksiyonların yayılmasını büyük ölçüde azaltır. Ailelerin buna çok dikkat etmesi gerekir. Gerekirse maske kullanılmalı ve maske dört saatte bir değiştirilmelidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Açık havada zaman geçirmesini sağlayın</strong></li>
</ul>

<p>Sonbaharla birlikte güneş yavaş yavaş yerini bulutlu ve serin havaya bıraksa da, fırsat buldukça mutlaka çocuğunuzun açık havada güneşten faydalanmasını sağlayın. Bu sayede hem D vitamini almış olacak hem de bağışıklık sistemi güçlenecektir.</p>

<ul>
	<li><strong>Gelişigüzel vitamin ve mineral takviyesi kullanmayın</strong></li>
</ul>

<p>Dr. Ülkü Yılmaz Tıraş “Ebeveynler çocuklarının bağışıklığını kuvvetlendirmek için; internetten, sosyal medyadan ya da arkadaş çevresinden duyduklarıyla takviye ürünler kullandırabiliyorlar. Oysa çocuğun kan testi ile değerlerine bakılarak, vitamin ve mineral takviyesine gerek görüldüğü durumda doktor önerisiyle başlanmalıdır. Aksi taktirde fayda yerine çok ciddi zararlara yol açabilir” diyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 16 Sep 2025 11:09:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/09/cocugunuz-sonbahar-hastaliklarina-hazirlikli-mi-1758010199.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prostat kanserinden korunmak için!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/prostat-kanserinden-korunmak-icin-7629</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/prostat-kanserinden-korunmak-icin-7629</guid>
                <description><![CDATA[Ülkemizde her 8 erkekten 1’inin yaşamı boyunca karşılaşabileceği prostat kanseri, günümüzde erken tanı yöntemleri ve yenilikçi tedaviler sayesinde tamamen iyileşme sağlanabilen bir hastalık haline geliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Minimal İnvaziv ve Robotik Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, “Prostat kanserinin tedavisinde özellikle robotik cerrahi ve yeni nesil ilaçlarla birlikte hastaların yaşam kalitesi korunurken sağkalım süreleri de uzuyor. Ancak tedavinin başarısında erken tanı kritik önem taşıyor” diyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, 1-30 Eylül Prostat Kanseri Farkındalık Ayı ve 15 Eylül Prostat Kanseri Farkındalık Günü kapsamında yaptığı açıklamada, prostat kanserinden korunmanın yollarını ve en güncel tedavi yöntemlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizde her 8 erkekten 1’inin yaşamı boyunca karşılaşabileceği prostat kanseri, günümüzde erken tanı yöntemleri ve yenilikçi tedaviler sayesinde tamamen iyileşme sağlanabilen bir hastalık haline geliyor. <strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Minimal İnvaziv ve Robotik Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural</strong><strong>, </strong>“Prostat kanserinin tedavisinde özellikle robotik cerrahi ve yeni nesil ilaçlarla birlikte hastaların yaşam kalitesi korunurken sağkalım süreleri de uzuyor. Ancak tedavinin başarısında erken tanı kritik önem taşıyor” diyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, <strong>1-30 Eylül Prostat Kanseri Farkındalık Ayı ve 15 Eylül Prostat Kanseri Farkındalık Günü </strong>kapsamında yaptığı açıklamada, prostat kanserinden korunmanın yollarını ve en güncel tedavi yöntemlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p>Sinsice gelişerek erken dönemde herhangi bir belirti vermeyen, ileri evrede ise idrar yapmada güçlük, sık idrara gitme, kemik ağrıları ve kilo kaybı gibi şikayetlere yol açan prostat kanseri son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. <strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Minimal İnvaziv ve Robotik Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, </strong>dünya genelinde erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türü olan prostat kanserinin, ölüm nedenleri arasında beşinci sırada yer aldığını belirterek “Prostat kanserinde erken tanı kritik önem taşımaktadır. Özellikle ailesinde baba veya kardeşinde prostat kanseri olanların ve meme kanseri öyküsü bulunanların genetik riskten dolayı 40 yaşından itibaren, aile öyküsü olmayanların 50 yaşından itibaren her yıl düzenli olarak PSA (prostat spesifik antijen) testi ve mutlaka parmakla muayene yaptırması gerekir. Çünkü her PSA yüksekliği kanser varlığı anlamına gelmediği gibi, az sayıda da olsa PSA’ı çok üretmeyen saldırgan kanserler de vardır. Bu nedenle parmakla prostat muayenesi çok önemlidir” diyor. </p>

<p><strong>Prostat kanserinden korunmak için!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Ali Rıza Kural prostat kanserinden korunmak için basit ama etkili önlemler alınabileceğini belirterek, bunların başında yağdan fakir beslenme, düzenli sebze ve meyve tüketme, süt ve süt ürünlerini aşırı tüketmeme, bol sıvı alma ve egzersiz yapmanın geldiğini söylüyor. Prostat kanserinden korunmada herhangi bir vitamin veya ilacın faydası olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Kural, özellikle son yıllarda vitaminlerin sıkça gündeme geldiğini, buna karşın yapılan çalışmaların prostat kanserinde vitamin kullanımının herhangi bir faydasının olmadığının kanıtlandığını belirtiyor. </p>

<p><strong>Prostat kanseri tedavisinde en güncel yöntemler</strong></p>

<p> Prof. Dr. Ali Rıza Kural, prostat kanseri tedavisinde en güncel yöntemleri şöyle anlatıyor; </p>

<ul>
	<li><strong>Robotik cerrahi</strong></li>
</ul>

<p>Prostat kanseri tedavisinde altın standart haline gelen robotik cerrahi, hem tümörün çıkarılmasında hem de idrar tutma ve cinsel fonksiyonların korunmasında açık cerrahiye oranla daha yüksek oranda başarı sağlıyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Fokal Tedaviler</strong></li>
</ul>

<p>Tümörün bulunduğu bölgeyi hedef alan fokal tedavi yöntemleri, kriterlere uygun hastalarda son yıllarda daha sık kullanılıyor. HIFU (yüksek yoğunluklu odaklanmış ultrasonla uygulanan tedavi), Kriyoterapi (tümörlü bölgenin dondurulması) ve Nano-knife (elektrik darbeleriyle kanserli tümörleri yok eden teknik) öne çıkıyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Işın tedavisi (Modern radyoterapi) </strong></li>
</ul>

<p>Günümüzde prostatın odaklandığı ve çevre dokuların korunduğu radyoterapi teknikleri kullanılıyor. MR Linac ve SBRT sayesinde radyasyon, prostat bölgesine daha güvenli şekilde yönlendiriliyor. </p>

<ul>
	<li><strong>İleri evre tedaviler</strong></li>
</ul>

<p>Metastatik prostat kanserinde yeni nesil ilaçlar yaşam süresini uzatıyor. Hormon tedavileri, hedefe yönelik ilaçlar, radyoaktif tedaviler ve immünoterapiler prostat kanserinde sağkalım süresini uzatıyor ve hastaların yaşam kalitesini artırıyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 12 Sep 2025 11:48:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/09/prostat-kanserinden-korunmak-icin-1757666938.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Aylarında Lenfödemden Korunmak İçin 10 Önemli Öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yaz-aylarinda-lenfodemden-korunmak-icin-10-onemli-oneri-7530</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yaz-aylarinda-lenfodemden-korunmak-icin-10-onemli-oneri-7530</guid>
                <description><![CDATA[Halk arasında fil hastalığı olarak da bilinen lenfödem, özellikle kol ve bacaklarda şiddetli şişliklere yol açıyor ve kişinin hareket kabiliyetini kısıtlayabiliyor. Yaz sıcaklarında ise bu şikayetler daha da artabiliyor. Ancak bazı basit önlemler hastaların şikayetlerini hafifletebiliyor ve kişi günlük yaşamını daha konforlu bir şekilde sürdürebiliyor. Memorial Bodrum Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. İbrahim Uyar, lenfödem hastalığı hakkında bilgi verdi ve önemli önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Lenfödeminizin nedeni kalp hastalığı olabilir</strong></p>

<p>Lenfödem, lenfatik sistemin bozulmasıyla proteinden zengin sıvıların dokular arasında birikerek şişliğe neden olduğu kronik bir hastalıktır. Doğuştan gelen yapısal bozukluklara bağlı olarak gelişebilir ya da sonradan ortaya çıkan bazı sağlık sorunları nedeniyle oluşabilir. En sık karşılaşılan nedenleri arasında; kalp hastalıkları ve kalp yetmezliği, geçirilmiş enfeksiyonlar, kanser ameliyatları, radyoterapi, travmalar ve yaygın varisler (venöz reflü) yer alır.</p>

<p><strong>Yaz sıcakları lenfödem şikayetlerini artırabilir</strong></p>

<p>Sıcak hava, kan damarlarının genişlemesine ve dokulara daha fazla sıvı sızmasına neden olur. Eğer lenfatik sistem bu sıvıyı yeterince toplayamazsa, biriken sıvı lenfödem tablosuna yol açar. Özellikle yaz aylarında, artan ısıya bağlı olarak ödem şikayetleri belirgin şekilde artabilir. Yaz mevsiminde artan nem oranı ve terleme ile birlikte cilt sağlığı da önem kazanır. Lenfödemli bireylerde cilt bütünlüğünün korunması, enfeksiyonlardan kaçınmak açısından oldukça kritiktir. Ciltte oluşabilecek küçük yaralanmalar veya mantar enfeksiyonları, lenf drenajını daha da zorlaştırabilir. Bazı yaşam alışkanlıkları ve çevresel koşullar da lenfödem gelişimini kolaylaştırabilir. Aşırı kilo (obezite), uzun süre ayakta kalmak ve saatler süren uzun yolculuklar, lenf sıvısının bacaklarda birikmesine neden olarak şişliğe yol açabilir. Bunun yanı sıra dar kıyafetler, yüksek topuklu ayakkabılar ve yetersiz su tüketimi de dolaşımı olumsuz etkileyerek tabloyu ağırlaştırabilir.</p>

<p><strong>Lenfödemden korunmak için… </strong></p>

<p>Lenfödem, kol ve bacaklarda oluşan şişlik ve sertleşmeye bağlı olarak hastalarda hareket kısıklıklarına neden olabilir. Hareket kısıtlıkları hastanın iş ve sosyal yaşamını ölçüde etkileyebilir. Lenfödem hastalarının yaz sıcaklarında şikayetlerini en aza indirmek için bu önerilere uyması gerekir;  </p>

<p>1. Uzun süre ayakta kalmaktan kaçının.</p>

<p>2. Tuz tüketimini azaltın.</p>

<p>3. Günlük yeterli miktarda su içmeye özen gösterin.</p>

<p>4. Sauna ve termal havuz gibi sıcak ortamlardan uzak durun.</p>

<p>5. Dar kıyafetler giymekten kaçının.</p>

<p>6. Rahat, destekleyici ayakkabılar tercih edin.</p>

<p>7. Hafif basınçlı varis çorabı kullanın.</p>

<p>8. Bacak kaslarını çalıştıracak hafif egzersizler yapın.</p>

<p>9. Dinlenirken bacaklarınızı yukarıda tutun.</p>

<p>10. İleri vakalarda, manuel masaj ya da basınçlı lenfödem giysileriyle destek alın.</p>

<p><strong>Yolculuklarda az tuz tüketin</strong></p>

<p>Lenfödem hastalarının tatil için çıktıkları yolculuklarında da bazı önlemler alması gerekir. Önlem alarak uçak, otobüs yada arabayla yolculuğa çıkan lenfödem hastalarının tatilleri boyunca daha az şikayetle karşılaşır. Yolculuğa çıkmadan önce şu önlemleri alır;  </p>

<p>* Tuzlu yiyeceklerden kaçının.</p>

<p>* Kafein ve alkol alımını sınırlayın.</p>

<p>* Özellikle uçakla yolculuk yaparken kompresyon giysisi kullanın.</p>

<p>* Koridor koltuğu tercih ederek hareket imkanınızı artırın.</p>

<p>* Etkilenen uzvu zorlayacak ağır yük taşımaktan kaçının.</p>

<p>* Aktarmalı seyahatlerde hareket ederek lenf dolaşımını destekleyin.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 14 Aug 2025 17:18:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/08/yaz-aylarinda-lenfodemden-korunmak-icin-10-onemli-oneri-1755181080.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ergenlikte başlayan sorunlar ileri yaşlarda devam ediyorsa dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/ergenlikte-baslayan-sorunlar-ileri-yaslarda-devam-ediyorsa-dikkat-7519</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/ergenlikte-baslayan-sorunlar-ileri-yaslarda-devam-ediyorsa-dikkat-7519</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, kişilik bozukluklarının tanı kriterleri, tedavi yöntemleri ve türleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kişilik bozukluğu tanısı için ciddi tanı kriterleri gerekir!</strong></p>

<p>Her bireyin kişiliğinde bir takım zorlayıcı yönler bulunabildiğini aktaran Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Ancak kişiye, kişilik bozukluğu tanısı koyabilmek için çok ciddi birtakım tanı kriterler gerekir.” dedi. </p>

<p>Kişilik bozukluğunun bir ruhsal hastalık olduğunu ve uzun dönem tedavilerle tedavi edilebildiğini dile getiren Zorbozan, “Kişilik bozukluğu tanı kriterleri arasında ergenlik döneminde başlayan, günümüze kadar kalıcı olarak devam eden yeni problemler, süreğen problemler olması gerekiyor. Diğer taraftan da kişinin bilişsel, duygusal, dürtüsel ve kişiler arası ilişkilerinde birtakım kendini tekrarlayan sürekli problemler yaşaması gerekir. Bunlar aynı zamanda kişinin toplumsal, akademik, mesleki ve ailesel işlevselliğini bozar, başka herhangi psikiyatrik rahatsızlıklarla açıklanamaz. O zaman kişilik bozukluğu söz konusu olabilir. Kişilik bozukluğu tanısını psikiyatri uzmanı koyabilir ancak onun dışında hiç kimse bu tanıyı koyamaz.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Ömür boyu psikoterapi gerekebilir!</strong></p>

<p>Kişilik bozukluklarının kombine terapilerle tedavi edildiğine değinen Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Uzun süreli psikoterapiler lazımdır, belki ömür boyu devam eden psikoterapi süreçleri gerekebilir.” dedi.</p>

<p>Aynı zamanda duygulanımın çok bozulduğu, dürtüselliğin arttığı, intihar fikirlerinin geliştiği durumlarda da muhakkak ilaç kullanımından yardım almak gerektiğini vurgulayan Zorbozan, “Gerekiyorsa hastane yatışları yapılabilir. Düşük doz duygu durumunu kontrol eden ilaçlardan başlanabilir. Muhakkak bir psikiyatri uzmanı eşliğinde uzun süreli tedaviler gerekir. Eğer bunlar sağlanırsa, kişiler arası ilişkilerin normale döndüğü, sosyal işlevselliğin korunduğu bir hayat söz konusu olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kişilik bozuklukları üç kümede inceleniyor…</strong></p>

<p>Kişilik bozukluklarının çeşitleri hakkında da bilgi veren Dr. Emine Yağmur Zorbozan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Günümüzde kişilik bozukluklarını A küme, B küme ve C küme olarak üç kümede inceliyoruz. A kümesi kişilik bozukluklarında, şizoid kişilik bozukluğu, şizotipal kişilik bozukluğu ve paranoid kişilik bozukluğu bulunur. B kümesi kişilik bozukluklarında ise borderline kişilik bozukluğu, antisosyal kişilik bozukluğu, narsistik kişilik bozukluğu, histrionik kişilik bozukluğu bulunur. C kümesi kişilik bozukluklarında ise obsesif kompulsif kişilik bozukluğu, bağımlı kişilik bozukluğu ve çekingen kişilik bozukluğu bulunur.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 Aug 2025 19:01:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/08/ergenlikte-baslayan-sorunlar-ileri-yaslarda-devam-ediyorsa-dikkat-1755014510.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yazın hamilelerde bu enfeksiyonlara dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yazin-hamilelerde-bu-enfeksiyonlara-dikkat-7485</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yazin-hamilelerde-bu-enfeksiyonlara-dikkat-7485</guid>
                <description><![CDATA[Aşırı sıcaklar, yüksek nem, güneşin yakıcı ışınları ve serinlemek için girilen havuzlar derken yaz aylarında anne adaylarının karşılaştığı bazı sorunlarda artış görülüyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı “Yaz mevsiminde özellikle hijyenik olmayan havuzlar ve bazı yanlış davranışlar, hamilelikte mantar veya idrar yolu enfeksiyonu gibi sağlık sorunlarının daha fazla yaşanmasına neden oluyor. Bu enfeksiyonlar, zamanında tedavi edilmezse, erken doğum gibi ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Ancak anne adayları yaz risklerine karşı dikkatli olup önlem alarak sağlıklı ve güvenli bir hamilelik süreci geçirebilirler” diyor. Dr. Meriç Kabakcı hamilelikte yazın sık karşılaşılan 6 sorunu ve alınabilecek önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Aşırı sıcaklar, yüksek nem, güneşin yakıcı ışınları ve serinlemek için girilen havuzlar derken yaz aylarında anne adaylarının karşılaştığı bazı sorunlarda artış görülüyor. <strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı</strong> “Yaz mevsiminde özellikle hijyenik olmayan havuzlar ve bazı yanlış davranışlar, hamilelikte mantar veya idrar yolu enfeksiyonu gibi sağlık sorunlarının daha fazla yaşanmasına neden oluyor. Bu enfeksiyonlar, zamanında tedavi edilmezse, erken doğum gibi ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Ancak anne adayları yaz risklerine karşı dikkatli olup önlem alarak sağlıklı ve güvenli bir hamilelik süreci geçirebilirler” diyor. Dr. Meriç Kabakcı hamilelikte yazın sık karşılaşılan 6 sorunu ve alınabilecek önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<ul>
	<li><strong>Sıvı kaybı ve vücudun susuz kalması</strong></li>
</ul>

<p>Hamilelikte vücudun sıvı ihtiyacı artar. Buna karşın özellikle yaz aylarında terlemeden dolayı bu kayıp daha da fazlalaşır. Susuzluk; baş dönmesi, halsizlik ve kas kramplarına yol açabilirken, ileri düzeyde sıvı kaybı ise rahim kasılmalarını tetikleyerek erken doğum riskini dahi artırabilir. Bu nedenle anne adaylarının gün içerisinde düzenli aralıklarla su içmeleri, vücuttan su atılmasına neden olacağı için kafeinli içeceklerden kaçınmaları ve sıvı yönünden zengin meyve-sebze tüketmeleri önemlidir. Özellikle dışarı çıkmadan önce ve sonra su tüketilmelidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Ödem (şişlik) ve dolaşım sorunları</strong></li>
</ul>

<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı “Hamilelik döneminde, özellikle sıcak havalarda vücutta sıvı birikimi artabilir. Bu durum el, ayak ve ayak bileklerinde şişlik olarak kendini gösterebilir ve dolaşım sistemini zorlayabilir. Ayakta uzun süre kalmak ya da otururken bacakları aşağı sarkıtmak ödemi daha da artırır. Bacakları yukarıda dinlendirmek, tuz tüketimini azaltmak ve hafif egzersizler ödemi hafifletebilir. Ayrıca bol, rahat ve hava alan giysiler giymek de oldukça faydalıdır” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Güneş çarpması ve aşırı ısınma</strong></li>
</ul>

<p>Güneş altında uzun süre kalmak, özellikle hamilelikte ciddi bir risk oluşturabilir. Vücut ısısı zaten normalden daha yüksek olan gebelir, sıcak çarpmasına karşı daha hassastır. Baş ağrısı, halsizlik, mide bulantısı gibi belirtiler güneş çarpmasının ilk işaretleri olabildiğinden, hem anne hem de bebeğin sağlığını tehlikeye atmamak için, bu sıkıntılar başgösterdiğinde doktora görünmek gerekir. Özellikle güneş ışınlarının dik geldiği 11:00-16:00 saatleri arasında dışarı çıkılmamalı, gölgede kalınmalı ve ince, açık renkli giysiler tercih edilmelidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Cilt lekeleri ve güneş hassasiyeti </strong></li>
</ul>

<p>Hamilelik hormonları cildin güneşe karşı duyarlılığının artmasına neden olur. Bu durum yüzde koyu lekelerin oluşmasına yol açabilir. Lekeler özellikle alın, yanak ve üst dudak bölgesinde belirginleşir ve bazı durumlarda doğum sonrası bile kalıcı olabilir. Bu nedenle güneşe çıkmadan önce en az 30 SPF içeren bir güneş koruyucu kullanmak, şapka ve güneş gözlüğü takmak cilt sağlığını korumaya yardımcı olur. Gölgeyi tercih etmek ve doğrudan güneş ışığından kaçınmak önemlidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Beslenme bozuklukları </strong></li>
</ul>

<p>Sıcak havalar iştahı baskılayabildiğinden günlük besin alımı olumsuz etkilenebilmektedir. Yetersiz beslenme hem anne adayının direncini düşürür hem de bebeğin gelişimini riske atabilir. Ayrıca yazın açıkta besleyen yiyeceklerin bozulma riski daha yüksektir. Bu durum da gıda zehirlenmeleri gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Serin, hafif ama besleyici öğünler tercih edilmeli, sık ama küçük porsiyonlarla beslenme düzeni kurulmalıdır. Mevsim sebze ve meyveleri, yoğurt ve tam tahıllı gıdalar öncelikli olmalıdır. </p>

<ul>
	<li><strong>Enfeksiyon riski (İdrar yolu ve mantar enfeksiyonları)</strong></li>
</ul>

<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı “Sıcak ve nemli ortamlar, bakterilerin ve mantarların çoğalması için ideal koşullardır. Terleme ve hijyenin zorlaşmasıyla birlikte, idrar yolu ve genital mantar enfeksiyonları yaz aylarında daha sık görülür. Bu enfeksiyonlar, zamanında tedavi edilmezse, erken doğum gibi ciddi sonuçlara neden olabilir. Riski azaltmak için ıslak mayo ile uzun süre kalmamak, havuz ya da deniz sonrası hemen duş almak, pamuklu iç çamaşırı tercih etmek ve bol su içmek önemlidir” diyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 Aug 2025 20:24:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/08/yazin-hamilelerde-bu-enfeksiyonlara-dikkat-1754760259.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her unutkanlık demans değil!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/her-unutkanlik-demans-degil-7472</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/her-unutkanlik-demans-degil-7472</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, unutkanlığın ne zaman normal bir durum, ne zaman demans gibi ciddi bir sorunun belirtisi olabileceği anlattı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Günlük hayatta karşılaşılan basit unutkanlıklar genellikle endişe verici değil!</strong></p>

<p>Unutkanlığın hepimizin yaşadığı, çoğu zaman normal kabul edilen bir durum olduğunu aktaran&nbsp;Dr. Celal Şalçini, “Günlük yaşamda unutkanlık çoğu zaman&nbsp;mizah konusu olsa da bazen akıllara ‘her unutkanlık demans belirtisi mi?’ gibi önemli sorular getirir.” dedi.</p>

<p>Günlük hayatta karşılaşılan basit unutkanlıkların genellikle endişe verici olmadığını dile getiren Şalçini, “Anahtarı nereye koyduğumuzu unutmak, birinin ismini hatırlayamamak, markete gidince birkaç şeyi almayı unutmak veya bir kelimeyi dilimizin ucuna gelip de söyleyememek oldukça normal kabul edilir. Bunlar, beynimizin yoğun bilgi akışı içinde zaman zaman yaşadığı geçici aksaklıklardır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Demans, beynin fonksiyonlarında belirgin ve ilerleyici bozulmalarla karakterize!</strong></p>

<p>Yaşlanmayla birlikte hafızada belirli değişiklikler olmasının doğal olduğunu ifade eden&nbsp;Dr. Celal Şalçini, “Yeni bilgileri eskisi kadar hızlı öğrenememek, olayları hatırlamak için biraz daha zamana ihtiyaç duymak gibi durumlar yaşlılıkla birlikte görülebilir. Ancak bu, her yaşlılık dönemi hafıza sorununun demans belirtisi olduğu anlamına gelmez. Demans, beynin fonksiyonlarında belirgin ve ilerleyici bozulmalarla karakterizedir.” dedi.</p>

<p>Unutkanlığın sadece yaşlanma veya demansla ilgili olmadığını da vurgulayan Şalçini, “Stres, yoğun çalışma temposu, uykusuzluk, B12 eksikliği, tiroid bozuklukları, depresyon, anksiyete ve bazı ilaçların yan etkileri gibi birçok faktör unutkanlığa neden olabilir. Bu durumlar genellikle altta yatan neden tedavi edildiğinde veya ortadan kaldırıldığında düzelir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Normal unutkanlıklardan farklı olarak, demans günlük yaşamı ciddi şekilde etkiler!</strong></p>

<p>Hangi unutkanlıkların bir uyarı sinyali olabileceği ve doktora başvurmayı gerektireceğine değinen&nbsp;Dr. Celal&nbsp;Şalçini, “Normal unutkanlıklardan farklı olarak, demans belirtileri genellikle günlük yaşamı ciddi şekilde etkiler ve zamanla kötüleşir.” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Yemek pişirmeyi veya faturaları ödemeyi unutmak gibi günlük görevleri yerine getirmede zorluk; problem çözme ve planlama yeteneğinde azalma, karmaşık işleri organize edememek; zaman ve yer kavramında karışıklık; tanıdık bir yerde kaybolmak gibi görsel-uzamsal yeteneklerde bozulma; kelime bulmada güçlük çekmek veya konuşmayı takip edememek; eşyaları yanlış yerlere koyma ve bulamama, daha sonra mantıksız yerlerde bulmak; basit kararları bile verememek; hobilerden ve sosyal aktivitelerden uzaklaşma; kişilik ve ruh halinde değişiklikler.&nbsp;</p>

<p>Eğer kendinizde veya sevdiklerinizde bu tür belirtilerin bir araya geldiğini ve günlük yaşamı olumsuz etkilediğini fark ederseniz, bir doktora başvurmak önemlidir.”</p>

<p><strong>Unutkanlık hayatın doğal bir parçası ancak beyin sağlığını korumak gerekli…</strong></p>

<p>Demans teşhisi almamış ancak unutkanlık yaşayan bireyler için bazı önerilerde bulunan&nbsp;Dr. Celal&nbsp;Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Düzenli egzersiz yapın, dengeli beslenin ve yeterli uyuyun. Beyin sağlığı için bu adımlar çok önemli. Beyninizi aktif tutun. Kitap okuyun, bulmaca çözün, yeni bir dil veya enstrüman öğrenin. Sosyal aktivitelerde bulunun ve sevdiklerinizle vakit geçirin. Meditasyon ve yoga gibi stresi azaltmaya yönelik teknikler öğrenin. Notlar alın, ajanda kullanın, hatırlatıcılar kurun. Unutkanlığınızın altında yatabilecek tıbbi nedenleri araştırmak için doktorunuza danışın.</p>

<p>Unutkanlık çoğu zaman hayatın doğal bir parçasıdır. Ancak bu durum günlük yaşamınızı etkilemeye başladığında veya beraberinde başka belirtilerle ortaya çıktığında, bir uzmana başvurmaktan çekinmeyin. Unutmayın, erken teşhis birçok durumda çok önemlidir.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 Aug 2025 17:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/08/her-unutkanlik-demans-degil-1754577319.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emzirme sadece beslemek değil, bağ kurmak için bir fırsat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/emzirme-sadece-beslemek-degil-bag-kurmak-icin-bir-firsat-7455</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/emzirme-sadece-beslemek-degil-bag-kurmak-icin-bir-firsat-7455</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, Dünya Emzirme Haftası kapsamında emzirmenin anne-bebek ilişkisine etkisi hakkında açıklamalarda bulundu ve emziremeyen annelerin de hangi yollarla bağ kurabileceğini anlattı. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Emzirme, sadece beslenme değil, güvenli bağlanmanın temelinin atıldığı duygusal bir süreç!</strong></p>

<p>Bebeklik döneminin, yaşamın en hızlı gelişim gösteren ve bağlanma temellerinin atıldığı evresi olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Bu dönemde, yalnızca beslenme ve bakım değil, duygusal temas da en az fiziksel ihtiyaçlar kadar önemlidir.” dedi.</p>

<p>Emzirmenin ise sadece besleyici değil, aynı zamanda bebeğin psikolojik dünyasının şekillendiği, anneyle bağ kurduğu eşsiz bir etkileşim anı olduğuna vurgu yapan Ülkü, “Bebekler dünyaya geldiklerinde, dünyayı anlamlandırmak için en çok ihtiyaç duydukları şey ‘güvenli bir ilişki’dir. Emzirme sırasında annenin bebeği kucağına alması, ten teması kurması, göz göze gelmesi, yumuşak sesiyle ona hitap etmesi, bebeğin içsel olarak ‘güvendeyim’ mesajını almasını sağlar. Bu anlarda beyinde ‘oksitosin’ adı verilen hormon hem annede hem bebekte salgılanır. Bu hormon, yalnızca fiziksel yakınlık değil, duygusal bağlılık hissini de beraberinde getirir. Bu biyolojik süreçler sayesinde bebek, düzenli olarak sevgi, sıcaklık ve güven deneyimler. İşte bu deneyimler, güvenli bağlanmanın temelidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Güvenli bağlanan bebekler, özgüveni yüksek ve stresle başa çıkabilen bireyler oluyor! </strong></p>

<p>“Güvenli bağlanma geliştiren bebeklerin ileriki yaşlarda özgüveni yüksek, ilişki kurma becerileri gelişmiş ve stresle baş etme yolları daha sağlıklı bireyler oldukları araştırmalarla da desteklenmiştir.” diyen Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, emzirmenin, sadece annenin bebeğine süt verdiği bir an değil, karşılıklı bir duygu alışverişi olduğunu yineledi.</p>

<p>Emzirme esnasında bebeğin annesinin yüzüne odaklandığını, mimiklerini izlediğini, sesine tepki verdiğini aktaran Ülkü, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Anne ise bebeğin verdiği küçük sinyalleri okumaya başlar. Bu karşılıklı uyum, yani ‘duygusal senkronizasyon’, bebeğin sosyal zekasının temellerini oluşturur. Araştırmalar, duygusal olarak senkronize olunan bebeklerin ilerleyen dönemlerde duygu tanıma, empati kurma ve sosyal ilişkilerde daha becerikli olduklarını gösteriyor.”</p>

<p><strong>Emzirme sırasında annenin kaygı seviyesi azalır, bebek ise sakinleşir! </strong></p>

<p>Emzirme sırasında hem anne hem bebek için doğal bir rahatlama süreci yaşandığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Biyolojik olarak, emzirme esnasında salgılanan oksitosin ve prolaktin hormonları sayesinde annenin kaygı seviyesi azalır, bebek ise sakinleşir. Bu anlar, bebek için içsel regülasyonun temellerinin atıldığı anlardır.” dedi.</p>

<p>Psikolojik olarak ise bu sürecin, annenin annelik kimliğiyle özdeşleşmesine ve bebeğiyle duygusal bağ kurmasına olanak sağladığını kaydeden Ülkü, aynı şekilde bebeğin de annenin kokusunu, sesini ve ritmini tanıyarak duygusal bir güvenlik ağı içinde büyüdüğünü aktardı.</p>

<p><strong>Emziremeyen anneler de bebekleriyle güçlü bir bağ kurabilir!</strong></p>

<p>Herhangi bir sebepten dolayı emziremeyen annelerin de bebekleriyle bağ kurabileceğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Her anne-bebek ilişkisi özeldir ve tek bir doğru yolu yoktur. Anne sütü veremeyen ya da emzirme sürecinde zorluk yaşayan anneler, suçluluk duymadan, bebeğiyle bağını farklı yollarla da güçlendirebilir.” dedi.</p>

<p>Biberonla besleme sırasında da göz teması kurmanın, yumuşak bir ses tonuyla bebeğe konuşmanın, onun bedenine sevgiyle dokunmanın, bebekle birlikte geçirilen kaliteli zaman ve duyarlılığın, güvenli bağlanmanın en önemli yapıtaşları olduğunu vurgulayan Ülkü, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Unutulmamalıdır ki, bağlanma, ‘ne yapıldığı’ kadar ‘nasıl yapıldığıyla’ da ilgilidir. Annenin duyarlılığı, tutarlılığı ve sevgisi, emzirmese dahi bebekle güçlü bir bağ kurmasını sağlar. </p>

