<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Akdeniz Haber Ajansı</title>
        <link>https://www.ahajans.com.tr/</link>
        <description>Akdeniz Haber Ajansı</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Akciğer Kanserinde Her 10 Vakadan 9’u Önlenebilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/akciger-kanserinde-her-10-vakadan-9u-onlenebilir-9076</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/akciger-kanserinde-her-10-vakadan-9u-onlenebilir-9076</guid>
                <description><![CDATA[Dünyada her yıl yaklaşık 2,64 milyon kişiye akciğer kanseri tanısı konulurken, 1,86 milyon kişi bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. Akciğer kanserinin en önemli nedeni olan sigara kullanımı, hastalığın önlenebilir risk faktörlerinin başında geliyor. Özellikle uzun yıllar sigara içen kişilerde düzenli sağlık kontrolleri ve risk durumuna uygun tarama programları erken tanı açısından büyük önem taşıyor. Memorial Antalya Hastanesi Göğüs Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Abdullah Erdoğan, “1-30 Kasım Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı” kapsamında akciğer kanserinde erken tanı, korunma yolları ve güncel tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Akciğer kanseri erken dönemde belirti vermeyebiliyor</strong></p>

<p>Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu’nun GLOBOCAN 2024 tahminlerine göre, dünyada bir yılda yaklaşık 2,64 milyon yeni akciğer kanseri vakası görülmekte ve yaklaşık 1,86 milyon kişi bu hastalık nedeniyle yaşamını yitirmektedir. Türkiye’de ise son bir yılda yaklaşık 31 bin kişiye akciğer kanseri tanısı konulmuş, yaklaşık 25 bin kişi hastalık nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Vakaların önemli bir bölümünün ileri evrede tespit edilmesi, erken tanının önemini ortaya koymaktadır. Akciğer kanseri çoğu zaman başlangıçta belirgin şikayetlere neden olmadan ilerleyebilmekte, belirtiler ortaya çıktığında hastalık ileri evreye ulaşabilmektedir.</p>

<p><strong>Akciğer kanserinin en büyük nedeni sigara</strong></p>

<p>Akciğer kanserinin en önemli ve önlenebilir risk faktörü tütün ve tütün ürünlerinin kullanımıdır. Özellikle uzun yıllar sigara içen, 50 yaş üzerindeki bireylerde hastalık riski belirgin şekilde artmaktadır. Türkiye’deki veriler, erkeklerde akciğer kanseri vakalarının yaklaşık yüzde 90’ının, kadınlarda ise yüzde 43’ünün tütün kullanımıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Pasif içicilik de akciğer kanseri riskini artıran önemli etkenler arasında yer almaktadır. </p>

<p>Bununla birlikte akciğer kanseri yalnızca sigara içenlerde görülmemektedir. Radon gazı, asbest, silika, ağır metaller, dizel egzoz dumanı, hava kirliliği ve bazı mesleki kimyasallara maruz kalmak da hastalık riskini artırabilmektedir. Genetik yatkınlık, aile öyküsü ve kronik akciğer hastalıkları da diğer risk faktörleri arasında bulunmaktadır.</p>

<p><strong>Sigarayı bırakmak akciğer kanseri riskini azaltıyor</strong></p>

<p>Akciğer kanserinden korunmanın en etkili yolu sigaraya hiç başlamamak ve tütün ürünlerinden tamamen uzak durmaktır. Sigara kullanan kişiler için bırakmak, hastalık riskinin azaltılması açısından büyük önem taşımaktadır. Bunun yanında pasif içicilikten korunmak, sağlıklı ve dengeli beslenmek, düzenli fiziksel aktivite yapmak ve mesleki maruziyetlere karşı koruyucu ekipman kullanmak da önemlidir. Kapalı ortamların düzenli havalandırılması ve hava kirliliğine maruziyetin azaltılması da korunmaya katkı sağlamaktadır.<strong> </strong></p>

<p><strong>Geçmeyen öksürük ve ses kısıklığına dikkat!</strong></p>

<p>Akciğer kanserinde erken dönemde ortaya çıkan belirtiler başka hastalıklarla karıştırılabilmektedir. Bu nedenle özellikle uzun süre devam eden veya karakter değiştiren şikayetlerin dikkate alınması gerekmektedir. Akciğer kanserinde görülebilen başlıca belirtiler şunlardır:</p>

<ul>
	<li>Uzun süre geçmeyen veya karakter değiştiren öksürük </li>
	<li>Balgamda kan görülmesi</li>
	<li>Nefes darlığı</li>
	<li>Göğüs ağrısı</li>
	<li>Nedeni açıklanamayan kilo kaybı ve halsizlik</li>
	<li>Ses kısıklığı</li>
	<li>Yutma güçlüğü</li>
</ul>

<p>Özellikle uzun yıllar yoğun sigara kullanmış veya sigarayı bırakmış, yüksek risk grubundaki bireylerin düzenli hekim kontrolünden geçmesi önem taşımaktadır. Uygun risk grubundaki kişilerde düşük doz bilgisayarlı tomografi (LDCT) ile tarama yapılması, akciğer kanserinin erken evrede saptanmasına ve hastalığa bağlı ölüm riskinin azaltılmasına katkı sağlamaktadır.</p>

<p><strong>Erken evrede cerrahi tedaviyle başarı şansı yükseliyor</strong></p>

<p>Akciğer kanserinde tedavi; hastalığın evresine, tümörün hücresel özelliklerine, moleküler yapısına ve hastanın genel sağlık durumuna göre planlanmaktadır. Özellikle erken evrede tanı konulan küçük hücreli dışı akciğer kanserinde cerrahi tedavi önemli bir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Tümörün lenf bezlerine veya uzak organlara yayılmadığı uygun hastalarda cerrahi müdahale ile uzun süreli hastalık kontrolü ve tam iyileşme şansı artmaktadır. Akciğer kanserinde en sık uygulanan cerrahi yöntemlerden biri lobektomi, yani akciğerin tümörün bulunduğu lobunun çıkarılmasıdır. Tümörün boyutuna ve konumuna göre segmentektomi veya kama rezeksiyonu gibi daha sınırlı cerrahi işlemler de tercih edilebilmektedir. Günümüzde uygun hastalarda kapalı cerrahi yöntemler uygulanarak daha küçük kesilerle ameliyat yapılabilmekte, ameliyat sonrası ağrı ve hastanede kalış süresi azaltılabilmektedir. Böylece hastaların günlük yaşamlarına daha kısa sürede dönmeleri hedeflenmektedir. Hastalığın evresine ve özelliklerine göre cerrahiye ek olarak kemoterapi ve radyoterapi de uygulanabilmektedir. İleri evre hastalıkta ise kemoterapi, hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapi, tek başına veya birlikte kullanılabilmektedir. </p>

<p>Akciğer kanserinde erken tanı, tedavi seçeneklerini artırmakta ve yaşam süresine önemli katkı sağlamaktadır. Sigara ve tütün ürünlerinden uzak durmak, risk grubundaki kişilerin tarama programlarına katılması ve şüpheli belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmak hastalıkla mücadelede büyük önem taşımaktadır.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 02 Nov 2026 23:56:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/11/akciger-kanserinde-her-10-vakadan-9u-onlenebilir-1793652976.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İrem Nur Görmez Yazdı:Bir Salkım Üzüm</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/irem-nur-gormez-yazdibir-salkim-uzum-9058</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/irem-nur-gormez-yazdibir-salkim-uzum-9058</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><strong>Bir Salkım Üzümün Hafızası: Kökünden Yaprağına, Çekirdeğinden Şifasına Doğanın Saklı Hazinesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bazen bir meyveye yalnızca tadıyla bakarız. Oysa bazı meyvelerin geçmişinde insanlık tarihi, toprağın hafızası, gelenekler ve doğanın bize sunduğu sayısız incelik saklıdır. Üzüm de bunlardan biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bir salkım üzümü elimize aldığımızda belki yalnızca tatlı bir meyve görürüz. Fakat o salkımın arkasında yıllarca toprağa tutunan bir kök, güneşi takip ederek büyüyen bir asma, mevsimlerle değişen yapraklar, emek isteyen bir bağcılık kültürü ve binlerce yıllık bir geçmiş vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzümün en güzel taraflarından biri de hiçbir bölümünün yalnızca bir kenara bırakılacak kadar değersiz olmamasıdır. Meyvesi soframıza gelir, yaprağı geleneksel mutfağımızda yer bulur, çekirdeği değerli bir yağın hammaddesine dönüşür, asması ise doğanın döngüsünü her yıl yeniden yaşatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Peki, her gün gördüğümüz bu meyvenin kaç çeşidi olduğunu, yaprağının neden bu kadar kıymetli sayıldığını ve küçücük bir üzüm çekirdeğinden nasıl değerli bir yağ elde edildiğini hiç düşündünüz mü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzümün binlerce yıllık yolculuğu; Üzümün bilimsel adı Vitis vinifera olarak bilinir. Asmanın yabani ataları çok eski dönemlerden beri Avrasya'nın çeşitli bölgelerinde yetişmektedir. Kültüre alınması ve insanlar tarafından düzenli olarak yetiştirilmeye başlanması ise yaklaşık 6.000-8.000 yıl öncesine uzanır. Kafkasya, Doğu Anadolu ve Yakın Doğu, üzümün evcilleştirilme tarihinin önemli coğrafyaları arasında gösterilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Arkeolojik bulgular, insanların üzümü yalnızca besin olarak değil, farklı ürünler elde etmek amacıyla da kullandığını ortaya koymaktadır. Zamanla üzüm yetiştiriciliği Mezopotamya'dan Anadolu'ya, Akdeniz havzasına ve Avrupa'ya yayılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Anadolu ise bu yolculuğun en önemli duraklarından biridir. Farklı iklimleri, verimli ovaları, dağ etekleri ve toprak yapısıyla ülkemiz, çok sayıda üzüm çeşidinin yetişmesine imkân sağlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Aslında üzümün tarihini anlatmak, biraz da insanın toprakla kurduğu ilişkinin tarihini anlatmaktır. İnsanlar nesiller boyunca iyi ürün veren asmayı seçmiş, onun çeliğini alıp çoğaltmış, farklı bölgelerde yetiştirmiş ve kendilerine özgü üzüm çeşitleri geliştirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bir başka ifadeyle bugün soframıza gelen her üzüm salkımının arkasında yalnızca doğa değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir tarım bilgisi de vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Dünyada kaç çeşit üzüm var?</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">İşte çoğu kişinin bilmediği bilgilerden biri!</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Dünyada üzüm çeşitlerinin kesin ve değişmez bir sayısını vermek kolay değildir. Çünkü çeşitler, genetik özelliklerine, yetiştirildikleri bölgelere ve kullanım amaçlarına göre sınıflandırılır. Bilimsel çalışmalarda binlerce kültür üzüm çeşidinden söz edilir. Bazı araştırmalarda dünya genelinde 10.000'in üzerinde çeşit adı kaydedildiği belirtilmektedir. Ancak bu isimlerin hepsi birbirinden tamamen farklı genetik çeşitler anlamına gelmez; aynı üzüm farklı yörelerde farklı isimlerle anılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzümler genel olarak üç temel kullanım grubunda değerlendirilir: Sofralık üzümler: Taze tüketim için yetiştirilir. İri taneli, sulu ve hoş aromalı çeşitler bu grupta bulunur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Kurutmalık üzümler: Su oranı ve tane yapısı kurutmaya elverişli çeşitlerdir. Sultaniye bunların en tanınmış örneklerindendir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Şıralık ve şaraplık üzümler: Şeker, asit, aroma, kabuk ve renk özellikleri bakımından işlenmeye uygun çeşitlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Türkiye'nin üzüm zenginliği de oldukça dikkat çekicidir. Sultaniye, Razakı, Müşküle, Çavuş, Trakya İlkeren, Öküzgözü, Boğazkere, Narince, Emir, Kalecik Karası ve Papazkarası bunlardan yalnızca birkaçıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Örneğin Tokat'ın Narince üzümü, kendine özgü aromasıyla; Elazığ ve çevresiyle özdeşleşen Öküzgözü, iri taneleriyle; Diyarbakır yöresinin Boğazkere üzümü ise karakteristik yapısıyla tanınır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bence burada dikkat çekici olan yalnızca çeşit sayısı değil, aynı üzümün farklı topraklarda farklı karakterler kazanabilmesidir. Toprak, güneş, rakım, su ve iklim; üzümün tadından rengine kadar pek çok özelliğini etkiler.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bir asma nasıl yetişir? Üzümün görünmeyen emeği</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzüm, kendi kendine bir salkım hâline gelen basit bir meyve değildir. Onun yetişmesi, yıl boyunca devam eden bir doğa döngüsünün sonucudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Asma, çok yıllık ve odunsu gövdeye sahip, sarılıcı bir bitkidir. Toprağın altında kökleriyle yaşamını sürdürürken üst kısmında gövde, kollar, sürgünler, yapraklar ve salkımlar gelişir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bağcılıkta kullanılan bazı isimleri bilmek, üzümün yetişme hikâyesini daha iyi anlamamızı sağlar:</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Asma: Üzüm veren bitkinin genel adıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Kök: Bitkiyi toprağa bağlar, su ve mineral maddeleri alır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Gövde: Asmanın ana odunsu bölümüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Kol: Gövdeden uzanan, üzerinde yıllık dalların geliştiği kalıcı bölümlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Sürgün: İlkbaharda gözlerden gelişen yeni yeşil dallardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Sülük: Asmanın tutunmasına yardımcı olan ince, kıvrımlı yapılardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Yaprak: Bitkinin güneş ışığını kullanarak besin üretmesini sağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Salkım: Çiçeklenme ve döllenme sürecinden sonra gelişen üzüm tanelerinin bir araya geldiği yapıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Asma yetiştiriciliğinde ilk önemli aşama uygun toprak ve iklim koşullarının belirlenmesidir. Ardından sağlıklı fidan veya çelikler seçilir. Modern bağcılıkta çoğu zaman uygun anaç üzerine aşılanmış fidanlar kullanılır. Dikim sonrasında bitkinin gelişimi takip edilir; sulama, toprak bakımı, terbiye sistemi ve budama işlemleri yapılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Kışın dinlenme dönemine giren asma budanır. İlkbaharda gözler uyanır, sürgünler gelişir. Ardından çiçeklenme, meyve tutumu, tanelerin büyümesi ve olgunlaşma dönemleri gelir. Hasat zamanı ise çeşide, bölgenin iklimine ve üzümün kullanım amacına göre değişir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">İşte bir üzüm salkımının arkasında böyle uzun bir emek vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bir ayrıntıyı da paylaşmak isterim: Asmanın kökleri uygun koşullarda oldukça derinlere ilerleyebilir. Bu nedenle asmanın yalnızca yüzeyde gördüğümüz yeşil kısmına bakarak onun yaşam gücünü anlamak mümkün değildir. Toprağın altında, gözümüzün görmediği büyük bir yaşam ağı vardır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Siyah üzümün sırrı: Renginin ardındaki değerli bileşenler</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Siyah üzümün diğer üzüm çeşitlerinden ayrılan en dikkat çekici özelliklerinden biri koyu renkli kabuğudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bu rengin oluşmasında antosiyanin adı verilen doğal bitki pigmentleri rol oynar. Antosiyaninler, bitkilerin kendilerini çevresel etkenlere karşı korumalarına yardımcı olan polifenolik bileşikler arasında yer alır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Siyah ve kırmızı üzümün kabuğunda ayrıca resveratrol gibi fenolik bileşikler de bulunabilir. Resveratrol, özellikle üzüm kabuğu üzerine yapılan bilimsel araştırmalarda dikkat çeken doğal bileşenlerden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzümün besin değerine baktığımızda potasyum, K ve C vitaminleri, bir miktar B6 vitamini, su ve doğal karbonhidratlar içerdiğini görürüz. Ayrıca lif içeriği sindirim sisteminin normal çalışmasına katkıda bulunur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Siyah üzümün öne çıkan özellikleri:</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">İçerdiği antosiyaninler ve diğer polifenoller sayesinde antioksidan kapasiteye katkıda bulunur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Kalp ve damar sağlığını destekleyen dengeli beslenme düzeninin bir parçası olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">İçerdiği lif, bağırsak hareketlerinin desteklenmesine yardımcı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Potasyum, normal kas ve sinir sistemi işlevlerine katkı sağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Su içeriğiyle günlük sıvı alımına destek olur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Kabuğundaki doğal bitki bileşenleri, hücreleri oksidatif strese karşı korumaya yardımcı olan antioksidan sistemlerle ilişkilidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Burada önemli bir noktayı hatırlatmak gerekir: Üzümün kanseri önlediği, diyabeti tedavi ettiği veya kalp hastalıklarını ortadan kaldırdığı söylenemez. İçerdiği faydalı bileşenler sağlıklı beslenmenin değerli bir parçasıdır; ancak tek başına bir tedavi değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzümü tüketirken kabuğuyla ve iyi yıkanmış hâlde yemek, kabukta bulunan bazı değerli bitkisel bileşenlerden de yararlanmayı sağlar. Çekirdekli çeşitlerde ise çekirdeğin de kendine özgü bir besin değeri bulunmaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Asma yaprağı: Soframızdaki geleneksel hazinenin bilinmeyen yönü</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Şimdi üzümün çoğu zaman meyvesinin gölgesinde kalan başka bir bölümüne gelelim: Asma yaprağı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Türk mutfağında sarma denildiğinde akla gelen ilk malzemelerden biri asma yaprağıdır. Fakat asma yaprağı yalnızca yemekleri saran bir malzeme değildir. Bitkinin yaşamında çok önemli görevler üstlenir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Yapraklar, fotosentez adı verilen süreç sayesinde güneş ışığını kullanarak bitkinin ihtiyaç duyduğu besinlerin üretilmesine yardımcı olur. Yani bir üzüm salkımının büyüyebilmesi için yaprakların sağlıklı olması da son derece önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Asma yapraklarının içeriğinde polifenoller, flavonoidler ve çeşitli fenolik bileşikler bulunur. Bu maddeler bitkinin doğal savunma sisteminin bir parçasıdır. Bilimsel araştırmalarda farklı üzüm çeşitlerinin yapraklarında kuersetin, kateşin ve çeşitli fenolik asitler gibi bileşikler tespit edilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Yaprakların öne çıkan besinsel özellikleri şunlardır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Lif içerikleriyle sindirim sistemine katkı sağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bitkisel polifenoller bakımından zengindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">İçerdikleri bazı vitamin ve minerallerle beslenme çeşitliliğini destekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Fenolik bileşikleri sayesinde antioksidan özellik gösterirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üstelik asma yapraklarının içeriği her çeşitte aynı değildir. Isparta'da yetiştirilen Burdur Dimriti, Siyah Gemre, Razakı ve Tilki Kuyruğu gibi üzüm çeşitlerinin yaprakları üzerinde yapılan araştırmalarda da fenolik bileşik miktarlarının farklılık gösterdiği ortaya konmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Burada çok değerli bir ayrıntı var: Bir bitkinin yaprağı, yalnızca meyvesini besleyen bir organ değildir. Aynı zamanda kendine özgü doğal bileşenler taşıyan, başlı başına araştırılmaya değer bir bitki materyalidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Geleneksel olarak salamura yaprak hazırlanırken özellikle genç, taze ve yumuşak yapraklar tercih edilir. Hasat edilen yapraklar temizlenir, uygun şekilde tuzlanır ve salamura edilir. Böylece mevsiminde toplanan yapraklar yılın farklı dönemlerinde de sofralara taşınır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Ancak salamura yaprakların tuz oranına dikkat etmek gerekir. Özellikle tansiyon nedeniyle tuz kısıtlaması olan kişilerin tüketim miktarını gözetmesi önemlidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzüm çekirdeği yağı: Atık sanılan bir parçanın değerli dönüşümü</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzümün belki de en şaşırtıcı hikâyelerinden biri çekirdeğinde saklıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzüm suyu, pekmez, kuru üzüm ve diğer üzüm ürünleri hazırlanırken çekirdekler çoğu zaman ayrılır. Oysa bu küçük çekirdekler, bitkisel yağ üretiminde kullanılabilecek değerli bir hammaddedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzüm çekirdeği yağı, üzüm çekirdeklerinin kurutulup işlenmesiyle elde edilir. Geleneksel ve ticari üretimde farklı yöntemler kullanılabilir. Bunların arasında soğuk pres yöntemi de bulunur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Soğuk pres yönteminde çekirdekler mekanik olarak sıkıştırılır ve yağ elde edilir. Bu yöntem, yüksek sıcaklık kullanımını sınırladığı için yağın bazı doğal bileşenlerinin korunmasına yardımcı olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzüm çekirdeği yağının en dikkat çekici özelliklerinden biri linoleik asit bakımından zengin olmasıdır. Linoleik asit, vücudun dışarıdan besinlerle alması gereken temel çoklu doymamış yağ asitlerinden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Ayrıca yağın yapısında oleik asit, tokoferoller ve farklı bitkisel bileşenler bulunabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzüm çekirdeği yağının kullanım alanları:</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Mutfakta, uygun gıda kalitesindeki ürünler yemek hazırlamada kullanılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Kozmetik sektöründe cilt bakım ürünlerinin formülasyonlarında yer alır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Masaj yağlarında taşıyıcı yağ olarak tercih edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Cilt bakımında yumuşatıcı ve nem kaybını azaltmaya yardımcı özellikleri nedeniyle kullanılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">İçerdiği yağ asitleri ve tokoferoller nedeniyle kozmetik araştırmalarında ilgi görür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bir de üretim açısından dikkat çekici bir bilgi var: Üzüm çekirdeği yağı, üzüm işleme sektöründe ortaya çıkan yan ürünlerin yeniden değerlendirilmesine örnektir. Yani daha önce çoğu zaman atık olarak görülen çekirdekler, doğru yöntemlerle ekonomik değeri olan bir ürüne dönüştürülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bu bana doğanın çok güzel bir özelliğini hatırlatıyor: Bazen en değerli şeyler, ilk bakışta fark etmediklerimizin içinde saklıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzüm çekirdeği yağı da mucizevi bir ilaç değildir. Beslenmede kullanılacaksa gıda amaçlı üretilmiş olması gerekir. Kozmetik amaçlı ürünler ise ağız yoluyla tüketilmemelidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Asma yalnızca meyve vermez: Bağın toprağa ve doğaya katkısı</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Asmayı yalnızca üzüm veren bir bitki olarak değerlendirmek, onun doğadaki görevini eksik anlamak olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Asmanın kökleri toprağa tutunur, toprağın yapısıyla etkileşir ve bitkinin suya ulaşmasını sağlar. Yaprakları fotosentez yapar. Sürgünleri ve dalları yeni gelişim alanları oluşturur. Bağlarda bulunan bitki örtüsü ve uygun yönetim uygulamaları da toprağın korunmasına, biyolojik çeşitliliğe ve ekosistemin devamlılığına katkıda bulunabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bağcılıkta budama sırasında ortaya çıkan dallar, yapraklar ve diğer bitkisel artıklar da uygun şekilde kompost veya organik madde olarak değerlendirilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Burada önemli olan, bağın doğru yönetilmesidir. Aşırı sulama, yanlış gübreleme ve bilinçsiz ilaç kullanımı toprağa ve çevreye zarar verebilir. Doğayla uyumlu bağcılık, yalnızca ürünün miktarını değil, toprağın geleceğini de düşünmeyi gerektirir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzümün mutfağımızdaki diğer yüzü: Pekmezden sirkeye, kurudan şıraya</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzümün Anadolu kültüründeki yerini anlatırken mutfağımızdan söz etmemek olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzüm; taze meyve, kuru üzüm, pekmez, üzüm suyu, sirke ve çeşitli geleneksel ürünler şeklinde değerlendirilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Pekmez, üzüm şırasının yoğunlaştırılmasıyla elde edilen geleneksel bir üründür. Özellikle kış hazırlıklarında Anadolu sofralarının önemli bir parçası olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Kuru üzüm ise suyu uzaklaştırılmış, doğal şekerleri yoğunlaşmış bir üründür. Küçük bir avuç kuru üzüm, taze üzüme göre daha yoğun enerji ve şeker içerir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzüm sirkesi de üzümün fermantasyon yoluyla değerlendirildiği ürünlerden biridir. Üzümdeki doğal şekerler, uygun fermantasyon süreçleri sonucunda farklı bileşiklere dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzümün her hâli farklı bir kullanım alanına sahiptir. Ancak burada da ölçü önemlidir. Özellikle pekmez ve kuru üzüm gibi şeker yoğunluğu yüksek ürünlerin tüketiminde porsiyon kontrolü unutulmamalıdır.</span></span></p>