<p>Annelik her kadında farklı bir şekilde yaşanır. Emzirme, bu yolculuğun yalnızca bir parçasıdır. Önemli olan, annelerin desteklenmesi, yargılanmadan kabul edilmesi ve her koşulda bebekleriyle kurdukları bağın kıymetinin fark edilmesidir. Sevgi, şefkat ve duygusal temasla beslenen her bağ, bir ömür boyu sürecek güvenli ilişkilerin temelini atar.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 05 Aug 2025 17:32:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/08/emzirme-sadece-beslemek-degil-bag-kurmak-icin-bir-firsat-1754404359.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Büyükşehir’den Ağız Diş Sağlığına ücretsiz dokunuş</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/buyuksehirden-agiz-dis-sagligina-ucretsiz-dokunus-7413</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/buyuksehirden-agiz-dis-sagligina-ucretsiz-dokunus-7413</guid>
                <description><![CDATA[ ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin Kepez ilçesinde hizmet veren Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği, 2025 yılının ilk 6 ayında 3700 hastaya ücretsiz tedavi hizmeti sundu.</p>

<p>Antalya Büyükşehir Belediyesi, sosyal belediyecilik projeleriyle Antalyalıların hayatlarını kolaylaştırmaya devam ediyor. Büyükşehir Belediyesi’nin Kepez ilçesinde hizmete açtığı Sağlık Merkezinde yer alan Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği, hizmetleriyle vatandaşların yüzlerini güldürüyor. Merkezde 7 yaş ve üstü çocuk ile yetişkinlere sosyal güvence aramadan tamamen ücretsiz olarak diş tedavisi hizmeti veriyor. Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği’nde 2025 yılının ilk 6 ayında 3700 hastaya 14 bin 800 işlem gerçekleştirildi.</p>

<p>6 AYDA 3700 HASTAYA ÜCRETSİZ HİZMET</p>

<p>Antalya Büyükşehir Belediyesi Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği Birim Sorumlusu Özge Öncül Kerpiççi, poliklinikte 7 yaş ve üzeri çocuklar ile yetişkinlere herhangi bir sosyal güvence aranmaksızın tamamen ücretsiz hizmet verildiğini belirtti. 2025 yılının ilk 6 ayında 1300’ü çocuk, 2400’ü yetişkin olmak üzere toplam 3700 hastaya hizmet verdiklerini ifade eden Kerpiççi, bu süreçte toplam 14 bin 800 işlem gerçekleştirildiğini söyledi.</p>

<p>ÜCRETSİZ DİŞ SAĞLIĞI HİZMETİ VATANDAŞIN YÜKÜNÜ HAFİFLETİYOR</p>

<p>Günümüzde özel tedavi ücretlerinin vatandaşların zorladığının altını çizen Kerpiççi, “Doğru tedaviyi, doğru yerde ve bütçeye uygun şekilde bulmak oldukça güçleşti. Aynı zamanda yoğunluktan dolayı her alanda randevu almak da zorlaştı. Vatandaşlarımız, sunduğumuz ücretsiz hizmetten oldukça memnun. Polikliniğimizde ağız ve diş muayenesi, dolgu, kanal tedavisi, diş çekimi, diş taşı temizliği ve panoramik röntgen işlemleri gerçekleştiriyoruz. Hasta kabulünü sadece randevu sistemiyle yapıyoruz. Böylece bekleme ve yığılmaların önüne geçerek vatandaşlarımıza daha konforlu bir hizmet sunuyoruz” dedi.</p>

<p>“AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI HASTANELERİNDEN EKSİĞİ YOK”</p>

<p>Ağız Diş Sağlığı Polikliniği ziyaretçilerinden Mahmut Levent Bülbül, merkezde sunulan hizmetten memnuniyetini şu sözlerle dile getirdi: “Evimize yakın ve ücretsiz olması büyük avantaj. Randevu usulü ile geldiğimiz için bir yoğunluk olmuyor. Hekimlerimiz son derece iyi, bu nedenle burayı tercih ediyoruz. Ağız ve diş sağlığı hastanelerinde sunulan tüm hizmetlerin aynısı burada da mevcut. Hiçbir eksik yok. Güler yüzlü bir şekilde karşılanıyoruz, her konuda yardımcı oluyorlar. Ücretsiz hizmet verildiği için çok memnunuz. Kepez bölgesinde oturan herkese tavsiye ederim.”</p>

<p>Antalyalı vatandaşlar, ücretsiz ağız ve diş sağlığı hizmetleri hakkında bilgi almak ve randevu oluşturmak için mesai saatleri içinde <a href="tel:0242 361 39 18">0242 361 39 18</a> numaralı telefonu arayabilir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 Aug 2025 13:48:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/08/buyuksehirden-agiz-dis-sagligina-ucretsiz-dokunus-1754045318.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yazın Göz Enfeksiyonlarına Karşı Önleminizi Alın</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yazin-goz-enfeksiyonlarina-karsi-onleminizi-alin-7407</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yazin-goz-enfeksiyonlarina-karsi-onleminizi-alin-7407</guid>
                <description><![CDATA[Yaz mevsiminde göz enfeksiyonlarında belirgin bir artış yaşanıyor. Özellikle havuz, deniz ve ortak kullanılan eşyalar hijyen açısından risk oluştururken; sıcak hava ve artan nem de bakterilerin çoğalmasını kolaylaştırıyor. Kızarıklık, yanma, batma ve sulanma gibi şikayetlerle başlayan göz enfeksiyonları tedavi edilmezse kalıcı görme hasarlarına yol açabiliyor. Bu nedenle özellikle yazın yüzerken gözlük kullanmak, kişisel eşyaları ortak kullanmamak gibi göz sağlığını koruyacak basit ama etkili önlemlere dikkat etmek gerekiyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Dicle Hazırolan, yazın görülen göz enfeksiyonlarını anlattı ve bu enfeksiyonlardan korunmak için önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Gözde bakteri ve virüslerin çoğalmasına yol açan nedenler</strong></p>

<p>Yaz aylarında özellikle bakteriyel, viral ve alerjik konjonktivit daha sık görülmeye başlar. Bu dönemde göz enfeksiyonlarının artmasında birçok neden etkilidir. Yazın artan hava sıcaklığı ve nem, öncelikle bakteri ve virüslerin çoğalmasını kolaylaştırabilir. Ter ve nem, göz çevresinde hijyenin bozulmasına yol açabilir. Yaz döneminde açık havada etkinlikler, havuz ve denize girme sıklığı da daha fazla olur. Özellikle havuzun klorlu suyu, göz yüzeyindeki doğal koruyucu tabakayı bozabilir. Yeterince temizlenmeyen havuzlar maalesef bakteri ve virüslerin yayılması için uygun ortam sağlar. Denizde ise tuzlu su gözde kuruluk ve tahrişe neden olabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Enfeksiyon tedavi edilmezse görme kayıpları yaşanabilir</strong></p>

<p>Yaz aylarında kontakt lenslerin uygun şekilde kullanılmaması ve temizlenmemesi de enfeksiyon riskini artırabilen etkenlerdendir. Lens ile havuza veya denize girilmesi gözde kornea tabakasının enfeksiyonuna yani keratite yol açabilir. Korneanın iltihaplanması olarak bilinen keratit başta kendini kızarmış gözler, ağrı, bulanık görme, ışığa duyarlılık, gözü açamama, gözde akıntı gibi belirtilerle gösterir. Tedavi edilmezse keratit belirtileri daha da kötüleşebilir.&nbsp;Keratit, ciddi bir enfeksiyondur ve tedavi edilmezse görme kayıpları hatta körlüğe bile neden olabilir.</p>

<p><strong>Gözde kızarıklık ve kaşıntı sık görülüyor</strong></p>

<p>Göz enfeksiyonlarını erkenden fark edip tedavi uygulamak ileride yaşanabilecek daha büyük sağlık problemlerini engeller. Gözde ortaya çıkan enfeksiyonların türüne ve şiddetine bağlı olarak belirtiler değişebilir. Ancak genel olarak en sık görülen belirtiler; kızarıklık, kaşıntı, yanma, hissi, gözde akıntı, çapaklanma ve çapaklanmada artış, göz kapağında şişlik, ışığa duyarlılık, ağrı ve bazen de görmede bulanıklıktır. Gözlerde şiddetli bir ağrı, kızarıklık, akıntı veya görmede bulanıklık varsa ve belirtiler 1-2 günden uzun sürüyorsa; lens kullanan kişilerde ani rahatsızlık hissi varsa göz doktoruna başvurulmalıdır. Bu belirtilerden bir ya da birkaçı varsa ve devam ediyorsa en kısa zamanda göz doktoruna gidilmelidir.</p>

<p><strong>Yüzücü gözlüğünü ortak kullanmayın</strong></p>

<p>Göz enfeksiyonları yaz aylarında artış gösterse de korunmak mümkündür. Basit hijyen kuralları ve bazı koruyucu önlemlerle bu risk en aza indirilebilir. Öncelikle göze temas etmeden önce eller mutlaka yıkanmalıdır. Sık el yıkama alışkanlığımızın olması gerekir. Gözlere sürülen kağıt ya da bez mendil gibi eşyaların tek kullanımlık olmasına dikkat edilmelidir. Havlu gibi kişisel eşyalar paylaşılmamalıdır. Ortak kullanılan eşyalar, özellikle virüslerin ve bakterilerin kolayca yayılmasına neden olur. Havuzda veya denizde yüzerken yüzücü gözlüğü kullanılmalı ve başkasına kullandırılmamalıdır. Kişi kontakt lens kullanıyorsa yüzerken çıkarmalıdır. Gözde enfeksiyon ya da başka bir şikayet varsa tedavi oluncaya kadar havuza ya da denize girilmemelidir.</p>

<p><strong>Göz çevresi için özel içeriğe sahip kremler seçilmeli</strong></p>

<p>Güneşin zararlı etkilerinden korunmak için koruyucu krem kullanmak oldukça önemlidir. Ancak göz çevresi, vücudun en hassas bölgelerinden biri olduğu için bu bölgeye uygulanacak kremin içeriği de özel olmalıdır. Göz çevresi için özel formüle edilmiş, anti-alerjik ve hassas ciltlere uygun güneş koruyucular tercih edilmelidir. Krem uygularken gözlerle temasından kaçınılmalı, kontrollü bir şekilde sürülmelidir. Bu nedenle sprey formdaki güneş kremleri yüz için önerilmez; çünkü göze kaçma riski vardır. Eğer güneş kremi göze temas ederse, hemen bol su ile yıkanmalı; yanma, kızarıklık gibi şikayetler oluşursa ve devam ederse mutlaka bir göz doktoruna başvurulmalıdır. Gözleri ovuşturmaktan da kaçınılmalıdır.</p>

<p><strong>Klimalar da göz sağlığı için tehlikeli olabilir</strong></p>

<p>Yaz aylarında artan sıcaklıklarla birlikte klima kullanımı da yaygınlaşır. Ancak klimalar, düzenli bakımları yapılmadığında göz sağlığı açısından risk oluşturabilir. Temizlenmeyen klimalar, havaya mikrop ve alerjen partiküller yayarak göz yüzeyine ulaşabilir. Bu durum göz enfeksiyonlarına neden olabilir. Göz sağlığını korumak için klimaların periyodik bakımlarının yapılması ve doğrudan göze hava üflenmesinden kaçınılması büyük önem taşır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 31 Jul 2025 15:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/yazin-goz-enfeksiyonlarina-karsi-onleminizi-alin-1753963492.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hepatite kalkan: Aşı, temizlik, doğru bilgi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/hepatite-kalkan-asi-temizlik-dogru-bilgi-7388</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/hepatite-kalkan-asi-temizlik-dogru-bilgi-7388</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, hepatit hastalığının türleri, bulaşma yolları, belirtileri, aşı ve tedavi imkânları ile korunma yöntemleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hepatitin en sık nedeni virüsler…</strong></p>

<p>Hepatitin karaciğerin iltihaplanması olarak bilinen bir hastalık olduğunu dile getiren Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Etkeni en sık virüslerdir. Hepatit A, B, C, D ve E virüsleri olmak üzere farklı virüs tipleri hepatit yapabilmektedir.” dedi.</p>

<p>Viral etkenler dışında alkol tüketimi, bazı ilaçlar veya bağışıklık sistemi problemlerinin de hepatite neden olabildiğini aktaran Mamçu, “Hepatit B ve Hepatit C virüsleri uzun vadede kronik karaciğer hastalığı, siroz veya karaciğer kanserine yol açabildiği için ayrı bir öneme sahiptir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kronikleşen viral hepatitler tedavi edilmezse siroz ve karaciğer kanseri gelişebilir!</strong></p>

<p>Hepatit virüslerinin belirti ve klinik tablolar açısından belirgin bir fark göstermemekle beraber, etkiledikleri yaş grupları, kuluçka süreleri, iyileşme şekilleri ve kronikleşme açısından fark gösterdiklerini kaydeden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Kuluçka süreleri A virüsü için 15-45 gün, B ve C virüsü için 30-180 gündür.” dedi.</p>

<p>Hastaların yarısından fazlasında hastalık sırasında gözlerde ve ciltte sarılığın hiç olmaması ya da çok hafif olmasının da mümkün olduğunu ifade eden Mamçu, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bu nedenle pek çok kişi sarılık hastalığı geçirdiğini fark edemez, ancak o sırada tesadüfen bir kan tetkiki yapılırsa anlaşılabilir. Çocuklarda belirtiler daha hafif ve kısa süreli olduğundan, özellikle küçük yaş gurubundaki çocuklarda hastalık teşhis edilmeden geçip gidebilir. Hastaların bir kısmında ise kuluçka süresini takiben, halsizlik, iştahsızlık, mide bulantısı, karnın sağ üst kadranında ağrı, derinin ve gözakının sararması ve idrarın koyulaşması ile başlar. Kısa süren ateş olabilir. Bulaşıcı sarılık genellikle 4-6 haftalık bir hastalıktır, A ve E virüsü ile olanlar sonunda şifa ile sonlanır ve kronikleşme göstermezler.</p>

<p>B, C ve D virüsleri ile oluşan bulaşıcı sarılıklar kronikleşebilir. Bu oran, Hepatit B virüsü için yüzde 5 -10, Hepatit C virüsü için yüzde 80 kadardır. D virüsü hepatitinde de kronikleşme oranı yüksektir. Bunun sonucu olarak, Türkiye’de nüfusun yüzde 5 ila 7 kadarı (4 milyona yakın insan) B virüsünü, farkında olmaksızın taşır. Akut hepatitler genellikle iyi seyirli, kendini sınırlayan ve kronikleşmeyen hastalıklardır. Şifa ile iyileşip ve koruyucu bağışıklık bırakırken; kronikleşen viral hepatitlerde, tedavi edilmediği takdirde belirli oranda siroz ve karaciğer kanseri gelişebilir.” </p>

<p><strong>Hijyen kurallarına uymamak, Hepatit A ve E’nin salgınlara yol açmasına neden olabilir!</strong></p>

<p>Hijyenik el yıkama kurallarına uyulmaması, gıda hijyeninin iyi olmaması, tuvalet temizliğine dikkat edilmemesi durumlarında Hepatit A ve Hepatit E’nin daha kolay bulaştığına vurgu yapan Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Özellikle ilkokullarda, kreşlerde ve toplu yaşanılan yerlerde salgınlar yapar. Hijyen açısından sorunlu bölgelere yapılan seyahatlerde ek önlemler almak, temizliğinden emin olunmayan çiğ gıda ve su tüketiminden kaçınmak ve sık sık el yıkamak   dışkı ağız yolu ile bulaşmayı önlemek için yeterlidir.” dedi.</p>

<p><strong>Risk grubundaki kişilerin aşılanmaları, hastalıktan korunmada en önemli tedbir!</strong></p>

<p>Dünyada ve ülkemizde Hepatit A ve Hepatit B’ye karşı aşı bulunduğunu hatırlatan Mamçu, “Her iki aşı da 1998 yılından beri Türkiye Cumhuriyeti Ulusal Aşı takviminde yer alır. Hayatın ilk bir yılında aşılanma tamamlanır ve ömür boyu koruyuculuğu devam eder. Aile Sağlık Merkezlerinde ve diğer sağlık kuruluşlarında yeni doğan döneminden itibaren tüm çocuklara ücretsiz olarak uygulanır. Hepatit C virüsüne karşı aşı henüz bulunmamakta. Ancak etkili tedaviler mevcut ve bu tedaviler Türkiye’de genel sağlık sigortası kapsamında ücretsiz olarak sunulmakta.” açıklamasını yaptı.</p>

<p>Mamçu ayrıca bu aşılarla ilgili yapılan çok büyük ölçekli çalışmalarda, koruyuculuklarının son derece yüksek olduğu ve herhangi bir yan etki görülmediğinin kanıtlandığına dikkat çekti ve risk grubundaki kişilerin aşılanmalarının hastalıktan korunmada en önemli tedbir olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>Hepatitlerin nasıl bulaştığının ve nasıl bulaşmadığının doğru bir şekilde bilinmesi gerekir!</strong></p>

<p>Viral hepatitlerin, dünya genelinde ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğunun altını çizen Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından 28 Temmuz ‘Dünya Hepatit Günü’ olarak belirlenmiştir. DSÖ’nün hedefi, 2030 yılına kadar tüm ülkelerde viral hepatitleri ortadan kaldırmak için birlikte çalışmaktır.” dedi.</p>

<p>Kronik hepatit hastalığında son yıllarda çok önemli gelişmeler kaydedildiğini ve uygun tedavi seçeneklerinin ülkemizde de genel sağlık sigortası kapsamında ücretsiz olarak uygulanmaya başlandığını hatırlatan Mamçu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Özellikle risk altındaki kişilerin farkındalığının arttırılması ile bulaşma önlenecek, hastalığın erken tespiti ve tedavisi sağlanabilecektir. Bu nedenle Hepatit virüsü taşıyıcısı olan bireylerin takip ve tedavilerinin yapılacağı merkezlere başvurması hem kendi sağlıkları hem de toplum sağlığı açısından son derece önemlidir. Hepatit taşıyıcısı olan bireylerin toplumdan dışlanması<strong> </strong>konusunda eski yıllara göre oldukça mesafe kaydedilmiş olsa da yine de bazı ön yargılar olabiliyor. Hepatitlerin nasıl bulaştığının ve nasıl bulaşmadığının doğru bir şekilde bilinmesi gerekir. Diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi, bu konuda da farkındalığın ve bilginin artması yeterli.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Jul 2025 17:15:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/hepatite-kalkan-asi-temizlik-dogru-bilgi-1753798541.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyabet hastalarına 6 beslenme tavsiyesi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/diyabet-hastalarina-6-beslenme-tavsiyesi-7368</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/diyabet-hastalarina-6-beslenme-tavsiyesi-7368</guid>
                <description><![CDATA[Uzun süreli yüksek seviye kan şekeri, sinir hücrelerine büyük zarar verir. Bu sinir hasarı da genellikle ayaklarda başlar ve zamanla yaralara sebep olur. Tedavi için geç kalındığında enfeksiyonlara hatta ampütasyona sürükleyebilen diyabetik ayak tehlikesinin; düzenli kontrol, doğru bakım ve beslenme ile çoğunlukla önlenebilir olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Rıza Aytaç Çetinkaya, “Diyabetik ayaktan korunmanın ilk adımı kan şekerinin yükselmesini önlemektir. Bunun için de sağlıklı ve dengeli beslenme önem kazanır. Lif oranı yüksek, rafine şeker ve işlenmiş gıdalardan arındırılmış bir beslenme planı hem kan şekeri dalgalanmalarını önler hem de damar ve sinir sağlığını koruyarak ayak sağlığını korur” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Rıza Aytaç Çetinkaya, diyabet hastalarının beslenme alışkanlıklarında dikkat etmeleri gereken önemli noktaları paylaştı:</p>

<p><strong>Baklagiller kan şekerini dengeliyor</strong></p>

<p>Diyabetik ayak yaralarının tedavisinde en önemli faktör, kan şekerinin kontrol altına alınması. Yüksek kan şekeri, vücudun iyileşme süreçlerini olumsuz etkileyebilir ve yaraların enfekte olmasına yol açabilir. Doğru beslenme, kan şekerini dengelemeye yardımcı olur. Örneğin karbonhidratlar, insülin seviyelerini doğrudan etkiler. Tam tahıllar ve baklagiller gibi yavaş sindirilen karbonhidratlar kan şekerinin dengede kalmasına yardımcı olur.</p>

<p><strong>Yüksek protein yara iyileşme sürecini hızlandırıyor</strong></p>

<p>Yaraların iyileşmesi için vücudun yeterli miktarda proteine ihtiyacı var. Proteinler, hücre ve doku onarımında önemli bir rol oynar. Yüksek kaliteli protein kaynaklarının başında; tavuk, hindi, balık, yumurta, baklagiller ve az yağlı süt ürünleri gelir.</p>

<p><strong>Sağlıklı yağlar enflamasyonu azaltıyor</strong></p>

<p>Somon, ceviz ve chia tohumu gibi omega-3 yağ asidi açısından zengin gıdalar, vücuttaki enflamasyonu azaltarak yaraların iyileşmesini hızlandırır.</p>

<p><strong>C ve E vitamini bağışıklık sistemini güçlendiriyor</strong></p>

<p>C vitamini ve E vitamini, bağışıklık sistemini güçlendiren ve yara iyileşmesini hızlandıran önemli antioksidanlardır. C vitamini bakımından zengin; portakal, kivi, biber ve brokoli gibi gıdalar, cilt onarımını ve kolajen üretimini destekler. E vitamininden zengin fındık, yeşil yapraklı sebzeler ve ay çekirdeği gibi gıdalar ise doku iyileşmesini teşvik eder ve oksidatif stresi azaltır.</p>

<p><strong>Magnezyum enerji üretimini artırıyor</strong></p>

<p>Mineraller yara iyileşmesinde önemli bir rol oynar. Özellikle çinko ve magnezyum, vücudun hücresel onarım süreçlerine yardımcı olur. Çinko; et, deniz ürünleri, kabak çekirdeği ve fasulye gibi gıdalarda; magnezyum ise koyu yeşil yapraklı sebzeler, fındık ve tam tahıllarda bolca bulunur.</p>

<p><strong>Rafine gıdalar kan şekerini hızlı yükseltiyor</strong></p>

<p>Şekerli ve rafine gıdalar, kan şekerini hızlı bir şekilde yükseltir bu da diyabetik ayak yaralarının iyileşmesini engeller. Yüksek şekerli besinlerden uzak durularak kan şekerinin kontrol altında tutulması önemli.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Jul 2025 11:44:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/diyabet-hastalarina-6-beslenme-tavsiyesi-1753692263.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş kökü iltihabı ihmale gelmez!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/dis-koku-iltihabi-ihmale-gelmez-7332</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/dis-koku-iltihabi-ihmale-gelmez-7332</guid>
                <description><![CDATA[Diş kökü iltihabı, dişin iç kısmındaki pulpa dokusunun bakterilerle enfekte olması sonucu ortaya çıkan klinik bir tablo. Bu enfeksiyon, diş kökünün ucundaki dokulara yayıldığında, kök çevresinde iltihaba ve zamanla kemik kayıplarına sebep olabiliyor. Öne çıkan belirtileri genellikle gece uykudan uyandıran zonklayıcı ağrı, sıcak ve soğuğa karşı hassasiyet, çiğneme sırasında baskı veya ağrı, diş etinde şişlik, kızarıklık ya da apse şeklinde görülürken; ayrıca yüzde şişme, dişte renk değişimi, genel halsizlik, ateş ve lenf bezi şişliği de önemli belirtileri arasında yer alıyor. Teşhisi için ise, diş hekimi tarafından yapılacak klinik muayeneye ve radyografik görüntülemeye ihtiyaç var. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<h2><strong>Tedavi Edilmezse Ne Olur?</strong></h2>

<p>Diş kökü iltihaplarının kendi kendine iyileşmeyeceğini, bu nedenle sorunu görmezden gelmek yerine, erken dönemde önlem almanın hayati açıdan önemli olduğunu vurgulayan <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hastanesi Endodonti Anabilim Dalı’ndan Dr. İrem Özçelik Kul,</strong> diş kökü iltihabının tedavi edilmediğinde enfeksiyonun kemiğe yayılabileceğine, diş kaybına, sinüs boşluklarına yayılmaya ve ciddi sistemik enfeksiyonlara (sepsis) neden olabileceğine dikkat çekiyor. Tedavi seçenekleri arasında ise kök kanalı tedavisi (endodontik tedavi), kök kanalı tedavisinin yenilenmesi (retreatment), kök ucunun cerrahi olarak alınması ve diş çekimi gibi yöntemler yer alıyor. </p>

<h2><strong>Korunmak İçin Neler Yapılmalı?</strong></h2>

<p>Diş kökü iltihaplarından korunmak için aşağıdaki önlemleri uygulayabilirsiniz: </p>

<ul>
	<li>Diş çürüklerinizin tedavisinde geç kalmayın. </li>
	<li>Günde 2 kez dişlerinizi mutlaka fırçalayın ve diş ipi kullanın. </li>
	<li>6 ayda bir dişlerinizin kontrolünü yaptırın. </li>
	<li>Kanal tedavisi yapılmış dişlerinizin kontrollerini aksatmayın. </li>
	<li>Diş travmalarında mutlaka doktorunuza danışın.  </li>
</ul>

<p>Erken teşhis ile tedavi edilen enfeksiyonların, dişleri kurtardığını ve kişinin hayat kalitesini de yükselttiğini söyleyen <strong>Dr. İrem Özçelik Kul</strong>, ağrıyı kısa vadeli çözümlerle gidermek yerine uzman hekime başvurmanın en sağlıklı adım olduğunun altını çiziyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 25 Jul 2025 15:00:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/dis-koku-iltihabi-ihmale-gelmez-1753444852.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Koşulsuz sevgi iyileştiriyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kosulsuz-sevgi-iyilestiriyor-7302</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kosulsuz-sevgi-iyilestiriyor-7302</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, hayvanlarla kurulan duygusal bağın çocuklardan yaşlılara kadar her yaş grubunda ruh sağlığını nasıl etkilediği ve hayvan destekli terapilerin psikolojik rahatsızlıklarda nasıl rol oynadığı hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hayvanlar, koşulsuz sevgiyle travma sonrası güven duygusunu yeniden kazandırıyor!</strong></p>

<p>Bilimsel araştırmaların, hayvanlarla vakit geçirmenin stres hormonu olan kortizol seviyelerini düşürdüğünü ve mutluluk hormonu olarak bilinen oksitosin salgısını artırdığını gösterdiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bu duruma örnek olarak, bir kediyi okşamak kalp atış hızını düzenleyerek kişiye sakinlik hissi verebilir. Bununla birlikte hayvanlarla etkileşim içinde olmak, yalnızlık duygusunu azaltarak depresyon belirtilerini hafifletebilir.” dedi.</p>

<p>Kişinin yalnız olmadığını ve yalnızlıkla beraber gelebilen değersizlik ya da sevilmeme duygularıyla daha rahat baş edebileceğini aktaran Aydın, “Özellikle terapi köpekleri veya kedileri, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) yaşayan bireylerde güven duygusunu yeniden inşa etmeye yardımcı olur. Yardımcı olmasının nedenleri incelendiğinde, bu hayvanlar koşulsuz sevgi ve güven duygusu sunar. Travmatik deneyimler yaşayan kişiler, insan ilişkilerinde güven sorunu yaşayabilir ve tehdit algıları artabilir. Ancak hayvanlar, yargılamadan ve beklentisiz bir şekilde bireylere eşlik eder, bu da kişinin yeniden güven hissini deneyimlemesine olanak tanır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Hayvanlarla iletişim, sözel olmayan duyguları anlamayı sağlıyor!</strong></p>

<p>Hayvanların, insanların duygularını anlamlandırmasına ve yönetmesine yardımcı olabileceğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bir kişi stresli veya üzgün olduğunda evcil hayvanıyla vakit geçirmek, ona koşulsuz sevgi sunan bir dostla birlikte olmanın huzurunu yaşamasını sağlar. Bu, özellikle öfke kontrolü veya kaygı bozukluğu yaşayan bireylerde, duygusal tepkileri daha iyi yönetmelerine yardımcı olabilir.” dedi.</p>

<p>Çocuklar ve ergenler üzerinde yapılan araştırmalara değinen Aydın, “Hayvanlarla vakit geçiren bireylerin empati becerilerinin geliştiğini ve stres karşısında daha sağduyulu tepkiler verdiklerini ortaya koyan araştırmalar var. Birey, hayvanın duygularını anlamaya ve onun ihtiyaçlarını gözetmeye başlar. Empati, bir başkasının duygu ve ihtiyaçlarını fark edebilme ve onlara uygun şekilde yanıt verebilme becerisidir. Hayvanlarla kurulan bağ, insanların bu yeteneğini geliştirmesine yardımcı olur çünkü hayvanlar konuşarak kendilerini ifade edemezler. Onların ruh hallerini vücut dilleri, yüz ifadeleri ve hareketleriyle anlamak gerekir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Hayvanlarla büyüyen çocuklar başkalarının duygularını anlamada daha başarılı olabilir!</strong></p>

<p>Bir çocuğun evcil bir hayvanla büyüdüğünde, sorumluluk duygusu, empati ve sosyal beceriler kazandığını vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bir çocuğun her gün köpeği beslemesi, ona düzenli bakım sağlaması gerektiğini öğrenmesine yardımcı olur. Ayrıca, hayvanlarla büyüyen çocuklar, duygusal ifadelerini daha iyi tanıyabilir ve başkalarının duygularını anlamada daha başarılı olabilirler. Hayvanlarla oyun oynayan çocukların sosyal ilişkilerinde daha girişken ve uyumlu oldukları da bilimsel çalışmalarla desteklenmiştir.” dedi.</p>

<p><strong>Hayvanlarla kurulan duygusal bağ, iyileşme sürecine katkı sağlıyor!</strong></p>

<p>Yaşlı bireyler içinse evcil hayvanların, hem fiziksel hem de duygusal olarak büyük bir destek kaynağı olabildiklerine işaret eden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bir kedi veya köpekle vakit geçirmek, yalnızlık hissini azaltırken zihinsel sağlığı da destekler. Örneğin, Alzheimer hastası bireylerde terapi hayvanlarıyla yapılan çalışmalar, kişideki anksiyeteyi azalttığını ve bilişsel işlevlerini desteklediğini gösteriyor. Evcil hayvanlar, yaşlıların günlük rutinlerini korumalarına yardımcı olarak onlara bir amaç hissi kazandırır ve sosyal etkileşimlerini artırır. Böylece yaşlılık sürecinin daha sağlıklı geçirilmesi katkıda bulunurlar.” dedi.</p>

<p>Hayvan destekli terapilerin hangi psikiyatrik rahatsızlıklarda daha sık kullanıldığına da değinen Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Hayvan destekli terapiler, özellikle depresyon, kaygı bozuklukları, otizm spektrum bozukluğu ve TSSB gibi rahatsızlıklarda sıkça kullanılır. Örneğin, savaş travması geçirmiş bir gazinin terapi köpeğiyle geçirdiği süre sonunda panik ataklarının azaldığı ve sosyal hayata daha kolay adapte olduğu görülmüştür. Bir vakada, ağır depresyon teşhisi konmuş bir bireyin, at destekli terapiye başladıktan sonra günlük rutinlerine daha kolay dönebildiğini ve kendisini daha güvende hissettiğini gözlemlemiştik. Kısaca hayvanların bireylere duygusal bağ sunmaları iyileşme sürecine katkıda bulunur.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 24 Jul 2025 13:08:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/kosulsuz-sevgi-iyilestiriyor-1753351716.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Baş ağrısıyla geri dönen kanserlere dikkat</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bas-agrisiyla-geri-donen-kanserlere-dikkat-7281</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bas-agrisiyla-geri-donen-kanserlere-dikkat-7281</guid>
                <description><![CDATA[Beyin metastazının, vücudun başka bir bölgesinde başlayan kanserin beyin dokularına, zarlarına veya kafatasına yayılması anlamına geldiğini açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroşirurji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Kanser hücreleri, genellikle kan dolaşımı yoluyla beyne ulaşır ve burada yeni bir tümör oluşturur. Beyin metastazlarının belirtileri, tümörün büyüklüğüne, yerine ve çevre dokular üzerindeki etkisine bağlı olarak değişebilir. En yaygın belirtiler arasında ise; baş ağrısı, bulantı ve kusma, epileptik ataklar, görme bozuklukları, kol veya bacaklarda güçsüzlük veya uyuşma, hafıza sorunları veya dikkat kaybı, kişilik ya da davranış değişiklikleri, denge bozuklukları, konuşma veya hareket bozuklukları yer alır. Bu belirtilere sahip kanser atlatmış hastaların beyin metastazı şüphesi ile bir sağlık merkezine başvurması önemli” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Beyin metastazlarının genellikle; akciğer, meme, melanom yani cilt, böbrek ve kolorektal kanser türlerinde oluştuğunu ifade eden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroşirurji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Multidisipliner yaklaşımın, kişiye özel tedavide kilit bir rolü var. Kanser hastalarına multidisipliner bir yaklaşım gerektiği için şüpheli bir hastanın değerlendirilmesinde Beyin ve Sinir Cerrahisine ek olarak Tıbbi Onkoloji, Radyasyon Onkolojisi, Radyoloji, Nöroloji ve Patolojinin kanıta dair görüşleri alınır. Bu uzmanlıklardan oluşan nöro-onkoloji tümör kurulundaki değerlendirme sonucunda hasta için en uygun tedavi planı seçilir. Örneğin kanama riskine sahip bazı beyin metastazlarında ani şekilde genel durum bozukluğu oluşabilir. Bu tür riskler varsa cerrahi tedavi önceliklenir” dedi.</p>

<p><strong>Şüpheli durumlarda biyopsi şart</strong></p>

<p>Hastaların kanser taramalarında adını sıklıkla duyduğu PET-CT’nin, beyin metastazlarını göstermede yetersiz kalabileceğine vurgu yapan Göçmen, “Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) bu alandaki en önemli yöntemdir. Ayrıca Bilgisayarlı Tomografi (BT) de yardımcı bir görüntüleme yöntemi olarak tercih edilebilir. Şüpheli lezyonlarda ise kesin tanı için beyin biyopsisi şarttır. Kan testleri ve diğer görüntüleme yöntemleri ise tanıya destek ve tedavi takibi amaçlı kullanılır. Tedavi; metastazların sayısına, boyutuna, hastanın genel sağlık durumuna ve kanserin türüne bağlı olarak değişir. Beyindeki metastazların büyümesini durdurmak ya da küçültmek için de radyoterapiden faydalanılır. Bunların yanında kemoterapi, hedefe yönelik tedavi ve immünoterapi de kullanılır. Hastanın şikayetlerini hafifletmek ve yaşam kalitesini artırmak için ise palyatif bakımdan destek alınır” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Erken tanı her zaman hayat kurtarıyor</strong></p>

<p>Erken tanının, beyin metastazlarının etkili bir şekilde tedavi edilmesinde kritik rol oynadığının altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroşirurji Uzmanı Dr. Emre Zorlu, “Belirtiler fark edildiğinde bir uzmana başvurmak hayati önem taşıyor. Belirli risk faktörleri varsa örneğin hasta daha önce akciğer kanseri atlatmışsa, belirli aralıklarla nörolojik muayene ve görüntüleme ile mutlaka izlenmeli. Karmaşık bir sağlık problemi olduğu için multidisipliner bir yaklaşım gerektiren beyin metastazlarında erken tanı, etkili tedavi ve hasta yönetimi bu yüzden çok önemli” dedi.</p>

<p><strong>Hasta yakınlarının desteği kıymetli</strong></p>

<p>Beyin metastazı tanısı alan bir hastanın hem kendisinin hem de ailesinin tedavi sürecinde aktif rol alması gerektiğini vurgulayan Zorlu, “Doktorun önerdiği tedavi planına uyum sağlamak ve düzenli kontrolleri aksatmamak tedavi başarısını artırabilir. Beyin metastazlarıyla mücadele zorlayıcı bir süreç olsa da doğru tedavi ve destekle yaşam kalitesini artırmak mümkün. Esas tedavi planına ek olarak psikolojik destek almak ve sağlıklı bir yaşam tarzını benimsemek, bu süreçte büyük fark yaratabilir” dedi.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 23 Jul 2025 11:26:23 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/bas-agrisiyla-geri-donen-kanserlere-dikkat-1753259183.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin Sağlığı Yaşla Değil, Yaşam Tarzıyla Belirleniyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/beyin-sagligi-yasla-degil-yasam-tarziyla-belirleniyor-7252</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/beyin-sagligi-yasla-degil-yasam-tarziyla-belirleniyor-7252</guid>
                <description><![CDATA[Bu yılın 22 Temmuz Dünya Beyin Günü teması “Her Yaşta Beyin Sağlığı.” Çünkü beyin, yalnızca yaşlandıkça değil, hayatın her döneminde özen istiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Dünya Nöroloji Federasyonu tarafından belirlenen bu tema, beyin sağlığının sadece yaşlılık dönemine özgü bir konu olmadığını; yaşamın her aşamasında dikkat edilmesi gereken çok önemli bir konu olduğunu hatırlatıyor.</p>

<p>Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, konuyla ilgili şunları söyledi:</p>

<p>“Beyin sağlığı, sadece unutkanlık başladığında düşünülmesi gereken bir konu değildir. Anne karnındaki gelişimden çocukluğa, yetişkinlikten ileri yaşlara kadar beynimiz her dönemde korunmaya ihtiyaç duyar. Çünkü beynimiz hayatımızın merkezidir: düşünür, karar verir, duygularımızı yönetir, hatırlar ve öğrenir. Onun sağlığı da yaşam kalitemizi doğrudan etkiler.”</p>

<p><strong>Beyin Sağlığı için En Güçlü İlaç Yaşam Tarzı!</strong></p>

<p>Küresel verilere göre, bugün dünyada her iki kişiden biri hayatının bir döneminde bir nörolojik hastalıkla karşılaşıyor. Bu hastalıklar arasında epilepsi, migren, inme, parkinson, alzheimer, dikkat eksikliği ve otizm gibi çok farklı sorunlar yer alıyor.</p>

<p>Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, konuyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:</p>

<p>“Çocuklar, gençler, yetişkinler, yaşlılar… Her yaş grubunun karşı karşıya kaldığı farklı riskler var. Beyin sağlığı dediğimiz şey, yalnızca bir hastalık ortaya çıktığında devreye giren bir tedavi süreci değil; tam tersine, bu hastalıkları oluşmadan önce önleyebilme becerisidir. Ve bu beceri, günlük yaşam alışkanlıklarımızla doğrudan ilişkilidir.”</p>

<p><strong>Beyin Sağlığını Korumak İçin 6 Öneri</strong></p>

<p>Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, sağlıklı bir beyin için şu önerilerde bulunuyor:</p>

<ul>
	<li><strong>Beslenme: </strong>“Akdeniz tipi, doğal besinlere dayalı bir beslenme modeli, beyin dostu bir tercihtir. Renkli sebzeler, meyveler, balık, zeytinyağı, ceviz ve tam tahıllar hem bedenimizi hem zihnimizi korur.”</li>
	<li><strong>Hareket: </strong>“Her gün yapılan 30 dakikalık tempolu yürüyüş bile beyne giden kan akışını artırır. Bu da öğrenme, dikkat ve hafıza üzerinde olumlu etki yapar.”</li>
	<li><strong>Uyku: </strong>“Beyin, uykuda kendini yeniler. Yetişkinler için ideal olan her gece 7-8 saat kesintisiz, kaliteli uykudur.”</li>
	<li><strong>Stres Yönetimi: </strong>“Stres, beynin düşmanıdır. Onu tamamen hayatımızdan çıkaramayız ancak yönetmeyi öğrenebiliriz. Derin nefes almak, doğada zaman geçirmek, sevdiğiniz bir işle uğraşmak bu konuda etkili olur.”</li>
	<li><strong>Zihinsel Aktivite: </strong>“Beyin kullanılmazsa körelir. Kitap okumak, bulmaca çözmek, yeni bir beceri öğrenmek beynin canlı kalmasına yardımcı olur.”</li>
	<li><strong>Sosyal İlişkiler: </strong>“İnsan sosyal bir varlıktır. Sevdiklerimizle vakit geçirmek, sohbet etmek, birlikte gülmek sadece ruhu değil, zihni de besler.”</li>
</ul>

<p><strong>Beyin Sağlığı Her Yaşta Farklı Şekilde Desteklenmeli!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Aykut Bingöl, her yaşın beyin sağlığı açısından farklı ihtiyaçlar taşıdığına dikkat çekiyor: </p>

<p>“Bebeklikte beyin gelişimi için sağlıklı bir gebelik süreci ve güvenli bir doğum çok önemlidir. Çocukluk döneminde ise koruyucu bir çevre ve nitelikli bir eğitim sistemi beyin gelişimini destekler. Ergenlikte duygusal dengeyi sağlayacak ruhsal destek gerekirken, yetişkinlikte sağlıklı yaşam alışkanlıkları ön plana çıkar. İleri yaşlarda ise sosyal bağların güçlendirilmesi ve düzenli sağlık kontrolleri, beyin sağlığının korunmasına katkı sağlar.”</p>

<p><strong>Beyin Sağlığı Yaşam Önceliği Olmalı!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, beyin sağlığının önemine şu sözlerle dikkat çekti:</p>

<p>“Beyin sağlığı bir lüks değil, bir yaşam önceliğidir. Herkes, her yaşta, kendi hayatında küçük ama etkili adımlarla beynine iyi bakabilir. Bugün atacağımız adımlar, hem bugünkü hem de gelecekteki zihinsel sağlığımızı belirler. Dünya Beyin Günü vesilesiyle herkesi bu konuda düşünmeye ve harekete geçmeye davet ediyorum.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Jul 2025 14:40:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/beyin-sagligi-yasla-degil-yasam-tarziyla-belirleniyor-1753098003.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Miyomlar kansere dönüşebilir mi?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/miyomlar-kansere-donusebilir-mi-7232</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/miyomlar-kansere-donusebilir-mi-7232</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzde kadınların en sık karşılaştıkları sorunlardan birini miyomlar oluşturuyor. Bazen hiçbir belirti vermeyerek sinsice ilerleyen miyomlar, bazen de şiddetli ağrı ve kanama ile günlük yaşamı kabusa çevirebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen ülkemizde her 4 kadından 1’inin miyomun yol açtığı şikayetlerle başvurduğunu belirterek “Ülkemizde özellikle 30 yaş ve üzerindeki kadınlarda miyom sorunu oldukça yaygındır. Modern çağda sağlıksız yaşam alışkanlıkları, aşırı kilo, kırmızı et ağırlıklı beslenme, düzenli egzersiz yapmama ve hormonal değişikliklerin de etkisiyle miyomların görülme sıklığı son yıllarda hızla artmaktadır. Özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda miyom görülme oranı yüzde 70’lere ulaşabilmektedir” diyor. Ailede anne, teyze ya da abla gibi birinci derece akrabalarında miyom olan kişilerde hastalığın görülme riskinin 2,5 kat arttığını, düzenli jinekolojik kontrollerin, miyomların erken tanı ve tedavisi açısından önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Görgen “Halk arasında ‘ur’ olarak adlandırılan miyomlar, rahimde görülen normal dışı düz kas dokusu büyümeleridir. Bazen büyüme o kadar fazla olur ki, hasta ve yakınları gebelikten şüphelenebilir. Miyomlar genellikle iyi huylu tümörlerdir ve çoğu durumda kansere dönüşmezler. Ancak, büyüklükleri ve yerleşim yerlerine bağlı olarak ciddi sağlık sorunlarına yol açabilirler” diye konuşuyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen miyomlar hakkında en sık sorulan soruları ve tedavide yeni nesil yöntemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde kadınların en sık karşılaştıkları sorunlardan birini miyomlar oluşturuyor. Bazen hiçbir belirti vermeyerek sinsice ilerleyen miyomlar, bazen de şiddetli ağrı ve kanama ile günlük yaşamı kabusa çevirebiliyor. <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen</strong> ülkemizde her 4 kadından 1’inin miyomun yol açtığı şikayetlerle başvurduğunu belirterek “Ülkemizde özellikle 30 yaş ve üzerindeki kadınlarda miyom sorunu oldukça yaygındır. Modern çağda sağlıksız yaşam alışkanlıkları, aşırı kilo, kırmızı et ağırlıklı beslenme, düzenli egzersiz yapmama ve hormonal değişikliklerin de etkisiyle miyomların görülme sıklığı son yıllarda hızla artmaktadır. Özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda miyom görülme oranı yüzde 70’lere ulaşabilmektedir” diyor. Ailede anne, teyze ya da abla gibi birinci derece akrabalarında miyom olan kişilerde hastalığın görülme riskinin 2,5 kat arttığını, düzenli jinekolojik kontrollerin, miyomların erken tanı ve tedavisi açısından önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Görgen “Halk arasında ‘ur’ olarak adlandırılan miyomlar, rahimde görülen normal dışı düz kas dokusu büyümeleridir. Bazen büyüme o kadar fazla olur ki, hasta ve yakınları gebelikten şüphelenebilir. Miyomlar genellikle iyi huylu tümörlerdir ve çoğu durumda kansere dönüşmezler. Ancak, büyüklükleri ve yerleşim yerlerine bağlı olarak ciddi sağlık sorunlarına yol açabilirler” diye konuşuyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen miyomlar hakkında en sık sorulan soruları ve tedavide yeni nesil yöntemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p><strong>SORU: Miyomlar kansere dönüşebilir mi?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong> Miyomlar genellikle iyi huyludur ve kanserleşme riski çok düşüktür. Menopoz öncesi miyom nedeniyle rahimde belirgin büyüme saptansa bile, bu durumun kötü huylu bir tümöre işaret etmesi oldukça düşük olasılıktır. Ancak menopoz sonrası, özellikle eşlik eden ağrı ve kanama varsa, kötü huylu olma olasılığı göz önünde bulundurularak ileri tetkik yapılmalıdır.</p>

<p><strong>SORU: Miyomlar hamile kalmayı engeller mi?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong> Rahimin içine doğru yani bebeğin yerleşeceği yere doğru büyüyen miyomlar rahim iç yüzeyini bozar ve embriyonun tutunmasını engelleyebilir. Bu tip miyomlarda gebelik oranlarıının yaklaşık yüzde 70 azaldığı görülmüştür. Bu miyomların ameliyat ile alınması doğurganlığı arttırır. Rahim dışına doğru büyüyen miyomlar doğurganlığı etkilemezler. </p>

<p><strong>SORU: Miyomlar kendiliğinden kaybolur mu?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong> Miyomlar genellikle kendiliğinden kaybolmaz ancak bazı durumlarda küçülebilir veya belirgin şekilde gerileyebilirler<strong>.</strong> Menopoz gibi östrojen seviyelerinin düştüğü dönemlerde  küçülebilir ancak aktif hormon üretiminin olduğu dönemlerde kendiliğinden kaybolmaları nadirdir<strong>.</strong> Şikayete yol açmayan miyomlar tedavi gerektirmese de mutlaka takip edilmelidir.</p>

<p><strong>SORU: Miyomlar nasıl tedavi edilir?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong> Tedavinin, miyomun büyüklüğüne, konumuna ve semptomlara bağlı olarak değiştiğini belirten Prof. Dr. Hüsnü Görgen “İlaç tedavisi, hormon tedavisi ya da cerrahi müdahale (miyomektomi veya histerektomi) gibi yöntemler kullanılabilir. Günümüzde sıklıkla laparoskopik ve histeroskopik miyomektomi yapılmaktadır. Laparoskopik miyomektomi ile daha az kan kaybı yaşanır, ameliyat sonrası ağrı daha azdır. Bu nedenle, uygun vakalarda laparoskopik miyomektomi, hastanın konforu ve iyileşme süreci açısından tercih edilebilecek minimal invaziv bir yöntemdir. Ancak miyom sayısına ve büyüklüğüne bağlı olarak açık ameliyat ile de miyomektomi yapılması gerekmektedir. Küçük rahim içine doğru büyüyen ve kanama yapan miyomlar histeroskopi ile alınabilir. Histeroskopi -mide içerisine bakmak için kullanılan endoskopi gibi- rahim içerisine bakmak için kullanılan bir yöntemdir. Histeroskopi yolu ile rahim içine büyüyen miyomlar kesilerek tamamı veya büyük bir kısmı çıkarılarak hastanın şikayelerinin geçmesi sağlanır. Rahim alınmasında sorun olmayan ve çocuk isteği olmayan hastalarda miyom için histerektomi ameliyatı yapılır” diyor.</p>

<p><strong>SORU: Miyomlar tekrar oluşur mu?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong> Miyomlar cerrahi olarak çıkarılsalar da hormonal dengesizlikler devam ederse tekrarlayabilirler. Miyom sayısı arttıkça tekrarlama riski artmaktadır<strong>.</strong> Miyomektomi, miyomların çıkarılmasını sağlasa da yeni miyom gelişimini engellemez<strong>.</strong> Hastaya, miyomların tekrarlama riskinin kişiye göre değişeceği<strong> </strong>anlatılmalıdır.<strong> </strong>Tedavi sonrası düzenli kontrol ve sağlıklı yaşam tarzıyla (kilo kontrolü, beslenme, egzersiz vb) riskler azaltılmaya çalışılmalıdır.</p>

<p><strong>SORU: Miyomlar adet düzensizliğine neden olur mu?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong> Evet, özellikle rahim iç yüzeyine yakın miyomlar yoğun ve düzensiz adet kanamalarına yol açabilir. Bu durum anemiye (kansızlık) neden olabilir.  5 cm’den büyük miyomu olanlar, daha küçük miyomları olanlara göre adet dönemlerinde daha fazla ani ve yoğun kanama<strong> </strong>yaşamaktadır. </p>

<p><strong>SORU: Miyomlar ağrı yapar mı?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong> Büyük miyomlar pelvik ağrıya, bel ve bacak ağrılarına, sık idrara çıkma veya kabızlık gibi semptomlara neden olabilir. Ancak, küçük miyomlar genellikle belirti vermez. Pelvik ağrı genellikle miyomun büyümesine değil, beslenme yetersizliği nedeniyle doku ölümüne bağlı dejenerasyona bağlıdır. Bazen rahim dışına doğru büyüyen saplı miyomlarda torsiyon (kendi etrafında dönme) olması pelvik ağrıya neden olur ki genellikle cerrahi müdahale gerekir.</p>

<p><strong>SORU: Miyom varken hamile kalırsam çocuğu aldırmam gerekir mi?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong> Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen “En sık sorulan sorulardan biri de bu oluyor. Miyom ile hamile kalanlarda gebeliği sonlandırmaya gerek yoktur. Gebelik sırasında miyom saptanma sıklığı yüzde 2-10 arasında değişmektedir. Gebelik sırasında tespit edilen bu miyomların boyutları hamileliğin ilk 3-4 ayında yüzde 15-25 oranında büyüme gösterir. Üçüncü aydan sonra genellikle boyutlarında çok az değişiklik olur. Büyük miyomlar (5 cm den büyük) daha fazla büyüme eğilimindedirler. Bazı miyomların boyutları hamilelik sıranda değişmeden kalabilir. Gebelik sırasında saptanan miyomlar rahim içerisindeki yeri, sayısı ve büyüklüğüne göre gebelikte birtakım sorunlar yaratabilir. Ancak miyomların gebelik sırasında bebekte sakatlık yapıcı herhangi bir zararı yoktur” diyor. </p>

<p><strong>SORU: Miyomların gebelik sırasında yaratabileceği sorunlar nelerdir?</strong></p>

<p><strong>CEVAP: </strong>Gebelik sırasında ağrıya yol açabilir. Miyom sayısına göre düşük ve erken doğum riski artar. Normal doğum yerine sezaryen gerekebilir. Doğum sonrası kanama riskinde artış olabilir. Gebelik sırasında miyom saptanan hastalarda genel bilgiler verilerek gebelik takip edilir. Miyomların yeri, sayısı ve büyüklüğü ultrason ile saptanır. Ağrı için ağrı kesiciler kullanılır. Yalnız bu ilaçların kullanımında doktor kontrolünde olmak gerekir. </p>

<p><strong>SORU: Miyom riskini azaltmak için nelere dikkat etmek gerekir?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong> Prof. Dr. Hüsnü Görgen “Yağlı ve kalorili beslenme miyom gelişimine yardımcı olmaktadır. Yapılan çalışmalarda vücut ağırlığında her 10 kg artışın miyom riskini yüzde 21  artırdığı, vücut yağ oranı yüzde 30’un üzerinde olan kadınlarda da miyom riskinin arttığı görülmüştür. Bu nedenle sağlıklı kilo verme, özellikle miyom riski taşıyan kadınlar için koruyucu olabilir. Beslenme alışkanlıklarının da miyom gelişimi üzerinde önemli etkileri olduğu gösterilmiştir. Kırmızı et yönünden zengin bir diyet, miyom riskini artırmaktadır.<strong> </strong>Bu etki, kırmızı etin yüksek doymuş yağ içeriği ve östrojen metabolizmasını etkileyen maddeler içermesiyle ilişkili olabilir. Buna karşın, yeşil sebzelerden zengin diyet ise miyom riskini azaltmaktadır. Öte yandan yeşil sebzelerin: antioksidan içeriği, lif açısından zengin olması, hormonal dengeyi desteklemesi vb sayesinde koruyucu etki sağladığı düşünülmektedir. Hareketsiz yaşam biçimi de hormonal dengesizliklere yol açarak miyom gelişimini tetikler. Yapılan çalışmalarda, düzenli fiziksel aktivitenin<strong> </strong>miyom gelişimi üzerinde koruyucu bir etkisi olduğu gösterilmiştir” diyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 19 Jul 2025 13:19:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/miyomlar-kansere-donusebilir-mi-1752920344.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Empatlar sürekli vererek tükeniyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/empatlar-surekli-vererek-tukeniyor-7231</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/empatlar-surekli-vererek-tukeniyor-7231</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, empat bireyler ile psikopat kişilerin ilişkilerinde karşılaşılabilecek durumlar hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Empat-psikopat ilişkisi güçlü gibi görünse de aslında toksik!</strong></p>

<p>Empatların, derin bir anlayış ve şefkat duygusuyla hareket ettiğini, psikopatlarınsa, bu derin anlayış ve şefkat duygusunu kendi çıkarı için kullanabileceği bir manipülasyon aracı olarak gördüğünü dile getiren&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Empat, başlangıçta sanki yaralı bir ruh gibi görünen psikopatı iyileştirmek amacıyla çekici bulur.” dedi.</p>

<p>Ancak zamanla, empatın sürekli veren, psikopatınsa sürekli alan ve kullanan biri olması sebebiyle ilişkinin bir kısır döngüye gireceğini ifade eden Şen, “Dışarıdan bakıldığında güçlü bir çekim gibi görünse de, aslında içten içe tüketen ve yıpratan toksik bir ilişkidir. Bu nedenle, bu durum bir çekim değil, yalnızca bir yanılgıdır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Psikopatlar karşı tarafın duygularını araç olarak kullanıyor, sevgi vermiyor!</strong></p>

<p>‘Psikopat biriyle mi birlikteyim?’ sorusunun cevabının nasıl anlaşılabileceğine değinen&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Psikopatlık aslında bir hastalık değil. Çoğu zaman anti-sosyal kişilik bozukluğunu tanımlamaya çalıştığımız bir durum gibi. Ama her anti-sosyalde psikopat değil.” dedi.</p>

<p>Psikopatların, genelde manipülatif davranışlar sergileyen, vicdan yoksunluğu ve empati eksikliği olan davranışlar gösterdiklerini aktaran Şen, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Başlangıçta bu kişiler çok karizmatik, çekici, güven verici olabilir. Günümüz deyimiyle böyle çok cool görünebilirler. Ancak zamanla aşırı kontrolcü, yalan söyleyen, sürekli suçluluk hissettiren, karşı tarafı sürekli suçlayan ve manipüle eden kişilere dönüşürler. Eğer ilişkide olduğunuz insanla kendinizi sürekli suçlu hissediyorsanız, sürekli kafanız karışık, ‘bir şey var ama ne olduğunu anlayamıyorum’ durumundaysanız, ‘ne yaparsam yapayım karşı tarafa yaranamıyorum, onu memnun edemiyorum’ duygusu içindeyseniz ve en önemlisi de sürekli ama sürekli kendinizi eksik, yetersiz ve değersiz hissediyorsanız karşınızdaki kişi bir psikopattır. En kısa zamanda ondan uzaklaşmanın bir yolunu bulmanız gerekiyor. Unutmayın psikopat kişiler duygularınızı araç olarak kullanırlar. Sevgi vermezler. Sadece sevgiymiş gibi yaparlar, sadece ve sadece sizi tüketirler.”</p>

<p><strong>Empatlar, iyileştirme güdüsüyle hareket ediyor!</strong></p>

<p>Empat kişilerin neden hep yardıma muhtaç kişilere çekildiği sorusunun cevabının, ‘şimşek neden hep paratonere düşer?’ gibi bir durum olduğunu kaydeden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen,&nbsp;&nbsp;“Gerçekten bir şimşeğin paratonere çekilmesi gibidir bu kişilerin yardıma muhtaç kişilere çekilmesi. Çünkü empat kişiler başkalarının duygularını çok derinlemesine hissederler, acıyı adeta içselleştirirler ve bu onlarda doğal bir duyarlılıktır.” dedi.</p>

<p>Empatların otomatik olarak yardım etme rolüne girdiklerine vurgu yapan Şen, “Yaralı, kırılgan ya da dengesiz insanlar da bu enerjiyi çok doğal bir şekilde fark eder ve onlara doğru gider. Bu durum bir denge kurmak yerine, daha çok toksik ilişkilerin oluşmasına neden olur. Çünkü empat kişi sürekli vermek ister ve verici rolündedir. Karşı tarafsa sadece almayı bilir ve alıcı rolündedir. Zamanla empat kişi tükenir. Sonuç olarak empatlar, iyileştirme güdüsüyle hareket eder ama bu, onların zamanla kendilerini tüketmekten başka bir işe yaramaz.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 19 Jul 2025 13:18:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/empatlar-surekli-vererek-tukeniyor-1752920327.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Seks bağımlılığı, tedavi edilmesi gereken ciddi bir sorun!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/seks-bagimliligi-tedavi-edilmesi-gereken-ciddi-bir-sorun-7207</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/seks-bagimliligi-tedavi-edilmesi-gereken-ciddi-bir-sorun-7207</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, seks bağımlılığının biyolojik ve psikolojik nedenleri ile etkileri hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Seks bağımlılığı da diğer bağımlılıklar gibi…</strong></p>

<p>Seks bağımlılığının hem biyolojik hem de psikolojik faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan multifaktöriyel bir süreç olduğunu aktaran&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Diğer madde bağımlılıklarında olduğu gibi, seks bağımlılığı da dopamin nörotransmiteri ile ilişkilidir. Birey, dopamin aracılığıyla haz, zevk ve tatmin duygusunu yaşadıktan sonra, her defasında bu tatminin şiddetini ve haz derecesini artırma eğiliminde olur.” dedi.</p>

<p>Bu durumun biyolojik açıklamasının oldukça basit olduğunu ifade eden Hajiyeva, “Dopamin salınımı belli bir süreden sonra tolerans gelişimine neden olur ve dopamin reseptörlerinde ‘down regülasyonu’ gerçekleşir. Yani, aynı cinsel aktiviteler dopamin salınımına yol açsa da, reseptörlerin duyarlılığı azaldığı için kişi eskisi kadar zevk alamaz. Bu da bireyin daha farklı cinsel fanteziler peşinde koşmasına, yeni dürtüler geliştirmesine ve farklı hazlar aramasına neden olur. Aslında bu süreç, diğer bağımlılık türlerinde de gözlenen tipik bir tolerans gelişimini yansıtır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Beynin fren mekanizması prefrontal korteksin gelişimi tamamlandıkça devreye girer!</strong></p>

<p>Kompulsif cinsel davranışlar gösteren bireylerin EEG’lerinde de belirgin değişiklikler saptandığına dikkat çeken&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Burada önemli bir nöroanatomik yapıya değinmek gerekir. Herkes bir arabanın freninin nerede olduğunu bilir, ama kendi vücudumuzun, zihnimizin, ruhumuzun ve beynimizin ‘freni’ nerededir? Bu fren, beynin prefrontal korteksidir.” dedi.</p>

<p>Prefrontal korteksin, dürtülerimizi, davranışlarımızı ve kompulsif eğilimlerimizi kontrol eden bir bölge olduğunu hatırlatan&nbsp;Hajiyeva, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bu bölgenin gelişimi 20-25 yaşlarına kadar devam eder. Bu nedenle, seks bağımlılığı, riskli cinsel davranışlar ve yoğun cinsel eğilimler özellikle genç yaşlarda daha sık görülür. Ancak zamanla prefrontal korteksin gelişimi tamamlandıkça, bu fren mekanizması devreye girer ve süreç daha kontrol edilebilir hale gelir. Dolayısıyla, bu bağımlılığın dopamin sistemi ve prefrontal korteks üzerinden işlediğini dikkate alırsak, biyolojik faktörlerin sürecin önemli bir parçası olduğunu söylemek mümkündür. Ancak psikolojik etkenleri de göz ardı etmemek gerekir. Çocuklukta yaşanan travmalar, akran zorbalığı, aile içi baskılar ve istismar gibi faktörler de bu tür patolojilerin gelişmesinde tetikleyici olabilir. Birey, yaşadığı bu duygusal boşluğu doldurmak için ani ve hızlı bir şekilde haz arayışına yönelebilir. Bu da kendini cinsel bağımlılık şeklinde gösterebilir.”</p>

<p><strong>Yalnızlık ve depresif sürece neden olabilir!</strong></p>

<p>Seks bağımlılığının bireylerin sadece cinsel hayatlarını etkilemekle kalmadığını vurgulayan&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Bireylerin sosyal, fizyolojik, işlevsellik, romantik ilişkiler gibi tüm alanlarına nüfus eder ve o süreçleri de negatif olarak etkiler.” dedi.</p>

<p>Bağımlılığın, bireylerin sürekli olarak zihinlerinde bastırması gereken bir dürtüyle birlikte ilerlediğini ve sürekli bastırılması gereken bir düşünce olduğu için bireylerin çok fazla kaygılı, endişeli olduklarını kaydeden&nbsp;Hajiyeva, “Bireylerin çok fazla kaygı ve endişeleri zamanla bireyleri toplumdan uzaklaştırabilir. Sosyal izolasyon ve yalnızlık süreçlerine neden olabilir. Yalnızlık, kendisiyle birlikte bir depresif süreci tetikleyebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Seks bağımlılığı kişinin tüm hayatını etkileyebiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Bu bireylerde utanç duygusuyla birlikte öz saygıda, öz değerde azalma, yetersizlik, değersizlik duygularının tetiklendiğine vurgu yapan&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Aynı zamanda tabii ki psikolojik faktörler dışında, bireylerin sosyal hayatları da sosyal izolasyonla ve yalnızlıkla birlikte çok fazla etkileniyor. İş hayatlarındaki işlevsellik çok azalıyor çünkü işlerine odaklanamıyorlar. Gerekli sorumlulukları yerine getiremiyorlar ve bu bireylerin işlerinden atılmasına kadar giden bir sürece neden olabiliyor.” dedi.</p>

<p>Bağımlı kişilerin romantik ilişkilerinin de olumsuz etkilendiğine işaret eden&nbsp;Hajiyeva, “Partneri ile arasında sürekli bir güvensizlik, sadakatsizlik süreçleri romantik ilişkileri de kötü etkiliyor. Bu da bireyin yalnızlığına, uzaklaşmasına ve izolasyonuna neden oluyor. Aynı zamanda burada fizyolojik faktörler de var. Fizyolojik faktörler arasında en fazla örnek verebileceğimiz korunmasız cinsel ilişkiler. Seks bağımlılıklarında çok fazla rastlanıyor ve bu da cinsel yolla bulaşan hastalıkların yayılmasını artırıyor. Bu yüzden bu süreci bir tek seks bağımlı olarak değil, tüm alanlara nüfuz eden, tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak algılamamız toplum açısından ve bizim açımızdan çok daha faydalı olacaktır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Çocuklara sağlıklı bir şekilde cinsel bilgilendirme yapılmalı!</strong></p>

<p>Seks bağımlılığına yönelik farkındalık oluşturmak için önerilerde bulunan&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Okullarda düzgün ve sağlıklı cinsel bilgilendirilmeler yapılabilir. Çünkü şu an sosyal medyayla birlikte çocukların çok fazla uygunsuz, gereksiz materyallere, cinsel uyarılara maruz kaldığını görüyoruz. Çocuklar cinselliği pornografik materyallerden öğrenmeye başladılar, oysaki cinsellik ve gerçek yaşamdaki süreçler daha farklı boyutlarda. Bu yüzden çocuklara sağlıklı bir şekilde cinsel bilgilendirmenin yapılması aslında bu süreçte atabileceğimiz çok önemli adımlardan biri.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 15 Jul 2025 12:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/seks-bagimliligi-tedavi-edilmesi-gereken-ciddi-bir-sorun-1752570881.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sosyal fobiler ergenlikte zirve yapıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/sosyal-fobiler-ergenlikte-zirve-yapiyor-7199</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/sosyal-fobiler-ergenlikte-zirve-yapiyor-7199</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sosyal fobi konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Sosyal kaygı ve sosyal fobi farklı kavramlar</strong></p>