<p><br />
<br />
<br />
<br />
&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bir salkım üzümün bize öğrettiği</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Üzümü araştırdıkça insanın aklına tek bir düşünce geliyor: Doğa, bize yalnızca tüketmemiz için ürünler sunmuyor; aynı zamanda değerlendirmeyi, korumayı ve israf etmemeyi de öğretiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bir üzümün kabuğunda doğal renk pigmentleri, çekirdeğinde değerli yağ asitleri, yaprağında bitkisel polifenoller, asmasında ise her yıl yeniden başlayan bir yaşam döngüsü var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Belki de bu nedenle üzüm, yalnızca bir tarım ürünü değil, aynı zamanda Anadolu'nun kültürel hafızasının da önemli parçalarından biri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Bugün bir salkım üzüm aldığımızda onun hangi toprakta yetiştiğini, hangi mevsimlerden geçtiğini, yaprağının nasıl soframıza geldiğini veya çekirdeğinin nasıl değerli bir yağa dönüştüğünü çoğu zaman düşünmüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Oysa biraz dikkatle baktığımızda her birinin ayrı bir hikâyesi olduğunu görüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Benim için doğanın en kıymetli tarafı da tam olarak burada başlıyor: Görmeye alıştığımız şeylerin içindeki görünmeyen değeri keşfetmek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">Çünkü bazen en büyük zenginlik, elimizin altında bulunan ama kıymetini henüz tam olarak bilmediğimiz bir salkım üzümün içinde saklıdır.</span></span></p>

<p>İnstagram hesabı<br />
<br />
<a href="https://www.instagram.com/irem__gormez?utm_source=qr&amp;mdxt=c3Aya2loOXpuc3R1">https://www.instagram.com/irem__gormez?utm_source=qr&amp;mdxt=c3Aya2loOXpuc3R1</a></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; Fitoterapist:İrem Nur Görmez</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 31 Oct 2026 11:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/irem-nur-gormez-yazdibir-salkim-uzum-1793436666.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tiroit nodüllerinde bu ayrıntılara dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/tiroit-nodullerinde-bu-ayrintilara-dikkat-9029</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/tiroit-nodullerinde-bu-ayrintilara-dikkat-9029</guid>
                <description><![CDATA[Tiroit nodülleri çoğu zaman belirti vermeden gelişirken, bazen boyunda fark edilen bir şişlik, boğazda baskı hissi, yutma güçlüğü veya ses değişikliği gibi şikayetlerle kendini gösterebiliyor. Nodül olduğunu öğrenen kişilerin aklına ise ilk olarak “Acaba kanser miyim?” sorusu gelebiliyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şefika Burçak Polat, tiroit nodüllerinde takip veya ameliyat kararının, nodülün boyutu, ultrasondaki özellikleri ve gerektiğinde yapılan biyopsinin sonuçları doğrultusunda verildiğini belirterek “Tiroit nodülü saptanması tek başına kanser anlamına gelmez. Önemli olan, nodülün ultrason özelliklerini, boyutunu, tiroit fonksiyonlarını ve kişinin risk faktörlerini birlikte değerlendirmektir. Bazı nodüller herhangi bir müdahale gerektirmeden takip edilirken bazılarında biyopsi veya cerrahi tedavi gündeme gelebilir” diyor. Prof. Dr. Polat, tiroit nodülleri hakkında bilinmesi gereken 10 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tiroit nodülleri çoğu zaman belirti vermeden gelişirken, bazen boyunda fark edilen bir şişlik, boğazda baskı hissi, yutma güçlüğü veya ses değişikliği gibi şikayetlerle kendini gösterebiliyor. Nodül olduğunu öğrenen kişilerin aklına ise ilk olarak “Acaba kanser miyim?” sorusu gelebiliyor. <strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şefika Burçak Polat</strong>, tiroit nodüllerinde takip veya ameliyat kararının, nodülün boyutu, ultrasondaki özellikleri ve gerektiğinde yapılan biyopsinin sonuçları doğrultusunda verildiğini belirterek “Tiroit nodülü saptanması tek başına kanser anlamına gelmez. Önemli olan, nodülün ultrason özelliklerini, boyutunu, tiroit fonksiyonlarını ve kişinin risk faktörlerini birlikte değerlendirmektir. Bazı nodüller herhangi bir müdahale gerektirmeden takip edilirken bazılarında biyopsi veya cerrahi tedavi gündeme gelebilir” diyor. Prof. Dr. Polat, tiroit nodülleri hakkında bilinmesi gereken 10 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<ul>
	<li><strong>Bu belirtiler varsa vakit kaybetmeyin</strong></li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Şefika Burçak Polat “Tiroit nodülünüz hızla büyüyorsa, ses kısıklığı ya da nefes darlığına neden oluyorsa veya muayenede sert ve hareketsiz hissediliyorsa, mutlaka kısa sürede bir endokrinoloji uzmanı tarafından değerlendirilmelisiniz” diyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Risk değerlendirmesi ultrasonla yapılır</strong></li>
</ul>

<p>Tiroit nodüllerinin değerlendirilmesinde ilk adımlardan biri ultrason incelemesidir. Bu incelemede nodülün büyüklüğü, yapısı ve sınırları değerlendirilir. Özellikle katı nodüllerde, çevresindeki tiroit dokusuna göre ultrasonda daha koyu görünme, küçük kireçlenme odakları, düzensiz sınırlar, tiroit kapsülünün dışına uzanım ve şüpheli lenf bezlerinin varlığı gibi kanser açısından risk oluşturabilecek özellikler araştırılır. Ultrason bulguları tek başına kesin kanser tanısı koydurmaz; ileri incelemelerin planlanmasına yardımcı olur</p>

<ul>
	<li><strong>Düşük riskli nodüller genellikle takip edilir</strong></li>
</ul>

<p>Her tiroit nodülü için biyopsi yapılması gerekmez. Ultrasonda iyi huylu veya düşük riskli özellikler gösteren nodüller, boyutlarına ve diğer klinik bulgulara göre belirli aralıklarla takip edilir. Kontrollerde nodülün büyüyüp büyümediği ve görünümünde şüpheli bir değişiklik olup olmadığı değerlendirilir. Takip aralığı her hastada aynı değildir; ultrason bulgularına ve kişisel risklere göre belirlenir.</p>

<ul>
	<li><strong>Orta ve yüksek riskli nodüllerde biyopsi gerekebilir</strong></li>
</ul>

<p>Ultrasonda şüpheli özellikler gösteren ve boyutu 1-1,5 cm’nin üzerinde olan nodüllerde, boyutları da dikkate alınarak ince iğne aspirasyon biyopsisi istenebilir. Bu işlemde ince bir iğneyle nodülden hücre örneği alınır ve laboratuvarda incelenir. Biyopsi gerekliliği yalnızca nodülün büyüklüğüne göre belirlenmez. Örneğin bazı yüksek riskli nodüllerde daha küçük boyutlarda da biyopsi düşünülebilirken, düşük riskli nodüllerde daha büyük boyutlarda bile takip tercih edilebilir.</p>

<ul>
	<li><strong>Aile öyküsü ve radyasyon geçmişi olanlarda risk daha yüksektir</strong></li>
</ul>

<p>Ailesinde tiroit kanseri bulunanlar ile geçmişte baş-boyun bölgesine radyasyon tedavisi uygulanmış kişilerde tiroit kanseri gelişme riski artabilir. Bu bilgiler, doktorun nodülün özelliklerini yorumlamasında ve takip ya da biyopsi kararını vermesinde önem taşır. Aile öyküsü veya radyasyon geçmişi bulunması tek başına kanser olduğu anlamına gelmez. Çocuklarda tiroit nodüllerinde malignite çıkma olasılığı yetişkinlerden daha fazladır.</p>

<ul>
	<li><strong>Tiroit fazla çalışıyorsa sintigrafi istenebilir</strong></li>
</ul>

<p>Tiroit nodülü olan bir hastanın kan testinde TSH düzeyi düşükse, yani tiroit bezi fazla çalışıyorsa, tiroit sintigrafisi gibi nükleer tıp görüntülemeleri yapılabilir. Sintigrafide nodül ‘sıcak’ yani aktif çalışan bir nodül olarak görülürse, kanser riski çok düşük olduğundan genellikle biyopsiye gerek kalmaz. Ancak karar, diğer klinik ve görüntüleme bulgularıyla birlikte verilir.<strong> </strong></p>

<ul>
	<li><strong>Biyopsi sonuçları Bethesda sistemiyle değerlendirilir</strong></li>
</ul>

<p>Tiroit ince iğne biyopsisi sonuçları, uluslararası kabul gören Bethesda sınıflaması ile değerlendirilir. Bethesda 2 sonucu iyi huylu bulguları ifade eder ve uygun hastalarda takip yeterli olabilir. Ancak iyi huylu nodüller büyüyerek nefes darlığı, yutma güçlüğü gibi bası belirtilerine yol açarsa cerrahi ya da radyofrekans ablasyon gibi minimal invaziv tedaviler gündeme gelebilir.  </p>