<p>Sosyal fobik kişilerin çekingenliği ve utangaçlığı daha yoğun ve şiddetli yaşadıklarını kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Bu durum, kişinin meslek hayatını ve günlük yaşantısını olumsuz etkiler, gelişimini engeller. Sosyal fobi, kişinin tüm performansını etkiler ve zekasını, yeteneğini kullanmasını engeller. Bu nedenle sosyal kaygı ve sosyal fobi farklı kavramlardır. Kültürümüzde, özellikle Doğu kültüründe ve Anadolu’da utangaçlık yüceltilir. Bu durum, sosyal kaygı olarak görülebilir. Bu nedenle kişiler çekingen durur, fazla risk almaz ve sessiz kalırlar. Bu davranışları sosyal fobi olarak değerlendirmemek gerekir. Çünkü bunlar öğrenilmiş davranışlardır. Ancak sosyal fobisi olan bir öğrenci için derste tahtaya kalkmak bir eziyet haline gelir. Sözlü sınavda tutulur, hiçbir şey yapamaz, eli ayağı titrer, nefes alamaz, kıpkırmızı olur ve konuşamaz. Bildiklerini bile anlatamaz. Bu durum, sosyal kaygı yaşayan kişilerin tüm başarısını ve performansını olumsuz etkiler.” dedi.</p>

<p><strong>Çekingen kişiler istemedikleri halde yalnız kalırlar</strong></p>

<p>Bir de çekingen kişilik olduğunu ve literatürde ”avoidant kişilik” olarak geçtiğini anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Bu kişiler istemedikleri halde yalnız kalırlar. Yalnız kalmak istememelerine rağmen farkında olmadan kendilerini yalnızlığa sürüklemişlerdir. Bu kişiler içe kapanıktırlar. Şizoid kişiler de içe kapanıktır, ancak onlar yalnız kalmaktan rahatsız olmazlar, aksine hoşlarına gider. Oysa kaçıngan çekingen kişilikler, istemedikleri halde yalnız kalırlar. Sosyal çekingenliğin üzerine bir türlü gidemezler. Bir nevi sosyal felç geçirirler, ilerleyemez ve adım atamazlar. Kalabalık bir ortama girdiğinde herkesin ona baktığını hisseder. Sürekli olarak başkalarının dikkatinin üzerinde olduğunu düşünür. Bir topluluğa girdiğinde herkesin onu izlediğini zannedebilir ve hemen sessizce bir köşeye çekilip oturmayı tercih edebilir. Bu tür kişilerde kaçınma davranışı sık görülür.” diye konuştu.</p>

<p><strong>16-29 yaş aralığındaki bireylerin yüzde 36’sında sosyal kaygı görülüyor</strong></p>

<p>Yapılan araştırmalara göre, dünya genelinde 16-29 yaş aralığındaki bireylerin yüzde 36’sında sosyal kaygı görüldüğünü dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Bu oldukça yüksek bir oran. Genel olarak ise dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 8’i hayatlarının bir döneminde sosyal fobi yaşayabiliyor. İlginç olan ise sosyal kaygının gelişmiş toplumlarda daha yaygın olması, gelişmemiş toplumlarda ise daha az görülmesi. Gelişmekte olan toplumlarda, özellikle küresel kapitalist sistem rekabeti teşvik ettiği için sosyal kaygı daha fazla hissedilebiliyor. Atılgan olan, risk alan ve özgüveni yüksek bireyler başarıya ulaşırken, bunu yapamayan kişiler kendilerini yetersiz hissediyor. ‘Yapmam gerekiyor ama yapamıyorum’ düşüncesi, sosyal kaygıyı daha da artırıyor. Komşusunun kızıyla evlenen, babasının işini devralan ya da köy ortamında kalan bir bireyin sosyal beklentileri de daha sınırlı oluyor. Bu nedenle, sosyal kaygı bu toplumlarda daha düşük seviyede görülüyor. Ayrıca, sosyal kaygısı olan bireyler sürekli olarak güvenlik arayışında oluyor. ‘Güvende miyim, hata yapar mıyım?’ gibi düşüncelerle hareket ediyorlar. En büyük korkuları hata yapmak, mahcup olmak ve rezil olmaktır. Bu korkular, kaçınma davranışlarını daha da besliyor. Çoğunlukla bu kişiler mükemmeliyetçi bir yapıya sahiptir. Her şeyin dört dörtlük olmasını isterler ama ‘Bunu kusursuz yapamam’ düşüncesiyle hiçbir şey yapamaz hale gelirler.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sosyal fobisi olanlar, kendilerini güvende hissettikleri ortamlarda bu kaygıyı fazla hissetmiyor</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan<strong>,&nbsp;</strong>bazı çocukların, evde kendilerini güçlü hissederken, dışarıda tam tersi bir tavır sergileyebildiklerini kaydederek, “Evde anne ve babasına karşı agresif davranan bir çocuk, dışarıda sessiz ve uyumlu olabilir. Sosyal fobisi olan bireyler, kendilerini güvende hissettikleri ortamlarda bu kaygıyı fazla hissetmezken, dış dünyada tam tersine suskun, içine kapanık ve kaygılı olurlar. Otorite figürleri karşısında çekingen davranırlar ve kalabalık içinde konuşmakta zorluk çekerler.” dedi.</p>

<p><strong>Sosyal fobisi olan bireylerin mizahı kullanması, kaygıyı azaltır</strong></p>

<p>Sosyal fobisi olan bireylerin mizahı kullanması, kaygıyı azaltıcı bir teknik olarak oldukça etkili olduğuna da işaret eden Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:</p>

<p>“Bunun yanı sıra, kaygıya karşı tolerans geliştirmek de önemlidir. Terapilerde de bu konuya özellikle odaklanılır. Sosyal kaygıya sahip bireylerde, olay öncesi yaşanan ‘beklenti anksiyetesi’ yaygındır. Kişi, olacakları düşünerek büyük bir korku yaşar ve bu yüzden sürekli kaçınma davranışı gösterir. Kalabalığa karışmaz, topluma girmekten çekinir, otorite figürlerinin yanına gitmek istemez. Böyle bir durumda, el ve ayak titremesi, nefes darlığı gibi fiziksel belirtiler de ortaya çıkabilir. Bazı insanlar duygu ifade etmeyen, asık suratlı otorite figürleri karşısında daha da kaygılı hale gelirler. Sosyal kaygısı olan bireyler, kendilerini rahatlatmayan bu tür insanlardan uzak durma eğilimindedir. Bu noktada liderlik anlayışı da büyük önem taşır. Gerçek liderlik, parmak sallayan, sert ve otoriter bir tavır yerine, karşısındaki kişinin duygularını okuyarak güven ilişkisi kuran ve ona uygun şekilde rehberlik eden bir yaklaşımı gerektirir. Korkuyla yönetilen sistemlerde sosyal kaygıları gidermek pek mümkün olmaz. Ancak güven esasına dayalı yönetim anlayışında, liderin birkaç tebessümü veya olumlu geri bildirimi bile bireyin rahatlamasına yardımcı olabilir.”</p>

<p><strong>Sosyal fobi ergenlikte zirve yapıyor</strong></p>

<p>Sosyal fobinin genellikle çocukluk döneminde başladığını ve ergenlikte zirve yaptığını anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Zeki çocukların ergenlik döneminde akademik başarılarının düşmesinin en yaygın sebeplerinden biri de sosyal kaygı bozukluğudur.&nbsp;Sosyal fobisi olan bireylerin genellikle hatalı otomatik düşünceleri vardır. Terapilerde, bu tür hatalı düşünceler detaylı bir şekilde ele alınır ve analiz edilir. Kişi, bu düşüncelerini fark ettiğinde ve onların gerçekçi olmadığını anladığında, olumsuz düşüncelerini daha kolay yönetebilir. Sosyal kaygıya sahip bir kişi ‘sevgiyi hak etmiyorum, kötü bir insanım, berbat biriyim, yeterince iyi değilim, kendime güvenemem, güçsüzüm, zayıfım, başarısızım’ der. Bu kişiler genellikle kendilerini sürekli olumsuz bir şekilde algılarlar. Her insanın bir benlik algısı vardır. Eğer kişi, benliğini olduğundan daha büyük görüyorsa narsistik kişilik özellikleri sergileyebilir. Ancak sosyal fobisi olan bireyler, tam tersine, kendilerini olduğundan daha değersiz algılarlar. Bu da özgüven eksikliğine, korkaklığa ve depresyona yatkınlığa neden olur.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Bazı kişiler alkol kullanarak bu kaygıyı bastırmaya çalışıyor</strong></p>

<p>Bazı kişileri sosyal kaygıyı gizlemek için farklı başa çıkma yöntemleri geliştirebildiklerini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bazı kişiler alkol kullanarak bu kaygıyı bastırmaya çalışır. Alkol, kısa vadede rahatlama sağlasa da uzun vadede bağımlılığa yol açabilir. Sosyal fobisi olan bazı bireyler, sahneye çıkmak veya kalabalık içinde konuşmak gibi durumlarla başa çıkabilmek için alkol almaya başlar ve zamanla bu alışkanlık bağımlılığa dönüşebilir. Bu nedenle, sosyal fobi, alkol bağımlılığının arka planındaki önemli faktörlerden biri olabilir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Sosyal fobi ile yaşayanlar standart işlerini sürdürebiliyor</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan<strong>,</strong>&nbsp;bu durum psikoz seviyesine ulaşmadığı sürece sosyal fobi ile yaşayan bireylerin günlük temel ihtiyaçlarını karşılayabildiğini ve standart işlerini sürdürebildiğini kaydederek, “Genellikle çalışkan, sevilir ve fedakâr insanlardır. Ancak, kariyerlerinde yükseldiklerinde sosyal fobi belirgin hale gelebilir. Bir kişi iş yerinde terfi aldığında, daha fazla insanla iletişim kurması, toplantılar yönetmesi ve ekibini yönlendirmesi gerektiğini fark eder. Bu durumda, ‘Eyvah, artık daha çok konuşmam, insanları bir araya getirip onlarla iş birliği yapmam gerekiyor’ gibi düşünceler ortaya çıkar ve panik yapabilir. İşte bu noktada, birçok kişi terapist ya da uzmana başvurur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sosyal fobide ne tür tedaviler uygulanıyor?</strong></p>

<p>Sosyal fobi tedavisinde, öncelikle kişiye uygulanan çeşitli ölçeklerle sosyal fobinin şiddetinin belirlendiğini ve daha sonra, kişinin otomatik düşünceleri ve hatalı inanışları belirlendiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Tedavide çekirdek problemlere odaklanıldığında, sosyal fobiye dair birçok belirti de çözüme ulaşabilir. Günümüzde sıkça kullanılan yöntemlerden biri de VR (Virtual Reality - Sanal Gerçeklik) gözlükleridir. Bu gözlükler, üç boyutlu bir ortam sunduğu için kişi kendini gerçek bir toplantı salonunda gibi hisseder. Kendi sosyal kaygısının yoğun olduğu alana göre; kalabalık önünde konuşma, sunum yapma ya da insanlarla etkileşime girme gibi görevler verilir. Aynı zamanda, nörofeedback cihazları kullanılarak kişinin beyin dalgaları takip edilir. Kaygı seviyesi yükseldiğinde; Beta dalgaları artar, cilt sıcaklığı yükselir, terleme ve cilt iletkenliği artar. Bu fizyolojik tepkiler, cihazlar sayesinde anlık olarak izlenir. Geri bildirim terapisi uygulanarak, kişi bu durumlarla baş etmeyi öğrenir. Zamanla, maruz kalma terapisi ile duyarsızlaşma sağlanır. Kişi, denemeler ve uzman yardımıyla bu korkularını aşarak sosyal ortamlara daha rahat girmeye başlar.” diye konuştu. &nbsp;</p>

<p>Sosyal kaygısı olan bireylerin kadercilikten vazgeçmeleri gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Eğer ‘Bu benim kaderim’ diyerek durumu kabullenirlerse, bu bir seçim olur ve sorumluluk tamamen kendilerine ait hale gelir. Oysaki gelişmek için hesaplanabilir riskler almak gerekir.” dedi.</p>

<p><strong>Kültürel olarak sosyal fobiyi destekleyen bir yapıya sahip bir toplumuz</strong></p>

<p>Bizim toplumumuzun, kültürel olarak sosyal fobiyi destekleyen bir yapıya sahip olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Çocuklara ‘Sus küçüğün, söz büyüğün’ veya ‘Büyüklere cevap verilmez’ gibi ifadelerle büyümeleri öğütleniyor. Bu tür söylemler, sorgulamayı engelleyen, duyguların bastırılmasını teşvik eden ve utangaçlığı yücelten bir anlayışı beraberinde getiriyor. Geçmişte bu yaklaşım, gençlerin hata yapmasını önleyerek toplum içindeki uyumu artırıyordu. Ancak günümüz artık bir iletişim çağı ve küresel rekabetin son derece yoğun olduğu bir dönem. Bu ortamda başarılı olabilmek için barışçıl rekabet içinde yer almamız gerekiyor. Bu yüzden çocuklarımızın gelişimi için, onları koruyup her hatadan uzak tutmak yerine, hesaplanabilir riskler almayı öğrenmeleri gerekiyor. Özellikle sosyal kaygısı olan bireylerin, çaba sarf edebilecekleri, uğrunda mücadele edecekleri bir hedefleri olmalı. Eğer bir insanın ulaşmak istediği bir ego ideali varsa, bu hedefe giderken karşısına çıkan engelleri de aşabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Anne babalar çocuklarına hata yapma hakkı tanımalı</strong></p>

<p>Gençlere ”En büyük zafer, insanın kendisine karşı kazandığı zaferdir” mesajını da veren Prof. Dr. Tarhan, “Bu zafer; içimizdeki tembelliğe, korkulara, geçici heveslere, arzulara ve zevk tuzaklarına karşı verilen mücadeleyi kapsar. Gençler, bu mücadelenin başarı olduğunu bilmeli ve hata yapmaktan korkmamalıdır. Anne babalar da bu süreçte çocuklarına hata yapma hakkı tanımalıdır. Hata yaptığında, sadece hatalarına odaklanmak yerine, ‘Bak, şunları çok güzel yaptın, bunu da düzeltebilirsin’ diyerek destek olmalılar.” dedi.</p>

<p><strong>Sosyal medya sosyal fobiyi destekliyor</strong></p>

<p>Sosyal medyanın sosyal fobiyi desteklediğini de anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Günümüzde çocuklar sürekli bir şeyler seyrederek büyüyor. Ancak sürekli seyreden bir çocuk, ileride de hayatı seyretmeye başlıyor ve pasif, sosyal kaçınma içinde bir bireye dönüşüyor. Ellerinden düşmeyen tabletler, onların sosyal becerilerinin gelişmesini engelleyerek kaçıngan bir kişilik yapısına yol açıyor. Belki sosyal fobik gibi görünmüyorlar ama tembelleşiyorlar, yetenekleri köreliyor. Bu yüzden seyreden değil, sorgulayan ve üreten bireyler yetiştirmek istiyorsak, çocuklara hata yapma hakkı tanımalı ve ekran süresini sınırlandırmalıyız. Günümüzde pek çok ülke, çocukların ekran sürelerine kısıtlama getirdi. Bizde de bu konu tartışılıyor ve yakın zamanda özellikle 13 yaş altı çocuklar için bir düzenleme çıkması bekleniyor.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 14 Jul 2025 11:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/sosyal-fobiler-ergenlikte-zirve-yapiyor-1752483200.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünya yeme bozukluklarıyla mücadele ediyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/dunya-yeme-bozukluklariyla-mucadele-ediyor-7189</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/dunya-yeme-bozukluklariyla-mucadele-ediyor-7189</guid>
                <description><![CDATA[Yeme bozukluğu, kişinin fiziksel ve ruhsal sağlığını olumsuz etkileyecek şekilde geliştirdiği bir yeme alışkanlığı olarak özetlenebilir. Ruhsal olduğu kadar fiziksel sağlık problemlerine de yol açabilen bu bozukluk, farklı türlere sahip olsa da genellikle bireyin beden algısı ve duygusal durumu ile ilişkilidir. Yeme miktarı, sıklığı ve türünün sağlıksız bir şekilde değiştiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Psikolog Jülide Unutmaz, “Yapılan araştırmalara göre dünya nüfusunun yaklaşık yüzde sekizi yeme bozukluklarıyla mücadele ediyor ve bu durumdan en çok ergenler ile 12-35 yaş aralığındaki kadınlar etkileniyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Yeme bozukluğu, yemek yeme alışkanlıklarının ötesini ilgilendiren çok yönlü ve derin bir sağlık sorunu. Temelinde; bozulan gerçeklik ve beden algısı, öz güven sorunları ve travmatik yaşantılar gibi birçok etken barındırabileceğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Psikolog Jülide Unutmaz, “Tüm bu sayılanlar bireyin genel sağlığını ciddi şekilde tehdit edebilir. Günümüzde sosyal medya aracılığıyla şiddetini artıran toplumsal baskılar, özellikle genç yaştaki bireylerin ruhsal ve bedensel sağlığını olumsuz yönde etkileyebiliyor. Bu nedenle yeme bozuklukları konusunda farkındalık kazanmak ve özellikle dijital dünyanın olası risklerinden korunmayı öğrenmek oldukça önemli” dedi.</p>

<p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Psikolog Jülide Unutmaz, en sık rastlanan yemek bozukluklarını sıraladı:</p>

<p><strong>Anoreksiya nervoza</strong></p>

<p>Kişi kilo almaya yönelik yoğun ve sürekli bir korku duyar. Beden algısında ciddi bozulmalar meydana gelir ve kendisini aynada olduğundan çok daha kilolu ve farklı bir şekilde algılar. Bu bozuklukta birey, ideal ya da eksi seviyede olmasına rağmen kendini kilolu hisseder ve kilo verme çabalarını takıntılı bir şekilde sürdürebilir.</p>

<p><strong>Bulimia nervoza</strong></p>

<p>Birey kontrolünü kaybederek kısa sürede aşırı miktarda yemek yer, ardından da bu kalorileri telafi etme amacıyla kusma, aç kalma ya da aşırı egzersiz gibi davranışlara yönelir. Bu döngü, fiziksel sağlığı tehdit ederken aynı zamanda yoğun suçluluk, utanç ve bedeninden memnuniyetsizlik gibi duygularla kişinin ruhsal sağlığına da saldırır.</p>

<p><strong>Tıkınırcasına yeme bozukluğu (Binge eating)</strong></p>

<p>Kişi fiziksel açlık yaşamadan, yemeyi durduramayacak şekilde aşırı miktarda yiyecek tüketir. Diğer beslenme bozukluklarının aksine, ataklardan sonra yenen yiyeceklerden kurtulmak için telafi davranışlar gözlemlenmez ancak yine de yoğun pişmanlık, utanma ve depresif duygular ortaya çıkabilir.</p>

<p> <strong>Ruminasyon bozukluğu</strong></p>

<p>Daha önce çiğnenip yutulmuş olan yiyecek, istemsiz bir şekilde tekrar ağız içine getirilir. Bu yiyecek yeniden çiğnenebilir, yutulabilir veya tükürülerek vücut dışına atılabilir. Bu durum istemsizce tekrarlayan bir reflekse dönüşerek hem fizyolojik hem de psikolojik problemlere yol açabilir.</p>

<p><strong>Pika yeme bozukluğu</strong></p>

<p>Besin olarak kabul edilmeyen maddeler, sürekli ya da tekrarlayıcı bir şekilde yenir. Örneğin; kül, toprak, kâğıt, tırnak, saç, boya, tebeşir, sabun, deterjan ya da taş gibi maddelere karşı yeme isteği duyulabilir. </p>

<p><strong>Kaçıngan/kısıtlayıcı yeme bozukluğu (arfıd)</strong></p>

<p>Kişi yemek yemekten kaçınır ya da belirli gıdalara karşı aşırı hassasiyet gösterir. Bu kişiler genellikle yiyeceklere karşı ilgisizdir veya kokusu, dokusu ya da tadı nedeniyle bazı besinleri reddeder. </p>

<p><strong>Diğer belirtilen yeme bozuklukları</strong></p>

<p>Gece uykudan kalkıp yemek yenmesi gibi, daha az bilinen ya da tanı kriterlerini tam karşılamayan ancak yaşam kalitesini ciddi şekilde düşüren bozukluklardır. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 11 Jul 2025 13:31:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/dunya-yeme-bozukluklariyla-mucadele-ediyor-1752229906.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suya balıklama atlarken iki kere düşünün!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/suya-baliklama-atlarken-iki-kere-dusunun-7159</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/suya-baliklama-atlarken-iki-kere-dusunun-7159</guid>
                <description><![CDATA[Tatilde havuz ve denize girerken bir anlık dikkatsizlik, kalıcı sakatlıklara neden olabiliyor. Derinliği bilinmeyen sulara balıklama atlama sonucu meydana gelen yaralanmalar, kişiyi ömür boyu yatağa bağımlı hale getirebiliyor. Çünkü havuzun tabanına baş aşağı vurmak veya denizde bir kayaya denk gelmek boynun aşırı gerilmesine yol açabiliyor, bu da beyin sarsıntılarına ve travmatik beyin yaralanmalarına neden olabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Beyin, Sinir, Omurga ve Omurilik Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Mahmut Akyüz, bilinçsiz havuz ve deniz atlayışları sonucu yaşanabilecek rahatsızlar hakkında bilgi verdi.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Balıklama atlarken felç kalma riskine dikkat!&nbsp;</strong></p>

<p>Derinlik faktörü göz önüne alınmadan havuz, deniz ya da sığ sulara yapılan balıklama atlayışlar, boyun omurlarında kırılmalara neden olabilmektedir. Omuriliğin yakınında bulunan solunum merkezi, kırılma sonucu oluşan şişmelerden etkilenebilmektedir. Boğulmaya neden olabilecek bu durumun haricinde omurlarda meydana gelen kırılmalar, kişiyi felç riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Genellikle 15-25 yaş arası erkeklerde görülen bu tür kazalar, her yıl yaklaşık 500 kişiyi etkilemektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Balıklama atlama sonucu pek çok sağlık problemine davetiye çıkarabilir&nbsp;</strong></p>

<p>Suya balıklama atlama sırasında genellikle kafanın sert zemine çarpması sonucu travmalar yaşanmaktadır. Boyun omurgasının aniden ve şiddetli geri zorlanmasıyla omurilikte hasarlar oluşmaktadır. Omurilik sinir demetinde oluşan hasar, milyonlarca sinir hücresinin ölümüne neden olabilmektedir. Kaza sonucu omuriliğin tamamı hasara uğradığında duyu ve hareket kaybı yaşanabilmektedir. Omurilikteki sinir hücrelerini onarmak neredeyse imkansız olduğundan kişi ömür boyu tekerlekli sandalyeye mahkum kalabilir. Kısmi bir hasar söz konusu olduğunda ise hasarın derecesine göre hareket kayıpları ortaya çıkabilmektedir. Bunların yanı sıra; bağırsak, akciğer, böbrek gibi iç organlarda fonksiyon bozuklukları, idrar yolu enfeksiyonları ve ciltte bası yaraları oluşabilmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Çivileme tekniği son derece riskli</strong></p>

<p>Sığ sulara balıklama atlamanın yanı sıra “çivileme” olarak isimlendirilen, ayakların üzerine atlama hareketi de riskli sonuçlar doğurabilir. Zemine kontrolsüz çakılma sonucunda topuk, kalça, bel, sırt ve boyun omurlarında kırıklar oluşabilir. Balıklama atlayışta olduğu gibi çivileme olarak suya dalmak, omurların zarar görmesine ve kalıcı sakatlıklara neden olabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Yanlış müdahale felç riskini artırır!</strong></p>

<p>Bu tür kazalarda uyulması gereken ilk kural, kişinin uygun koşullarda hastaneye ulaştırılmasıdır. Sudan çıkartılan yaralının ağzında nefes almasını engelleyen yosun ve benzeri yabancı maddeler varsa temizlenmelidir. Kişi baş aşağı çevirerek silkeleme yoluyla su çıkarma yöntemi kesinlikle uygulanmamalıdır. Yaralı mümkün olduğu kadar az hareket ettirilmelidir. Boyun bölgesi bir boyunlukla sabitlenebilir. Yaralının gizli kırıkları olabileceği ihtimali unutulmamalıdır. Taşıma işlemi sırasında baş-boyun-gövde ekseni bozulmamalı ve sert bir sedye kullanılmalıdır. Yaralıya ilk müdahale sırasında uygulanacak yanlış bir işlem, kalıcı felce neden olabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Doğru zamanda uygun tedavi hayat kurtarır</strong></p>

<p>Bilinçsiz havuz ve deniz atlayışları sonucu meydana gelen kazalarda tanı ve tedavi yeterli donanıma sahip merkezlerde yapılmalıdır. Uzman doktor tarafından muayene edilen yaralıya tanı konulabilmesi için çeşitli radyolojik tetkikler yapılır. Bunun sonucunda cerrahi girişim gerektirecek bir durum saptanırsa en doğru cerrahi girişim için planlama yapılır. Ameliyatla omurilik ve sinir köklerine baskı yapan kemikler temizlenir. Gerek duyulan durumlarda, titanyum alaşımlı olan vida, plak, çubuk gibi materyallerle sabitleme yapılır ve hastanın kısa sürede hareket etmesi sağlanır.</p>

<p><strong>Atlayış yapılmadan dikkat edilmesi gerekenler;</strong></p>

<p>Yüzmek istenilen suların derinliğinin önceden araştırılması önemlidir. Atlayış yapılacaksa su derinliğinin en az 2 metre olmasına dikkat edilmelidir. Bunun dışında alınacak önlemler şöyle sıralanmaktadır:&nbsp;</p>

<p>·&nbsp;Sığ suları gösteren uyarı levhalarının bulunmadığı yerlerden uzak durulmalıdır.</p>

<p>·&nbsp;Dalgalı sularda derinliğin dalga boyuna göre değişebileceği unutulmamalıdır.</p>

<p>·&nbsp;Bulanık ve dibi görünmeyen sulara atlayış yapılmamalıdır</p>

<p>·&nbsp;Yıkılan iskelelere çıkılmamalıdır.</p>

<p>·&nbsp;Benzer vakaların sık yaşandığı ya da yaşanabileceği riskli bölgelerde, profesyonel cankurtaranlar bulundurulmalıdır.</p>

<p>·&nbsp;Bu tür kazaların daha çok gençler arasında yaşandığı göz önüne alınarak gerekli bilgilendirme ve eğitim çalışmaları yapılmalıdır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 08 Jul 2025 13:11:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/suya-baliklama-atlarken-iki-kere-dusunun-1751969477.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Buz da besin zehirlenmesine neden olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/buz-da-besin-zehirlenmesine-neden-olabilir-7156</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/buz-da-besin-zehirlenmesine-neden-olabilir-7156</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yaz aylarında özellikle içeceklere konulan ve uygun koşullarda depolanmayan buzlardan kaynaklı olarak ortaya çıkabilecek besin zehirlenmeleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>“Buz da bir besindir ve zararlı mikroorganizmaları barındırabilir”</strong></p>

<p>Yaz sıcaklarının artması ile birlikte besin zehirlenmeleri daha sık yaşanmaya başladığını hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Ancak son zamanlarda soğuk içecek tüketiminin artması ile birlikte besin zehirlenmelerinin yanı sıra buz zehirlenmeleri ile de karşılaşmaktayız. Buz da bir besindir ve zararlı mikroorganizmaları barındırabilir.” dedi.</p>

<p>Buzlar dondurulurken genellikle çeşme sularının kullanıldığını kaydeden Yiğit, “Eğer buz dondurulurken kullanılan su temiz değilse, buzlar bardaklara konulurken çıplak el ile dokunuluyorsa, buza dokunan kişinin elleri temiz değilse ve buzlar uygun koşullarda depolanmıyorsa zararlı mikroplar için de bir yaşam alanı haline gelebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Buz, hijyen koşullarına uygun olarak depolanmalı! </strong></p>

<p>Buz kullanılırken, buzların çözdürülüp tekrar dondurulmadığından ve temiz sudan yapıldığından emin olunması gerektiğini vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “İşletmeler buz yapmak için kullandığı makinelerin temizliğine özen göstermeli. Evde ise buz kalıplarını temizlerken koku oluşmaması için karbonatlı su kullanılabilir.” dedi.</p>

<p>Besin zehirlenmelerinin bozulmuş besinin tüketiminden birkaç saat veya birkaç gün sonra ortaya çıkabildiğini aktaran Yiğit, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Besin zehirlenmelerinde sıklıkla mide bulantısı, karın ağrısı, ishal gibi semptomlara rastlanır. Besin zehirlenmelerinde vücudun kaybettiği sıvıyı yerine koymak ve düşük yağlı beslenmek önemlidir. Buzun da bir besin olduğu, hijyen koşullarına uygun olarak depolanması ve tüketiciye sunulurken dikkatli olunması gerektiği unutulmamalı.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 08 Jul 2025 13:10:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/buz-da-besin-zehirlenmesine-neden-olabilir-1751969433.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>FERİHA AYDIN YAZDI SAĞLIKLI KİLO VERMEK</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/feriha-aydin-yazdi-saglikli-kilo-vermek-7116</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/feriha-aydin-yazdi-saglikli-kilo-vermek-7116</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>SAĞLIKLI KİLO VERMEK</p>

<p><br />
Hepimiz ideal kilo ya ulaşabilmek için hayaller kurarız. İçine giremediğimiz kıyafetin provasını yaparız. Üç aşağı beş yukarı derken diyete başlarız. Diyet deyince stres basar bir çoğumuz başlamadan bırakırız yada erteler dururuz. Çünkü düşünmek bile baskı yapar , yasaklar ise yeme isteğini artırır. İradesi güçlü olanlar &nbsp;istediği kiloya ulaşınca rehavete kapılıp tekrar yemeye başlayabilir, diyet ile verilen kilolar ve daha fazlası tekrardan geri alınabilir. Kilo vermeye niyet edince öncelikle doktorunuza başvurarak &nbsp;gerekli &nbsp;tahlilleri yaptırarak herhangi bir tıbbi rahatsızlık varmı diye muayene olmalıyız.</p>

<p>Troid hormonu &nbsp;eksikliği, Şeker ve insülin direnci gibi diğer kilo vermeye engel olabilecek hastalıklar varsa gereken tedaviler mutlaka &nbsp;yapılmalıdır.Ayrıca B12 vitamini &nbsp;ve demir eksikliği, D3 vitamini gibi hayati önem taşıyan vitamin ve mineraller hormon değerleri &nbsp;normal sınırlarda olmalıdır. Herşey yolunda &nbsp;ise sağlıklı beslenerek zayıflamaya niyetlenmek iyi bir başlangıç olacaktır. Diyetteyim diye değil ,sağlıklı besleniyorum diye düşünmeliyiz. Bilinçaltımız açlıkla mücadele planı yaparak yorulmaz, neyi ne kadar yiyebilirim diye beyne mesaj ilettiği için psikolojik olarak süreci &nbsp;pozitif yönden destekler.Kilo aldıran yiyecekleri zaten zamanla en aza indirip ,sağlıklı olanı tercih edeceğimiz için alışkanlıklarımız da değişecektir. Mide çok yemeye alıştığı için ilk başlarda az ile yetinmeyip sizden daha çok yemenizi isteyebilir.Tokluk hissi hemen oluşmayabilir ,zaman ve sabır gereklidir.Çünkü hormonların dengelenmesi bazen gecikir birkaç ayı bulabilir. Açlık hissi gelince, glisemik indeksi düşük meyve sebze ve lifli gıdalar, protein içeriği yüksek bakliyat ve et türleri, çiğ kuruyemişler uzun süre tok kalmamıza yardımcı olur.</p>

<p>Şekerli ve unlu gıdalar &nbsp;kan şekeri seviyesini aniden yükselttiği ve bir sonraki öğüne daha çok açlık hissi verdiği için uzak durulması yada mümkün olduğunca en aza indirilmesi gereklidir.Yeterli miktarda ve zamanında su içmek çok önemlidir. Aktif bir yaşam tarzımız yoksa, en azından günlük 20-30 dakikalık kısa yürüyüşler &nbsp;yapmalıyız.Şok diyetlerden ,tek tip beslenmeye dayalı kürlerden uzak durmalı ve diyet çaylarını bilinçsiz şekilde içmemeliyiz. Kısa sürede verilen kilolar bedendeki kas ve yağ dengesini bozar. Yağdan değilde kastan verilen kilolar kendimizi güçsüz ve isteksiz hissettirir.</p>

<p>Motivasyonumuz düşer. Kas kaybı ile vücutta sarkmalar meydana gelir. Bunu engellemek için dengeli ve bilinçli zayıflamak çok önemlidir. Bazen şok diyetler geri dönüşü olmayan hasarlar bırakabilir. Haftada bir yada iki gün sağlıklı olanlar için ,aralıklı olarak oruç &nbsp;tutmak, detoks etkisi yapacak, vücuttaki atık &nbsp;maddeleri atmamız kolaylaşacaktır.Bazen tok olduğumuz halde yemek yemek isteriz yiyerek mutlu olacağımızı düşünerek bedenimizi yorarız. Psikolojik açlık ile baş edebilmek için irademize sahip çıkmalıyız. Bedenimiz tokluk sinyali verir ama duyamayız. Stres herkesde farklı etki yapar, genellikle aşırı yemeye yönelerek rahatlamaya çalışırız. Bunu hissettiğimizde ilgi alanımızı başka konulara yönlendirme yapmalıyız. Yemek ile ilgili konuşmak ,sürekli yemek videoları izlemek &nbsp;iştahımızı artırır. Başka işlerle meşgul iken yemek yemeyi daha az düşünürüz. Ayrıca alışverişe tok olarak çıkmalıyız, herşeyi alıp yeme isteğimiz bizi fazladan tüketime zorlar. Buraya kadar kişinin dikkat etmesi gereken noktalar ve yapması gereken genel konulardan bahsettik.</p>

<p><br />
Enerjimiz bazen kendi kendimizi döndürmeye yetemez hale gelir, Stresli olduğumuzda &nbsp;yada hastalık durumunda enerjimiz düşer ve dengemiz bozulur, özellikle mide çakrası dengede değilse kişide kilo alma yada alamama durumu ortaya çıkar.Aşırı yeme yada iştahsızlık midemizdeki enerji dengesinin bozulmasının sonucunda kaçınılmaz olur.<br />
Bu durum bazen çocuklukta yada sonraki yaşlarda yaşanılan travma kaynaklı gelişebilir.Öncelikle travma terapisi ile bu durum çözüme kavuşturulmalı ,bilinçaltındaki olumsuz düşünceler olumluya dönüştürülmelidir. Biyoenerji ile enerji dengelenir.Kendimizi kontrol altına alabilmemiz ve iştahımızı tetikleyen durumlarda irade koyabilmemize destek olur. İdeal kiloyu koruyabilmek için de enerji desteği alınabilir. Ruhsal dalgalanmaları daha kolay atlatmak, kilo kontrolünü elinde tutmaya yardımcı olur.</p>

<p>FERİHA AYDIN</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 01 Jul 2025 13:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/feriha-aydin-yazdi-saglikli-kilo-vermek-1751364484.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme Kanseri Sonrası Yeniden Meme Oluşturma, Kadının Yaşam Kalitesini Artırıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/meme-kanseri-sonrasi-yeniden-meme-olusturma-kadinin-yasam-kalitesini-artiriyor-7112</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/meme-kanseri-sonrasi-yeniden-meme-olusturma-kadinin-yasam-kalitesini-artiriyor-7112</guid>
                <description><![CDATA[Meme kanserine bağlı olarak memenin alınmasından sonra plastik cerrahlar tarafından uygulanan yeniden meme oluşturma (meme onarımı/meme rekonstrüksiyonu) ameliyatları, kadınların hem fiziksel hem de psikolojik yönden yaşam kalitesini önemli ölçüde artırıyor. Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahı Uzmanı Doç. Dr. Bilge Kağan Aysal, bu ameliyatların tercihe bağlı olarak yapılmasına rağmen, kadınların sosyal yaşamlarını sürdürmelerine büyük katkı sağladığını belirtti. Meme kanseri sıklığının artması ve tedavideki başarılı sonuçların bu konunun önemini daha da artırdığına dikkat çeken Doç. Dr. Aysal, “Kadının özgüvenini yeniden kazanmasına da katkı sağlayan meme rekonstrüksiyonu ameliyatları, plastik cerrahinin en yüz güldürücü işlemlerinden biri” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em></em></p>

<p>Kadınlarda en sık görülen kanser türlerinden biri olan meme kanseri tedavisinde bir memenin veya iki memenin birden alınması gerekliliği hastaları hem fiziksel hem de ruhsal açıdan derinden etkileyebiliyor. Bu süreçte, doğru zamanlama ve yöntemle yapılan yeniden meme oluşturma ameliyatlarının kadının yaşam kalitesine büyük katkı sağladığını vurgulayan Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahı Uzmanı Doç. Dr. Bilge Kağan Aysal, plastik cerrahi desteğinin kadınların sosyal yaşantısında ve özgüveninde fark edilir bir iyileşme sağladığını ifade etti. Doç. Dr. Aysal, “Amacımız, hastalarımızı yeni bir memeyle taburcu etmek ve onları çok daha mutlu bir şekilde kıyafet giyebilir hale getirmek” diye konuştu.</p>

<p><strong>‘KADININ SOSYAL YAŞAMINI SÜRDÜRMESİNE KATKI SAĞLIYOR’</strong></p>

<p>Meme kaybının kadınlar için yalnızca fiziksel değil, duygusal olarak da çok yıkıcı olabildiğine dikkat çeken Doç. Dr. Aysal, “Meme kanseri günümüzde oldukça yaygın. Kanser hastalığının getirdiği olumsuz hislere ek olarak memesinin bir kısmını veya tamamını kaybetmek durumunda kalan kadın sayısı az değil. Estetik cerrahiyle yeniden meme oluşturmak, hem psikolojik destek hem de yaşam kalitesini artıran önemli bir adım. Bu ameliyatlar, plastik cerrahinin en tatmin edici uygulamalarından biri” dedi.</p>

<p><strong>‘MEMESİ ALINMIŞ HER HASTAYA YENİDEN MEME OLUŞTURMAK MÜMKÜN’</strong></p>

<p>Meme kanseri tedavisi amacıyla meme alınması ameliyatı sonrasında yeniden meme oluşturmanın mümkün olduğunu belirten Doç. Dr. Aysal, sözlerine şöyle devam etti: “Genel cerrahlar, kanseri tamamen ortadan kaldırmak amacıyla memenin bir kısmını ya da tamamını almak zorunda kalabiliyor. Bu noktada plastik cerrahlar olarak biz devreye giriyoruz. Memenin alınmasından hemen sonra, eş zamanlı olarak yeni bir meme oluşturmak mümkün. Ya da hastalarımız ilerleyen dönemlerde yeniden meme oluşturma ameliyatı için bize başvurabilir.”</p>

<p><strong>“BU AMELİYATLAR KANSER TEDAVİSİYLE ÇELİŞMEZ”</strong></p>

<p>Meme kanseri ameliyatından sonra yeni memenin ne zaman yapılacağına ve var olan meme kanseri riskiyle bir ilişkisi olup olmadığına değinen Doç. Dr. Aysal, şu bilgileri verdi: “Yeniden meme oluşturma, kanser tedavisiyle çelişmez. Kanserin tekrarlamaması için tüm önlemler alındıktan sonra, estetik cerrahlar yeni meme yapımına geçer. Ne Türkiye’de ne de yurt dışında, estetik kaygılarla eksik kanser ameliyatı yapılmaz. Bu işlemin, mevcut meme kanserinin tekrarlama riskini artırdığına dair herhangi bir bulgu bulunmamaktadır.”</p>

<p><strong>“FARKLI YÖNTEMLER KULLANILIYOR”</strong></p>

<p>Yeniden meme oluşturmak için iki farklı yöntem uygulandığını belirten Doç. Dr. Aysal, cerrahi seçeneklerle ilgili şu bilgileri verdi: “Yöntemlerden biri silikon implantlarla yeniden meme oluşturma ameliyatlarıdır. Diğer yöntemde ise hastanın kendi var olan dokuları yani hastanın öz dokuları kullanılarak yeniden meme oluşturulur. Silikon implantlarla yapılan ameliyatlarda, meme kanseri ameliyatında derinin bir kısmı korunur, içerisine silikon implantlar yerleştirilir ve dıştaki deriyle meme şekli verilir. Bu yöntemle hasta, kanser ameliyatından sonra memesini kaybetmediği için yaşayabileceği psikolojik etkiden de korunmuş olur. Öz doku tekniğinde ise karın veya sırt dokusu kullanılarak yeni bir meme oluşturulur. Örneğin, hafif göbeği olan bir kadına göbek dokusuyla meme yapılırken aynı anda karın germe işlemi de gerçekleştirilmiş olur. Hangi yöntemin tercih edileceği; hastanın genel durumu, cerrahın deneyimi ve hasta ile yapılan görüşmelere göre belirlenir.”</p>

<p><strong>“YENİDEN MEME OLUŞTURMA AMELİYATLARI, KANSER TANISI ALMIŞ HER HASTAYA YAPILABİLİR”</strong></p>

<p>Her yaştan kadına meme oluşturma ameliyatı yapılabileceğini vurgulayan Doç. Dr. Aysal şöyle konuştu: “Yeniden meme oluşturma ameliyatları, kanser tanısı almış her hastaya uygulanabilir. Yaş fark etmemektedir. Örneğin, 20 yaşında meme kanseri çok nadirdir ama yapılmaz mı? Elbette yapılır. Farklı bir hastada gen pozitifliği dediğimiz bir durum söz konusu olabilir. Ailesinde meme kanseri bulunan bir hastaya genetik analizlerle meme kanseri riski belirlenmiş olabilir. Risk analizlerini genel cerrahi yapar. Bu hastalara genel cerrahi uzmanları tarafından memelerin alınıp içleri boşaltılırsa kanserden korunabileceği söylenebilir. Bu durumda dahi plastik cerrahi tarafından yeniden meme yapılabilir. 40 ve 50 yaşındaki hastalara da meme oluşturma ameliyatı yapılabilir. Teknikler farklılık gösterebilir, hangi tekniğin uygun olacağı hastaya özel olarak değerlendirilir. Geçmişte memesi alınmış, göğsünde meme bulunmayan bir hastaya da yıllar sonra meme yapılması mümkündür. Böyle hastalar varsa başvurabilirler.”</p>

<p><strong>“HASTA-HEKİM UYUMU ÇOK ÖNEMLİ”</strong></p>

<p>Meme oluşturma ameliyatlarının bazı riskler barındırabileceğini belirten Doç. Dr. Aysal, şunları söyledi: “Her ameliyat gibi bu operasyon da bazı komplikasyonlar içerebilir. Enfeksiyon, doku ayrışması gibi durumlar oluşabilir. Ancak bu riskler yönetilebilir. Cerrah ve hasta uyum içinde çalıştığında bu süreç başarıyla yönetilir. Biz hastalarımızın yanında oluyor ve sürecin sonuna kadar destek veriyoruz.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 01 Jul 2025 12:14:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/07/meme-kanseri-sonrasi-yeniden-meme-olusturma-kadinin-yasam-kalitesini-artiriyor-1751361247.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Uyku bedeni, rüya ise ruhu dinlendirir!”</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-uyku-bedeni-ruya-ise-ruhu-dinlendirir-7100</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/prof-dr-nevzat-tarhan-uyku-bedeni-ruya-ise-ruhu-dinlendirir-7100</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bilinçaltı ve rüyalar konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>“İnsan, kendi varlığının farkında olan tek canlı”</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, canlılar arasında, özellikle memeliler grubunda yer alan insanın, bilinç sahibi olan tek varlık olduğunu dile getirerek, “Diğer hiçbir canlıda bilinç bulunmaz. Diğer canlıların zaman kavramı, geçmiş ve gelecek bilinci, varoluş bilinci, anlam arayışı ya da ölüm bilinci yoktur. Bunlar yalnızca insana özgü özelliklerdir. İnsan, kendi varlığının farkında olan tek canlıdır. ‘Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?’ gibi soruları sorabilmek bu bilincin göstergesi. Kişinin farkında olmadan yaptığı şeyler genellikle bilinçaltından kaynaklanır. Farkında olarak yapılan şeyler bilinçli; farkında olmadan yapılanlar ise bilinçsiz davranışlardır.” dedi.</p>

<p><strong>“Bilinç, kuantum bir varlık olarak ele alınıyor”</strong></p>

<p>Bu konuların yaklaşık 100 yıl önce Freud ve Jung gibi psikiyatristler tarafından da tartışıldığını, bilinç ve bilinçaltı arasındaki ilişkinin özellikle ruhsal hastalıklarla bağlantılı olarak ele alındığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “2000’li yıllardan itibaren nörobilimin gelişmesiyle birlikte bilince dair yeni tartışmalar ortaya çıkmıştır. Günümüzde bilinç, beynin üzerinde bir varlık olarak; hatta bazı görüşlere göre kuantum bir varlık olarak ele alınmaktadır. Bilinç günümüzde hâlâ psikiyatrinin en temel tartışma konularından biridir. Bilinç, belki de psikiyatrinin kuantumudur. Bilinçaltı, bir insanı analiz etmeye çalıştığımızda karşımıza çıkan, kişinin bazen kendisinden bile beklemediği davranışların kaynağıdır. Bazı insanlar, hiç düşünmeden otomatik tepkiler verebilir ya da refleksif davranışlar sergileyebilir. Üstünlük kompleksi ya da aşağılık kompleksi gibi durumlar bilinçaltı mekanizmalarla ilişkilendirilmiştir. Bu durumları açıklamak için psikolojide çeşitli savunma mekanizmaları geliştirilmiştir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>“Örtük bellek, farkında olmadan otomatik şekilde kullandığımız bilgileri barındırıyor”</strong></p>

<p>Günümüzde nörobilimin bu konuyu getirdiği noktada, “bilinçaltı” yerine artık “implisit memory”, yani örtük bellek kavramının kullanıldığını anlatan Tarhan, “Bilincin karşılığı ise ‘eksplicit memory’ yani açık bellek olarak tanımlanır. Açık bellek, farkında olduğumuz ve bilinçli şekilde hatırladığımız bilgileri içerirken; örtük bellek, farkında olmadan otomatik şekilde kullandığımız bilgileri barındırır. Bilinçaltı, kişinin düşünmeden gerçekleştirdiği otomatik davranışlardır. Bu, beyinde kısa yollar aracılığıyla oluşur. Yani sadece felsefi ya da soyut bir konu değildir; nörobiyolojik karşılığı vardır. Kişinin örtük bellek (bilinçaltı) ve açık bellek (bilinç) mekanizmalarını ne kadar iyi yönetebildiği, hayatını ne ölçüde kontrol edebileceğini belirler.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>“Bir kişi, karşısındaki birine aniden yoğun bir tepki verebilir”</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bilinçaltı ve bilinçdışı kavramların kimi zaman karıştırılsa da farklı şeyleri ifade ettiğini söyleyerek, şöyle devam etti:</p>

<p>“Bir kişi, karşısındaki birine aniden yoğun bir tepki verebilir. Bu durumu analiz ettiğinizde görürsünüz ki, tepki gösterdiği kişi aslında geçmişte ona zarar veren bir kişiye fiziksel ya da davranışsal olarak benzemektedir. Kişi bunun farkında değildir ama bilinçaltı bu benzerliği çağrıştırır ve otomatik bir tepki oluşturur. Yani karşısındaki kişi aslında bir yanlış yapmamış olsa bile, kişi geçmişte yaşadığı olumsuz deneyimin etkisiyle tepki verir. Bu, bilinçaltının devreye girmesiyle olur. Bu tür bilinçaltı tepkilerin rüyalarla da yakın ilişkisi vardır. Bu nedenle Freud, ‘rüyalar bilinçaltına giden kral yoludur’ demiştir. Ona göre rüyalar, bilinçaltına ulaşmanın en kolay ve doğrudan yoludur. Jung ise, bilinç ile bilinçaltı arasında köprüler olduğunu söylemiştir. Yani her iki yaklaşım da rüyaların ve bilinçaltının birbiriyle sıkı bir ilişki içinde olduğunu kabul eder.”</p>

<p><strong>Gündüz rüyası kaygılı kişilerde görülüyor</strong></p>

<p>Hipnozun da rüyanın da uykunun da farklı bir bilinç durumu olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Üç tür gerçeklik var. Fiziksel gerçeklik; şu anda içinde yaşadığımız, somut gerçekliktir. Hayal gerçekliği; hayal kurarken yaşadığımız gerçekliktir. Kişi hayal kurar, sonra hayalin bittiğini fark edip tekrar fiziksel gerçekliğe döner. Beyin burada hemen bir ‘gerçeklik testi’ yapar ve bugüne, şimdiye odaklanır. Rüya gerçekliği; rüya sırasında kişi başka bir gerçeklikteymiş gibi yaşar. Uyanınca kısa bir ‘alacakaranlık dönemi’ yaşanır ve ardından rüyanın rüya olduğu anlaşılır. Mesela, dizi rüyalar ya da lüsid rüyalar dediğimiz rüya türlerinde bilinç ile bilinçaltı arasında kısa geçişler olur. Yapılan anketlere göre, her 100 kişiden yaklaşık 40’ı lüsid rüya gördüğünü söylüyor. Yani lüsid rüyalar nadir bir durum değildir.” dedi.</p>

<p>Gündüz uyanık olan bir kişi, dışarıdan hayal kuruyor gibi görünse de aslında ‘gündüz rüyası’ yaşıyor olabileceğini de ifade eden Tarhan, “Bu, Maladaptif Daydreaming olarak bilinen bir durumdur. Özellikle kaygılı kişilerde sık görülür. Kişi gündüz düşleriyle gerçeklik arasında gidip gelir ve bu durum davranışlarını da etkileyebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Rüyalar uzay ve zaman kavramlarının dışında işliyor</strong></p>

<p>Bilincin kuantumu” ya da “ruh sağlığının kuantumu” denilen alanın rüya dünyası olduğunu ve rüyaların da uzay ve zaman kavramlarının dışında işlediğini anlatan Tarhan, “Jung bu konuda şöyle der, ‘İnsanın ruhunun uzay ve zamanın dışında bir parçası olması gerekir.’ Burada Jung’un ‘ruh’ tanımı, dini literatürdeki ruh kavramına oldukça benzer. İnsan, başka bir enerji bandından gelmiş, bu dünyada fiziksel gerçeklikte yaşıyor ve ölümden sonra başka bir enerji düzlemine geçiyor olabilir. Yani insanın varlığı sadece bu dünyayla sınırlı değildir. Biz bu geniş denklemin sadece simülatif bir bölümündeyiz. Rüyalar ise bu denklemle bağlantı kurduğumuz alanlardır.” diye konuştu.</p>

<p><strong>‘Evren bir simülasyon olabilir mi?’</strong></p>

<p>Kuantum fiziğiyle uğraşan bilim insanlarının çalışmalarına işaret eden Tarhan, şunları anlattı:</p>

<p>“Gözlemlediğimiz şey var olur, gözlemlemediğimiz şey yok gibi davranır. Hatta bu noktada şöyle bir tartışma da vardır: Kara deliklerin ötesinde bu evreni gözlemleyen, üstün bir bilgisayar teknolojisi kullanan başka varlıklar olabilir mi? Bu fikir, bazı bilimsel çevrelerde ‘evren bir simülasyon olabilir mi?’ sorusunu gündeme getirmiştir.&nbsp;Bu düşünceler kutsal metinlerde de yankı bulur. Kur’an-ı Kerim’e bakıldığında, bazı yorumlara göre ”Biz sanki Tanrı’nın zihninde yaşıyormuşuz” gibi bir bakış açısı ortaya çıkmaktadır. Bu görüşler nedeniyle tarih boyunca birçok düşünür eleştirilmiş, hatta bazıları deli ilan edilmiş ya da yargılanmıştır. Oysa bugün kuantum fiziği bu soruların bilimsel zeminlerde tekrar tartışılmasına olanak tanımaktadır. Çünkü kuantum, belirsizlikleri tanımlamaya çalışan bir bilim dalıdır.”</p>

<p><strong>Uyku sırasında beynin nasıl davranıyor?</strong></p>

<p>Bazı bilim insanlarının ‘Acaba rüya, insanın kuantum evrenle bağlantı kurduğu bir alan mı?’ sorusunu da sorduğunu ifade eden Tarhan “Bu durum rüyayı sadece bilinçaltıyla değil, aynı zamanda kuantum fizik, psikiyatri, felsefe ve spiritüalite gibi farklı disiplinlerin ortak tartışma alanına taşımaktadır. Bu yüzden bugün dünyada birçok yerde rüya laboratuvarları kurulmakta, rüya üzerine bilimsel araştırmalar yapılmaktadır. Uyku sırasında beynin nasıl davrandığı, özellikle de rüya dönemlerinde nasıl çalıştığı incelenmektedir.” dedi.</p>

<p><strong>Bastırılmış travmalar çözümlenmeli</strong></p>

<p>Terapi süreçlerinde zaman zaman bilinçli zihinle bilinçaltına ulaşmaya çalışıldığını kaydeden Tarhan, ancak bazı zor vakalarda, özellikle bastırılmış travmaların çözümlenmesi gerektiğinde, bilinçli yöntemlerin yetersiz kalabildiğini, bu gibi durumlarda, kişiyi uyku ve uyanıklık arasındaki bir bilinç düzeyine getiren, anestezi benzeri ilaçların kullanıldığı bir yöntem olan narkoanalizin devreye girebildiğini ve çözülmemiş bir travmanın çözülebildiğini anlattı.</p>

<p><strong>Travma çözüldüğünde rahatlama yaşanıyor</strong></p>

<p>Bilinçaltının, beyinde kapsüllenmiş bir travmatik ağ gibi davranabildiğini, bu ağlara ulaşmanın, adeta bir apsenin boşaltılması gibi olduğunu belirten Tarhan, “Travma çözüldüğünde kişi hem zihinsel hem de fiziksel olarak rahatlama yaşar. Bugün bu tür durumlar için nadiren narkoanaliz kullanılıyor. Bunun yerine daha yaygın ve güvenli bir teknik olan EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) yöntemi tercih ediliyor. Bu teknikte sağ ve sol beyin lobları ses ya da göz hareketleriyle eş zamanlı uyarılır. Bu sayede kişi, bastırdığı travmatik anıların farkına varır ve onları yeniden işleyebilir.&nbsp;Tüm bu yöntemlerde ortak nokta, kişide farklı bir bilinç durumu oluşturmaktır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>“Asıl ruhsal dinlenme, rüya sırasında gerçekleşir”</strong></p>

<p>Rüya görmenin bizim genetik algoritmamızın bir parçası olduğunu kaydeden Tarhan, “Bir insanın rüya görmemesi mümkün değil. Herkes rüya görüyordur, hatırlamıyordur. Öyle ki, doğuştan görme engelli olan bebekler bile rüyada gülümseyebilir. Henüz görme duyusu gelişmemiş, hayatı tanımamış bu bebeklerin uykuda tebessüm etmeleri, rüyanın yalnızca dış dünyadan alınan verilerle değil, beynin içsel mekanizmalarıyla ilgili bir süreç olduğunu gösterir. Bu durum, rüyanın beynimizin temel bir fonksiyonu olduğunu kanıtlar niteliktedir. Henüz soyut kavramları bile bilmeyen bir bebeğin, rüyada gülümsemesi ise beynin uzay-zamanın ötesinde çalışan bir alanına işaret eder. Rüya görmek, insanın fizyolojik bir özelliğidir. Uyku bedeni, rüya ise ruhu dinlendirir<strong>.</strong>&nbsp;Asıl ruhsal dinlenme, rüya sırasında gerçekleşir.” dedi.</p>

<p><strong>“Rüya görmek, fizyolojik bir ihtiyaçtır”</strong></p>

<p>Bilinçaltının, aslında örtülü belleğimiz olduğunu ve beynimizde fizyolojik karşılığının bulunduğunu dile getiren Tarhan, “Rüyalar da bu örtülü belleğin bir sonucudur. Rüya görmek, fizyolojik bir ihtiyaçtır. Rüyayı yok ederek bir kişide şizofreni benzeri belirtiler oluşturabilirsiniz. REM uykusu sırasında kişi her rüyaya daldığında uyandırılırsa, bu ciddi psikolojik bozulmalara yol açabilir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Terapi sürecinde olan biri için rüyalar anlamlı olabilir</strong></p>

<p>Eğer kişinin bir ruhsal problemi yoksa, rüya yorumlarıyla uğraşıp vakit kaybetmesine gerek olmadığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ancak psikiyatrik tedavi gören veya terapi sürecinde olan biri için rüyalar anlamlı olabilir. Örneğin, kişinin gerçek hayatta bir korku yaşamamasına rağmen rüyasında korkulu bir durumla karşılaşması, aslında bilinçaltında işleyen ve terapide kullanılabilecek faydalı bir motiftir. Rüyalar genellikle sembollerle doludur. Örneğin, rüyada aslan görmek güç ve cesareti; su görmek şefkati; köpek görmek ise güven veya arkadaşlık arayışını simgeleyebilir. Bu yorumlar rüya tabir kitaplarında yer alır. Ancak bu semboller her birey için aynı anlamı taşımaz. Önemli olan, rüyayı kişinin kendi psikolojik yapısına uygun şekilde yorumlamaktır.” diye anlattı.</p>

<p><strong>Toplumumuzda rüyalardan etkilenme oranı çok yüksek&nbsp;</strong></p>

<p>Negatif düşünen insanların rüyalarla ilgili genellikle olumsuz senaryolar ürettiklerini, pozitif yapılı kişilerin ise rüyalarını daha olumlu yorumlama eğiliminde olduğunu kaydeden Tarhan, “Ancak bizim toplumumuzda rüyalardan etkilenme oranı oldukça yüksek, yapılan araştırmalara göre bu oran yüzde 85’e kadar çıkabiliyor. Bu da demek oluyor ki, birçok insan rüyalardan etkilenip yanlış kararlar alabiliyor, ilişkilerini bile bu yüzden zedeleyebiliyor.” dedi.</p>

<p><strong>Rüyalar asla anlamsız değil…</strong></p>

<p>Rüyaların asla anlamsız olmadığını ve sembollerle konuştuğunu ifade eden Tarhan, “Ancak bu sembollerin dilini bilmiyorsanız, rüyaları anlamanız mümkün olmaz. Üstelik bu semboller evrensel değildir; kişiye özeldir. Rüyalar kişisel deneyimlerden ve duygulardan beslenir. Evrensel bir dil kullanmazlar, bireyin iç dünyasına göre şekillenirler. Bu yüzden bir rüyayı anlamak istiyorsanız, sembolün o kişi için ne anlama geldiğini çözmeniz gerekir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Rüya yorumlarının, analiz aşamasında önemli bir araç olsa da tedavi sürecinde her zaman aynı başarıyı göstermediğini kaydeden Tarhan, “Bu nedenle psikanalizin günümüzdeki evrimi nöropsikanaliz olarak adlandırılır. Artık bilinçaltını tanımak geçmişe göre daha kolay. Gelişen teknikler sayesinde, birçok yöntemle bilinçaltına ulaşmak mümkün hale geldi.” diye konuştu.</p>

<p><strong>İlham bazen uyanıkken bazen de rüyada ortaya çıkar</strong></p>

<p>Haberci rüyalar kavramına dikkat çeken Tarhan, “Kişi rüyasında birini görüyor ve ertesi gün o kişi gerçekten karşısına çıkıyor. Toplumda bu tür rüyaları görenlerin oranı yüzde 50-60 civarındadır. Hemen herkesin hayatında bu şekilde sezgisel, anlamlı bir rüya deneyimi olmuştur. Asıl önemli olan ise bu rüyaların doğru şekilde yorumlanabilmesidir. Eğer kişi gördüğü rüyayı yorumlamazsa, bazen bu durum sorunlara yol açabilir. İnsan bir konuya aşırı odaklandığında, buna yaratıcı düşünce denir ve bu yoğun konsantrasyon sonucu aniden ilham gelir. Bu ilham bazen uyanıkken, bazen de rüyada ortaya çıkar. Dolayısıyla evrende henüz tam olarak anlayamadığımız bir anlam boyutu olabilir. Rüyalar da zaman zaman bu boyutla bağlantı kurmanın yollarından biri olarak değerlendirilebilir.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 30 Jun 2025 13:34:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/prof-dr-nevzat-tarhan-uyku-bedeni-ruya-ise-ruhu-dinlendirir-1751279666.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Feriha Aydın: Biolina Bioenerji ile Tok Kalarak Zayıflayın</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/feriha-aydin-biolina-bioenerji-ile-tok-kalarak-zayiflayin-7088</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/feriha-aydin-biolina-bioenerji-ile-tok-kalarak-zayiflayin-7088</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h1>Biolina Bioenerji ile Tok Kalarak Zayıflayın</h1>

<p>Biolina Bioenerji olarak, sağlıklı bir şekilde zayıflamanın, sadece fiziksel değil aynı zamanda ruhsal ve enerjik dengeyi sağlamaktan geçtiğine inanıyoruz. Tok kalarak zayıflama yöntemiyle, açlık hissini dengeleyebilir ve doğru zamanda doğru şekilde beslenebilirsiniz. Bioenerji terapisi ile, yeme isteğinizi kontrol altında tutarak kilo verme sürecini hızlandırıyoruz.</p>

<h2>Tok Kalarak Zayıflama Nedir?</h2>

<p>Tok kalarak zayıflama, vücudun doğal işleyişini destekleyerek açlık hissinin kontrol edilmesidir. Bu yöntemde, bioenerji terapisi kullanılarak vücuda gerekli olan enerjiler aktarılır ve kişiye sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırılır. Bu sayede kişi, daha az yemekle doygunluk hissini elde eder ve kilo verme süreci doğal bir şekilde hızlanır.</p>

<h3>Bioenerji Terapisi ile Yeme Alışkanlıklarını Düzenleme</h3>

<p>Bioenerji seansları, kişilerin vücut enerjisini dengeleyerek, gereksiz yemek yeme isteğini ortadan kaldırır. Yeme alışkanlıklarını düzenleyen bioenerji terapisi sayesinde, kişi daha az yemekle daha uzun süre tok kalır ve vücudu enerji dengesini sağlar. Ayrıca, ruhsal denge de kurularak duygusal yeme krizlerinin önüne geçilir.</p>

<h2>Metabolizmayı Hızlandırarak Kilo Verin</h2>

<p>Bioenerji terapisi ile metabolizma hızlandırılır ve vücut daha fazla kalori yakmaya başlar. Bu süreçte, kişiye özel seanslar düzenlenerek, zayıflama süreci kişiye özgü bir şekilde yönetilir. Bioenerji terapisi sayesinde, metabolizma hızı artırılır ve vücutta biriken toksinler temizlenir.</p>

<h3>Biolina Bioenerji'nin Farkı</h3>

<p>Biolina Bioenerji olarak, zayıflama sürecinde size rehberlik ediyoruz. Her bireyin ihtiyaçları farklıdır, bu yüzden tedavi süreci kişiye özel olarak planlanır. Online ve yüz yüze seans seçeneklerimizle, sağlıklı bir şekilde kilo verme yolculuğunuzda yanınızdayız. Bioenerji terapisi, kilo kontrolünüzü sağlamak için etkili ve doğal bir yöntemdir.</p>

<h2>Tok Kalarak Zayıflamak İçin İlk Adımı Atın</h2>

<p>Biolina Bioenerji ile sağlıklı ve doğal bir şekilde zayıflayın. Tok kalmanın ve kilo vermenin sırlarını öğrenmek için bizimle iletişime geçin. Bioenerji terapisi ile açlık hissinizi dengeleyin ve sağlıklı bir yaşam için adım atın.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Jun 2025 11:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/feriha-aydin-biolina-bioenerji-ile-tok-kalarak-zayiflayin-1751101371.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erken ergenlik boy kısalığına neden olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/erken-ergenlik-boy-kisaligina-neden-olabilir-7079</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/erken-ergenlik-boy-kisaligina-neden-olabilir-7079</guid>
                <description><![CDATA[Çocukların bedensel, ruhsal ve sosyal olarak yetişkinliğe adım attığı doğal bir gelişim dönemi olan ergenlik yaşı kız çocuklarında ortalama 10 yaş, erkek çocuklarında ise 11 yaş civarında başlıyor. Üreme hormonlarının etkisiyle bir dizi değişimin yaşandığı ergenlik belirtilerinin kızlarda 8, erkeklerde 9 yaşından daha erken başlaması ise “erken ergenlik” olarak tanımlanıyor. Dünyada ve ülkemizde her bin çocuktan 2-6’sını etkileyen erken ergenliğin görülme oranı, çağımızın önemli bir sorunu olan obezite ile bazı kimyasal ve hormonal ürünlerin tüketiminin artmasına paralel olarak yükseliyor. Erken ergenlik, bazı çocuklarda boy kısalığına neden olabildiği için ebeveynlerin son yıllarda en çok kaygılandıkları konuların başında geliyor. Acıbadem International Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Aliye Sevil Sarıkaya, aslında erken ergenliğin erken ve doğru tedaviyle yönetilebilen bir durum olduğunu belirterek, “Ayrıca, erken ergenliğin sadece küçük bir bölümünde tedaviye ihtiyaç duyulur. Tedaviden etkin sonuç alınmasında ise ailenin bilinçli ve dikkatli olması, gereksiz korkuya kapılmadan, ancak geç kalmadan uzman görüşü alması çok önemlidir. Bu nedenle, çocuğun büyümesi düzenli olarak takip edilmeli; boy ve kilo takibi aksatılmamalıdır” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Çocukların bedensel, ruhsal ve sosyal olarak yetişkinliğe adım attığı doğal bir gelişim dönemi olan ergenlik yaşı kız çocuklarında ortalama 10 yaş, erkek çocuklarında ise 11 yaş civarında başlıyor. Üreme hormonlarının etkisiyle bir dizi değişimin yaşandığı ergenlik belirtilerinin kızlarda 8, erkeklerde 9 yaşından daha erken başlaması ise “erken ergenlik” olarak tanımlanıyor. Dünyada ve ülkemizde her bin çocuktan 2-6’sını etkileyen erken ergenliğin görülme oranı, çağımızın önemli bir sorunu olan obezite ile bazı kimyasal ve hormonal ürünlerin tüketiminin artmasına paralel olarak yükseliyor. Erken ergenlik, bazı çocuklarda boy kısalığına neden olabildiği için ebeveynlerin son yıllarda en çok kaygılandıkları konuların başında geliyor. <strong>Acıbadem International Hastanesi</strong><strong> Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Aliye Sevil Sarıkaya,</strong> aslında erken ergenliğin erken ve doğru tedaviyle yönetilebilen bir durum olduğunu belirterek, “Ayrıca, erken ergenliğin sadece küçük bir bölümünde tedaviye ihtiyaç duyulur. Tedaviden etkin sonuç alınmasında ise ailenin bilinçli ve dikkatli olması, gereksiz korkuya kapılmadan, ancak geç kalmadan uzman görüşü alması çok önemlidir. Bu nedenle, çocuğun büyümesi düzenli olarak takip edilmeli; boy ve kilo takibi aksatılmamalıdır” diyor. </p>