<ul>
	<li><strong>Tiroit hormonu ile nodül küçültme tedavisi günümüzde önerilmiyor</strong></li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Şefika Burçak Polat “Tiroit fonksiyonları normal olan hastalarda nodülü küçültmek amacıyla tiroit hormonu kullanımı; kalp ritim bozuklukları, kemik erimesi ve kemik kırığı riskini artırdığı için günümüzde tercih edilmemektedir” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Şüpheli veya kötü huylu sonuçlarda cerrahi öne çıkar</strong></li>
</ul>

<p>Biyopsi sonucu kanser açısından şüpheli (Bethesda 5) veya kötü huylu (Bethesda 6) ise genellikle cerrahi tedavi önerilir. Ameliyatın kapsamı; nodülün özellikleri, kanserin türü ve boyutu, tiroit dışına yayılım ve boyundaki lenf bezlerinin durumu değerlendirilerek belirlenir.  Buna göre tiroit bezinin bir lobu ya da tamamı alınabilir. Seçilmiş küçük ve düşük riskli kanserlerde ise farklı izlem seçenekleri değerlendirilebilir.   </p>

<ul>
	<li><strong>Belirsiz biyopsi sonuçları ek değerlendirme gerektirir</strong></li>
</ul>

<p>Bazen biyopsi örneği tanı koymak için yeterli olmayabilir ya da hücreler iyi huylu veya kötü huylu şeklinde kesin sınıflandırılamayabilir. Böyle durumlarda biyopsinin tekrarlanması, uygun hastalarda moleküler testler veya tanı amacıyla cerrahi seçenekleri değerlendirilebilir. Hangi yolun izleneceği; ultrason bulgularına, nodülün boyutuna, kişinin risklerine ve önceki test sonuçlarına göre belirlenir. Belirsiz sonuçlar, tek başına kanser olarak değerlendirilmemelidir.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 28 Oct 2026 20:03:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/tiroit-nodullerinde-bu-ayrintilara-dikkat-1793207005.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Enfeksiyonlara karşı önlem zamanı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/enfeksiyonlara-karsi-onlem-zamani-9007</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/enfeksiyonlara-karsi-onlem-zamani-9007</guid>
                <description><![CDATA[Sonbaharla birlikte sadece havalar değil, çocukların günlük yaşamı da değişiyor. Okulların açılması ve kapalı, kalabalık ortamlarda geçirilen sürenin artması ile ortak kullanılan alanlar, özellikle solunum yolu enfeksiyonlarının daha kolay yayılmasına zemin hazırlıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt, “Bu dönemde çocuklarda burun akıntısı, burun tıkanıklığı, öksürük, boğaz ağrısı, ateş, halsizlik ve iştahsızlık gibi yakınmaları daha sık görüyoruz. Influenza, RSV ve diğer solunum yolu virüsleri benzer belirtilerle başlayabiliyor; özellikle küçük çocuklarda hastalığın seyri yaşa ve eşlik eden risk faktörlerine göre değişebiliyor” diyor. Ancak çocukları enfeksiyonlardan korumanın yolunun; onları steril bir dünyada büyütmek ya da ‘mucizevi’ denilen vitaminleri gelişigüzel kullandırmaktan geçmediğini, aksine bu tür uygulamaların fayda yerine zarar verebileceğini belirten Dr. Kurt, basit ama etkili 6 yöntemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sonbaharla birlikte sadece havalar değil, çocukların günlük yaşamı da değişiyor. Okulların açılması ve kapalı, kalabalık ortamlarda geçirilen sürenin artması ile ortak kullanılan alanlar, özellikle solunum yolu enfeksiyonlarının daha kolay yayılmasına zemin hazırlıyor. <strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Kurt</strong>, “Bu dönemde çocuklarda burun akıntısı, burun tıkanıklığı, öksürük, boğaz ağrısı, ateş, halsizlik ve iştahsızlık gibi yakınmaları daha sık görüyoruz. Influenza, RSV ve diğer solunum yolu virüsleri benzer belirtilerle başlayabiliyor; özellikle küçük çocuklarda hastalığın seyri yaşa ve eşlik eden risk faktörlerine göre değişebiliyor” diyor. Ancak çocukları enfeksiyonlardan korumanın yolunun; onları steril bir dünyada büyütmek ya da ‘mucizevi’ denilen vitaminleri gelişigüzel kullandırmaktan geçmediğini, aksine bu tür uygulamaların fayda yerine zarar verebileceğini belirten Dr. Kurt, basit ama etkili 6 yöntemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p><strong>El hijyenini alışkanlığa dönüştürmek</strong></p>

<p>En temel önlemlerden birinin, ‘doğru zamanda, doğru el hijyeni’ sağlamak olduğunu vurgulayan Dr. Çiğdem Kurt şöyle diyor: “Çocuklara özellikle eve geldiklerinde, yemeklerden önce, tuvaletten sonra ve burunlarını silme, öksürme, hapşırma durumunda ellerini yıkama alışkanlığı kazandırılmalıdır. Sabun ve suyla yaklaşık 20 saniye el yıkamak yeterlidir. Su ve sabunun bulunmadığı, bazı zorunlu durumlarda en az yüzde 60 alkol içeren el antiseptikleri kullanılabilir ancak küçük çocuklarda yetişkin gözetiminde kullanılmalıdır.”&nbsp;</p>

<p><strong>Kapalı alanları düzenli havalandırmak&nbsp;</strong></p>

<p>Enfeksiyonlardan korunmada, özellikle sınıfların ve evlerin uygun aralıklarla havalandırılması, mümkün olduğunda açık havada zaman geçirilmesi çok önemlidir. Soğuk hava çocuğu ‘hasta eden’ unsur değildir. Aksine, sonbahar ve kış aylarında insanların daha fazla kapalı alanlarda ve birbirleriyle yakın zaman geçirmesi bulaşmayı kolaylaştırır.&nbsp;</p>

<p><strong>Hasta çocuğu evde dinlendirmek</strong></p>

<p>Çocuğun ateşi, kusma, ishal gibi bulaştırıcılığı artırabilecek belirtileri varsa ya da genel durumu giderek kötüleşiyorsa evde dinlendirilmesi hem kendi iyileşmesi hem de diğer çocukların korunması açısından oldukça önemlidir.&nbsp;</p>

<p><strong>Öksürürken veya hapşırırken mendil kullanmak</strong></p>

<p>Dr. Çiğdem Kurt, “Öksürürken veya hapşırırken ağzı ve burnu mendille kapatmak, mümkünse kağıt mendil kullanıp her kullanımdan sonra çöpe atmak, mendil yoksa dirsek içine öksürmek ve ardından elleri temizlemek çocuklara erken yaşta öğretilebilecek basit ama etkili davranışlardır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Beslenme, uyku ve fiziksel aktivitesine dikkat etmek</strong></p>

<p>Enfeksiyon mevsimi başladığında ailelerin en çok “Bağışıklığını güçlendirmek için ne verebilirim?” sorusunu yönelttiklerini belirten Dr. Kurt, şöyle diyor: “Çocuğun yaşına uygun ve dengeli beslenmesi, yeterli uyuması, düzenli fiziksel aktivite yapması ve günlük yaşamında açık havaya yer verilmesi genel sağlığın temelidir. Eksiklik saptanmadan gelişigüzel vitamin ve mineral takviyesi kullanmak yerine çocuğun beslenme düzeninin ve bireysel gereksinimlerinin değerlendirilmesi doğru yaklaşımdır. Burada hedef ‘hiç hastalanmayan çocuk’ yaratmak değil, hastalıklarla baş edebilecek sağlıklı bir çocukluk zemini oluşturmaktır.”</p>

<p><strong>Aşı takvimini aksatmamak</strong></p>

<p>Çocukluk çağı rutin aşılarının zamanında yapılmasının, enfeksiyonlardan ve özellikle bazı enfeksiyonların ağır sonuçlarından korunmanın en güçlü yollarından biri olduğunu vurgulayan Dr. Çiğdem Kurt “Mevsimsel influenza gibi aşılar açısından da çocuğun yaşı, sağlık durumu ve bireysel riskleri değerlendirilerek hekimiyle birlikte karar verilmelidir. Aşılama, özellikle ağır solunum yolu hastalığı, hastaneye yatış ve komplikasyon riskini azaltmada büyük katkı sağlarken, çevredekilerin korunmasına da yardımcı olur” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 26 Oct 2026 16:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/enfeksiyonlara-karsi-onlem-zamani-1793019868.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme Bütünlüğü Mikrocerrahi ile Korunabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/meme-butunlugu-mikrocerrahi-ile-korunabiliyor-8984</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/meme-butunlugu-mikrocerrahi-ile-korunabiliyor-8984</guid>
                <description><![CDATA[Meme kanseri nedeniyle memenin tamamının veya bir bölümünün alınması, kadınların fiziksel görünümünün yanı sıra beden algısını ve psikolojik iyilik halini de etkiliyor. Meme rekonstrüksiyonu, yani meme onarımı, kaybedilen meme dokusunun yeniden oluşturulmasını sağlayarak vücut bütünlüğünün ve doğal görünümün yeniden kazanılmasına katkıda bulunuyor. İmplantların yanı sıra hastanın kendi dokularının kullanıldığı mikrocerrahi yöntemler, meme onarımında önemli seçenekler arasında yer alıyor. Memorial Ankara Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Ümit Naci Karaçal, meme kanseri sonrası rekonstrüksiyonun zamanlaması, cerrahi seçenekler ve iyileşme süreci hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Meme onarımında yöntem hastaya özel belirleniyor</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonu, meme kanseri nedeniyle memenin tamamı veya bir bölümü alındıktan sonra meme dokusunun yeniden oluşturulması işlemidir. Bu cerrahinin amacı yalnızca kaybedilen hacmi yerine koymak değil, vücut bütünlüğünü desteklemek ve karşı meme ile mümkün olduğunca doğal bir görünüm ve simetri sağlamaktır. Uygun hastalarda farklı cerrahi yöntemlerle gerçekleştirilebilen meme onarımında karar; hastanın genel sağlık durumu, kanser tedavisinin aşaması, radyoterapi gereksinimi, vücut yapısı ve beklentileri doğrultusunda verilmektedir.</p>

<p><strong>Kanser ameliyatıyla aynı anda ya da sonrasında yapılabiliyor</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonu, kanser ameliyatıyla aynı seansta veya kanser tedavilerinin tamamlanmasının ardından gerçekleştirilebilmektedir. Eş zamanlı rekonstrüksiyon olarak adlandırılan ilk yaklaşımda meme onarımı, memenin alındığı ameliyat sırasında yapılmaktadır. Gecikmiş rekonstrüksiyonda ise onarım, hastanın tedavi süreci ve sağlık durumu değerlendirilerek daha sonraki bir tarihte planlanmaktadır. Özellikle radyoterapi alması gereken hastalarda cerrahinin zamanlaması ve kullanılacak yöntem dikkatle belirlenmelidir. Bu nedenle kararın meme cerrahisi, tıbbi onkoloji, radyasyon onkolojisi ve plastik cerrahi ekiplerinin ortak değerlendirmesiyle verilmesi önem taşımaktadır. Memenin alınmış olması, tek başına rekonstrüksiyona engel oluşturmamaktadır. Ancak her hastaya aynı yöntemin uygulanması mümkün olmadığından, cerrahi planın kişiye özel hazırlanması gerekmektedir.</p>

<p><strong>Mikrocerrahi, hastanın kendi dokularıyla meme onarımı sağlıyor</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonunda temel olarak implant kullanımı ve hastanın kendi dokularıyla yapılan onarım olmak üzere iki yaklaşım bulunmaktadır. İmplantla yapılan rekonstrüksiyonda meme hacmi protezler aracılığıyla oluşturulurken, otolog rekonstrüksiyon adı verilen yöntemde karın, sırt veya vücudun başka bölgelerinden alınan dokular kullanılmaktadır. Mikrocerrahi teknikler, hastanın kendi dokularının damar bağlantıları korunarak veya yeniden oluşturularak meme onarımında kullanılmasına olanak sağlamaktadır. Özellikle karın bölgesindeki deri ve yağ dokusunun karın kasını mümkün olduğunca koruyarak kullanıldığı DIEP flebi, uygun hastalarda değerlendirilen yöntemlerden biridir. Bu yaklaşımda doku, mikrocerrahi tekniklerle meme bölgesindeki damarlara bağlanmaktadır. İmplant teknolojilerindeki gelişmeler, yağ enjeksiyonu ve ameliyat öncesinde yapılan üç boyutlu planlamalar da rekonstrüksiyon seçeneklerini çeşitlendirmektedir. Bununla birlikte en ileri teknolojinin her hasta için en uygun seçenek anlamına gelmediği unutulmamalıdır. Temel hedef, hastanın ihtiyaçlarına ve onkolojik tedavi planına en uygun yöntemin belirlenmesidir.</p>

<p><strong>Amaç doğal görünüm ve beden bütünlüğünü desteklemek</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonu yalnızca estetik bir işlem olarak değerlendirilmemelidir. Meme kaybı, bazı hastalarda özgüven, beden algısı, sosyal yaşam ve kıyafet seçimi üzerinde önemli etkiler oluşturabilmektedir. Meme onarımı, hastanın kendi bedenine ilişkin algısının ve yaşam kalitesinin desteklenmesine katkı sağlayabilmektedir. Cerrahi planlamada meme hacminin yanı sıra şekil, çıkıntı, cilt dokusu, meme altı oluğunun konumu ve meme başı ile çevresindeki areolanın görünümü de dikkate alınmaktadır. Karşı meme ile uyumun sağlanması, doğal bir sonuç elde edilmesinin önemli parçalarından biridir. Bazı hastalarda simetriyi artırmak amacıyla sağlam memeye de küçültme, dikleştirme veya uygun durumlarda büyütme işlemleri uygulanabilmektedir. Bu tür tamamlayıcı girişimlerin amacı, iki meme arasında vücut yapısıyla uyumlu bir görünüm sağlamaktır. Sürecin her aşamasında hastanın beklentilerinin anlaşılması ve gerçekçi hedeflerin birlikte belirlenmesi önem taşımaktadır. </p>

<p><strong>Meme onarımı sonrasında kanser takibi devam ediyor</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonunun kanseri tedavi eden bir işlem olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Kanserin tedavisi, hastalığın özelliklerine göre planlanan onkolojik cerrahi ve gerekli diğer tedavilerle yürütülmektedir. Rekonstrüksiyonun amacı ise kanser nedeniyle kaybedilen meme dokusunun yeniden oluşturulmasıdır. Meme onarımı yapılmış olması, hastalığın tekrarlama riskini ortadan kaldırmadığı gibi onkolojik takip gereksinimini de sona erdirmemektedir. Hastaların kendi kanser ekipleri tarafından belirlenen kontrol programına düzenli olarak devam etmesi gerekmektedir. Rekonstrüksiyon yöntemi ve hastanın kanser öyküsü dikkate alınarak takip planının ilgili uzmanlar tarafından sürdürülmesi önem taşımaktadır. </p>

<p><strong>İyileşme süreci cerrahi yönteme göre değişiyor</strong></p>

<p>Meme rekonstrüksiyonu sonrasında iyileşme süresi, uygulanan yönteme ve ameliyatın kapsamına göre değişiklik göstermektedir. İmplantla yapılan işlemlerde iyileşme genellikle daha kısa sürebilirken, hastanın kendi dokularının kullanıldığı daha kapsamlı mikrocerrahi ameliyatlarda toparlanma süreci uzayabilmektedir. Ameliyat sonrasında ağrı, ödem ve hareketlerde geçici kısıtlılık görülebilmektedir. Hastalar genellikle erken dönemde hareketlendirilmektedir; ancak ağır kaldırma ve yoğun fiziksel aktivitelere dönüş için hekim önerilerine uyulması gerekmektedir. Günlük yaşama ve işe dönüş zamanı kişiye, yapılan cerrahinin kapsamına ve iyileşme hızına göre belirlenmektedir. Bazı hastalarda meme başı ve areolanın yeniden oluşturulması, yağ enjeksiyonu veya simetri düzeltmeleri gibi ek işlemler de gerekebilmektedir. Bu nedenle meme rekonstrüksiyonu her zaman tek ameliyatla tamamlanan bir süreç olarak değerlendirilmemelidir. Meme kanseri sonrası meme onarımında temel hedef, hastanın onkolojik güvenliğini ön planda tutarak vücut yapısıyla uyumlu ve mümkün olduğunca doğal bir sonuç elde etmektir. Cerrahi seçeneklerin hastaya özel değerlendirilmesi; fiziksel görünümün yanı sıra beden algısının, özgüvenin ve yaşam kalitesinin desteklenmesi açısından önem taşımaktadır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 22 Oct 2026 12:45:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/meme-butunlugu-mikrocerrahi-ile-korunabiliyor-1792662316.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kabızlıktan Parazitlere, Stresten Apandisite…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kabizliktan-parazitlere-stresten-apandisite-8975</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kabizliktan-parazitlere-stresten-apandisite-8975</guid>
                <description><![CDATA[Çocuklarda uzamış karın ağrısı, günümüzde ebeveynlerin en sık karşılaştığı sağlık yakınmalarından biri. Bu ağrı basit bir gaz, şişkinlik ya da aşırı abur cubur yemekle ilişkili olabileceği gibi, uzadığında mikropların yol açtığı bir bağırsak enfeksiyonuna hatta çok nadiren de olsa apandisit gibi acil tıbbi müdahale gerektiren bir duruma bağlı da oluşabiliyor. Karın ağrısının birkaç gün devam etmesi, giderek şiddetlenmesi ya da bu ağrıya ateş, kusma, uzayan ishal, şişkinlik, iştahsızlık, halsizlik veya kilo kaybı ile dışkıda kan görülmesi eklenmesi söz konusuysa çocuğun gecikmeden bir hekim tarafından muayene edilmesi gerekiyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em></em></strong></p>