<p><strong>Kızlarda 10 kat fazla görülüyor</strong></p>

<p>Erken ergenlik; gerçek ergenlik ve yalancı ergenlik olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Gerçek erken ergenlik; beyindeki hipotalamus-hipofiz sisteminin zamanından önce aktive olmasından kaynaklanıyor. Hipotalamus-hipofizden hormonların salınımının artmasıyla kız ve erkeklerde yumurtalar uyarılıyor ve bu tablo cinsellik hormonlarının artışına neden oluyor. Erken ergenlik kızlarda 10 kat fazla görülüyor ve çoğunlukla sebebi bulunamıyor. Erkek çocuklarında nadir rastlanırken, daha çok santral sinir sistemi lezyonları, kist, iyi veya kötü huylu tümör, travma veya enfeksiyon gibi patolojik etkenlerden kaynaklanıyor. Yalancı erken ergenlik ise hipofiz uyarısından bağımsız olarak, cinsiyet hormonlarının farklı nedenlerle artması olarak tanımlanıyor.   İyi veya kötü huylu tümörler,   kongenital  adrenal hiperplazi (Böbrek üste bezinin bir hastalığı ) ile Mc Cune Albright sendromu yalancı erken ergenlik sebebi olabiliyor. </p>

<p><strong>Ani ve hızlı boy uzamasına dikkat! </strong></p>

<p>Kız çocuklarında memede tek veya çift taraflı büyüme, erkek çocuklarında testis hacmindeki artış, erken ergenliğin ilk habercileri oluyor. Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Aliye Sevil Sarıkaya, “Kız çocuğunda sekiz yaşından önce meme gelişimi başladıysa, erkek çocuğunda dokuz yaşından önce testislerde büyüme oluştuysa, her iki cinsiyette ani ve hızlı boy uzaması dikkat çekiyorsa, ⁠davranışsal ve ruhsal değişiklikler belirginleştiyse, çocuk endokrinolojisi uzmanı olan hekime başvurmakta gecikmeyin” uyarısında bulunuyor. <strong> </strong></p>

<p><strong>Obezite erken ergenliğin yaygın bir sebebi</strong></p>

<p>Ailede erken ergenlik öyküsünün olması riski artırsa da çevresel etkenler çok daha<strong> </strong>fazla etkili oluyor.<strong> </strong>Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Aliye Sevil Sarıkaya, çocuklarda son yıllarda hızla artış gösteren obezitenin erken ergenliğin  yaygın ve önemli bir sebebini oluşturduğuna dikkat çekerek, “Bunun nedeni ise vücuttaki yağ oranının artması ile adipoz dokudan salgılanan leptin hormonunun artarak   hipotalamik GnRH salgısını uyarabilmesidir” diyor.   </p>

<p><strong>Kimyasal ürünlerden ekran kullanım süresine…</strong></p>

<p>Bazı hormonal ve kimyasal ürünlerin de erken ergenliğe yol açabildiği uyarısında bulunan<strong> </strong>Dr. Aliye Sevil Sarıkaya, ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken sebepleri şöyle özetliyor: “Gıda ambalajındaki bazı kimyasallar, plastik ürünler, tarım ilaçları, hormon içeren kozmetik ürünler ve temizlik ürünlerindeki kimyasallar, artan ekran kullanım süresi ile uyku düzeni bozukluğu da vücuttaki hormonal   dengeyi etkileyebilir ve bunun sonucunda erken ergenliğe yol açabilir. Bunların yanı sıra anne baba ayrılığı, aile içi şiddet, duygusal ihmal, sevgisizlik gibi aile içindeki sorunlar  hipotalamus üzerinden nöro endokrin aksı etkileyip, ergenliği başlatabilir. Uyku düzeninin bozulması ve stresli ortam melatonin azalması yapabilir. Melatonin ergenliği baskılayıcıdır ve seviyesinin düşmesi ergenliği uyarabilir.”</p>

<p><strong>Erişkin boyu kısa kalmasın! </strong></p>

<p>Erken ergenlik, tedavide gecikildiği takdirde, çocuklarda fiziksel ve ruhsal olarak önemli sorunlara neden olabiliyor. Örneğin, kemik yaşı hızlı ilerlediği için büyüme plakları erken kapanabiliyor ve erişkin boyu kısa kalabiliyor. Bunun yanı sıra yaşıtlarına uygun olmayan fiziksel ve ruhsal gelişimleri sosyal uyumu zorlaştırabiliyor. Ancak, hemen telaşa kapılmanıza gerek yok!  Zira, bu sorunlar erken ergenlik yaşayan her çocukta görülmüyor, ayrıca erken dönemde tedaviye başlandığında önlenebiliyor. </p>

<p><strong>Tedaviyle ergenlik süreci yavaşlıyor! </strong></p>

<p>Ergenlik belirtilerinin erken yaşlarda başlaması ebeveynlerin kaygılanmalarına yol açabiliyor. Aslında, erken ergenlik sorunu yaşayan çocukların sadece küçük bir kısmında tedaviye ihtiyaç duyuluyor<strong>. </strong>Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Aliye Sevil Sarıkaya, ayrıca erken ergenliğin tedavi edilebilen bir durum olduğunu, bu nedenle ebeveynlerin hemen endişeye kapılmamaları gerektiğini belirterek, süreci şöyle özetliyor:  “Tedavide amaç ergenlik sürecini yavaşlatmak, bu sayede boy uzamasına zaman tanımak ve çocuğun psikolojik gelişiminin yaşına uygun şekilde devam etmesini sağlamak.  Gerçek erken ergenlik tanısı alan çocuklarda hipofizden salgılanan LH ve FSH hormonlarının baskılanmasını sağlayan, genellikle ayda bir veya üç ayda bir uygulanan iğne tedavileri (GnRH analogları) ile ergenlik süreci yavaşlatılmaktadır. ”  </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Jun 2025 13:29:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/erken-ergenlik-boy-kisaligina-neden-olabilir-1751020141.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir günde dört mevsim olan kişilikler!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bir-gunde-dort-mevsim-olan-kisilikler-7037</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bir-gunde-dort-mevsim-olan-kisilikler-7037</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sınırsız kişiler konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sınır kişilik bozukluğu olanlar bu durumu doğal hal olarak algılıyor</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan<strong>, </strong>sınır kişilik bozukluğunun (borderline) başlangıçta, psikoz (akıl hastalığı) ve nevroz arasındaki sınırları ayırt etmek için kullanıldığını ifade ederek, “Psikoz, gerçeklik testinin bozulduğu, yani hayal, gerçek, rüya ayrımlarının yapılamadığı veya irrasyonel davranışların sergilendiği bir akıl hastalığıdır. Nevroz ise daha çok kişinin ilişkilerinin bozulduğu ve sosyal problemlerin yaşandığı bir durumdur. Ancak, psikoz ve nevroz arasında gidip gelen, tedavide çok zorlanılan kişilik tipleri mevcuttu ve ‘borderline’ terimi bunlar için kullanıldı. Sınır kişilik özellikleri herkeste az çok bulunabilir. Sınır kişilik bozukluğu varsa, kişi bunu bir problem olarak görmez, doğal hali gibi algılar. Bu durumu fark edemez, normal kabul eder ve öyle davranır. Bu, bir kişilik bozukluğudur ve bu kişiler yakınlarına en çok problem çıkaranlardır. Sınır kişilik bozukluğunun belli bir noktadan sonra duygu durum bozukluğuna dönüştüğü de görülür.” diye anlattı.</p>

<p><strong>Tutarsızlıkta tutarlılar!</strong></p>

<p>Sınır kişilik özelliklerinden birinin duygusal tutarsız olduğunu ve bu kişilerin sabah başka, akşam başka düşünen bir gün içinde dört mevsimi yaşayan, duygu düzenlemesi yapmakta zorlanan kişiler olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu kişilerin bir diğer özellikleri de güvensizliktir. Sürekli korkuyla yaşar, kötü bir şey olacakmış gibi hissederler. Kaygıları çok yüksektir ve içlerinde kronik bir boşluk duygusu vardır. Bu boşluk duygusu nedeniyle devamlı tedirgin ve tetiktedirler. Kimlik karmaşası da sıklıkla yaşanır. Kendi sosyal kimliklerini, cinsel kimliklerini ve tüm kimliklerini sorgularlar. Kaos ve gelgitler çok fazladır, bu nedenle dengesiz kişilik özellikleri sergilerler. Tutarsızlıkta tutarlıdırlar. Abartılı duygusal dengesizlikleri hayatlarının her alanına yansır. Dış dünyada yansıttıkları ile iç dünyaları farklıdır. Bu özellikler nedeniyle, en çok ilişki sorunu yaşayan kişilerdir.” dedi.</p>

<p><strong>Aynı gün içinde kolayca aşık olur, birden bırakırlar…</strong></p>

<p>Bazı psikiyatri ekollerinde ”bipolar 3” olarak adlandırılan ve duygu durum bozukluğunun yeni bir alt grubu olarak tanımlanan ”eşik altı duygu durum” bozukluğu olan kişilerin de bulunduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Bu kişilerde temel değerlere ve ahlaki normlarına uymayan davranışlar görülür ve kolayca aşık olurlar, birden bırakırlar. Bu durumu gün içinde de yaşanabilirler. Bu sınır kişilik bozukluğunun ilaç tedavisi gerektiren bir formu olarak değerlendirilir.” diye konuştu.</p>

<p>Bütün kişilik bozukluklarının yüzde 30-40’ının genetik faktörlere dayandığını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Borderline kişilik bozukluklarına sahip bireyler, karşı tarafın duygularını algılayamazlar, duygusal okuryazarlıkları yoktur. Kendi duygularını da okuyup anlamakta zorlanırlar, duygusal farkındalıkları eksiktir ve duygusal aktarımı sağlıklı bir şekilde gerçekleştiremezler. Bu nedenle tutarlı ve güvenli ilişkiler kurmakta güçlük çekerler.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Sınır kişilik bozukluğunun temelleri çocukluk döneminde atılıyor</strong></p>

<p>Sınır kişilik bozukluğunun temellerinin genellikle ilgisiz bir aile ortamında, çocukluk döneminde atıldığını kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Bu kişilerde çocukluk çağı travmaları sıklıkla görülür ve genellikle mutlu bir çocukluk dönemi geçirilmez. Ailede rol model olacak kişiler, yani anne, baba ve onların ilişkisi, çocuk tarafından örnek alınır. Eğer aile içerisinde kararlı, tutarlı ve sağlıklı bir ilişki yoksa, çocuk neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlayamaz. Çocukluk döneminde yapması gereken duygu regülasyonunu öğrenemez. Sınır kişilik bozukluğunun en belirgin özelliklerinden biri, sağ beyinlerinin düzgün çalışmamasıdır. Sağ beyin, duygusal beyindir; sol beyin ise rasyonel beyindir. Ön beyin dengeyi sağlar. Ancak bu kişilerde sağ beyin tutarsız çalışır ve kişiyi sağ beyni yönetir. Ön beyin dengeyi sağlayamaz. Yani aklına ilk geleni yapar, hoşuna gideni yapar ve son duyduğuna inanır. Bu nedenle evlilik olgunluğu bile yoktur. Karşı cinsle uygunsuz davranışlar sergilerler, tutarsız davranışları vardır. Çocukluk dönemlerinde biriktirdikleri anılar hep problemlidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Narsistik özellikler de taşıyorlar</strong></p>

<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sınır kişilik bozukluğu olan kişilerde narsistik özelliklerin de olduğunu, genellikle kendilerinde sorun görmedikleri için, terapiye sevdikleri şeyi veya çocuklarını kaybetmemek için geldiklerini ve genellikle eşlerini suçladıklarını anlatarak, “Öncelikle o kişilerin kişilik profilini çıkarıyoruz; güçlü ve zayıf yönlerini belirliyoruz. Hayattaki ego ideali, yaşam felsefesi, olayları ele alış biçimi, sorun çözme stili, stresle baş etme stili ve insanlarla iletişim kurma biçimi gibi unsurları inceliyoruz. Bunları belirledikten sonra hem kişilik profilini değerlendiriyoruz hem de hastalığın biyolojik boyutu var mı diye araştırıyoruz.<strong> </strong>Çünkü duygu, düşünce ve davranışlarımızın organı beyindir. Beyindeki altyapı bozuksa, kimyası bozuksa ve tehlike devreleri fazla çalışıyorsa (bu kişilerde beyindeki tehlike devreleri çok çalışır), her şeyi abartırlar ve felaketleştirme eğiliminde olurlar. Eğer durum böyleyse, biyolojik boyutu da ele alıyoruz.” dedi.</p>

<p><strong> Kişinin kendini tanıması, güçlü ve zayıf yönlerinin farkında olması önemli</strong></p>

<p>Terapilerde bu kişilerde ilk adımın farkındalık olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Kişinin kendini tanıması, güçlü ve zayıf yönlerinin farkında olması önemlidir. Bu farkındalıktan sonra tutarlılık çalışılır. Bu kişilere çeşitli aktarım terapileri, diyalektik davranışçı terapiler, bilişsel davranış tedavileri ve pozitif psikoterapi gibi yöntemler uygulanır. Bu kişilerde beyin hep negatife ve tehlikeye odaklı çalıştığı için olumlu sinirsel devreler oluşturulamaz. Bu tedavilerle, kişinin olayların olumsuz yönünü görmesinin yanı sıra, olumlu yönlerini üretmeyi öğrenmesi sağlanır. Bu sayede stres yönetimini öğrenmiş olur. Bu kişilerin en büyük zayıf tarafları stres yönetimi yapamamalarıdır; orantısız, uygunsuz ve tutarsız tepkiler verirler. Bu nedenle bu kişilerde öfke ve intihar eğilimi yüksektir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Borderline kişilerin libidinal enerjilerinin yüksek!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, Hollywood yıldızı Marilyn Monroe’nun genç yaşta intihar ederek hayatını kaybettiğini, hep iki uç arasında gidip gelen bir kişiliğe sahip olduğunu ifade ederek, “Borderline kişilerin bir diğer özelliği de libidinal enerjilerinin yüksek olmasıdır. Hem kadınlarda hem de erkeklerde libidinal enerjileri yüksektir ve bu da onları çekici kılar. Karşı tarafı çok fazla etkilerler. Fakat bu kişiler mutlu olamazlar. Çünkü her şeyleri olmasına rağmen, mutluluğu yanlış yerde, hep başkalarında ararlar. Borderline kişilerin önemli bir özelliği de başkalarının onlara yardım etmesini, ihtiyaçlarını gidermesini beklemesidir. Terapilerde en çok üzerinde durulan nokta, bu kişilerin kendi iç dünyalarında mutlu olmayı öğrenmeleridir. Kendi iç dinamikleriyle mutlu olmayı öğrenebilirlerse, çocukluk çağı travmalarının üstesinden gelebilirler. Bu kişilerde çocuklukta duygusal istismar ve ihmal çok sık görülür.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Duygusal olgunluğu olmamış kişiler…</strong></p>

<p>Bu kişilerin duygu regülasyonunu yapamayan kişiler olduğunu da kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “40 yaşındaki bir insan eğer 10 yaşındaki bir insan gibi davranıyorsa onun duygusal olgunluğu yoktur. Yani diğer fiziksel gelişimi iyi olabilir kaslı olabilir şey olabilir ama içindeki çocuksu yönleri devam ediyordur. Bunlar çoğu immatür denilen duygusal olgunluğu olmamış kişilerdir. Borderline özellikleri de çok fazladır bu kişilerde. Davranış sınırlarını öğrenemedikleri için çok hata yaparlar. Hata yaptıkları zaman eleştirilirler ve kendilerine güvenleri azalır. Güvenilirlik konusunda sınır kişilik bozukluklarının en büyük sorunu, güvenli ilişki kuramamalarıdır. Kendilerini güvende hissetmezler, başkalarını da güvende hissettirmezler. Yakın ilişki kuramazlar. Bağlanma sorunu yaşarlar. Kaçıngan bağlanma yaparlar.” dedi.</p>

<p><strong>Borderline kişilik bozuklukları olan kişiler ‘düzelmek istiyorum’ derse yüzde 50 çözüm var</strong></p>

<p>Sosyal ilişkilerde sosyal sınırlar olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Karşı tarafın hakları, ihtiyaçları ve duygularını bilmek önemlidir. İlk önce duygusal okuryazar olmak gerekir; kendi duygularını okuyacaksın ve ona göre uygun davranışı geliştireceksin. Sınır Kişilik Bozukluğu olan kişiler bu davranışı geliştiremezler. Bu özellikleri nedeniyle en büyük kötülüğü kendilerine yaparlar, mutsuzdurlar. Beyinlerinde bir fırtına vardır. Bu kişilerin beyninde sürekli bir savaş vardır. Ancak beyindeki nörobiyolojik bozulma olduğu için, önce onu tedavi etmeden terapi yapamazsınız. Borderline kişilik bozuklukları olan kişiler ‘Ben böyleyim, mutlu değilim, düzelmek istiyorum’ derse yüzde 50 çözüm var diyebiliriz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Madde bağımlılığı görülüyor…</strong></p>

<p>Bağımlılığın Borderline kişilik bozukluğunda en çok rastlanılan problem olduğuna işaret eden Prof. Dr. Tarhan, “Çünkü içlerinde kronik boşluk hissi olduğu için mutlu olamadıkları için madde bağımlılığı geçici bir rahatlık verir. Gittikçe dozunu artırırlar. ‘Hızlı yaşa genç öl cesedin yakışıklı olsun’ denilen tipler Borderline tiplerdir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Borderline kişilere terapide gelecek projeksiyonu çalışılıyor</strong></p>

<p>Bu kişileri geçmişle savaştıklarını ve sürekli başkalarını suçladıklarını söyleyen Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:</p>

<p>“Bu kişilerin bir özelliği de gelecek miyobudurlar. Geleceği göremezler. Terapilerde gelecek projeksiyonu çalışılır. ‘Bu davranışı yaparsan böyle bir sonuç olur’ denir. Orta ve uzun vadeli düşünme becerileri çalışılır. Doyumu erteleme becerisi üzerinde durulur. Ergenlerde de benzer durumlar yaşanır. Borderline kişilere terapide gelecek projeksiyonu çalışılır. Geçmişle ilgili alınacak dersler üzerinde durulur ve zihinsel enerjisini bugünü de kullanma becerisi geliştirilir.”</p>

<p><strong>Borderline kişiler kendi iç dünyalarında mutlu olmayı öğrenmeli</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, Borderline kişilerin kendi iç dünyalarında mutlu olmayı öğrenmeleri gerektiğini dile getirerek, “Bu kişiler, karşı tarafa duyguyla verdikleri için karşı taraf onu görmezse birdenbire yerin dibine batırırlar. Bu özellikleri nedeniyle bu kişiler sürdürülebilir bir ilişki yapamazlar. Beş defa evlenir beşinden de boşanır. Hiçbir arkadaşlıkta uzun vadeli, tutarlı arkadaşlık yapamazlar. Daha sonra da kendilerini suçlarlar.  Duygularını yönetemezler.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Jun 2025 14:33:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/bir-gunde-dort-mevsim-olan-kisilikler-1750678412.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yoga Günü’ne özel etkinlik</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yoga-gunune-ozel-etkinlik-7015</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yoga-gunune-ozel-etkinlik-7015</guid>
                <description><![CDATA[Nilüfer Belediyesi ve Hindistan Başkonsolosluğu iş birliğiyle düzenlenen “Uluslararası Yoga Günü” etkinliği, bu yıl İbrahim Yazıcı Stadyumu’nda gerçekleşti. Farklı yaş gruplarından yoğun katılımın olduğu etkinlikte; nefes, duruş ve meditasyon pratikleri yapıldı.  

Birleşmiş Milletler tarafından 21 Haziran olarak kabul edilen “Uluslararası Yoga Günü”, dünya genelinde olduğu gibi Nilüfer’de de kutlandı. Yoga pratiğinin fiziksel ve zihinsel sağlık üzerindeki olumlu etkileri hakkında farkındalık yaratmayı amaçlayan programa katılım yoğun oldu. Nilüfer Belediyesi ve Hindistan Başkonsolosluğu iş birliğiyle düzenlenen etkinlik bu yıl “Tek Dünya, Tek Sağlık için Yoga” temasıyla İbrahim Yazıcı Stadyumu’nda gerçekleşti. Ücretsiz etkinliğe yoga severlerin yanı sıra Nilüfer Belediye Başkan Vekili Berna Hacer Bilici ve Hindistan İstanbul Başkonsolos temsilcileri de katıldı. 

Programın açılışında konuşan Nilüfer Belediye Başkan Vekili Berna Hacer Bilici, havanın yoga yapmak için çok elverişli olduğunu belirterek, böyle güzel bir etkinlikte bir arada olmaktan duyduğu mutluluğu dile getirdi. Bilici, konuşmasının ardından bu etkinliğin gerçekleşmesine destek veren eğitmenlere teşekkür etti.  

Program, daha sonra eğitmen Pelin Arı Çekiç’in ‘Yoga Asana’ hareketleriyle devam etti. Katılımcılar Çekiç’in yönlendirmesiyle bedeni esnetme, güçlendirme ve dengeleme amacıyla yapılan fiziksel pozisyonları uyguladı. Ardından Meditasyon Ses Terapi Eğitmenleri Zeynep Gülden Bakırcı ve Burcu Saraçoğlu, katılımcılarla birlikte meditasyon ve ses terapisi pratikleri yaparak, stres azaltmaya yönelik uygulamalar gerçekleştirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Nilüfer Belediyesi ve Hindistan Başkonsolosluğu iş birliğiyle düzenlenen “Uluslararası Yoga Günü” etkinliği, bu yıl İbrahim Yazıcı Stadyumu’nda gerçekleşti. Farklı yaş gruplarından yoğun katılımın olduğu etkinlikte; nefes, duruş ve meditasyon pratikleri yapıldı. &nbsp;<br />
<br />
Birleşmiş Milletler tarafından 21 Haziran olarak kabul edilen “Uluslararası Yoga Günü”, dünya genelinde olduğu gibi Nilüfer’de de kutlandı. Yoga pratiğinin fiziksel ve zihinsel sağlık üzerindeki olumlu etkileri hakkında farkındalık yaratmayı amaçlayan programa katılım yoğun oldu. Nilüfer Belediyesi ve Hindistan Başkonsolosluğu iş birliğiyle düzenlenen etkinlik bu yıl “Tek Dünya, Tek Sağlık için Yoga” temasıyla İbrahim Yazıcı Stadyumu’nda gerçekleşti. Ücretsiz etkinliğe yoga severlerin yanı sıra Nilüfer Belediye Başkan Vekili Berna Hacer Bilici ve Hindistan İstanbul Başkonsolos temsilcileri de katıldı.&nbsp;<br />
<br />
Programın açılışında konuşan Nilüfer Belediye Başkan Vekili Berna Hacer Bilici, havanın yoga yapmak için çok elverişli olduğunu belirterek, böyle güzel bir etkinlikte bir arada olmaktan duyduğu mutluluğu dile getirdi. Bilici, konuşmasının ardından bu etkinliğin gerçekleşmesine destek veren eğitmenlere teşekkür etti. &nbsp;<br />
<br />
Program, daha sonra eğitmen Pelin Arı Çekiç’in ‘Yoga Asana’ hareketleriyle devam etti. Katılımcılar Çekiç’in yönlendirmesiyle bedeni esnetme, güçlendirme ve dengeleme amacıyla yapılan fiziksel pozisyonları uyguladı. Ardından Meditasyon Ses Terapi Eğitmenleri Zeynep Gülden Bakırcı ve Burcu Saraçoğlu, katılımcılarla birlikte meditasyon ve ses terapisi pratikleri yaparak, stres azaltmaya yönelik uygulamalar gerçekleştirdi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 19 Jun 2025 16:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/yoga-gunune-ozel-etkinlik-1750338390.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dış Kulak İltihabı Sezonu Açıldı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/dis-kulak-iltihabi-sezonu-acildi-7006</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/dis-kulak-iltihabi-sezonu-acildi-7006</guid>
                <description><![CDATA[Halk arasında yüzücü kulağı olarak da bilinen dış kulak iltihabı (Otitis Eksterna), dış kulak yolu derisinin iltihaplanmasıyla ortaya çıkan bir durum. Kulak kepçesinden kulak zarına kadar uzanan bu yolun enfeksiyonu genellikle bakteri veya mantar kaynaklı olurken, en önemli nedeni hijyen açısından yetersiz su ile temastır. Yeterince temiz olmayan deniz ya da havuzda yüzme, duş alınması sırasındaki su teması ile kulağa su kaçması, nemli ortamları seven bakteri ve mantarların daha da çoğalmasına neden olur. Özellikle yanlış kulak temizleme alışkanlığı gibi nedenlerle kulaklarını tahriş edenler ve bağışıklığı zayıf kişilerin bu soruna daha yatkın olduğunu söylemek mümkün. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>En klasik belirtisi kulak ağrısı</strong></p>

<p>Tragus (kulak yolunun çıkışındaki kıkırdak çıkıntı) üzerine basılması ile artan ağrı oldukça şiddetlidir. Dış kulak yolunun ödeme ve iltihabi atıklara bağlı tıkanmasıyla bazen kaşınma gibi şikayetler de olabilir. Genel belirtileri şu şekildedir: </p>

<ul>
	<li>Dış kulak yolunda kızarıklık ve ağrı </li>
	<li>Akıntı</li>
	<li>Kaşıntı </li>
	<li>Dokunmaya karşı hassasiyet </li>
	<li>Şişlik </li>
	<li>İşitmede zorluk yaşama </li>
	<li>Kulak çınlaması </li>
</ul>

<p><strong>Nasıl tedavi edilir?</strong></p>

<p>Muayene sonucu teşhisi konan dış kulak iltihabının tedavisi için, temel olarak lokal antibiyotikler, ağrı kesiciler kullanılır ve sudan korunma gibi yöntemler uygulanır. Ek bir hastalıkta veya tedaviye yanıt alınamadığı durumlarda ise uzman doktor kontrolünde antibiyotik tedavisi uygulanabilir. Tedaviye başlandıktan sonra 3 gün içinde şikayetler azalırken, 10 günlük bir sürede hastalık genellikle geçmiş olur. </p>

<p>Dış kulak iltihabının belirtilerinin hafif de olsa ciddiye alınması gerektiğini söyleyen <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ziya Saltürk</strong>, geç kalınması durumunda ilerleyecek iltihabın çevre dokulara yayılarak daha büyük sorunlara yol açabileceğine dikkat çekiyor. Sorundan korunmak için ise alınabilecek bazı basit önlemler var: </p>

<p><strong>Emin değilseniz önlem alın:</strong> Temizliğinden emin olmadığınız havuz ve deniz suyunda yüzecekseniz, kulağınıza su kaçmasını engellemek için yüzücü bonesi, silikon kulak tıkacı ya da vazelinli pamuk kullanın.  </p>

<p><strong>İyice kurulayın:</strong> Duş ve yüzme sonrası kulaklarınızı nemli bırakmayın, mutlaka iyice kurulayın. </p>

<p><strong>Sert cisimlerle temizlemeyin:</strong> Kulak içi temizliğinde pamuklu çubuklar kullanmayın. Bu tip sert müdahaleler, kulaktaki koruyucu tabakaya zarar verir ve sorunun daha da büyümesine neden olur. Sizi rahatsız eden şikayetleriniz olursa, en kısa zamanda bir uzmana başvurun. </p>

<p><strong>Kontrollerinizi aksatmayın:</strong> Kronik bir hastalığınız varsa ve bağışıklığınız zayıfsa düzenli kulak muayenelerinizi ihmal etmeyin. Bu sayede, ilerleyecek iltihabi bir durumu erkenden önlemiş olursunuz. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 18 Jun 2025 13:51:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/dis-kulak-iltihabi-sezonu-acildi-1750243881.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anne Aşı Olursa, Bebek Korunur: Gebelikte Boğmaca Aşısı Rutin Uygulamalar Arasında</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/anne-asi-olursa-bebek-korunur-gebelikte-bogmaca-asisi-rutin-uygulamalar-arasinda-7005</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/anne-asi-olursa-bebek-korunur-gebelikte-bogmaca-asisi-rutin-uygulamalar-arasinda-7005</guid>
                <description><![CDATA[Gebelikte uygulanan boğmaca aşısı, bebekleri doğumdan sonra karşılaşabilecekleri ciddi enfeksiyonlara karşı korumak amacıyla artık rutin bağışıklama programına dahil edildi. Bu yaklaşım sayesinde, bebeklerin bağışıklık sistemi henüz gelişmemişken maruz kalabilecekleri boğmaca gibi yaşamı tehdit edebilecek solunum yolu enfeksiyonlarına karşı erken koruma sağlanması hedefleniyor. Peki boğmaca neden bu kadar tehlikeli? Aşı gebeliğin hangi döneminde yapılmalı, kimlere uygulanıyor? Tüm bu soruları Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Manolya Kara ve Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Zeynep Utkan Korun yanıtladı…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em></em></p>

<p>Boğmaca, tıbbi adıyla pertussis, solunum yollarını etkileyen, son derece bulaşıcı ve özellikle bebeklerde yaşam kaybına varabilen sonuçlar doğurabilen bakteriyel bir hastalık. Dünya genelinde yıllık 20-40 milyon civarı boğmaca vakası olduğunun tahmin edildiğine dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Manolya Kara, “Maalesef her yıl yaklaşık 300.000 kişi (çoğu çocuk) boğmaca sebebiyle hayatını kaybetmektedir.” dedi. </p>

<p><strong>YENİDOĞANLARDA HAYATİ RİSK OLUŞTURABİLİYOR!</strong></p>

<p>En büyük riskin bağışıklık sistemi henüz gelişmemiş ve aşı serilerini tamamlamamış yeni doğanlarda olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Kara, “Boğmaca, özellikle bir yaş altı bebeklerde nefes durmasına, beyin içi kanamaya, nöbetlere ve hatta yaşam kaybına yol açabilecek kadar ağır seyredebiliyor” diyerek hastalığın ciddiyetine dikkat çekti. </p>

<p><strong>“İLK HAFTALARDA SOĞUK ALGINLIĞI İLE KARIŞTIRILABİLİYOR”</strong></p>

<p>Hastalığın üç evrede ilerlediğini belirten ve özellikle ilk haftalarda soğuk algınlığıyla karıştırıldığını, bu dönemde bulaşıcılığın da en yüksek seviyede olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Kara, sözlerine şöyle devam etti: “Hastalık genellikle 3 evrede seyreder ve belirtiler zamanla şiddetlenir. Hastalığın başlangıcındaki “kataral evre” yaklaşık 1-2 hafta sürmekte olup, bu evrede hastaları basit bir soğuk algınlığından ayırt etmek mümkün değildir. Hafif ateş, burun akıntısı, hafif öksürük, halsizlik, gözlerde sulanma gibi “nezle” benzeri bulgular gözlenir. Bu dönem, bulaşıcılığın en yüksek olduğu evredir.</p>

<p>Hastalığın 2.evresinde (paroksizmal evre; 2-6 hafta) klinik bulgular belirginleşir. Çocuklarda morarmanın eşlik ettiği peşpeşe öksürük, derin bir iç çekme şeklinde nefes alma ve arkasından çoğu zaman kusma gözlenir. Bu evrede öksürükler o kadar şiddetli olabilir ki, bu sırada hastada beyin içi kanama, kaburgalarda çatlaklar ve nöbet geçirme gibi şiddetli komplikasyonlar gözlenebilir. </p>