<p>Tüm bunların yanında, çocuğun geçmeyen karın ağrısının aile içi ilişkilerde veya okul hayatında yaşadığı psikolojik sıkıntılardan kaynaklanıyor olabileceği de akılda tutulmalı. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özgür Kurt, özellikle okul döneminde ortaya çıkan ve çoğunlukla kolayca geçmeyen karın ağrılarının ciddiye alınması, altta yatan nedenlerin hekim-aile iş birliğiyle ayrıntısıyla araştırılıp çözülmesi gerektiğine dikkat çekti: “Bir çocuğun karnının ağrıdığını söylemesi, ebeveynleri için her zaman önemli sayılmalıdır. Bununla birlikte, bu karın ağrısı mutlaka önemli bir hastalığın göstergesidir diye düşünmek ve endişelenmek de doğru değildir. Örneğin kabızlık, çocuklarda karın ağrısının en sık karşılaşılan nedenlerinden biri. İshal de, özellikle enfeksiyonlarla birlikte karın ağrısına yol açabiliyor. Viral enfeksiyonların yanı sıra bazı bakteri ve Giardia gibi bazı bağırsak parazitleri de çocuklarda karın ağrısı, ishal, gaz, şişkinlik ve bulantıya neden olabiliyor. Karın ağrısının yalnızca hafta içi, özellikle çocuk okula gitmeden önce ortaya çıkması ve hafta sonları azalması, çocukta okulla ilgili nedenlere bağlı olarak yüksek düzeyde stres ve kaygı olduğunu düşündürebilir. Bununla birlikte, anne babalar bilmelidir ki stres ve kaygı çocukta gerçekten karın ağrısına yol açabilir. Bu nedenle çocuğu ‘Bir şeyin yok, psikolojik bu’ deyip geçiştirmek doğru olmaz. Burada anne baba için en doğru yaklaşım çocuğun karın ağrısının zamanlamasını, süresini ve ağrıya eşlik eden diğer belirtileri takip edip çocuğa destek olmak ve bunları hekimle paylaşmak olacaktır”. </p>

<h2>Karın Ağrısına Ateş, Kusma ve Halsizlik Eşlik Ediyorsa Dikkat!</h2>

<p>Karın ağrısının birkaç gün içerisinde geçmemesi, giderek şiddetlenmesi veya sık sık tekrarlamasının mutlaka dikkate alınması gerektiğini belirten Prof. Dr. Özgür Kurt, çocukta özellikle bazı belirtiler görüldüğünde gecikmeden hekime başvurulması gerektiğini söylüyor. Yüksek ateş, tekrarlayan kusma, uzayan ishal, karında şişkinlik, sıvı alımının azalması, belirgin kilo kaybı, dışkıda kan ve aşırı halsizlik bu belirtilerin başında geliyor. Prof. Dr. Özgür Kurt, “Sürekli karın ağrısından şikâyet eden, kusma, ishal ve aşırı halsizliği olan, bu yüzden oyun oynamaktan bile kaçınan çocukların aileleri derhal doktorlarına ya da doğrudan bir hastaneye başvurmalıdır” diyerek, nadir görülmekle birlikte apandisit gibi acil müdahale gerektiren durumların da çocuklarda karın ağrısıyla ortaya çıkabileceğini hatırlatıyor. Özellikle küçük çocuklarda ciddi sıvı kaybının daha hızlı gelişebileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Özgür Kurt, ebeveynlerin çocuğun su ve sıvı tüketimini de yakından takip etmesinin önemine işaret ediyor.</p>

<h2>Karın Ağrısının Nedeni Bazen Bağırsak Parazitleri Olabiliyor</h2>

<p>Çocuklarda karın ağrısının nedenleri arasında bağırsak parazitlerinin de bulunduğunu belirten Prof. Dr. Özgür Kurt, özellikle kıl kurdunun çocukluk çağında sık karşılaşılan parazitlerden biri olduğunu ifade ediyor. Kıl kurdu çoğunlukla anüs çevresinde kaşıntıya yol açarken bazı çocuklarda gece uykusunda diş gıcırdatma, ağızdan salya gelmesi ve ağlayarak uyanma gibi yakınmalar da görülebiliyor. Prof. Dr. Özgür Kurt, “Başta kıl kurdu (Enterobius vermicularis) ve Giardia intestinalis olmak üzere bağırsak parazitleri de karın ağrısının etkenlerinden olabilir” diyor.</p>

<p>Seyahat sonrasında başlayan ve geçmeyen karın ağrısı ile ishalin de hafife alınmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Özgür Kurt, “Seyahat edilen bölgenin, tüketilen su ve gıdaların ve belirtilerin ne kadar süredir devam ettiğinin hekime mutlaka aktarılması gerekiyor. Özellikle Giardia intestinalis, Entamoeba histolytica ve Cryptosporidium spp. gibi parazitler çocuklarda karın ağrısı, ishal, gaz, şişkinlik, bulantı ve kilo kaybına neden olabiliyor” şeklinde konuşuyor. </p>

<h2>“Okula Gitmek İstemediği İçin Söylüyor” Demeden Önce Bir Kez Daha Düşünün!</h2>

<p>Çocuklarda özellikle okul döneminde görülen karın ağrılarının psikolojik kaynaklı olabileceğini, ancak bunun çocuğun ağrısının “uydurma” olduğu anlamına gelmediğini vurgulayan Prof. Dr. Özgür Kurt, ebeveynlerin çocuğu suçlamaması gerektiğinin altını çiziyor. “Çocuğu suçlamak doğru değil, çünkü stres ve kaygı nedeniyle çocuklarda karın ağrısı gerçekten gelişip çocuğu rahatsız edebilir.<strong> </strong>Okuldaki arkadaş ilişkileri, öğretmenlerle veya okul yönetimiyle yaşanan sorunlar, sınavlar ve başka stres kaynakları çocuklarda gerçekten bazı fiziksel yakınmalara yol açabilir” diyen Prof. Dr. Özgür Kurt, bu durumda ebeveynlerin çocuklarıyla etkin bir iletişim kurmasının önemini vurgularken gerektiğinde öğretmenlerle iş birliği yapılmasının da sorunun kaynağının anlaşılmasına yardımcı olabileceğini ifade ediyor.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 20 Oct 2026 16:09:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/kabizliktan-parazitlere-stresten-apandisite-1792501760.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Menopozda &amp;apos;normal’ sanılıyor, oysa!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/menopozda-aposnormal-saniliyor-oysa-8955</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/menopozda-aposnormal-saniliyor-oysa-8955</guid>
                <description><![CDATA[Menopoz, kadın yaşamının doğal bir evresi. Ancak ‘doğal’” olması, bu dönemde ortaya çıkan her yakınmanın normal ve zararsız olduğu anlamına gelmiyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca “Kadınların en sık yaptıkları hata, yaşam kalitelerini düşüren şikayetlere yalnızca katlanmak değil, bazı ciddi hastalıkların ilk sinyali olabilecek belirtileri ‘nasıl olsa menopozdandır’ diyerek geçiştirmeleri oluyor. Bu normalleşme algısı, kemik erimesinden kalp-damar hastalıkları ve jinekolojik kanserlere dek pek çok tehlikenin sessizce ilerlemesine zemin hazırlayabiliyor” diyor. Kadın hastalıkları ve menopoz dönemine yönelik toplumumuzda farkındalığın yeterli seviyede olmadığını belirten Dr. Ağca, 18 Ekim Dünya Menopoz Günü kapsamında yaptığı açıklamada, menopozda en sık yapılan 6 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Menopoz, kadın yaşamının doğal bir evresi. Ancak ‘doğal’” olması, bu dönemde ortaya çıkan her yakınmanın normal ve zararsız olduğu anlamına gelmiyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca</strong> “Kadınların en sık yaptıkları hata, yaşam kalitelerini düşüren şikayetlere yalnızca katlanmak değil, bazı ciddi hastalıkların ilk sinyali olabilecek belirtileri ‘nasıl olsa menopozdandır’ diyerek geçiştirmeleri oluyor. Bu normalleşme algısı, kemik erimesinden kalp-damar hastalıkları ve jinekolojik kanserlere dek pek çok tehlikenin sessizce ilerlemesine zemin hazırlayabiliyor” diyor. Kadın hastalıkları ve menopoz dönemine yönelik toplumumuzda farkındalığın yeterli seviyede olmadığını belirten Dr. Ağca, <strong>18 Ekim Dünya Menopoz Günü</strong> kapsamında yaptığı açıklamada, menopozda en sık yapılan 6 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<ul>
	<li><strong>‘Menopozda olur’ diyerek şikayetlere katlanmak</strong></li>
</ul>

<p>Sıcak basması, gece terlemesi, uyku bozukluğu, konsantrasyon güçlüğü, vajinal kuruluk veya cinsel ilişkide ağrı menopoz döneminde sık görülebilir. Ancak bir belirtinin sık görülmesi, tedavi edilmeden yaşanması gerektiği anlamına gelmez. Özellikle günlük yaşamı, iş performansını, uykuyu veya cinsel yaşamı etkileyen yakınmaların değerlendirilmesi gerekir. Üstelik her şikayeti menopoza bağlamak da doğru değildir; tiroit hastalıklarından anemiye, uyku bozukluklarından metabolik sorunlara kadar farklı nedenler benzer belirtilere yol açabilir. “Menopozdasın, bunlar normal” şeklinde bir yaklaşım ciddi sonuçlara yol açabilir.  </p>

<ul>
	<li><strong>Hormon tedavisinden kulaktan dolma bilgilerle korkmak</strong></li>
</ul>

<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca “Hormon tedavisini herkes için aynı ve tehlikeli sanmak en büyük yanlışlardan biridir. Günümüzde tedavi tamamen kişiye özel planlanıyor; kadının yaşı, sağlık geçmişi ve riskleri dikkate alınıyor. Uygun adaylarda ilk 10 yıl içinde başlanan tedavi, kemik erimesinden sıcak basmalarına dek hayat kalitesini baştan aşağı değiştirebiliyor. Bugün artık ‘hormon iyi mi, kötü mü?’ sorusunu değil, ‘hangi kadına, hangi dozda ve nasıl bir tedavi verilmelidir?’ sorusunu konuşmalıyız” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Menopozda kalp ve kemik sağlığını ihmal etmek </strong></li>
</ul>

<p>Menopoz döneminde yapılan en büyük yanlışlardan biri de; bu süreci sadece sıcak basmasından ibaret sanıp, kemik kaybı ve kalp-damar hastalıkları açısından risklerin arttığı bir dönem olduğunu dikkate almamak. Bir kadının sıcak basması olmaması, menopozun sağlığı üzerindeki diğer etkilerinin değerlendirilmesine gerek olmadığı anlamına gelmiyor. Menopozla birlikte kemik kaybı hızlanabilir; kilo ve bel çevresinde yağlanma, kan yağlarında yükseliş, insülin duyarlılığı ve kardiyovasküler risk faktörleri değişebilir. Bu nedenle menopoz kontrolü yalnızca hormon tetkiki yapılan bir muayene olmamalıdır. Özellikle aile öyküsü, sigara kullanımı ve bireysel kardiyovasküler riskler mutlaka değerlendirilmelidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Sadece kiloya odaklanıp kaslarını unutmak</strong></li>
</ul>

<p>Menopozda hormonların değişmesiyle karın yağlanması artarken, kas kütlesi ve gücü hızla erir. Bu dönemde bilinçsizce yapılan çok düşük kalorili diyetler, tartıda kilo verdirse de kas kaybını hızlandırır. Sadece zayıflamaya değil; düzenli egzersiz, fiziksel aktiviteler, direnç egzersizleri ve yeterli proteinle kas gücünü korumaya odaklanılmalıdır. 50’li yaşlardan sonra yalnızca daha zayıf olmayı değil; daha güçlü olmayı hedeflemek gerekir. Kas, sağlıklı yaşlanmanın en önemli yatırımlarından biridir.</p>

<ul>
	<li><strong>Uyku sorununu sadece menopoza bağlamak </strong></li>
</ul>

<p>Menopoz döneminde uyku sorunları oldukça sık görülür. Gece terlemeleri uykuyu bölebilir; ancak bu dönemde her uyku sorununun nedeni hormonlar değildir. Sonbahar ve kış aylarında günlerin kısalmasıyla birlikte açık havada geçirilen sürenin ve fiziksel aktivitenin azalması da uyku düzenini ve genel iyilik halini etkileyebilir. Düzenli uyku saatleri oluşturmak, gün ışığından yararlanmak, fiziksel aktivitelerde bulunmak ve özellikle akşama doğru kafeini azaltmak önemlidir. Alkol de uykuya dalmayı kolaylaştırıyor gibi görünmesine rağmen gece uykusunun kalitesini bozabilir. Ayrıca menopoz döneminde alkol tüketimi meme kanserine de zemin hazırlayabilir. </p>

<ul>
	<li><strong>‘Yaşım geldi, artık böyle’ diyerek yaşam konforunu ihmal etmek</strong></li>
</ul>

<p>Dr. Jale Dal Ağca “Menopozun en fazla gözden kaçan alanlarından biri; östrojen azalmasına bağlı gelişen kuruluk, hassasiyet ve idrar yolları yakınmalarıdır. Bu sorunlar kadınların özel ilişkilerinde yaşadığı konfor kayıpları ve ağrılı süreçlerle birleştiğinde yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürür. Ancak pek çok kadın, mahremiyet çekinceleri nedeniyle hekimden sakladığı için sorunlar daha da büyümektedir. Oysa lokal ve kişiye özel tedavilerle bu tabloyu düzeltmek mümkündür. Unutmayın; kadının yaşam kalitesi ve özel hayatındaki konforu yaşla birlikte sona ermez. Yaşanan bu sıkıntılar ‘yaşım geldi, artık böyle’ denilerek kabullenilmemeli, mutlaka hekime danışılmalıdır.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 18 Oct 2026 18:26:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/menopozda-aposnormal-saniliyor-oysa-1792337186.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tiroit ve kalp-damar hastalığından jinekolojik kanserlere…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/tiroit-ve-kalp-damar-hastaligindan-jinekolojik-kanserlere-8945</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/tiroit-ve-kalp-damar-hastaligindan-jinekolojik-kanserlere-8945</guid>
                <description><![CDATA[Menopoz, kadın yaşamının doğal bir evresi. Ancak ‘doğal’” olması, bu dönemde ortaya çıkan her yakınmanın normal ve zararsız olduğu anlamına gelmiyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca “Kadınların en sık yaptıkları hata, yaşam kalitelerini düşüren şikayetlere yalnızca katlanmak değil, bazı ciddi hastalıkların ilk sinyali olabilecek belirtileri ‘nasıl olsa menopozdandır’ diyerek geçiştirmeleri oluyor. Bu normalleşme algısı, kemik erimesinden kalp-damar hastalıkları ve jinekolojik kanserlere dek pek çok tehlikenin sessizce ilerlemesine zemin hazırlayabiliyor” diyor. Kadın hastalıkları ve menopoz dönemine yönelik toplumumuzda farkındalığın yeterli seviyede olmadığını belirten Dr. Ağca, 18 Ekim Dünya Menopoz Günü kapsamında yaptığı açıklamada, menopozda en sık yapılan 6 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Menopoz, kadın yaşamının doğal bir evresi. Ancak ‘doğal’” olması, bu dönemde ortaya çıkan her yakınmanın normal ve zararsız olduğu anlamına gelmiyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca</strong> “Kadınların en sık yaptıkları hata, yaşam kalitelerini düşüren şikayetlere yalnızca katlanmak değil, bazı ciddi hastalıkların ilk sinyali olabilecek belirtileri ‘nasıl olsa menopozdandır’ diyerek geçiştirmeleri oluyor. Bu normalleşme algısı, kemik erimesinden kalp-damar hastalıkları ve jinekolojik kanserlere dek pek çok tehlikenin sessizce ilerlemesine zemin hazırlayabiliyor” diyor. Kadın hastalıkları ve menopoz dönemine yönelik toplumumuzda farkındalığın yeterli seviyede olmadığını belirten Dr. Ağca, <strong>18 Ekim Dünya Menopoz Günü</strong> kapsamında yaptığı açıklamada, menopozda en sık yapılan 6 hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>‘Menopozda olur’ diyerek şikayetlere katlanmak</strong></li>
</ul>

<p>Sıcak basması, gece terlemesi, uyku bozukluğu, konsantrasyon güçlüğü, vajinal kuruluk veya cinsel ilişkide ağrı menopoz döneminde sık görülebilir. Ancak bir belirtinin sık görülmesi, tedavi edilmeden yaşanması gerektiği anlamına gelmez.&nbsp;Özellikle günlük yaşamı, iş performansını, uykuyu veya cinsel yaşamı etkileyen yakınmaların değerlendirilmesi gerekir. Üstelik her şikayeti menopoza bağlamak da doğru değildir; tiroit hastalıklarından anemiye, uyku bozukluklarından metabolik sorunlara kadar farklı nedenler benzer belirtilere yol açabilir. “Menopozdasın, bunlar normal” şeklinde bir yaklaşım ciddi sonuçlara yol açabilir. &nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Hormon tedavisinden kulaktan dolma bilgilerle korkmak</strong></li>
</ul>

<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca “Hormon tedavisini herkes için aynı ve tehlikeli sanmak en büyük yanlışlardan biridir. Günümüzde tedavi tamamen kişiye özel planlanıyor; kadının yaşı, sağlık geçmişi ve riskleri dikkate alınıyor. Uygun adaylarda ilk 10 yıl içinde başlanan tedavi, kemik erimesinden sıcak basmalarına dek hayat kalitesini baştan aşağı değiştirebiliyor. Bugün artık ‘hormon iyi mi, kötü mü?’ sorusunu değil, ‘hangi kadına, hangi dozda ve nasıl bir tedavi verilmelidir?’ sorusunu konuşmalıyız” diyor.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Menopozda kalp ve kemik sağlığını ihmal etmek&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Menopoz döneminde yapılan en büyük yanlışlardan biri de; bu süreci sadece sıcak basmasından ibaret sanıp, kemik kaybı ve kalp-damar hastalıkları açısından risklerin arttığı bir dönem olduğunu dikkate almamak.&nbsp;Bir kadının sıcak basması olmaması, menopozun sağlığı üzerindeki diğer etkilerinin değerlendirilmesine gerek olmadığı anlamına gelmiyor. Menopozla birlikte kemik kaybı hızlanabilir; kilo ve bel çevresinde yağlanma, kan yağlarında yükseliş, insülin duyarlılığı ve kardiyovasküler risk faktörleri değişebilir. Bu nedenle menopoz kontrolü yalnızca hormon tetkiki yapılan bir muayene olmamalıdır. Özellikle aile öyküsü, sigara kullanımı ve bireysel kardiyovasküler riskler mutlaka değerlendirilmelidir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Sadece kiloya odaklanıp kaslarını unutmak</strong></li>
</ul>

<p>Menopozda hormonların değişmesiyle karın yağlanması artarken, kas kütlesi ve gücü hızla erir. Bu dönemde bilinçsizce yapılan çok düşük kalorili diyetler, tartıda kilo verdirse de kas kaybını hızlandırır. Sadece zayıflamaya değil; düzenli egzersiz, fiziksel aktiviteler, direnç egzersizleri ve yeterli proteinle kas gücünü korumaya odaklanılmalıdır. 50’li yaşlardan sonra yalnızca daha zayıf olmayı değil; daha güçlü olmayı hedeflemek gerekir. Kas, sağlıklı yaşlanmanın en önemli yatırımlarından biridir.</p>

<ul>
	<li><strong>Uyku sorununu sadece menopoza bağlamak&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Menopoz döneminde uyku sorunları oldukça sık görülür. Gece terlemeleri uykuyu bölebilir; ancak bu dönemde her uyku sorununun nedeni hormonlar değildir. Sonbahar ve kış aylarında günlerin kısalmasıyla birlikte açık havada geçirilen sürenin ve fiziksel aktivitenin azalması da uyku düzenini ve genel iyilik halini etkileyebilir. Düzenli uyku saatleri oluşturmak, gün ışığından yararlanmak, fiziksel aktivitelerde bulunmak ve özellikle akşama doğru kafeini azaltmak önemlidir. Alkol de uykuya dalmayı kolaylaştırıyor gibi görünmesine rağmen gece uykusunun kalitesini bozabilir. Ayrıca menopoz döneminde alkol tüketimi meme kanserine de zemin hazırlayabilir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>‘Yaşım geldi, artık böyle’ diyerek yaşam konforunu ihmal etmek</strong></li>
</ul>

<p>Dr. Jale Dal Ağca “Menopozun en fazla gözden kaçan alanlarından biri; östrojen azalmasına bağlı gelişen kuruluk, hassasiyet ve idrar yolları yakınmalarıdır. Bu sorunlar kadınların özel ilişkilerinde yaşadığı konfor kayıpları ve ağrılı süreçlerle birleştiğinde yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürür. Ancak pek çok kadın, mahremiyet çekinceleri nedeniyle hekimden sakladığı için sorunlar daha da büyümektedir. Oysa lokal ve kişiye özel tedavilerle bu tabloyu düzeltmek mümkündür. Unutmayın; kadının yaşam kalitesi ve özel hayatındaki konforu yaşla birlikte sona ermez. Yaşanan bu sıkıntılar ‘yaşım geldi, artık böyle’ denilerek kabullenilmemeli, mutlaka hekime danışılmalıdır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 16 Oct 2026 13:27:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/tiroit-ve-kalp-damar-hastaligindan-jinekolojik-kanserlere-1792146458.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Birçok Kadın Jinekolojik Kanserlerin Bu Belirtilerini Önemsemiyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bircok-kadin-jinekolojik-kanserlerin-bu-belirtilerini-onemsemiyor-8931</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bircok-kadin-jinekolojik-kanserlerin-bu-belirtilerini-onemsemiyor-8931</guid>
                <description><![CDATA[Menopoz sonrası kanama, adet düzensizlikleri, ilişki sonrası kanama ve geçmeyen karın şişkinliği kadın kanserlerinin habercisi olabiliyor. Erken dönemde fark edilen belirtiler, tanı ve tedavi sürecinde önemli avantaj sağlıyor. Kadın kanserleri, erken dönemde ortaya çıkan belirtilerin göz ardı edilmesi nedeniyle tanıda gecikmelere yol açabilmektedir. Rahim, rahim ağzı, yumurtalık, tüp, vulva ve vajina kanserlerinde görülen belirtilerin bilinmesi, hastalığın erken evrede tespit edilmesi açısından önem taşımaktadır. Memorial Göztepe Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Prof. Dr. Salih Taşkın, kadınların bedenlerindeki değişiklikleri önemsemeleri gerektiğine dikkat çekerek kadın kanserleri hakkında bilgi vermektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Yumurtalık kanseri sinsi ilerleyebiliyor</strong></p>

<p>Kadın kanserlerinde belirtiler, kanserin türüne ve yerleşimine göre farklılık gösterebilmektedir. Jinekolojik kanserler arasında yer alan yumurtalık kanseri, erken dönemde kendine özgü belirtiler vermemesi nedeniyle sinsi ilerleyebilmektedir. Karında şişkinlik, hazımsızlık, çabuk doyma, karın veya kasık ağrısı gibi günlük yaşamda sık karşılaşılan yakınmalarla karıştırılabilmektedir. Bu şikâyetlerin yeni başlaması, tekrarlaması veya giderek artması durumunda tıbbi değerlendirme yapılması önem taşımaktadır. Rahim kanseri ise en sık görülen jinekolojik kanserler arasında yer almaktadır. Hastalık, çoğunlukla anormal vajinal kanama gibi erken dönemde fark edilebilen bir belirtiyle ortaya çıkmaktadır.</p>

<p><strong>Risk faktörlerini bilmek korunmada önemli</strong></p>

<p>Ailede genç yaşta ortaya çıkan yumurtalık, rahim, meme veya bağırsak kanseri öyküsü, bazı kadınlarda kanser riskini artırabilmektedir. Obezite, sigara kullanımı ve uzun süreli HPV enfeksiyonu da bazı jinekolojik kanserlerle ilişkilendirilmektedir. Bununla birlikte, bilinen bir risk faktörü bulunmayan kadınlarda da kanser gelişebileceği unutulmamalıdır. Sağlıklı kilonun korunması, düzenli egzersiz yapılması, sigara kullanılmaması, HPV aşısının yaptırılması ve yaşa uygun tarama programlarına katılım, kanser riskini azaltmaya yardımcı olan önemli adımlar arasında yer almaktadır.</p>

<p><strong>Kadınların sıklıkla ihmal ettiği belirtiler</strong></p>

<p>Kadınların bedenlerinde ortaya çıkan bazı değişiklikleri günlük yaşamın olağan bir parçası olarak değerlendirmesi, doktora başvurmayı geciktirebilmektedir. Özellikle aşağıdaki belirtilerin dikkate alınması gerekmektedir:</p>

<ul>
	<li>Menopoz sonrası görülen her türlü vajinal kanama</li>
	<li>Adet dışı kanama, normalden uzun veya yoğun süren adetler</li>
	<li>Cinsel ilişki sonrasında tekrarlayan kanama</li>
	<li>Geçmeyen karın şişkinliği, çabuk doyma veya açıklanamayan kilo kaybı</li>
	<li>Yeni başlayan ve devam eden kasık ya da karın ağrısı</li>
	<li>İdrar yapma veya bağırsak alışkanlıklarında yeni ortaya çıkan değişiklikler </li>
	<li>Genital bölgede geçmeyen kaşıntı, yara veya renk değişikliği</li>
	<li>Genital bölgede ele gelen kitle veya şişlik</li>
</ul>

<p>Bu belirtilerin her zaman kanser anlamına gelmediği, ancak özellikle yeni ortaya çıkmaları, tekrarlamaları veya kalıcı hâle gelmeleri durumunda hekim değerlendirmesinin gerekli olduğu unutulmamalıdır.</p>

<p><strong>HPV aşısı taramanın yerini tutmuyor</strong></p>

<p>HPV aşısı, rahim ağzı kanserinden korunmada önemli bir yöntemdir. Aşının en yüksek koruyuculuğu, HPV ile karşılaşılmadan önce uygulandığında sağlanmaktadır. Ancak HPV aşısı mevcut bir enfeksiyonu tedavi etmemekte ve rahim ağzı kanseri taramalarının yerini almamaktadır. Bu nedenle aşılanmış kadınların da yaşlarına ve sağlık durumlarına uygun tarama programlarına devam etmeleri gerekmektedir.</p>

<p><strong>Smear testi tüm kadın kanserlerini göstermiyor</strong></p>

<p>Smear ve HPV testleri, esas olarak rahim ağzı kanserinin taranmasına yönelik yöntemlerdir. Bu testlerin normal sonuçlanması, yumurtalık veya rahim kanserinin bulunmadığını göstermemektedir. Aynı şekilde ağrı olmaması da kanser riskini ortadan kaldırmamaktadır. Bazı jinekolojik kanserler erken evrede ağrıya neden olmadan ilerleyebilmektedir. Bu nedenle tarama sonuçları normal olsa bile yeni ortaya çıkan veya kalıcı hâle gelen belirtilerin ayrıca değerlendirilmesi önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Tedavi planında doğurganlığın korunması da değerlendiriliyor</strong></p>

<p>Şüpheli belirtiler varlığında öncelikle jinekolojik muayene yapılmaktadır. Gerekli durumlarda ultrason, doku örneklemesi veya biyopsi gibi tanı yöntemlerinden yararlanılmaktadır. Tanının ardından hastalığın türü ve evresi, hastanın yaşı ve genel sağlık durumu dikkate alınarak uygun bir tedavi planı oluşturulmaktadır. Günümüzde robotik cerrahi, hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapi gibi yöntemler, uygun hastalarda tedavi seçeneklerini genişletmektedir. Özellikle genç hastalarda, hastalığın türü ve evresinin elverişli olması durumunda doğurganlığın korunmasına yönelik tedaviler de değerlendirilebilmektedir. Tedavi yaklaşımının her hastanın klinik özelliklerine göre belirlenmesi, sürecin önemli bir parçasını oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>Bedeninizdeki değişiklikleri fark edin, önemseyin</strong></p>

<p>Kadınların kendi bedenlerindeki değişiklikleri fark etmeleri ve bu belirtileri göz ardı etmemeleri, erken tanı açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle menopoz sonrası kanama, tekrarlayan düzensiz kanamalar, ilişki sonrası kanama veya geçmeyen karın ve genital bölge yakınmaları ortaya çıktığında doktora başvurulması gerekmektedir. Korku veya ihmal nedeniyle tıbbi değerlendirmenin ertelenmesi, erken tanı fırsatının kaçırılmasına neden olabilmektedir. HPV aşısı, yaşa uygun taramalar ve vücuttaki değişikliklerin zamanında değerlendirilmesi, kadın sağlığının korunmasında atılması gereken temel adımlar arasında yer almaktadır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 13 Oct 2026 15:51:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/bircok-kadin-jinekolojik-kanserlerin-bu-belirtilerini-onemsemiyor-1791895910.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme kanserinde yeni yöntemler İstanbul’da konuşuldu!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/meme-kanserinde-yeni-yontemler-istanbulda-konusuldu-8922</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/meme-kanserinde-yeni-yontemler-istanbulda-konusuldu-8922</guid>
                <description><![CDATA[Dünyada her 8 kadından 1’i hayatının bir döneminde meme kanseri tanısı alırken, tanı ve tedavi yöntemlerindeki gelişmeler hastaların yaşam kalitesini artırıp yaşam süresini uzatıyor. İstanbul’da 7.’si düzenlenen Breastanbul Konferansı’nda bir araya gelen 62 ülkeden 1000’i aşkın bilim insanı, meme kanserinde yeni yöntemleri konuştu. Kongre Başkanı Prof. Dr. Cihan Uras, günümüzde meme kanseri cerrahisinde robotik ve endoskopik yöntemlerin öne çıktığını belirterek, bu sayede memenin tamamının 3 santimetrelik kesiden çıkarılabildiğini belirtti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em>Dünyada her 8 kadından 1’i hayatının bir döneminde meme kanseri tanısı alırken, tanı ve tedavi yöntemlerindeki gelişmeler hastaların yaşam kalitesini artırıp yaşam süresini uzatıyor. İstanbul’da 7.’si düzenlenen Breastanbul Konferansı’nda bir araya gelen 62 ülkeden 1000’i aşkın bilim insanı, meme kanserinde yeni yöntemleri konuştu. Kongre Başkanı Prof. Dr. Cihan Uras, günümüzde meme kanseri cerrahisinde robotik ve endoskopik yöntemlerin öne çıktığını belirterek, bu sayede</em><em> memenin tamamının 3 santimetrelik kesiden çıkarılabildiğini belirtti.</em></p>

<p>Acıbadem Üniversitesi Senoloji Enstitüsü ve Senatürk’ün desteğiyle gerçekleştirilen kongre kapsamında basın toplantısı düzenlendi. Toplantıya Acıbadem Üniversitesi Senoloji Araştırma Enstitüsü Müdürü ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Cihan Uras, Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Nuran Beşe, Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Eralp, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Şükrü Yazar, Almanya Klinikum Esslingen’den Prof. Dr. Thorsten Kühn ve ABD Inova Schar Cancer Institute’tan Dr. Shawna C. Willey katıldı. </p>

<p><strong> “Breastanbul dünyadaki en önemli buluşmalardan biri”</strong></p>

<p>Avrupa çapında meme cerrahisi araştırmalarını yürüten Avrupa Meme Kanseri Cerrahi Araştırmaları Derneği - EUBREAST’in kurucu isimlerinden<strong> Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Thorsten Kühn </strong>basın toplantısında yaptığı konuşmada Breastanbul’un farklı ülkelerden ve disiplinlerden uzmanları bir araya getirmesi açısından son derece değerli bir platform olduğunu belirterek “Cerrahların deneyimlerini paylaşabilmesi, araştırmalarını tartışabilmesi ve yeni iş birlikleri kurabilmesi için dünyadaki en önemli bilimsel buluşmalardan biri olduğunu düşünüyorum” dedi. </p>