<p>Sonraki evrede (iyileşme evresi) öksürük nöbetleri azalır ama haftalarca sürebilir. Genel durum düzelir. Ancak, bu dönemde başka bir solunum yolu enfeksiyonu öksürüğü yeniden alevlendirebilir.”</p>

<p><strong>BOĞMACA BEBEKLERDE ÇOK CİDDİ SEYREDİYOR!</strong></p>

<p>Doç. Dr. Kara, “Boğmaca, yoğun ve kontrol edilemeyen öksürük nöbetlerine neden olur. Bu nöbetler solunum güçlüğüne, kusmaya, bayılmaya ve hatta kaburga kırıklarına yol açabilir. Bebeklerde nefes durmasına (apne) ve ciddi akciğer enfeksiyonlarına neden olabilir. Bu tablo nedeniyle hastalık çok ciddi seyreder.” Dedi. </p>

<p><strong>“KOLAYCA YAYILIR, TOPLUM SAĞLIĞI İÇİN DE RİSK OLUŞTURUR”</strong></p>

<p>Doç. Dr. Manolya Kara’nın verdiği bilgiye göre, boğmaca, öksürük ve hapşırıkla çok kolay yayılabiliyor ve kalabalık yerlerde hızla bulaşabiliyor. Özellikle ergenler ve genç erişkinlerin hastalığı hafif bulgularla geçirebileceğinden, çevreye kolaylıkla bulaştırabileceğine işaret eden Doç. Dr. Kara, “Bunun yanında yaşlılar, bağışıklık sistemi zayıf kişiler ve hamile kadınlar için de risklidir. Toplum bağışıklığı (sürü bağışıklığı) sağlanamazsa salgınlar artabilir. Aşıyla önlenebilir bir hastalık olmasına rağmen, bağışıklığın zamanla azalması ve aşılanma oranlarının düşmesi nedeniyle dönem dönem salgınlar görülebilir. Aşılanmamış kişiler toplumda hastalığın yayılmasına katkıda bulunabilir. Bu nedenle boğmaca önlenmesi gereken, ciddi ve toplum sağlığı açısından önemli bir hastalıktır.” Diye konuştu. </p>

<p><strong>“BEBEKLERİ KORUMANIN EN ETKİLİ YOLU: ANNENİN AŞILANMASI”</strong></p>

<p>Bu tablonun önüne geçmek ve toplumsal korunmaya destek olmak amacıyla atılan bu adımı değerlendiren Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kadın Hastalıkları, Doğum Uzmanı Dr. Zeynep Ece Utkan Korun, sözlerine şöyle devam etti: “Boğmaca aşısı çocuklara 2. aydan itibaren yapılmaya başlanıyor. Fakat bu süre zarfında bebek tamamen savunmasız durumda kalıyor. Bunun yanında anne adaylarının bağışıklığı, bebeğe doğumdan önce antikor geçişi ile koruma sağlanabiliyor. Eğer anne gebelikte Tdap aşısı olursa, vücudunda oluşan antikorlar plasenta yoluyla bebeğe geçer ve onu doğumdan sonraki ilk aylarda korur. Bu koruma hayati önem taşır. Bu nedenle her gebelikte Tdap aşısı yapılması önerilmektedir.”</p>

<p><strong>AŞI NE ZAMAN VE KİMLERE YAPILACAK?</strong></p>

<p>Yeni uygulama kapsamında boğmaca aşısının gebeliğin 18 ile 36. haftaları arasında, tercihen 20. haftadan sonra yapılacağı bilgisini veren Uzman Dr. Utkan Korun şunları ekledi: “Daha önceki gebeliğinde bu aşıyı olmuş bir kadın, yeni gebeliğinde tekrar yaptırmalı. Çünkü bağışıklık zamanla azalacağı için aşı her gebelikte tekrarlanmalıdır.”</p>

<p>Boğmaca aşısı uygulamasının ABD, İngiltere, Kanada ve birçok Avrupa ülkesinde uzun süredir devam ettiğini hatırlatan Uzm. Dr. Korun, en çok merak edilen konulardan biri olan aşının güvenilirliği konusunda şu bilgileri aktardı: “Bu aşı inaktif, yani ölü aşıdır. Canlı mikrop içermez. Dolayısıyla gebelikte uygulanması güvenlidir. Yan etkileri genellikle hafiftir; enjeksiyon yerinde ağrı, hafif ateş ya da halsizlik gibi geçici durumlar görülebilir.”</p>

<p><strong>ANNE ADAYLARINA ÇAĞRI: AŞINIZI GECİKTİRMEYİN</strong></p>

<p>“Unutmayın, sizin bağışıklığınız, bebeğinizin ilk savunmasıdır” diyerek tüm anne adaylarını bu konuda bilinçli davranmaya davet eden Dr. Zeynep Ece Utkan Korun, sözlerini şöyle tamamladı: “Gebeliğinizin ikinci trimesterine girdiğinizde, takiplerinizi yapan hekiminizle mutlaka bu konuyu görüşün. Aşıyı Aile Sağlığı Merkezinizde veya hastanenizde ücretsiz olarak yaptırabilirsiniz.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 18 Jun 2025 13:50:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/anne-asi-olursa-bebek-korunur-gebelikte-bogmaca-asisi-rutin-uygulamalar-arasinda-1750243820.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tibet Kaseleri ile Akustik Titreşim Masajı Hastalara Umut Oldu.</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/tibet-kaseleri-ile-akustik-titresim-masaji-hastalara-umut-oldu-7003</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/tibet-kaseleri-ile-akustik-titresim-masaji-hastalara-umut-oldu-7003</guid>
                <description><![CDATA[Tibet kaseleriyle yapılan ses terapisi, bedenin hücrelerine kadar ulaşan özel titreşimler sayesinde zihinsel, duygusal ve fiziksel düzeyde derin bir rahatlama sağlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tibet Kaseleri ile Akustik Titreşim Masajı Derin gevşeme, enerji dengesi ve içsel şifa</p>

<p>Tibet kaseleriyle yapılan ses terapisi, bedenin hücrelerine kadar ulaşan özel titreşimler sayesinde zihinsel, duygusal ve fiziksel düzeyde derin bir rahatlama sağlar.</p>

<p>Kaselerin yaydığı ses dalgaları, bedende titreşerek enerji alanlarını dengeler, blokajları çözer ve içsel huzuru destekler.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Ben Janna TalyaKHa – Rusya doğumluyum, uzun yıllardır Antalya’da yaşıyorum. Profesyonel bir şarkıcı ve aynı zamanda Hatha Yoga ustasıyım.</p>

<p>Ses terapisi eğitimimi Nepal’de Lama Amir’den aldım. Şu anda Türkiye’de bireysel ve grup olarak titreşimsel ses terapileri, akustik masajlar ve yoga seansları düzenliyorum.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kimler için uygundur?</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Stres, kaygı ve zihinsel yorgunluk yaşayanlar</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Uyku sorunları veya duygusal dalgalanmalar yaşayanlar</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Derin gevşeme ve içsel sessizlik arayanlar</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Enerji blokajlarını serbest bırakmak isteyenler</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Meditasyon pratiğini derinleştirmek isteyenler</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Faydaları nelerdir?</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Zihni sakinleştirir, bedeni gevşetir</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Enerji merkezlerini (çakraları) dengeler</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>İç huzur ve farkındalık getirir</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Hücresel düzeyde yenilenme sağlar</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Sinir sistemini rahatlatır</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><a href="https://www.instagram.com/p/C9RzNp-tP7r/">https://www.instagram.com/p/C9RzNp-tP7r/</a></p>

<p>AHA HÜSEYİN ERGİN</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 18 Jun 2025 13:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/tibet-kaseleri-ile-akustik-titresim-masaji-hastalara-umut-oldu-1750243270.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Genetik testler otizmi net göstermez, riski ortaya koyar!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/genetik-testler-otizmi-net-gostermez-riski-ortaya-koyar-7000</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/genetik-testler-otizmi-net-gostermez-riski-ortaya-koyar-7000</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, 18 Haziran Otizm Gurur Günü kapsamında otizmin tanı yöntemleri, genetik testlerin rolü ve çeşitli tedavi yaklaşımları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Otizmde tedavi çocuğun gereksinimlerine göre ayarlanır!</strong></p>

<p>Otizm tedavisinde, öncelikle nöropsikolojik testler ve nörobiyolojik tarama ile ayırıcı tanı yapıldığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Otizmde tedavi çocuğun gereksinimlerine göre ayarlanır. Küçük yaşlarda yoğun ve sürekli eğitim programları ve davranış terapileri çocukların kendine bakabilme, sosyal ve iletişimsel yetileri kazanabilmesine yardımcı olur.” dedi.</p>

<p>Etkili yaklaşımlar arasında uygulamalı davranış analizi, gelişimsel modeller, yapısal öğretme, konuşma ve dil terapisi, sosyal yetiler terapisi ve ergoterapi bulunduğunu kaydeden Luş, “Son dönemde yeni çalışmalar otizm tedavisinde Transkraniyal Manyetik Uyarım (TMU) tedavi yönteminin etkinliğini araştırmaktadır. Transkraniyal Manyetik Uyarım (TMU), beyin aktivitesini değiştirmek için kısa, güçlü manyetik alanlar kullanan non-invaziv bir tedavi yöntemidir. Birincil tedavi olarak önerilmez. Tedavi, genellikle 10-30 dakikalık seanslar halinde 20 seansa kadar uygulanır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Alternatif otizm tedavilerinin çoğu bilimsel olarak kanıtlanmış değil!&nbsp;</strong></p>

<p>Otizm ile ilgili sorunları tedavi etmek için birçok ilaç kullanıldığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, şunları söyledi:</p>

<p>“İlaçların yanı sıra kök hücre terapisi, beslenme müdahaleleri, sanal gerçeklik terapisi gibi birçok alternatif terapi ve müdahale yöntemi bulunsa da bunların çok azı bilimsel araştırmalarla desteklenmektedir. Tedavi yaklaşımlarının yaşam kalitesi kapsamında çok az deneysel desteği bulunur ve birçok program öngörüsel geçerlilik ve gerçek dünyaya uygunluk gibi konuları kapsamayan başarı ölçütleri üzerine yoğunlaşır.”&nbsp;</p>

<p><strong>Otizm için genetik test kesin sonuç vermez!</strong></p>

<p>Otizm genetik paneli olarak da bilinen Tüm Ekzom Dizileme’nin (WES), nadir genetik hastalıkların, özellikle de otizmin teşhisinde kullanılan bir genetik tanı testi olduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Binlerce genin kodlama bölgelerini aynı anda tarayarak, belirli bir gen veya gen grubunu seçmeye gerek kalmadan DNA’daki değişiklikleri belirler. Bu, otizm benzeri semptomlara sahip diğer genetik hastalıkları ayırmaya ve otizm ile ilişkili genlerin varlığını belirlemeye yardımcı olur.” dedi.</p>

<p>Bu testle otizmin potansiyel nedeninin yaklaşık yüzde 10 ila yüzde 30 oranında bulunabildiğine ve zihinsel engelli kişilerde genetik bulgu olasılığının daha yüksek olduğuna dikkat çeken Luş, “Genetik testlerle otizm önlenemese de, testlerin birçok faydası var. Testler, başka bir sağlık durumuyla bağlantılı olduğunu bildiğimiz belirli bir genetik varyant bulabilir. Otizmle bağlantılı bazı varyantlar diğer ciddi hastalıklar için yüksek risk taşıyabilir. Genetik testler, gelecekteki çocuklarınızın otizm geliştirme olasılığı hakkında fikir verebilir. Bazıları için, o kişinin otizminin olası nedenini bilmek rahatlama sağlayabilir. Ancak, otizm için genetik test kesin sonuç vermez çünkü tek bir gen bu duruma neden olmaz. Doğum öncesi testler otizmi teşhis edemez, ancak erken belirtiler genellikle iki yaş civarında ortaya çıkar.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>“Otizm bir spektrum bozukluğudur ve her birey farklı özellikler gösterir”</strong></p>

<p>Otizmin genetik, sinir bilimsel, psikolojik, psikiyatrik, mikrobiyolojik olarak birçok farklı yönden incelendiğini fakat henüz sebebinin kesin olarak bilinmediğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Bugünkü tanımıyla otizmin, multifaktöriyel (pek çok değişkene bağlı) bir gelişimsel bozukluk olduğunun bilinmesi önemli.” dedi.</p>

<p>Genetik test yaptırmak isteyen ailelere önerilerde bulunan Luş, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Belirli otizm mutasyonlarına göre uyarlanmış ilaç yoktur. Ancak mutasyonlar genellikle epilepsi, böbrek problemleri veya obezite gibi diğer sağlık problemleriyle bağlantılıdır, bu nedenle bilgiye sahip olmak bu problemleri önlemeye veya tedavi etmeye yardımcı olabilir. Tek bir tanı testi olmaması bize tekrar şunu hatırlatır: Otizm bir spektrum bozukluğudur ve her birey farklı özellikler gösterir, genetik testlerdeki amaç otizm ile bağlantılı olabilen epilepsi, bağırsak hastalıkları, obezite gibi durumları tespit ederek duruma daha geniş perspektiften müdahaleyi mümkün kılmaktır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Jun 2025 20:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/genetik-testler-otizmi-net-gostermez-riski-ortaya-koyar-1750183096.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Baba-çocuk arasındaki bağ, çocuğun benliğini etkiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/baba-cocuk-arasindaki-bag-cocugun-benligini-etkiliyor-6986</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/baba-cocuk-arasindaki-bag-cocugun-benligini-etkiliyor-6986</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk-Ergen Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, Babalar Günü dolayısıyla, baba figürünün çocuğun hayatındaki yeri ve önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Babasıyla sağlıklı bağ kuran çocuklar başarılı bireylere dönüşüyor!</strong></p>

<p>Baba figürünün, çocuğun hem duygusal hem sosyal hem de zihinsel gelişiminde önemli olduğunu dile getiren&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “Babanın güven veren, sınır koyan, anlayışlı ve tutarlı olması, çocuğun dış dünyayla kuracağı ilişkilerin yanı sıra iç dünyasında geliştireceği benlik algısının şekillenmesinde de oldukça önemli bir rol oynar.” dedi.</p>

<p>Babasıyla sağlıklı bağ kuran çocukların özgüveni yüksek, duygularını düzenleyebilen ve sosyal ilişkilerde daha başarılı bireyler olarak geliştiğini aktaran Ergür, bu bağın aynı zamanda ileriki yaşlarda akademik, mesleki ve duygusal alanlarda daha sağlıklı ilişkiler kurma kapasitesini desteklediğini vurguladı.</p>

<p><strong>‘İdeal baba’ nasıl olmalı?</strong></p>

<p>‘İdeal baba’ figürünün, her çocuk için farklılık gösterdiğini ancak genel olarak çocuğun hem fiziksel hem de duygusal ihtiyaçlarını gözetiyor olmasının önemli olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Eda Ergür, “İdeal olan, sevgi ve sınır arasındaki dengeyi kurabilen bir figür olabilmesidir.” dedi.</p>

<p>Babanın, çocuğun yaşına uygun olarak rehberlik etmesi gerektiğini kaydeden Ergür, “Çocuğun duygularına alan tanıması, eleştiriden uzak, anlamaya odaklı, destekleyici bir duruş sergilemesi önemlidir. Baba olmak sadece maddi olanak sağlamakla değil, çocuğun duygusal dünyasına temas edebilmekle anlam kazanır. Bu bağlamda ‘ideal baba’, güvenli bağlanmaya olanak sunan, varlığıyla destekleyen, yokluğuyla örselemeyen bir figürdür.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Değişen baba-çocuk ilişkileri, çocukların ruh sağlığını olumlu etkiliyor</strong></p>

<p>Geleneksel rollerin değişmesiyle birlikte, babalık anlayışının da dönüşüm geçirdiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Eda&nbsp;Ergür, “Eskiden daha çok otorite figürü ya da aileyi maddi olarak destekleyen kişi konumunda olan baba, artık çocuğunun bakımında, duygusal gelişiminde ve günlük yaşamında daha aktif rol alıyor.” dedi.</p>

<p>Bu değişimin, çocukların babalarıyla daha yakın, açık ve şefkatli ilişkiler kurmasını sağladığını da sözlerine ekleyen Ergür, “Artık babalar sadece ‘disiplin sağlayan’ değil, duygusal bağ kuran, oyun oynayan, birlikte düşünen bireyler olarak konumlanıyor. Bu dönüşüm, çocukların ruh sağlığını olumlu yönde etkileyen önemli bir gelişmedir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Çocuğun duygusunu anlamak ve yanında olduğunu hissettirmek çok kıymetli!</strong></p>

<p>Baba-çocuk ilişkilerinde tutarlılık, güven ve şefkatin temel unsurlar olarak betimlenebileceğini aktaran Uzman Klinik Psikolog Eda&nbsp;Ergür, “Babalar, çocuklarıyla iletişimde yargılamadan dinlemeye, anlamaya çalışan bir tutum sergilemeye, açık uçlu sorular sormaya ve duyguları tanımaya önem vermelidir.” dedi.</p>

<p>Çocuğun yaşadığı bir sorunu çözmeden önce, onun duygusunu anladığını ve yanında olduğunu hissettirmenin de çok kıymetli olduğunu söyleyen Ergür, ‘ne hissediyorsun?, bu seni nasıl etkiledi?’ gibi sorularla kurulan diyalogların, çocuğun kendini ifade etme becerisini geliştireceğini vurguladı.</p>

<p><strong>Çocukla geçirilen zamanın süresi değil, kalitesi önemli!&nbsp;</strong></p>

<p>Babaların çocuklarıyla kaliteli zaman geçirebilmesi için önerilerde bulunan Uzman Klinik Psikolog Eda&nbsp;Ergür, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Kaliteli zaman, ne kadar çok vakit geçirildiğiyle değil, içerdiği etkileşimle tanımlanır. Babalar, çocuklarıyla oyun oynamak, hikâye okumak, birlikte yemek yapmak, yürüyüşe çıkmak gibi basit ama samimi aktivitelerle bağlarını güçlendirebilir. Önemli olan, çocuğun ilgilerine duyarlılık göstermek ve birlikte geçirilen anlarda başka dikkat dağıtıcı unsurlardan uzak durmaktır. Bu sebeple geçirilen kaliteli zamanda telefonların kapatılması, ekrandan uzak olunması ve de göz teması kurularak, anlamak için dinleyerek vakit geçirilmesi, çocuk için ‘önemliyim’ duygusunu pekiştirir.”</p>

<p><strong>Çocuklar sözlerden çok davranışlara inanır!</strong></p>

<p>Babalar Günü’nün çocuklarıyla ilişkilerini yeniden değerlendirmek ve bağlarını güçlendirmek için anlamlı bir fırsat olduğunu da kaydeden Uzman Klinik Psikolog Eda&nbsp;Ergür, “Babaların çocuklarına verebileceği en kıymetli şey, koşulsuz sevgi ve tutarlı bir şekilde yanlarında olmaktır.” dedi.</p>

<p>‘Senin yanındayım, seni duyuyorum ve olduğun halinle kabul ediyorum’ mesajını içtenlikle hissettirmenin, bir çocuğun yaşam boyu taşıyacağı duygusal gücün temelini oluşturduğuna dikkat çeken Ergür, “Unutulmamalıdır ki, çocuklar sözlerden çok davranışlara inanır. Sevgi, ilgi ve şefkatle kurulan her temas, geleceğe bırakılan en kalıcı izdir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Jun 2025 16:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/baba-cocuk-arasindaki-bag-cocugun-benligini-etkiliyor-1749909123.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Altta yatan sebepler hamilelikte ağız sağlığını kötüleştirebilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/altta-yatan-sebepler-hamilelikte-agiz-sagligini-kotulestirebilir-6959</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/altta-yatan-sebepler-hamilelikte-agiz-sagligini-kotulestirebilir-6959</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, hamilelik döneminde görülebilen diş eti problemleri ve nedenleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Diş eti problemlerinin nedeni direkt hamilelik değil!</strong></p>

<p>Hamile kadınlarda hormonal dengelerin bozulması nedeniyle diş etlerinde şişme veya kızarıklık görülebildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Bu şişmeler genel bir diş eti şişmesi veya lokal denilen bir dişi ya da bir kısım diş etini kapsayabilir.” dedi.</p>

<p>Diş eti şişmesinin sebebinin direkt hamilelik olmadığını vurgulayan Bahar, “Eğer altta yatan bir sebep olarak dişlerimize iyi bakmıyorsak, hamilelik döneminden önce de oral hijyen iyi yapılmamışsa, hamilelik dönemi bu oral hijyenin eksikliğini daha çok arttırabilir. Sonuç olarak daha şiddetli bir tablo ortaya çıkabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Hamilelerde diş eti iltihabı farklı olumsuzluklara neden olabiliyor!</strong></p>

<p>Çocuk sahibi olma planları yapanların gebelik döneminden önce mutlaka ağız ve diş sağlığı bakım ve muayenelerini yaptırmaları gerektiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Diş eti iltihabının hamileler üzerinde erken doğum, düşük ağırlıklı doğum, düşük, preeklampsi ve alt genital bölge enfeksiyonu gibi çeşitli olumsuz etkilere sahip olduğu farklı çalışmalarla ortaya konmuştur.” dedi.</p>

<p>Çalışmaların, hamileliğin ikinci üç aylık döneminde yapılan cerrahisiz periodontal tedavinin güvenli olduğunu ve istenmeyen hamilelik problemlerinde bir artışa neden olmadığını açıkça gösterdiğine değinen Bahar, periodontal tedavinin diğer tedavi yöntemlerine göre olumsuz hamilelik sonuçlarında önemli bir azalma sağladığının birçok çalışmayla da gösterildiğini kaydetti.</p>

<p><strong>Kadın doğum uzmanının onayı ile tedavi yapılabilir…</strong></p>

<p>Hamilelik döneminde diş tedavisi için hastanın kadın doğum doktoruna danışılması gerektiğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Hamilelik döneminde diş taşı temizliği gibi cerrahisiz periodontal tedavilerin yapılabilmesi için hastanın kadın doğum doktoruna danışılması önemli. Akabinde hamile hastalara uygulanan özel protokoller yerine getirilir ve uygulama yapılır. Cerrahi tedavilerin ise çok acil olmadığı sürece hamilelik sonrasına bırakılması tavsiye edilir.” dedi.</p>

<p>Hamileliğin doğrudan diş ve diş etlerinde var olmayan bir rahatsızlığa sebep olmadığını yineleyen Bahar, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Hormonal denge değişimi altta yatan bir enflamasyonu veya problemi daha da alevlendirebilir. Bu yüzden hamilelik planlayan kadınların mutlaka diş bakımlarını yaptırmaları ve mümkünse diş eti uzmanı kontrollerini aksatmamaları tavsiye edilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Jun 2025 17:51:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/altta-yatan-sebepler-hamilelikte-agiz-sagligini-kotulestirebilir-1749739863.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme kanserinde bilinmesi gerekenler</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/meme-kanserinde-bilinmesi-gerekenler-6941</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/meme-kanserinde-bilinmesi-gerekenler-6941</guid>
                <description><![CDATA[Kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri, toplumda hala doğru bilinen yanlışlarıyla gündemde. Bu yanlış bilgilerin, hastaların doğru önlemleri almasını engelleyerek erken evreyi kaçırmalarına yol açabildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı ve Meme Sağlığı Merkezi Direktörü Prof. Dr. Ali Uğur Emre, meme kanseriyle ilgili en yaygın yanlış inanışları şöyle sıralıyor:]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p><strong> Meme kanserlerinin tümü genetik geçişlidir</strong></p>

<p><strong>Yanlış</strong>: Meme kanserinin yalnızca genetik yatkınlığı olan kişilerde ortaya çıktığı düşünülür. Aslında, meme kanserinin büyük bir kısmı genetik risk faktörleri olmadan da gelişebilir. Çoğu meme kanseri, ailede geçmiş bir kanser öyküsü olmadan da ortaya çıkar.</p>

<p><strong>Elle muayenede teşhir edilirse kanserin evresi ilerlemiştir</strong></p>

<p><strong>Yanlış</strong>: Elle yapılan muayenede bir kitle fark edilmesi, kanserin her zaman ileri evrede olduğunu göstermez. Erken evrede de kitleler hissedilebilir. Ancak, herhangi bir anormal değişiklik fark edildiğinde hemen doktora başvurmak önemli.</p>

<p><strong>Meme kanseri sadece ileri yaşlarda görülür</strong></p>

<p><strong>Yanlış</strong>: Meme kanseri her yaş grubunda görülebilir, ancak risk yaşla birlikte artar. Genç kadınlar, hatta erkekler de meme kanserine yakalanabilir.  </p>

<p><strong>Mamografi çektirmek veya meme kanserine cerrahi müdahale yapmak kanseri yayar veya kanser yapar</strong></p>

<p><strong>Yanlış</strong>: Mamografi, radyasyon içerir ancak bu radyasyon dozları çok düşüktür ve genellikle güvenlidir. Mamografi, meme kanserinin erken teşhisi için önemli bir tarama yöntemidir. Radyasyonun kanser yapma riskinin minimal olduğu kabul edilir ve mamografinin faydaları, risklerinden çok daha büyüktür. Cerrahi sonrasında kanserin vücuda yayıldığı yanlış bir düşüncedir.</p>

<p><strong>Ailede meme kanseri yoksa risk ortadan kalkar</strong></p>

<p><strong>Yanlış</strong>: Her kadının meme kanseri riskini etkileyen faktörler vardır, ancak bazıları diğerlerinden daha fazla risk taşır. Meme kanseri riski, yaş, genetik faktörler, yaşam tarzı ve hormonal durumlar gibi birçok faktöre bağlıdır. Sağlıklı bir yaşam tarzı ve düzenli taramalar riskleri azaltabilir.</p>

<p><strong>Genetik testler meme kanserini önler</strong></p>

<p><strong>Yanlış</strong>: Genetik testler, kişilerin meme kanseri riskini değerlendirmeye yardımcı olabilir ancak bu testler kanserden korunmayı sağlamaz. Genetik testler yüksek riskli bireylerin risk azaltıcı önlemler alabilmesini sağlar. </p>

<p><strong> Sadece kadınlar meme kanseri olur</strong></p>

<p><strong>Yanlış</strong>: Meme kanseri yalnızca kadınlarda görülür düşüncesi yanlıştır. Erkekler de meme kanseri riski taşır, ancak bu durum kadınlara göre çok daha nadirdir. Bu oran kabaca 1/100 olarak verilebilir. Erkeklerde meme kanseri görülme oranı düşük olsa da risk faktörlerini bilmeleri ve belirtileri takip etmeleri önemlidir.</p>

<p><strong>Küçük kitlenin kanser olmadığını düşünmek güvenlidir</strong></p>

<p><strong>Yanlış</strong>: Memede küçük bir kitle olması, bu kitlenin kesinlikle kanser olmadığı anlamına gelmez. Küçük kitlenin de kanserli olabilmesi mümkündür. Herhangi bir kitle, büyüklüğü ne olursa olsun, doktor tarafından değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Meme kanseri teşhisi koyulduktan sonra sadece ameliyat yeterlidir</strong></p>

<p><strong>Yanlış</strong>: Meme kanseri tedavisi genellikle multidisipliner bir yaklaşımı gerektirir. Ameliyat, tedavi planının sadece bir parçasıdır. Kemoterapi, radyoterapi, hormon tedavisi ve hedefe yönelik tedaviler gibi yöntemler gerekebilir.</p>

<p><strong>Emzirme meme kanserinden korur</strong></p>

<p><strong>Yanlış</strong>: Emzirmek, meme kanseri riskini kısmen azaltabilir ancak tamamen ortadan kaldırmaz. Bu, durum emziren kadınlarda kanser gelişmeyeceği anlamına gelmez.</p>

<p><strong>Elle muayene yeterli bir tarama yöntemidir</strong></p>

<p><strong>Yanlış</strong>: Kendi kendine meme muayenesi, düzenli doktor kontrollerinin ve mamografinin yerine geçmez. Elle muayenede bazı anormallikler fark edilebilir ancak mamografi gibi tarama yöntemleri, daha küçük ve erken evre tümörleri teşhis eder.</p>

<p><strong>Deodorantlar veya balenli sütyenler meme kanserine neden olur</strong></p>

<p><strong>Yanlış: </strong>Deodorantlar, koltuk altı kremleri veya sütyenler meme kanserine neden olmaz.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 Jun 2025 13:53:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/meme-kanserinde-bilinmesi-gerekenler-1749639235.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Gazi YAŞARGİL’in vefatı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/prof-dr-gazi-yasargilin-vefati-6940</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/prof-dr-gazi-yasargilin-vefati-6940</guid>
                <description><![CDATA[Yüzyılın Beyin Cerrahı Unvanıyla Onurlandırılmış, Modern Beyin Cerrahisinin Babası, Mikronöroşirürjinin Kurucusu, Nöroşirürji Alanında Çığır Açan Çalışmalarıyla Tıp Tarihine Adını Altın Harflerle Yazdıran, 20. Yüzyılın En Önemli Beyin Cerrahlarından Biri Olan, Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalının Kıymetli Akademisyeni, Yeditepe Üniversitesi Hastanelerinin Değerli Cerrahı, Saygıdeğer Bilim İnsanı Prof. Dr. Gazi YAŞARGİL’in vefatını derin bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yüzyılın Beyin Cerrahı Unvanıyla Onurlandırılmış, Modern Beyin Cerrahisinin Babası, Mikronöroşirürjinin Kurucusu, Nöroşirürji Alanında Çığır Açan Çalışmalarıyla Tıp Tarihine Adını Altın Harflerle Yazdıran, 20. Yüzyılın En Önemli Beyin Cerrahlarından Biri Olan, Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalının Kıymetli Akademisyeni, Yeditepe Üniversitesi Hastanelerinin Değerli Cerrahı, Saygıdeğer Bilim İnsanı&nbsp;<strong>Prof. Dr. Gazi YAŞARGİL</strong>’in vefatını derin bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.</p>

<p>Türk tıbbının ve dünya nöroşirürjisinin gururu olan Prof. Dr. Gazi YAŞARGİL, yalnızca bilimsel başarılarıyla değil; &nbsp;hekimlik mesleğine kazandırdığı sayısız öğrenci, yetiştirdiği bilim insanı ve hastaya yaklaşımındaki insani derinlikle de hafızalarda yer etti.</p>

<p>Ömrünü bilime, insanlığa ve genç beyin cerrahlarının yetişmesine adamış; bilimsel makaleleri, uluslararası ödülleri ve geliştirdiği mikronöroşirürji teknikleriyle bir ekol yaratan YAŞARGİL’in mirası,&nbsp;yalnızca bir tıp insanına ait değil, aynı zamanda modern tıbbın gelişim serüveninin temel yapı taşlarından biridir.</p>

<p>Merhuma Allah’tan rahmet; başta kıymetli eşi Dianne YAŞARGİL olmak üzere, tüm ailesine, sevenlerine ve tıp camiasına başsağlığı diliyoruz.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 Jun 2025 13:53:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/prof-dr-gazi-yasargilin-vefati-1749639208.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her 6 Çiftten 1’i Kısırlık Problemi Yaşıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/her-6-ciftten-1i-kisirlik-problemi-yasiyor-6937</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/her-6-ciftten-1i-kisirlik-problemi-yasiyor-6937</guid>
                <description><![CDATA[Akrabalık bağlarının güçlü olduğu toplumlardan biri olan ülkemizde evli çiftlerin genellikle çocuk sahibi olması bekleniyor. Ancak her 6 çiftten 1’i düzenli ve korunmasız bir yıldan fazla cinsel ilişki yaşamasına rağmen bebek sahibi olamıyor. İnfertilite yani kısırlık sebebi her iki cinsiyette de eşit oranlarda görülüyor. Obezite, sigara, çevresel toksinler, sağlıksız beslenme ve düzensiz yaşam koşulları her iki cinsiyette de infertiliteye sebep olabiliyor. Bunların dışında erkeklerde üreme sağlığı ile ilgili bazı problemler infertilite riskini artırabiliyor. Kısırlığın nedenleri belirlendikten sonra kişiye özel uygulanan tedavi yöntemleriyle birçok erkeğin baba olma hayali gerçek olabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Üroloji ve Androloji Bölümü’nden Prof. Dr. Tümay İpekçi, erkeklerdeki kısırlığın nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İnfertilite %50’si erkek ile ilgili olabiliyor</strong></p>