<p><strong>“Meme kanseri ameliyatları 3 santimetrelik kesiden yapılabiliyor”</strong></p>

<p>Breastanbul Kongresi’nin tüm dünyada önemli kongreler arasına girdiğini söyleyen Genel Cerrahi Uzmanı <strong>Prof. Dr. Uras</strong>, “Dünyanın dört bir yanından binin üzerinde binden fazla bilim insan katıldı. Bu kongre multidisipliner bir kongre. Özellikle meme radyolojisi, meme patolojisi, meme cerrahisi, meme onkolojisi, meme radyasyon onkolojisi, meme genetiği hatta meme hemşireliği bütün konuları kapsıyor. Multidisipliner bir kongre. Meme kanseri ameliyatlarında kullanılan robotik ve endoskopik teknolojiler var. Meme ameliyatlarında 10 cm’lik kesi yerine robotik ve endoskopik yöntemlerle 3 cm’lik kesiler yapılıyor. Günümüzde endoskopik cerrahinin ve robotik cerrahinin gündeme gelmesiyle beraber çok küçük kesiler kullanılmaya başlandı. Yani bunlar ortalama 3 cm’lik kesiler. 2 avantajı var; 3 cm’lik kesinden hem memenin tümünü çıkarabiliyoruz hem de bu kesiden koltuk altına ulaşarak koltuk altı lenf bezi örneklerini alabiliyoruz. Aynı zamanda daha ince bir diseksiyon dediğimiz yani dokunun ayrılması işlemlerini gerçekleştiriyoruz. Yine çok daha az kanamaya yol açıyoruz. Böylece ameliyat sonrası hastaların çok daha az ağrı duymalarını da sağlıyoruz. Bu da meme cerrahisinin teknolojisinde gelişen önemli adımlardan birisidir” diye konuştu. </p>

<p><strong> “Meme kanseri tedavisinde kemoterapi kullanımı bazı gruplarda azaldı”</strong></p>

<p>Meme kanseri tedavisinde başarı oranının arttığını anlatan <strong>Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Eralp</strong> ise “Eskiden korkulan bir tür olan üçlü negatif meme kanserinde immünoterapilerin gerek ileri evrelerde gerekse daha erken evrelerde ameliyat sonrası kemoterapiye ek olarak kullanımları hastalarımızın yaşam sürelerinde büyük katkılar sağladı. HER2 pozitif meme kanserlerinde de yeni ilaçların ortaya çıkmasıyla beraber bu tip ilaçların ameliyat öncesi erken evrelerde kullanımlarıyla tümörün tam olarak kaybolabildiğini gördük. Meme kanseri tedavisinde kemoterapi kullanımı bazı gruplar için azaldı. Özellikle hastalarımızın büyük bir çoğunluğunu oluşturan hormona duyarlı alt tiplerde yeni hormonal ilaçlarla birlikte akıllı ilaçların kullanımı kemoterapiyi büyük ölçüde azalttı. Daha erken evrelerde özellikle genetik testlerin tanıya katılmasıyla beraber artık gereksiz kemoterapi kullanımlarının önüne geçmiş durumdayız” diye konuştu. </p>

<p><strong>“Bazı hastalarda koltuk altına yönelik radyoterapi gerekmeyebiliyor”</strong></p>

<p>Radyasyon onkolojisinde son yıllarda yaşanan en önemli gelişmelerden birinin hastaların yaşam kalitesini artırmak amacıyla tedavilerin kapsamını azaltabilmesi olduğunu ifade eden <strong>Prof. Dr. Nuran Beşe</strong>, “Bu yaklaşım en belirgin şekilde cerrahi ve radyoterapi alanlarında karşımıza çıkıyor. Meme kanserinde koltuk altına yapılan cerrahi girişimlerin hastanın yaşam kalitesi üzerinde önemli etkileri olabiliyor. Günümüzde artık seçilmiş hastalarda bekçi lenf nodu örneklemesinin dahi yapılmaması gündemde. Son çalışmalar, doğru hasta seçimi yapıldığında bazı hastalarda koltuk altına yönelik radyoterapinin de gerekli olmayabileceğini gösteriyor. Burada en önemli konu, hastanın çok dikkatli değerlendirilmesi ve tedavi kararının deneyimli, multidisipliner bir ekip tarafından verilmesi. Böylece hastalarımızın tedavi yükünü hafifletirken yaşam kalitelerini korumayı hedefliyoruz” ifadelerini kullandı.  </p>

<p><strong>“Asıl hedefimiz, meme kanserini henüz ortaya çıkmadan güvenilir yöntemlerle önleyebileceğimiz bir noktaya ulaşmak”</strong></p>

<p>Yaklaşık 30 yıldır meme kanseri cerrahisi alanında çalıştığını belirten <strong>ABD Inova Schar Cancer Institute’tan Dr. Shawna C. Willey,</strong> “Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren meme kanseri cerrahisinde çok önemli bir sıçrama yaşandı. Ben de bu dönemde uzmanlığımı meme cerrahisi üzerine yoğunlaştırdım. Meme kanserinin tanı ve tedavisindeki gelişmelerle birlikte bu alan giderek daha fazla uzmanlık gerektiren bir hale geldi. Meme cerrahisi başlı başına bir uzmanlık alanı olarak gelişmeye başladı ve bu alana özel eğitim programları oluşturuldu. Bugün meme kanserinde çok daha gelişmiş cerrahi yöntemlere ve kişiselleştirilmiş tedavi seçeneklerine sahibiz. Ancak benim geleceğe ilişkin en büyük hayalim, meme kanserini tedavi etmek zorunda kalmadan önleyebilmek. Bunun için de kimlerin meme kanserine yakalanma riski taşıdığını yalnızca toplum genelindeki istatistiklerle değil, kişiye özel olarak önceden belirleyebilmemiz gerekiyor. Asıl hedefimiz, meme kanserini henüz ortaya çıkmadan güvenilir yöntemlerle önleyebileceğimiz bir noktaya ulaşmak” şeklinde konuştu. </p>

<p><strong>“Hastanın kendi dokularından yeni meme oluşturulabiliyor”</strong></p>

<p>Plastik cerrahi alanında meme kanseri tedavisini ve hastaların yaşam kalitesini etkileyen çok önemli gelişmeler yaşandığına dikkat çeken <strong>Prof. Dr. Şükrü Yazar</strong>, “Hastadan alınan yağ dokusu özel koşullarda dondurularak ihtiyaç duyulduğunda yeniden kullanılabilir. Bu yöntemin bilim dünyasında tartışmalarının sürdüğü, bu alanda yeni çalışmaların yapıldığı ve gelecekte daha sık olarak uygulanabileceği belirtildi. Ayrıca meme onarımında hastanın karın, sırt veya uyluk bölgesinden alınan dokularla yeniden meme oluşturulduğunu söyleyen Prof. Dr. Yazar, “3 boyutlu görüntüleme, bilgisayarlı tomografi ve yapay zekâ destekli planlama sistemleri ile hastanın kendi dokularıyla karşı memeye daha fazla benzeyen bir rekonstrüksiyon gerçekleştirebiliyoruz” diyerek sözlerini tamamladı. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 Oct 2026 19:10:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/meme-kanserinde-yeni-yontemler-istanbulda-konusuldu-1791821420.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü’nde Abdi İbrahim Otsuka’dan çağrı: Görmezden Gelme, Yer Aç</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/10-ekim-dunya-ruh-sagligi-gununde-abdi-ibrahim-otsukadan-cagri-gormezden-gelme-yer-ac-8911</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/10-ekim-dunya-ruh-sagligi-gununde-abdi-ibrahim-otsukadan-cagri-gormezden-gelme-yer-ac-8911</guid>
                <description><![CDATA[Depresyon, bipolar bozukluk ve şizofreni gibi ruhsal hastalıklarla ilgili toplumsal farkındalığı artırmaya yönelik çalışmalarını sürdüren Abdi İbrahim Otsuka, 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü kapsamında “Yer Aç” farkındalık projesini hayata geçiriyor. “Görmezden Gelme, Yer Aç” mesajıyla yürütülen proje, toplumu ruhsal hastalıklarla yaşayan bireylere masasında, ekibinde ve hayatında yer açmaya davet ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Ruhsal hastalıklarla yaşayan bireyler yalnızca hastalık belirtileriyle değil; yargılanma, yanlış anlaşılma, dışlanma ve damgalanma kaygısıyla da mücadele edebiliyor. Bu durum, bireylerin sosyal yaşamdan uzaklaşmasına ve kendilerini daha rahat ifade edebildikleri dijital alanlara yönelmesine neden olabiliyor.</p>

<p>Abdi İbrahim Otsuka, “Yer Aç” projesiyle bu görünmez mesafeye dikkat çekiyor ve önemli bir mesaj veriyor: Sorun konuşmamak değil, konuşacak güvenli bir yer bulamamak. Kampanya, ruhsal hastalıklarla yaşayan bireyleri yalnızca dinlemenin değil; onları anlamaya çalışmanın, sosyal yaşamın içinde görmenin ve önyargılara karşı yer açmanın önemini vurguluyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Yer açmak isteyenler için içerikler hazır</strong></p>

<p>Proje kapsamında hazırlanan web sitesinde depresyon, bipolar bozukluk ve şizofreniye yönelik davranış odaklı <strong>“Yer Açma Kılavuzları”</strong> bulunuyor. Ayrıca “<strong>Sesime Yer Aç”</strong> serisinde ruhsal hastalıklarla yaşayan bireylerin kendi deneyimlerine, anonim olarak ve kendi kelimeleriyle yer veriliyor.</p>

<p>Platformda ruh sağlığına ilişkin şehir bazlı veriler incelenebilirken, ziyaretçiler <strong>“Yer Açmaya Söz Ver”</strong> seçeneğiyle kampanyaya bireysel olarak destek olabiliyor. Kampanyanın bu yapısı; bilgi, deneyim, toplumsal görünürlük ve bireysel katılımı bir araya getiriyor.</p>

<p>Abdi İbrahim Otsuka, 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü’nde herkesi ruhsal hastalıklarla yaşayan bireyleri görmezden gelmemeye ve onlara masasında, ekibinde, hayatında yer açmaya davet ediyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 09 Oct 2026 12:59:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/10-ekim-dunya-ruh-sagligi-gununde-abdi-ibrahim-otsukadan-cagri-gormezden-gelme-yer-ac-1791539981.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sıvı Biyopsi Yöntemiyle Kanserde Metastaz Riski Azaltılabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/sivi-biyopsi-yontemiyle-kanserde-metastaz-riski-azaltilabilir-8909</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/sivi-biyopsi-yontemiyle-kanserde-metastaz-riski-azaltilabilir-8909</guid>
                <description><![CDATA[Kanser tedavisi zorlu ve uzun bir süreç olduğu kadar tedavi bittikten sonraki süreç de hastanın hayatına yön veriyor. Pet ve tomografiyle takip edilen süreçte tüm sonuçların temiz olması bile vücutta tek bir kanser hücresi bile kalmadığı anlamına gelmiyor. Bazı kanser hücreleri çok küçük hücreli olduğu için görüntüleme yöntemleri de yetersiz kalabiliyor. Kanser hücreleri çoğalırken kendilerine ait küçük DNA parçalarını kanda bırakabiliyor. Bu parçalara “dolaşımdaki tümör DNA’sı” ismi veriliyor. Kandaki bu DNA parçaları özel bir yöntem olan “sıvı biyopsi” ismi verilen yeni bir yöntemle ortaya çıkarılabiliyor. Sıvı biyopsi kolon kanseri ve meme kanseri tedavisinde etkin rol oynuyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Rumeysa Atabey, sıvı biyopsi ile ilgili bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kanda belirlenen tümör DNA’sı metastaz anlamına gelebilir! </strong></p>

<p>Kanda tümöre ait DNA’nın saptanması, vücutta mikroskobik düzeyde hastalık kalmış olabileceğini düşündürebilmektedir. Bu durum gelecekte hastalığın tekrarlama riskinin daha erken öngörülmesine yardımcı olabilmektedir. Son çalışmalar özellikle bazı kalın bağırsak kanserlerinde ctDNA’nın ameliyat sonrası hastalık tekrar riskini öngörmede değerli olabileceğini göstermektedir. Ancak kanda tümör DNA’sı bulunması, her hastaya mutlaka ek tedavi verilmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Aynı şekilde ctDNA’nın saptanmaması da kanserin kesinlikle yok olduğunu ve tekrarlamayacağını garanti etmemektedir. Çünkü her tümör kana aynı miktarda DNA bırakmamaktadır. Doğru hastada ve doğru zamanda kullanıldığında çok değerli bilgiler sağlayabilmektedir. Bu nedenle sıvı biyopsi sonucunun tek başına değil, hastanın kanser türü ve evresi, patoloji sonucu, uygulanmış olan tedaviler ve görüntüleme bulguları ile birlikte yorumlanması gerekmektedir. </p>

<p><strong>Tümör DNA’sı kanser tedavisinin türünü belirlemeye de yardımcı oluyor </strong></p>

<p>Sıvı biyopsinin bir başka önemli kullanım alanı da tedavi sırasında kanserde ortaya çıkan yeni değişiklikleri takip etmektir. Kanser hücreleri zaman içinde kullanılan ilaçlara karşı direnç geliştirebilir ve tümörün genetik yapısında meydana gelen bazı değişiklikler kanda yakalanabilir. Bu bilgiler bazı hastalarda bir sonraki tedavinin seçiminde yol gösterici olabilmektedir. </p>

<p>ctDNA ile hastalığı daha erken fark etmek, kanserin zaman içinde değişebilen genetik karakterini belirleyerek hastayı o an için en uygun tedaviyle buluşturabilmek de son derece önemlidir. Sıvı biyopsi, kanser tedavisini iyileştirmede geleceğin en umut verici araçlarından biri olarak görünmektedir. Bu bağlamda sıvı biyopsi sonucunun bütüncül bir yaklaşımla, deneyimli bir ekip tarafından yorumlanması koşuluyla her hasta için en uygun yol haritası belirlenebilecektir.</p>

<p><strong>Tümör DNA’sı (ctDNA) meme kanserini tomografiden önce belirleyebiliyor! </strong></p>

<p>Artık bazı meme kanserlerinde tümörün tedaviye direnç geliştirdiğini tomografiden önce kandan görülebilmekte ve görüntülemede büyümesini beklemeden tedavi değiştirilebilmektedir. Buna en yeni ve güncel örnek meme kanseri için geliştirilen ‘’camizestrant’’ isimli ilaçtır. 4 Eylül 2026’da FDA, camizestrantı yalnızca likit biyopside yeni gelişen ESR1 mutasyonunun saptanmasına dayanarak ve henüz görüntülemede hastalık ilerlememiş yani ‘’her şey yolunda’’ görünürken tedavi değişikliği için hızlandırılmış olarak onayladı. Önceden likit biyopsi ile hastalığın ilerleyebileceğini görüntülemeden bir yıl öncesine kadar saptanabileceği bilinse de, bunu bilmek tedaviyi yönlendirmiyordu. Sonuç olarak, ilk defa bir kanser ilacı görüntülemede hastalık henüz ilerlememişken likit biyopsiyle saptanan tümör direncine göre tedavi değişikliğini yönlendirebilmiş ve FDA onayını almıştır. Bu gelişme diğer kanser tipleri için de ümit vadedici olmuştur.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 09 Oct 2026 12:59:27 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/sivi-biyopsi-yontemiyle-kanserde-metastaz-riski-azaltilabilir-1791539967.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Enfeksiyonlar kapıyı çaldı, vitamin endişesi başladı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/enfeksiyonlar-kapiyi-caldi-vitamin-endisesi-basladi-8898</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/enfeksiyonlar-kapiyi-caldi-vitamin-endisesi-basladi-8898</guid>
                <description><![CDATA[Bu yıl sonbahar çok farklı bir tabloyla karşımıza çıkıyor. Aynı gün içerisinde bir anda bastıran sağanak yağışlar, fırtına ve sert rüzgarların hemen ardından yeniden yükselen sıcaklıklarla alışılmadık hava değişimleri hastalıkların görülmesini kolaylaştırabiliyor. Buna okulların açılmasıyla, kapalı ve kalabalık ortamlarda daha fazla zaman geçirilmesi de eklenince, enfeksiyonlar şimdiden kapıyı çaldı. Hal böyle olunca özellikle çocuklu ve bebekli ailelerde “hastalanmasın, bağışıklığı güçlü olsun’ kaygısıyla ‘hangi vitamini veya takviyeyi vereyim?’ sorusu sıkça soruluyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Miraç Ergen</strong>, ülkemizde yapılan çalışmalara göre çocuklarda vitamin eksikliğinin yaygın olduğunu ancak vitamin ve minerallerin gerektiğinde ve doğru dozda kullanılmasının kritik önem taşıdığını belirterek “Vitamin eksikliği sadece büyümeyi olumsuz etkilemekle kalmayıp,  dikkat ve konsantrasyon bozukluğuna yol açarak okul başarısını da düşürüyor. Ancak gelişigüzel şekilde internetten veya çevreden duyulan takviyeleri kullanmak başta karaciğer olmak üzere sağlığa ciddi zararlar verebilir. Bu nedenle önce çocuk hekimine başvurmak, kan tetkikiyle eksiklikleri belirleyip ona yönelik tedavi uygulamak gerekir” diyor. </p>

<p>Dr. Ergen, çocuklarda vitamin ve mineral eksikliğine karşı 4 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. <strong> </strong></p>

<p><strong>Tabağındaki besinleri çeşitlendirin</strong></p>

<p>D vitamini dışında çocukların ihtiyaç duyduğu vitaminlerin ve birçok mineralin önemli bölümü yeterli ve çeşitli beslenmeyle doğal gıdalardan alınabilir. Yumurta, et, tavuk, balık, süt ve süt ürünleri, kuru baklagiller, sebze, meyve ve yaşına uygun kuruyemişlerin sofrada düzenli olarak bulunması önemlidir. Sebze ve meyveler C vitamini ve folat; yumurta ve hayvansal ürünler B grubu vitaminleri ve B12; kırmızı et ise demir açısından değerli kaynaklardır.<strong> </strong></p>

<p><strong>D vitamini değerlerini kontrol ettirin </strong></p>

<p>Ülkemizde çocukların neredeyse yarısında D vitamini eksikliği olduğunu, ancak özellikle ergenlik döneminde riskin arttığını belirten Dr. Ergen şöyle konuşuyor: “D vitaminini sadece besinlerden edinmek zordur. Bu nedenle bebeklik ve çocukluk döneminde çocuk hekiminin önerisiyle D vitamini kullanılmalıdır. Rastgele ‘kış geldi, yüksek doz D vitamini başlayalım’ yaklaşımı doğru değildir. Gereğinden fazla D vitamini sağlık sorunlarına yol açabilmektedir.” </p>

<p><strong>Demir yapıcı besinler yedirin</strong></p>

<p>Çocukluk çağında en sık karşılaşılan sorunlardan biri olan demir eksikliği, beynin normal çalışması için de önemlidir. Eksikliğinde halsizlik, solukluk, çabuk yorulma ve iştahsızlığın yanı sıra dikkat, konsantrasyon ve öğrenme performansında sorunlar görülebilir. Dr. Ergen “Kırmızı et, yumurta ve kuru baklagillerin düzenli tüketilmesi; demir içeren öğünlerin C vitamininden zengin sebze ve meyvelerle birlikte verilmesi yararlıdır. Çocukta şüpheli belirtiler varsa yalnızca ‘kansız mı?’ diye bakmak yerine çocuk doktorunun gerekli görmesi halinde hemogramla birlikte ferritin gibi demir depolarını değerlendiren testlere de başvurulabilir” diyor. </p>

<p><strong>Haftada 2 gün balık tüketmesine özen gösterin</strong></p>

<p>Çocukların, haftanın iki günü düzenli balık tüketmelerinin çok önemli olduğunu vurgulayan Dr. Miraç Ergen sözlerine şöyle devam ediyor: “Balık yalnızca omega-3 değil; kaliteli protein, D vitamini, iyot, demir, çinko ve başka birçok besin öğesini birlikte sağlayarak beyin ve göz gelişiminin yanı sıra bağışıklık sistemini güçlendirir. Çocukların yaşlarına uygun porsiyonlarla haftada yaklaşık iki kez düşük cıvalı balık tüketmesi önemlidir. Somon, sardalya, hamsi ve benzeri uygun seçenekler bu açıdan değerlidir. Çocuk düzenli olarak balık yiyebiliyorsa öncelik besinin kendisi olmalıdır. Balık hiç tüketilemiyorsa veya özel bir gereksinim söz konusuysa balık yağı desteği çocuk doktoruyla birlikte değerlendirilebilir.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 Oct 2026 14:01:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/enfeksiyonlar-kapiyi-caldi-vitamin-endisesi-basladi-1791198066.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dikkat! Bu belirtilerde yürüyüşe devam etmeyin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/dikkat-bu-belirtilerde-yuruyuse-devam-etmeyin-8887</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/dikkat-bu-belirtilerde-yuruyuse-devam-etmeyin-8887</guid>
                <description><![CDATA[Kalp ve damar hastalıkları dünya genelinde ölüm nedenleri arasında başı çekerken, günlük yaşama kolayca dahil edilebilen yürüyüş bu riski azaltmada önemli rol oynuyor. Dünya Sağlık Örgütü, yetişkinlere haftada 150-300 dakika orta şiddette fiziksel aktivite öneriyor. Ancak özellikle 35 yaşından sonra ve uzun süredir hareketsiz olanlarda, yürüyüşün süresi kadar, temposu ve hangi koşullarda yapıldığı da önem taşıyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan</strong>, yürüyüşte doğru tempoyu anlamanın en kolay yollarından birinin ‘konuşma testi’ olduğunu belirterek, “Orta tempolu bir yürüyüşte konuşabilir, ancak uzun cümleleri rahatça söylemekte zorlanırsınız. Konuşamayacak kadar nefes nefese kalıyorsanız temponuz fazla yüksek olabilir” diyor. Prof. Dr. Murat Turfan, <strong>4 Ekim Dünya Yürüyüş Günü</strong> kapsamında yaptığı açıklamada, kalp sağlığı için yürüyüşte dikkat edilmesi gereken 6 temel kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.</p>

<p><strong>Yürüyüşe başlamadan önce kendi risklerinizi öğrenin</strong></p>

<p>Prof. Dr. Murat Turfan, “35 yaşından sonra değişen şey yürüyüşün kuralları değil, kişinin kendi risklerini daha iyi tanımasının önemidir” diyerek sözlerine şöyle devam ediyor: “Uzun süredir egzersiz yapmıyorsanız, sigara kullanıyorsanız, hipertansiyon, diyabet veya kolesterol yüksekliğiniz varsa ya da ailenizde erken yaşta kalp hastalığı öyküsü bulunuyorsa yürüyüş programına başlamadan önce sağlık durumunuzun değerlendirilmesi önemlidir. Gerekli görülen kişilerde hekim muayenesi ve ek testlerle egzersizin güvenli sınırları belirlenebilir. Bilinen kalp-damar hastalığı bulunan kişilerin ise yürüyüşün süresi ve şiddeti konusunda mutlaka hekimlerinin önerisine göre hareket etmeleri gerekir.</p>

<p><strong>İlk ve son 5-10 dakikayı hafife almayın</strong></p>

<p>Yürüyüşe başlar başlamaz yüksek tempoya çıkmak kalp ve dolaşım sistemi üzerindeki yükü aniden artırabilir. Bu nedenle ilk 5-10 dakikayı daha rahat bir tempoda geçirerek vücudun ısınmasını sağlamak, ardından yürüyüş hızını kademeli olarak yükseltmek faydalıdır. Yürüyüşü bitirirken de birden durmak yerine son birkaç dakikada tempoyu yavaşlatmak gerekir. Isınma ve soğuma bölümleri özellikle yüksek tempoda yürüyenler ve kalp-damar hastalığı bulunanlar için daha önemlidir. </p>

<p><strong>Temponuzu ‘konuşma testi’ ile ayarlayın</strong></p>

<p>Prof. Dr. Murat Turfan, “Yürüyüş sırasında nabzınızı sürekli takip etmek zorunda değilsiniz. Bunun için oldukça basit bir yöntem var; konuşma testi. Orta şiddette bir yürüyüş sırasında konuşabilirsiniz, ancak uzun cümleleri rahatlıkla söylemekte zorlanmaya başlarsınız. Buna karşılık konuşamayacak kadar nefes nefese kalıyorsanız tempo sizin için fazla yüksek olabilir. Elbette bu sınır kişiden kişiye değişir. Düzenli egzersiz yapan bir kişinin ‘orta şiddeti’, uzun süredir hareketsiz bir kişinin temposundan oldukça farklı olabilir. </p>

<p><strong>Bir günde çok değil, haftaya yayarak yürüyün</strong></p>

<p>Kalp sağlığı için haftada bir gün birkaç saat yürümek yerine, hareketi haftanın geneline yaymak daha doğru bir yaklaşım. Haftada en az 150 dakika orta şiddette fiziksel aktivite hedefleyin. Örneğin, haftanın 5 günü 30’ar dakikalık tempolu yürüyüş iyi bir başlangıç olabilir. Üstelik bu süreyi tek seferde tamamlamanız gerekmiyor; gün içinde yapacağınız 10-15 dakikalık yürüyüşleri bir araya getirerek de toplam süreye ulaşabilirsiniz. Burada önemli olan kusursuz bir program değil, hareketsiz geçen günlerin sayısını azaltmak ve sürdürülebilir bir düzen oluşturmak.</p>

<p><strong>Yemek saatine ve hava koşullarına dikkat edin</strong></p>

<p>Özellikle ağır bir öğünün hemen ardından tempolu yürüyüş yapmak hazımsızlık, şişkinlik ve rahatsızlık hissine yol açabilir. Büyük öğünlerden sonra bir süre beklemek ve yürüyüşe daha hafif tempoda başlamak daha uygun olacaktır. Sıcak ve nemli havalarda vücudun ısı düzenlemesi zorlaşırken, çok soğuk havalarda damarların büzüşmesi ve tansiyonun yükselmesi gibi etkiler görülebilir. Kalp hastalığı olan kişilerin özellikle aşırı sıcak veya soğuk havalarda egzersiz koşullarına daha fazla dikkat etmesi gerekir.</p>

<p><strong>Bu belirtilerde yürüyüşe devam etmeyin!</strong></p>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, yürüyüş sırasında bazı belirtilerin hafife alınmaması gerektiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Yürüyüş sırasında göğüste baskı veya sıkışma; kola, sırta ya da çeneye yayılan ağrı, alışılmadık nefes darlığı; belirgin çarpıntı; baş dönmesi; soğuk terleme veya bayılacak gibi olma hissi gelişirse yürümeye devam edilmemelidir. Belirtiler kısa sürede geçse bile tekrarlıyorsa hekim değerlendirmesi gerekir. Belirgin ya da devam eden göğüs ağrısı, ciddi nefes darlığı veya bayılma gibi durumlarda ise acil tıbbi yardım alınmalıdır. Unutmayın, yürüyüşün amacı sınırlarınızı zorlamak değil, sağlığınızı güvenli ve düzenli hareketle desteklemektir.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 02 Oct 2026 15:45:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/dikkat-bu-belirtilerde-yuruyuse-devam-etmeyin-1790945119.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Genetik risklerinizi yaşam alışkanlıklarınızla azaltabilirsiniz!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/genetik-risklerinizi-yasam-aliskanliklarinizla-azaltabilirsiniz-8878</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/genetik-risklerinizi-yasam-aliskanliklarinizla-azaltabilirsiniz-8878</guid>
                <description><![CDATA[Yaş almak kaçınılmaz olsa da yaşlanma sürecinin nasıl ilerleyeceği yalnızca takvimdeki yaşımızla belirlenmiyor. Genetik mirasımız bazı hastalıklara yatkınlığımızı etkileyebiliyor; ancak fiziksel aktiviteden beslenmeye, uykudan sosyal ilişkilere kadar yaşamımız boyunca sürdürdüğümüz alışkanlıklar da sağlıklı yaşlanmada önemli rol oynuyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi İç Hastalıkları, Geriatri Uzmanı Prof. Dr. Berrin Karadağ</strong>, toplumumuzda birçok kişinin “Annemde de babamda da kalp hastalığı, diyabet var. Genetik kaderim bu, elimden ne gelir ki?” düşüncesinde olduğunu belirterek “Japonya bir deprem ülkesidir. Coğrafi yapısı, yani ‘genetiği’ gereği her an yıkıcı bir sarsıntıyla karşı karşıyadır. Ancak Japonlar, doğru mühendislik ve sağlam binalarla en şiddetli depremlere bile meydan okurlar. İşte bizim vücudumuz da böyledir. Genetik mirasınız size riskli bir zemin sunmuş olabilir; ancak inşa edeceğiniz sağlam yaşam alışkanlıkları, bu risklerin ortaya çıkmasını veya etkilerini azaltmaya yardımcı olur. Yaşlanmayı tamamen durduramayız ama biyolojik saatimizi yavaşlatmak, gençlik yıllarından itibaren atacağımız doğru adımlarla bizim elimizdedir” diyor. </p>

<p>Sağlıklı yaşlanmaya yönelik adımların, genç ve orta yaşlardan itibaren atılmasının büyük önem taşıdığını vurgulayan Prof. Dr. Karadağ, <strong>1 Ekim Dünya Yaşlılar Günü</strong> kapsamında yaptığı açıklamada, yaşlılıkta fiziksel ve zihinsel açıdan dinç kalabilmenin 10 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<ul>
	<li><strong>Hücresel yakıtı ayarlamak: Akdeniz tipi beslenme ve sağlıklı kilo</strong></li>
</ul>

<p>Sürekli yüksek kalorili, işlenmiş ve şekerli ürünler tüketmek, hücrelerimizin paslanmasını ve yaşlanmayı hızlandırır.  Gençlikten itibaren antioksidanlardan, zeytinyağı, sebze, meyve, tam tahıl ve liften zengin Akdeniz tipi beslenme benimsenmelidir. Porsiyonları hafifçe azaltmak ve tabağı farklı renklerde besinlerle çeşitlendirmek, hücresel yaşlanmayı yavaşlatır, hücrelerimizin kalitesini doğrudan korur ve vücuda ihtiyacı olan tüm koruyucu beslenme öğelerini sağlar. Sağlıklı vücut ağırlığını korumak da sağlıklı yaşlanmanın önemli adımlarındandır. </p>

<ul>
	<li><strong>Kas rezervini korumak: Direnç ve güç egzersizleri </strong></li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Berrin Karadağ, yaşlılıkta en büyük biyolojik tehditlerden birinin kas kütlesi kaybı olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Sadece yürümek kasları korumaya yetmez. Haftada en az iki gün kasları zorlayan hafif ağırlık veya direnç egzersizleri yapmalıyız. Gençlikte ve orta yaşlarda ne kadar güçlü bir kas ve kemik rezervi oluşturursanız, ileri yaşlarda dengeniz o kadar sağlam olur. Kas kütlesi, yaşlılık dönemindeki gizli metabolik sigortamızdır. Kuvvetli kaslar eklemlere binen yükü azaltarak kireçlenmeyi ve kronik ağrıları da engeller. Güçlü bir iskelet yapısı, ileri yaşta kimseye bağımlı olmadan özgürce hareket edebilmenin tek anahtarıdır.”</p>

<ul>
	<li><strong>Gece mesaisi: Kaliteli uyku ve hücresel onarım </strong></li>
</ul>

<p>Uyku, vücudun gece temizliği ve derin bakım seansıdır. Melatonin ve büyüme hormonu gibi kritik anti-aging (yaşlanma karşıtı) hormonlar derin uykuda en üst seviyede salgılanır. Her gece 7-8 saat kesintisiz uyku, beyindeki zararlı protein atıklarının temizlenmesini sağlayarak  bilişsel sağlığın korunmasına katkı sağlar. Yetersiz uyku ise ertesi gün kronik bir stres tablosu yaratarak hücrelerin erkenden yaşlanmasına yol açar. Uyuduğunuz odanın tamamen karanlık ve serin olmasına özen göstermelisiniz.</p>

<ul>
	<li><strong>Beyni antrenmansız bırakmamak: Bilişsel esneklik ve sosyal bağlar</strong></li>
</ul>

<p>Emeklilik dönemi ‘zihinsel bir duraklama veya inzivaya çekilme’ olarak görülmemelidir. Beyin, kullanılmadıkça körelen nöronal ağlara sahiptir. Yeni bir dil öğrenmek, bir enstrüman çalmak veya sürekli yeni bilgiler edinmek beyindeki sinirsel bağları canlı tutar. Güçlü sosyal ilişkiler ve dostluklar kurmak da, yalnızlığı ve buna bağlı depresif süreçleri önleyerek ömrü uzatır. Sevdiklerinizle geçirdiğiniz kaliteli zamanlar, beyinde mutluluk hormonu salgılatarak bilişsel gerilemeyii yavaşlatır. Zihninizi her gün şaşırtacak yeni bulmacalar veya rotalar deneyerek onu tembellikten kurtarın. Sosyal olarak aktif olan bireylerin biyolojik yaşının, akranlarına göre çok daha genç kaldığı tıbben kanıtlanmıştır.</p>