<p>Üreme, tüm canlılar için yaşamın temel yapı taşlarından biridir. Erkeklerde üreme yeteneğinin temelini oluşturan sperm üretimi ve olgunlaşması, oldukça hassas ve karmaşık fizyolojik süreçlerle gerçekleşir. Bu süreç; testislerde başlayarak hem lokal mekanizmaların hem de beyinle testisler arasında işleyen nöroendokrin sistemin kontrolü altında sürmektedir. Fertilite, bir çiftin doğal yollarla gebelik elde edebilme kapasitesini ifade etmektedir. Bu potansiyelin olumsuz etkilenmesine ise “infertilite” yani kısırlık denilmektedir. Dünya genelinde yaygın kabul gören tanıma göre, infertilite; bir çiftin düzenli ve korunmasız cinsel ilişkisine rağmen 12 ay veya daha uzun süre boyunca gebelik elde edememesi durumudur. Erkek kaynaklı infertilite, tüm infertilite vakalarının yarısını oluşturur.</p>

<p><strong>Obezite ve sigara kısırlık nedeni </strong></p>

<p>Çocuk sahibi olma hayaliyle yola çıkan evli çiftlerin korunmasız ilişkilerine rağmen uzun süre çocuk sahibi olamaması çiftler üzerinde toplumsal baskılara neden olmaktadır. Yapılan araştırmalara göre infertilitenin sebebi bazen anne adayı bazen de baba adayı olmaktadır. Aşırı kilo, sigara-alkol, düzensiz beslenme, hareketsiz yaşam çevresel kimyasal ve fiziksel nedenler her iki cinsiyetin de ürümesindeki olumsuzlukta etkili olabilmektedir. Ancak erkeklerdeki diğer sağlık problemleri de infertilite riskini önemli ölçüde artırmaktadır. Erkeklerdeki infertilite riskini artıran sebeplerin başında şunlar gelir;</p>

<p>1. Testis dışı hormonal veya sistemik problemler (pre-testiküler nedenler)</p>

<p>2. Testislerin kendisinden kaynaklanan hastalıklar (primer testiküler bozukluklar)</p>

<p>3. Spermin taşınmasında meydana gelen sorunlar (post-testiküler bozukluklar)</p>

<p>4. Nedeni henüz belirlenememiş olgular (açıklanamayan infertilite)</p>

<p><strong>İnfertilite sebepleri kolayca belirlenebiliyor</strong></p>

<p>İnfertilite şüphesi olan erkeklerde tanıya ulaşmak için öncelikle üreme öyküsü alınmalı ve semen analizi yapılmalıdır. Bununla birlikte testis boyutları ve kıvamı gibi fiziksel bulguların değerlendirilmesi, tanı açısından kritik öneme sahiptir. Gerektiğinde daha ileri tetkiklere başvurulabilir. Sperm DNA hasarı analizi, genetik testler, antisperm antikor tayini, hormonal profiller, radyolojik görüntülemeler ve sperm fonksiyon testleri bu kapsamda değerlendirilebilir. Hormonal bozukluklar da erkek infertilitesinin önemli nedenleri arasında yer alır. Hipofiz bezi hastalıkları, tiroid fonksiyon bozuklukları, prolaktin yüksekliği, testosteron eksikliği gibi birçok endokrin problem doğurganlığı olumsuz etkileyebilir. Hipogonadizm (testosteron eksikliği) , hem biyokimyasal hem de klinik belirtilerle seyreden bir diğer önemli durumdur. Bu hastalarda testosteron replasman tedavisi (TRT), hormon seviyelerini normal sınırlara çekmeyi ve semptomları hafifletmeyi hedefler. Ayrıca erkek genital sisteminde enfeksiyon varlığı kesin bir şekilde doğal yolla gebeliği engelliyor olmasa da, semptom veren enfeksiyonların tedavisi önerilir.</p>

<p><strong>Yaşam değişiklikleri bebek sahibi olma şansını artırıyor</strong></p>

<p>Bazı mesleki faktörler ve çevresel toksinler de testis fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir. Diğer yandan, boşalma bozuklukları (örneğin anejakülasyon ya da retrograd ejakülasyon) da tedavi edilmesi gereken önemli durumlardır.</p>

<p>Cerrahi tedavi gerektiren erkek infertilitesi vakaları da iki temel gruba ayrılır:</p>

<p><strong>1.</strong> <strong>Altta yatan cerrahi sebebin tedavi edilebildiği patolojiler:</strong> Varikosel için subinguinal mikrocerrahi varikoselektomi, sperm kanal tıkanıklıkları için vazovazostomi, epididimovazostomi ya da ejakülatuvar kanal cerrahileri uygulanabilir.</p>

<p><strong>2.</strong> <strong>Altta yatan sebebin cerrahisinin mümkün olmadığı durumlar:</strong> Özellikle non-obstrüktif azoospermi (menide hiç sperm bulunmaması) vakalarında mikro-TESE (mikrocerrahi testiküler sperm ekstraksiyonu) gibi ileri girişimler gerekebilir.</p>

<p>Sperm elde etmek amacıyla uygulanan yöntemler arasında PESA, MESA, TESA, TESE ve mikro-TESE gibi teknikler, infertilite tedavisinde önemli yer tutar. Sonuç olarak, erkek infertilitesine neden olan çok sayıda faktör vardır ve tedavi şekli, sorunun kaynağına göre değişiklik gösterir. Ancak hangi tedavi yöntemi seçilirse seçilsin, yaşam tarzı değişiklikleri tedavi başarısını artırabilir. Dengeli beslenme, düzenli egzersiz, tütün ve alkol kullanımının bırakılması, stresin azaltılması gibi unsurlar doğurganlık üzerinde olumlu etkiler sağlar. Özellikle sigara kullanımı sperm kalitesini ciddi şekilde düşürürken, ideal kiloda kalmak ve aktif bir yaşam tarzı benimsemek hem fiziksel hem de ruhsal sağlığı destekler. Tedavi sürecine olumlu bir ruh haliyle yaklaşmak da başarı şansını artıran önemli faktörlerdendir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 10 Jun 2025 15:21:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/her-6-ciftten-1i-kisirlik-problemi-yasiyor-1749558107.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalnız ebeveynler için yol haritası!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yalniz-ebeveynler-icin-yol-haritasi-6925</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yalniz-ebeveynler-icin-yol-haritasi-6925</guid>
                <description><![CDATA[Yalnız ebeveynlerin özellikle ergenlik dönemindeki çocuklarıyla sorunlar yaşayabildiğini belirten uzmanlar, bu sorunların başında iletişim ve otorite kurmak geldiğini söylüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p><strong>Ergenlik döneminde sınırların, hem güvenli bir çerçeve sunduğunu hem de bireyselleşmeyi desteklediğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Disiplin, cezadan çok rehberlik anlamına gelmeli. Ergenin duygusal ihtiyaçlarını göz ardı etmeden sınır koymak, uzun vadeli güven ilişkisi inşa eder.” dedi.</strong> <strong>Çıkabilecek çatışmaların doğru yönetilmesi gerektiğini aktaran Ülkü, ebeveynin kendi duygusal sağlığını korumasının, çocukla kurulan ilişkinin temelini oluşturduğunu vurguladı. </strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, yalnız ebeveynlerin ergenlik dönemindeki çocuklarla yaşadığı en yaygın sorunlara dair açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Ebeveynin yorgunluğu, çocuğun duygusal ihtiyaçlarını gözden kaçırmasına yol açabilir!</strong></p>

<p>Yalnız ebeveynlerin ergen çocuklarıyla yaşadığı zorlukların başında otorite dengesi kurmak, duygusal kopukluk, iletişim sorunları ve rol karmaşası geldiğini vurgulayan Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Ergenlik, bireyselleşme ve bağımsızlık talebinin arttığı, aynı zamanda yoğun duygusal fırtınaların yaşandığı bir dönemdir.” dedi.</p>

<p>Ebeveynin tüm yükü sırtlandığında, ergenin bu yükün farkında olmayabileceğini ifade eden Ülkü, “Ayrıca ebeveynin yorgunluğu, zaman zaman çocuğun duygusal ihtiyaçlarını gözden kaçırmasına yol açabilir. Bu da bağ kurma zorluklarına ve uzun vadede çatışmalı ilişkilere neden olabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Yalnız ebeveynler disiplin ve sınır koyma konusunda dikkatli olmalı!</strong></p>

<p>Ergenlik döneminde sınırların, hem güvenli bir çerçeve sunduğunu hem de bireyselleşmeyi desteklediğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Ancak yalnız ebeveynler, çocuklarıyla daha ‘arkadaşça’ bir ilişki kurma eğiliminde olabilir. Bu da sınırların belirsizleşmesine yol açar. Sınır koymanın, sevginin zıttı değil, aksine bir sevgi biçimi olduğunu unutmamak gerekir.” dedi.</p>

<p>Yalnız bir ebeveynin dikkat etmesi gereken bazı noktalara değinen Ülkü, “Tutarlı olunmalı, koyulan kuralların devamlılığı önemlidir. Ergenin hangi davranışların kabul edilir olduğunu anlaması için kurallar açıkça ifade edilmeli. Disiplin, cezadan çok rehberlik anlamına gelmeli. Ergenin duygusal ihtiyaçlarını göz ardı etmeden sınır koymak, uzun vadeli güven ilişkisi inşa eder.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ergenin öfkesi ya da isyanı, anlaşılma ihtiyacının bir yansıması olabilir!</strong></p>

<p>Yalnız ebeveynlerin, ergenlik dönemindeki çocuklarıyla yaşadıkları ciddi çatışmaları nasıl yönetebilecekleri konusunu da değerlendiren Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Çatışma, ergenlik döneminin doğal bir parçasıdır. Ancak yalnız ebeveyn için bu çatışmalar zaman zaman zorlayıcı olabilir. Bu durumda öncelikle ebeveynin kişiselleştirmemesi ve duygusal regülasyonunu sağlayabilmesi önemlidir.” dedi.</p>

<p>Etkili çatışma yönetimleri için bazı önerilerde bulunan Ülkü, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Duygulara yer açın. Ergenin öfkesi ya da isyanı, aslında anlaşılma ihtiyacının bir yansıması olabilir. Tepki vermeden önce dinlemek önemlidir. Yoğun çatışmalar sırasında konuşmak yerine, ortam yatıştığında konuyu ele almak daha yapıcı olur. Sen dili yerine ben dili kullanılabilir. ‘Sen hep böyle yapıyorsun’ yerine ‘Ben bu durumda kendimi değersiz hissediyorum’ gibi ifadeler, savunmayı düşürür. Aile danışmanlığı ya da bireysel terapi, çatışmaların tekrarlayıcı hale gelmesini engelleyebilir.”</p>

<p><strong>Ebeveynin duygusal sağlığı ne kadar iyi olursa, çocuğuyla ilişkisi de o kadar sağlıklı olur…</strong></p>

<p>Ebeveynliğin bir maraton gibi olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Yalnız ebeveynlik ise çoğu zaman bu maratonu tek başına koşmak gibidir. Bu nedenle kendine bakım, bir lüks değil, zorunluluktur.” dedi.</p>

<p>Tükenmişliği önlemek için yalnız ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bazı stratejiler olduğuna dikkat çeken Ülkü, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yakın çevre, arkadaşlar ya da destek gruplarıyla bağ kurmak, yalnızlık hissini azaltır. Haftada birkaç saat bile olsa sadece kendine ayrılan zaman, ruhsal yenilenme sağlar. Fiziksel sağlıkla ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi göz ardı etmemek gerekir. Uyku, beslenme ve egzersiz, duygusal dayanıklılığı artıran temel taşlardır. Yeterince iyi ebeveyn olmak, mükemmel olmaktan daha gerçekçidir. Ebeveynlik sürecinde psikolojik destek almak, zayıflık değil, dayanıklılık göstergesidir.</p>

<p>Yalnız ebeveynlik, özellikle ergenlik döneminde hem zorlayıcı hem de dönüştürücü bir yolculuktur. Bu süreçte en önemli şey, hem ebeveynin hem çocuğun duygularının görülmesi ve ihtiyaçlarının anlaşılmasıdır. Unutulmamalıdır ki, ebeveynin kendi duygusal sağlığı ne kadar iyi olursa, çocuğuyla kuracağı ilişki de o kadar sağlıklı olacaktır.” </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Jun 2025 14:54:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/yalniz-ebeveynler-icin-yol-haritasi-1749470068.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. İsbir, “Kalp Kapak Hastalıklarında Risk Yaşla Birlikte Artıyor,  Erken Müdahale Hayat Kurtarıyor”</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/prof-dr-isbir-kalp-kapak-hastaliklarinda-risk-yasla-birlikte-artiyor-erken-mudahale-hayat-kurtariyor-6876</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/prof-dr-isbir-kalp-kapak-hastaliklarinda-risk-yasla-birlikte-artiyor-erken-mudahale-hayat-kurtariyor-6876</guid>
                <description><![CDATA[Dünya genelinde 65 yaş üzeri kişilerde yaklaşık yüzde 10 oranında görülen kalp kapak hastalıkları yaşlanan nüfusla birlikte önemi artan sorunlardan biri. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selim İsbir, yaşla birlikte önemi artarken kalp kapak hastalıklarının zamanında tanı ve uygun yöntemlerle tedavi edilmediği takdirde hayati risk oluşturabileceğine dikkat çekti.Bu hastalıkların özellikle nefes darlığı, yorgunluk ve ritim bozukluğu gibi belirtilerle kendini gösterdiğini söyleyen Prof. Dr. İsbir, erken tanı ve tedaviyle yaşam kalitesinin yükseldiğine dikkat çekti. Özellikle son yıllarda tedavide yaşanan gelişmeler sayesinde  kalp kapak hastalıklarında artık yaşam boyu tedavi algoritmasını uyguladığını anlattı. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em></em></p>

<p>Kalp sağlığı açısından oldukça önemli bir başlığı oluşturan kalp kapak hastalıkları arasında en sık mitral ve aort kapak bozukluklarının görüldüğünü hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selim İsbir, kalp kapak hastalıklarında cinsiyet ve yaşa bağlı olarak hem hastalığın tipi hem de şiddetinin farklılık gösterebildiğini söyledi. Prof. Dr. İsbir, kalp kapak hastalıklarıyla ilgili gözden kaçabilecek belirtilere ve özellikle hastaların en çok merak ettiği “Ne zaman ve kimlere ameliyat gerekir?” sorusuna açıklık getirdi.</p>

<p><strong>BU BELİRTİLERİ HAFİFE ALMAYIN</strong></p>

<p>Kalp kapak hastalıklarında yorgunluk, nefes darlığı gibi son derece önemli belirtilerin farklı sorunlara bağlandığı için önemsenmeyebildiğinin altını çizen Prof. Dr. Selim İsbir, sözlerine şöyle devam etti: “Kapak hastalıkları ileri dönemlerde ritim bozukluğu olarak da kendini gösterir. Ancak belirtilerin önemsenmemesi erken tanının önüne geçebiliyor ve hastalığın ilerleyerek daha ciddi sorunlara neden olabiliyor. Kapak hastalıkları ilerleyen dönemlerde kalp kasını zayıflatarak kalp yetmezliği ile sonuçlanır.”</p>

<p><strong>KALP KAPAK HASTALIĞI OLAN HERKES AMELİYAT OLMAK ZORUNDA mı?</strong></p>

<p>Kalp kapak hastalıklarında ilaç tedavisinin yalnızca hastalığın ilerlemesini yavaşlatabildiğini vurgulayan Prof. Dr. İsbir, “Yapısal bozuklukları ilaçla düzeltmek mümkün değil. İlaç tedavisi kalp kapak hastalıklarını iyileştirmez ama kalp kapak hastalıklarına bağlı ortaya çıkan kalp fonksiyonlarındaki bozuklukları önler. Ancak her hasta ameliyat olacak diye bir kural da yok. Kapak bozukluğu kalp fonksiyonlarını etkilemeye başlamışsa, özellikle nefes darlığı ve ritim bozukluğu görülüyorsa, cerrahi gündeme alınmalıdır” dedi.</p>

<p><strong>RİTM BOZUKLUĞU BAŞLAMIŞSA ZAMAN KAYBEDİLMEMELİ!</strong></p>

<p>Kalp kapak hastalığı tanısı konulan hastalarda düzenli takip ve erken müdahalenin önemine işaret eden Prof. Dr. İsbir, “Kalp kasılma gücünün azalması, kalp boyutlarının büyümesi ya da ritim bozuklukları başlamışsa, cerrahi kaçınılmazdır. Bu evreye gelmeden müdahale edilmesi, ameliyatın başarı şansını yükseltir” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>“CERRAHİDE EN ÖNEMLİ NOKTA HASTA İÇİN GÜVENLİ YÖNTEMİN SEÇİLMESİDİR”</strong></p>

<p>Klasik yöntemin açık kalp ameliyatı olduğunu hatırlatan Prof. Dr. İsbir, teknolojik gelişmeler sayesinde uygun hastalarda minimal invaziv ve robotik yöntemlerle daha küçük kesilerle operasyon yapılabildiğini söyledi. Ancak bu yöntemlerin her hastaya uygun olmadığını belirterek, “Kalp ameliyatlarında önemli olan kesi büyüklüğü değil, hasta için en güvenli yöntemin seçilmesidir” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Selim İsbir, kalp kapak hastalıklarının tedavisinde hastaların en çok karıştırdığı, merak ettiği konulardan biri olan kapak tamiri ve değişimi ile ilgili soruyu şöyle yanıtladı: “Kapak tamiri, hastanın kendi dokusu kullanılarak kapağın onarılması yöntemidir. En önemli avantajı, hastanın kendi dokuları kullanıldığı için kalp fonksiyonları ameliyat sonrası daha iyi korunur. En sık tamir ettiğimiz ve de en başarılı olduğumuz kapaklar kalbin sol tarafında yer alan mitral kapak ve gene sağ tarafta yer alan triküspit kapaktır. Kireçlenmemiş kapaklarda ve genç hastalarda bu yöntemin öncelikle tercih edilmesi gerekir.”</p>

<p>Prof. Dr. İsbir, “Biyolojik kapaklar kan sulandırıcı gerektirmediği için tercih sebebidir ancak ömürleri sınırlıdır. Genç hastalarda genellikle mekanik kapak kullanılır, ancak bu da ömür boyu kan sulandırıcı ilaç gerektirir. Hastaya özel planlama yapılmalı, tercihler hasta profiline göre belirlenmelidir” dedi.</p>

<p><strong>“YAŞAM BOYU TEDAVİ ALGORİTMASI UYGULANIYOR”</strong></p>

<p>“Bu bilgiler ışığında kalp kapak hastalıklarının tedavisinde artık yaşam boyu tedavi adını verdiğimiz bir algoritma uygulamaktayız” diyen Prof. Dr. İsbir, sözlerini şöyle sürdürdü: “Hastaların yaşına ve diğer bir takım özelliklerine bakarak onlar için bir tedavi şeması uygulamaktayız. Örneğin; bir hasta eğer kan sulandırıcı ilaç kullanmak istemiyorsa veya tıbbi açıdan bu hasta için kan sulandırıcı tedavi bir risk oluşturuyorsa, hasta genç olsa bile bu hastaya eğer kalp kapağını tamir edemiyorsak biyolojik kapak kullanıyoruz. Bu  kapak zamanla dejenere olduğunda ameliyatsız kapak değişimi ya da gerekiyor ise ikinci bir kalp ameliyatı ile bu şansı veriyoruz.”</p>

<p><strong>“AMELİYAT SONRASI ENFEKSİYON VE DÜZENLİ İLAÇ KULLANIMINA DİKKAT”</strong></p>

<p>Ameliyat sonrası hastanede kalış süresinin ortalama 5-6 gün olduğunu ve tam iyileşmenin yaklaşık 3-4 hafta sürdüğünü belirten Kalp Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Cemil İsbir, sözlerini şöyle tamamladı: “Bu süreçte en dikkat edilmesi gereken iki faktör, enfeksiyon ve kan sulandırıcı tedavidir. Özellikle kan sulandırıcı tedavi mekanik kapak kullanılan hastalar için hayati öneme haizdir. İlacın kan seviyeleri belirli aralıklarla kontrol edilmeli ve ilaç dozu kan seviyesine göre ayarlanmalıdır. Enfeksiyon diğer çok önemli bir faktördür. Hastalar enfeksiyon açısından kendilerini korumalıdırlar. Aksi halde protez kapakları enfeksiyona bağlı olarak zarar görebilir ve bu durum hayati sorunlara yol açabilir.” </p>

<p><em></em></p>

<p>Kalp sağlığı açısından oldukça önemli bir başlığı oluşturan kalp kapak hastalıkları arasında en sık mitral ve aort kapak bozukluklarının görüldüğünü hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Selim İsbir, kalp kapak hastalıklarında cinsiyet ve yaşa bağlı olarak hem hastalığın tipi hem de şiddetinin farklılık gösterebildiğini söyledi. Prof. Dr. İsbir, kalp kapak hastalıklarıyla ilgili gözden kaçabilecek belirtilere ve özellikle hastaların en çok merak ettiği “Ne zaman ve kimlere ameliyat gerekir?” sorusuna açıklık getirdi.</p>

<p><strong>BU BELİRTİLERİ HAFİFE ALMAYIN</strong></p>

<p>Kalp kapak hastalıklarında yorgunluk, nefes darlığı gibi son derece önemli belirtilerin farklı sorunlara bağlandığı için önemsenmeyebildiğinin altını çizen Prof. Dr. Selim İsbir, sözlerine şöyle devam etti: “Kapak hastalıkları ileri dönemlerde ritim bozukluğu olarak da kendini gösterir. Ancak belirtilerin önemsenmemesi erken tanının önüne geçebiliyor ve hastalığın ilerleyerek daha ciddi sorunlara neden olabiliyor. Kapak hastalıkları ilerleyen dönemlerde kalp kasını zayıflatarak kalp yetmezliği ile sonuçlanır.”</p>

<p><strong>KALP KAPAK HASTALIĞI OLAN HERKES AMELİYAT OLMAK ZORUNDA mı?</strong></p>

<p>Kalp kapak hastalıklarında ilaç tedavisinin yalnızca hastalığın ilerlemesini yavaşlatabildiğini vurgulayan Prof. Dr. İsbir, “Yapısal bozuklukları ilaçla düzeltmek mümkün değil. İlaç tedavisi kalp kapak hastalıklarını iyileştirmez ama kalp kapak hastalıklarına bağlı ortaya çıkan kalp fonksiyonlarındaki bozuklukları önler. Ancak her hasta ameliyat olacak diye bir kural da yok. Kapak bozukluğu kalp fonksiyonlarını etkilemeye başlamışsa, özellikle nefes darlığı ve ritim bozukluğu görülüyorsa, cerrahi gündeme alınmalıdır” dedi.</p>

<p><strong>RİTM BOZUKLUĞU BAŞLAMIŞSA ZAMAN KAYBEDİLMEMELİ!</strong></p>

<p>Kalp kapak hastalığı tanısı konulan hastalarda düzenli takip ve erken müdahalenin önemine işaret eden Prof. Dr. İsbir, “Kalp kasılma gücünün azalması, kalp boyutlarının büyümesi ya da ritim bozuklukları başlamışsa, cerrahi kaçınılmazdır. Bu evreye gelmeden müdahale edilmesi, ameliyatın başarı şansını yükseltir” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>“CERRAHİDE EN ÖNEMLİ NOKTA HASTA İÇİN GÜVENLİ YÖNTEMİN SEÇİLMESİDİR”</strong></p>

<p>Klasik yöntemin açık kalp ameliyatı olduğunu hatırlatan Prof. Dr. İsbir, teknolojik gelişmeler sayesinde uygun hastalarda minimal invaziv ve robotik yöntemlerle daha küçük kesilerle operasyon yapılabildiğini söyledi. Ancak bu yöntemlerin her hastaya uygun olmadığını belirterek, “Kalp ameliyatlarında önemli olan kesi büyüklüğü değil, hasta için en güvenli yöntemin seçilmesidir” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Selim İsbir, kalp kapak hastalıklarının tedavisinde hastaların en çok karıştırdığı, merak ettiği konulardan biri olan kapak tamiri ve değişimi ile ilgili soruyu şöyle yanıtladı: “Kapak tamiri, hastanın kendi dokusu kullanılarak kapağın onarılması yöntemidir. En önemli avantajı, hastanın kendi dokuları kullanıldığı için kalp fonksiyonları ameliyat sonrası daha iyi korunur. En sık tamir ettiğimiz ve de en başarılı olduğumuz kapaklar kalbin sol tarafında yer alan mitral kapak ve gene sağ tarafta yer alan triküspit kapaktır. Kireçlenmemiş kapaklarda ve genç hastalarda bu yöntemin öncelikle tercih edilmesi gerekir.”</p>

<p>Prof. Dr. İsbir, “Biyolojik kapaklar kan sulandırıcı gerektirmediği için tercih sebebidir ancak ömürleri sınırlıdır. Genç hastalarda genellikle mekanik kapak kullanılır, ancak bu da ömür boyu kan sulandırıcı ilaç gerektirir. Hastaya özel planlama yapılmalı, tercihler hasta profiline göre belirlenmelidir” dedi.</p>

<p><strong>“YAŞAM BOYU TEDAVİ ALGORİTMASI UYGULANIYOR”</strong></p>

<p>“Bu bilgiler ışığında kalp kapak hastalıklarının tedavisinde artık yaşam boyu tedavi adını verdiğimiz bir algoritma uygulamaktayız” diyen Prof. Dr. İsbir, sözlerini şöyle sürdürdü: “Hastaların yaşına ve diğer bir takım özelliklerine bakarak onlar için bir tedavi şeması uygulamaktayız. Örneğin; bir hasta eğer kan sulandırıcı ilaç kullanmak istemiyorsa veya tıbbi açıdan bu hasta için kan sulandırıcı tedavi bir risk oluşturuyorsa, hasta genç olsa bile bu hastaya eğer kalp kapağını tamir edemiyorsak biyolojik kapak kullanıyoruz. Bu  kapak zamanla dejenere olduğunda ameliyatsız kapak değişimi ya da gerekiyor ise ikinci bir kalp ameliyatı ile bu şansı veriyoruz.”</p>

<p><strong>“AMELİYAT SONRASI ENFEKSİYON VE DÜZENLİ İLAÇ KULLANIMINA DİKKAT”</strong></p>

<p>Ameliyat sonrası hastanede kalış süresinin ortalama 5-6 gün olduğunu ve tam iyileşmenin yaklaşık 3-4 hafta sürdüğünü belirten Kalp Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Cemil İsbir, sözlerini şöyle tamamladı: “Bu süreçte en dikkat edilmesi gereken iki faktör, enfeksiyon ve kan sulandırıcı tedavidir. Özellikle kan sulandırıcı tedavi mekanik kapak kullanılan hastalar için hayati öneme haizdir. İlacın kan seviyeleri belirli aralıklarla kontrol edilmeli ve ilaç dozu kan seviyesine göre ayarlanmalıdır. Enfeksiyon diğer çok önemli bir faktördür. Hastalar enfeksiyon açısından kendilerini korumalıdırlar. Aksi halde protez kapakları enfeksiyona bağlı olarak zarar görebilir ve bu durum hayati sorunlara yol açabilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 03 Jun 2025 11:25:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/prof-dr-isbir-kalp-kapak-hastaliklarinda-risk-yasla-birlikte-artiyor-erken-mudahale-hayat-kurtariyor-1748939148.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bayram Sevinci Hastanede Bitmesin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bayram-sevinci-hastanede-bitmesin-6867</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bayram-sevinci-hastanede-bitmesin-6867</guid>
                <description><![CDATA[Kurban Bayramı’nda yaşanabilecek en küçük bir dikkatsizlik hem bireylerin sağlığını hem de bayram sevincini gölgeleyebiliyor. Acil servislerde Kurban Bayramı süresince yaşanan yoğunluk, özellikle kesici ve delici aletlerle meydana gelen yaralanmaların ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor. Bu tür yaralanmalar genellikle basit cilt kesikleriyle sınırlı kalmıyor. Damar, sinir ve tendon yaralanmaları, el ve parmak kopmaları, hatta hayvanın darbeleriyle oluşan hayati tehlike taşıyan travmalar da acil servislere başvuru nedenleri arasında yer alıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><em><strong>Yeni Yüzyıl Üniversitesi Gaziosmanpaşa Hastanesi Acil Tıp Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Tahir Talat Yurttaş, kurban kesiminin mutlaka işin ehli kişiler tarafından yapılması gerektiğini vurgulayarak, bayram süresince dikkat edilmesi gereken önemli noktaları paylaştı.</strong></em></p>

<p><strong>“Kesim İşini Ehil Kişiler Yapmalı”</strong></p>

<p>Acil Tıp Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Tahir Talat Yurttaş, bayram süresince yaşanan bu kazaların çoğunun önlenebilir olduğunu vurguladı ve “Özellikle ehil olmayan kişiler tarafından yapılan kesimler risk oluşturmaktadır. Kesim işlemlerinin mutlaka deneyimli kişiler tarafından, uygun ortamda ve gerekli önlemler alınarak yapılması gerekmektedir” dedi.</p>

<p>En sık karşılaşılan yaralanmaların el bölgesinde meydana geldiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Yurttaş, bu bölgenin hem damar açısından zengin hem de tendonların yüzeye çok yakın olması sebebiyle en ufak bir kesinin bile ciddi sonuçlara yol açabileceğini belirtti.</p>

<p><strong>Kesim Sırasında Dikkat Edilmesi Gerekenler</strong></p>

<p>Acil Tıp Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Tahir Talat Yurttaş, kurban kesimi sırasında yaşanabilecek kazaların önlenmesi için dikkat edilmesi gerekenleri sıraladı.</p>

<p>Uygun ekipman kullanımının hayati önem taşıdığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Yurttaş, “Kesim sırasında çelik kasap eldiveni, kaymaz tabanlı çizme, koruyucu gözlük ve önlük gibi koruyucu donanımlar kullanılmalı. Kullanılan bıçaklar ise ne kör ne de aşırı keskin olmalı; zira çok keskin bıçaklar küçük bir dikkatsizlikte ciddi yaralanmalara yol açabiliyor” dedi.</p>

<p>Hayvanın kesim öncesinde sağlam bir şekilde bağlanması gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Yurttaş, özellikle ipin ya da zincirin el ya da parmaklara dolanmasının büyük tehlike oluşturduğunu söyledi. Bu tür bağlamalar, hayvanın ani bir hareketi durumunda uzuv kopmalarına bile sebep olabilmektedir. Kesim alanında bulunan kişilerin de dikkatli olması gerektiğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Yurttaş, hayvan kesilirken çevredeki herkesin en az bir metre uzaklıkta bulunmasının önemli olduğunu belirtti.</p>

<p>Ayrıca, kesim işlemini gerçekleştirecek kişinin elinde veya kolunda açık bir yara varsa, bu yaranın kapatılması ve eldiven takılması gerektiği de önemli bir nokta olarak öne çıkmaktadır. Bu, olası enfeksiyonların önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Uzuv Kopmalarında Ne Yapılmalı?</strong></p>

<p>Acil Tıp Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Yurttaş, kurban kesimi sırasında en ciddi vakalardan biri olan uzuv kopmalarında yapılması gereken ilk müdahaleyi de detaylarıyla açıkladı. Eğer bir uzuv tamamen kopmuşsa, bu parça önce temiz bir bez ile sarılıp poşet içerisine konulmalı ve poşetin ağzı bağlanmalı. Ardından, bu poşet buz dolu başka bir poşetin ya da kabın içine yerleştirilmeli. Ancak, kopan uzuv doğrudan buzla temas ettirilmemeli. Çünkü buzla doğrudan temas, dokunun zarar görmesine neden olabileceğinden nakil sürecini olumsuz etkileyebilir.</p>

<p>Uzvun koptuğu bölgeye derhal baskılı pansuman uygulanmalı ve kanama kontrol altına alınmalı. Çünkü kopma ile birlikte açıkta kalan damarlar ciddi kanamalara yol açabilir ve zamanında müdahale edilmezse bu durum hayati tehlike oluşturabilir. Bu tür bir durumda, kişi vakit kaybetmeden en yakın donanımlı hastaneye götürülmeli. Erken müdahalenin, uzvun tekrar yerine dikilme başarısını doğrudan etkilediği unutulmamalıdır.</p>

<p><strong>Doğru Müdahale Hayat Kurtarır</strong></p>

<p>Kazalarda yapılacak ilk müdahale son derece önemlidir. Dr. Öğr. Üyesi Yurttaş, “Temiz bir bez ile kesilen yerin üstüne baskı uygulanmalıdır. Bu baskı kanamanın durup durmadığını kontrol etmek amacıyla bile olsa kaldırılmamalıdır ve en az 15-20 dakika aralıksız şekilde baskı devam ettirilmelidir. Kesilen bölgenin üst kısmına ip, kemer gibi bir cisimle sıkarak yapılan turnike uygulamasına rutin olarak önermemekteyiz. El ve kolda oluşan yaralanmalara müdahale edildikten sonra kolun kalp hizasının üstüne kaldırılması, kanamanın kontrol altına alınmasına yardımcı olacaktır” dedi.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 02 Jun 2025 16:06:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/06/bayram-sevinci-hastanede-bitmesin-1748869588.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