<ul>
	<li><strong>‘İkinci beyni’ beslemek: Bağırsak mikrobiyotası sağlığı</strong></li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Berrin Karadağ, bağırsaklarımızdaki milyarlarca yararlı bakterinin, bağışıklık sisteminden ruh halini yönetmeye dek önemli işlevleri olduğunu ancak yaşlandıkça azalmaya başladığını belirterek şöyle konuşuyor: “Yoğurt, kefir, turşu gibi fermente gıdalar ve bol lifli sebzeler tüketerek bağırsak mikrobiyotasını zengin tutmak, sistemik kronik enflamasyonu baskılamanın ve yaşlanmayı yavaşlatmanın en modern tıbbi yoludur. Sağlıksız bir bağırsak florası, tüm vücuda yayılan sessiz bir yangının fitilini ateşler. Mutluluk hormonu olan serotoninin büyük kısmı burada üretildiğinden, bağırsak sağlığı yaşlılıkta hayata pozitif bakabilmenin de gizli formülüdür.”</p>

<ul>
	<li><strong>Mitokondriyal sağlık: Kronik stres yönetimi</strong></li>
</ul>

<p>Kronik stres, hücrelerimizin enerji santralleri olan mitokondrilere doğrudan zarar verir ve vücutta sessiz bir ”enflamasyon” (iç yangı) durumu yaratır. Meditasyon, doğada zaman geçirmek veya düzenli nefes egzersizleri yapmak, stres hormonu kortizolü dengeler. Sakin ve dingin bir zihin, hücre düzeyinde yaşlanma hızını yavaşlatan en doğal ilaçtır. Sürekli endişe halinde yaşamak, DNA’larımızın koruyucu kapakları olan telomerleri hızla kısaltır. Hayatın getirdiği zorluklara karşı geliştireceğiniz psikolojik dayanıklılık, cildinizdeki kırışıklıklardan damar sertliğinize kadar her şeyi etkiler. Gün içinde kendinize sadece ‘durma’ ve nefes alma molaları vererek enerji santrallerinizi koruma altına alın.</p>

<ul>
	<li><strong>Vücudun akışkanlığı: Hidrasyon ve hücresel su dengesi</strong></li>
</ul>

<p>Yaş ilerledikçe vücudun susuzluk hissi ve algısı azalarak kronik susuzluğa neden olur. Hücrelerin toksinlerden arınması, böbrek fonksiyonlarının korunması ve cildin elastikiyeti için yeterli su tüketimi şarttır. Yeterince su içmediğimizde kanımız koyulaşır ve kalbimiz dokuları beslemek için çok daha fazla çalışmak zorunda kalır. Eklemlerimizin arasındaki sıvı seviyesinin korunması ve hareket kabiliyetimizin azalmaması da doğrudan su tüketimimize bağlıdır. Masanızda her zaman dolu bir sürahi bulundurmayı yaşamsal bir alışkanlık haline getirin.</p>

<ul>
	<li><strong>Kemik gücü ve hormonal denge: D vitamini ve doğru takviyeler</strong></li>
</ul>

<p>Yaşlanma sürecinde kemik yoğunluğunu korumak ve bağışıklığı güçlü tutmak için D vitamini, magnezyum ve B12 gibi değerlerin yeterli seviyede olması gerekir. Hekim kontrolünde doğru takviye stratejisi, eksilen biyolojik depoları doldurur. Kulaktan dolma bilgilerle, rastgele vitamin kullanmak yerine, kan analizlerinize göre hekim önerisi doğrultusunda gerekli takviyeleri almalısınız. Yaş alırken kemik erimesine dur demek, ilerideki adımlarımızın kırılmaz güvencesidir.</p>

<ul>
	<li><strong>Damar yaşını korumak: Kardiyovasküler esneklik ve toksinlerden kaçınmak</strong></li>
</ul>

<p>Sigara, alkol ve aşırı tuz gibi damarın iç çeperini bozan faktörlerden uzak durmak hayati önem taşır. Düzenli kardiyo egzersizleri (tempolu yürüyüş, yüzme, bisiklet) damar esnekliğini koruyarak dokulara giden oksijen miktarını artırır ve organ yaşlanmasını geciktirir. Esnekliğini kaybeden sertleşmiş damarlar, yüksek tansiyona ve dolayısıyla kalp krizine davetiye çıkarır. Damar sağlığını korumak, tüm organlarımıza gençlik iksiri pompalamak demektir.</p>

<ul>
	<li><strong>Proaktif Tıp: Düzenli check-up ve koruyucu sağlık taramaları</strong></li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Berrin Karadağ, hastalık kapıyı çalmadan, fonksiyon kaybı gelişmeden önce önlem almanın, modern geriatrinin temel yasası olduğunu belirterek, “Tansiyon, kan şekeri ve kolesterol değerlerinin yakın takibi, damar sağlığımızı sessiz hasarlardan korur. Yaşınıza uygun düzenli sağlık taramalarını ve aşıları ihmal etmemek, genetik fay hatlarınızın nerede olduğunu bilip ona göre koruyucu duvarlar örmenizi sağlar. Tıpta en ucuz ve en etkili tedavi, hastalıktan korunmaktır. Küçük bir kan tahlili veya erken fark edilen bir dengesizlik, yıllar sonra büyük bir felakete dönüşebilecek bir hastalığı başlamadan bitirebilir. Bedeninizi dinleyin ama onu düzenli olarak uzman bir hekim mühendisliğine emanet etmeyi de unutmayın.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Oct 2026 14:45:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/10/genetik-risklerinizi-yasam-aliskanliklarinizla-azaltabilirsiniz-1790855136.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Spordan, sosyal ortamdan hatta gülmekten bile alıkoyuyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/spordan-sosyal-ortamdan-hatta-gulmekten-bile-alikoyuyor-8857</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/spordan-sosyal-ortamdan-hatta-gulmekten-bile-alikoyuyor-8857</guid>
                <description><![CDATA[Kadınlarda sık görülen ancak çoğu zaman doktora bile söylemeye çekinilen idrar kaçırma sorunu, gerek utandırdığı gerekse normal olduğunun sanılması nedeniyle tedavisiz kalabiliyor. Oysa idrar kaçırmanın bir kader olmadığını vurgulayan Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Aylin Önder Dirican “İdrar kaçırma, kadınların günlük ve sosyal yaşamını önemli ölçüde etkileyebilen ancak çoğu zaman konuşulmayan sağlık sorunlarından biri. Bazı kadınlar bu durumu normal ya da katlanılması gereken bir sorun olarak görüp hekime başvurmayı geciktirebiliyor. Oysa doğru tanı ve kişiye uygun tedaviyle büyük ölçüde kontrol altına alınabiliyor” diyor. Doç. Dr. Dirican, kadınlarda idrar kaçırma sorununa ve tedavisine yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kadınlarda sık görülen ancak çoğu zaman doktora bile söylemeye çekinilen idrar kaçırma sorunu, gerek utandırdığı gerekse normal olduğunun sanılması nedeniyle tedavisiz kalabiliyor. Oysa idrar kaçırmanın bir kader olmadığını vurgulayan <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Aylin Önder Dirican</strong> “İdrar kaçırma, kadınların günlük ve sosyal yaşamını önemli ölçüde etkileyebilen ancak çoğu zaman konuşulmayan sağlık sorunlarından biri. Bazı kadınlar bu durumu normal ya da katlanılması gereken bir sorun olarak görüp hekime başvurmayı geciktirebiliyor. Oysa doğru tanı ve kişiye uygun tedaviyle büyük ölçüde kontrol altına alınabiliyor” diyor. Doç. Dr. Dirican, kadınlarda idrar kaçırma sorununa ve tedavisine yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. <strong> </strong></p>

<p><strong>Kabullenilmesi gereken bir sorun değil!</strong></p>

<p>‘Utandıran hastalık’ olarak nitelendirilen idrar kaçırma, yalnızca fiziksel değil, sosyal ve psikolojik açıdan sıkıntılara da neden olabiliyor. Ülkemizde her 4 kadından 1’inin karşılaştığı sorun, kişiyi spor yapmaktan, uzun süre dışarıda kalmaktan, sosyal ortamlarda bulunmaktan hatta gülmekten bile alıkoyabiliyor! Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Aylin Önder Dirican, “Kadınların bilmesi gereken en önemli mesaj şu: İdrar kaçırma yaygın olabilir, ancak normal kabul edilmek zorunda değildir. Öksürürken, gülerken veya spor yaparken idrar kaçırıyorsanız ya da ani sıkışma hissi nedeniyle tuvalete yetişmekte zorlanıyorsanız, bu durumu yaşamınızın doğal bir parçası olarak kabul etmek yerine değerlendirme ve tedavi için hekime başvurabilirsiniz” diyor. </p>

<p>Bu sorunu yaşayan kadınların çoğunlukla utandıkları için hekime dahi anlatmadıklarını dile getiren Doç. Dr. Dirican şöyle konuşuyor: “İdrar kaçırma, doğum yapmanın, menopozun veya yaşın ilerlemesinin kaçınılmaz sonucu olarak kabul edilmemeli. Gebelik ve doğum süreci, yaşla birlikte pelvik tabanda meydana gelen değişiklikler, menopoz dönemi, fazla kilo, kronik öksürük ve pelvik tabanı etkileyen bazı durumlar idrar kaçırma gelişimine zemin hazırlayabilir. Ancak bu durum, kadının idrar kaçırmayı kabullenmesi gerektiği anlamına gelmez.”</p>

<p><strong>Doktora detaylı bilgi vermekten çekinmeyin!</strong></p>

<p>İdrar kaçırmanın türünü doğru belirlemek, tedavinin en önemli basamaklarından birini oluşturuyor. Stres tipi idrar kaçırma; öksürme, hapşırma, gülme, egzersiz yapma, koşma veya ağırlık kaldırma gibi karın içi basıncını artıran durumlarda ortaya çıkarken, sıkışma tipi idrar kaçırmada ise; aniden ortaya çıkan, ertelenmesi güç bir idrar yapma ihtiyacı oluşuyor, tuvalete yetişmek mümkün olmayabiliyor. Bazı kadınlarda ise her iki durum birlikte bulunuyor ki buna da ‘mikst tip idrar kaçırma’ deniliyor. </p>

<p>Tedavi planının, idrar kaçırmanın tipine, şiddetine, kadının yaşına, yaşam tarzına, eşlik eden sağlık sorunlarına ve yaşam beklentilerine göre belirlendiğini belirten Doç. Dr. Dirican, “Gülerken, öksürürken, hapşırırken, koşarken veya egzersiz sırasında ortaya çıkan birkaç damlalık idrar kaybı dahi stres tipi idrar kaçırmanın belirtisi olabilir. Bu nedenle hekime detaylı bilgi vermekten çekinilmemelidir. Çünkü idrar kaçırmanın nedenine ve tipine göre farklı ve etkili tedavi yaklaşımları bulunmaktadır” diyor.  <strong> </strong></p>

<p><strong>Tedavide ilk seçenek, ameliyat değil! </strong></p>

<p>Pelvik taban kas eğitimi, mesane eğitimi, yaşam tarzı düzenlemeleri ve uygun hastalarda ilaç tedavilerinin cerrahi dışı seçenekler arasında yer aldığını belirten Doç. Dr. Aylin Önder Dirican sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle stres ve mikst tip idrar kaçırmada, pelvik taban kas egzersizleri önemli bir ilk basamak tedavisidir. Bu egzersizlerin, doğru kasların kullanıldığından emin olunarak ve gerektiğinde bu alanda eğitimli sağlık profesyonellerinin gözetiminde yapılması tedavinin başarısı açısından önem taşır. Sıkışma tipi idrar kaçırmada; mesane eğitimi, yaşam tarzı düzenlemeleri ve uygun hastalarda ilaç tedavileri gündeme gelebilir.” Doç. Dr. Dirican özellikle stres tipi idrar kaçırmada cerrahi tedavinin seçenekler arasında yer aldığını, ancak bu kararın hastanın yakınmaları, muayene bulguları ve beklentileri doğrultusunda verilmesi gerektiğini söylüyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 25 Sep 2026 12:56:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/09/spordan-sosyal-ortamdan-hatta-gulmekten-bile-alikoyuyor-1790330218.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Menopoz döneminde vücudun verdiği 10 sinyale dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/menopoz-doneminde-vucudun-verdigi-10-sinyale-dikkat-8851</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/menopoz-doneminde-vucudun-verdigi-10-sinyale-dikkat-8851</guid>
                <description><![CDATA[Sıcak basması, gece terlemeleri, uyku problemleri, duygu durum değişiklikleri, konsantrasyon güçlüğü, vajinal kuruluk ve cinsel ilişki sırasında ağrı, menopoz döneminde kadınların yaşam kalitesini olumsuz etkileyebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Gülin Feykan Yeğin, menopozun doğal bir yaşam dönemi olduğunu belirterek, kadınların bu şikayetlere katlanmak yerine kişiselleştirilmiş sağlık değerlendirmesi yaptırmalarının önemine dikkat çekti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Menopoza girdim kadınlığın bitti demeyin</strong></p>

<p>Menopoz bir hastalık değil, kadın yaşamının doğal dönemlerinden biridir. Kadınların yaşamında önemli bir dönüm noktası olmasına rağmen toplumda halen korku ve endişeyle karşılanabilmektedir. Tıbbi olarak başka bir neden olmaksızın 12 ay boyunca adet görülmemesi menopoz olarak tanımlanmaktadır. Ancak kadınların “Menopoza giriyorum” şeklinde tanımladığı süreç çoğu zaman menopozun kendisinden ziyade hormonların dalgalanmaya ve adet düzeninin değişmeye başladığı perimenopoz dönemidir. Menopoz doğurganlığın sonu olarak bilinse de kadınlığın, cinselliğin, üretkenliğin, sosyal hayatın veya yaşam enerjisinin sona erdiği anlamına gelmemektedir.</p>

<p><strong>Doğal menopoz genellikle 45-55 yaş arasında görülür</strong></p>

<p>Doğal menopoz genellikle 45-55 yaş arasında gerçekleşmektedir. Ortalama yaş yaklaşık 47-51 olmakla birlikte her kadının biyolojik saati aynı değildir. Özellikle 40 yaşından önce adetlerin kesilmesi sıradan bir menopoz olarak değerlendirilmemelidir. Bu durumda prematür over yetmezliği açısından araştırma yapılması gerekir. “Annem 39 yaşında menopoza girmiş, ben de erken girerim herhalde” düşüncesiyle hareket edilmemelidir. Özellikle 40 yaşından önce adetlerin belirgin şekilde düzensizleşmesi veya kesilmesi halinde tıbbi değerlendirme yapılmalıdır.</p>

<p><strong>Menopozun 10 önemli habercisi!</strong></p>

<p>Sıcak basması menopozun en bilinen belirtilerinden biri olmakla birlikte süreç yalnızca bununla sınırlı değildir. Menopoz öncesinde ve menopoz döneminde farklı belirtiler ortaya çıkabilmektedir.</p>

<ul>
	<li>Sıcak basması</li>
	<li>Adet aralarının açılması veya sıklaşması</li>
	<li>Gece terlemeleri</li>
	<li>Uyku problemleri</li>
	<li>Duygu durum değişiklikleri</li>
	<li>Konsantrasyon güçlüğü</li>
	<li>Vajinal kuruluk</li>
	<li>Cinsel ilişki sırasında ağrı</li>
	<li>Libido değişiklikleri</li>
	<li>Üriner sistem sorunları</li>
</ul>

<p><strong>Her adet düzensizliğini menopoz düşünmeyin, altında başka hastalık olabilir</strong></p>

<p>Vajinal kuruluk ve yanmanın yanı sıra idrar yaparken yanma, sık idrara çıkma veya tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları da ortaya çıkabilir. Ancak her adet düzensizliği menopoz anlamına gelmez. Gebelikten tiroid hastalıklarına ve rahim içi problemlere kadar pek çok farklı neden adet düzensizliğine yol açabilir. Özellikle düzensiz veya yoğun kanamalar, “Yaşım geldi, herhalde menopoz” düşüncesiyle göz ardı edilmemelidir.</p>

<p><strong>Menopoz tanısında iyi alınmış bir öykü, uzun bir hormon listesinden daha değerli olabilir</strong></p>

<p>Perimenopoz döneminde hormonlar önemli ölçüde dalgalanabilmektedir. Bu nedenle hormon tahlilleri her kadında tek başına belirleyici olmayabilir. FSH değeri birkaç hafta arayla farklı sonuçlar verebilmektedir. Bu nedenle menopoz tanısında bazen iyi alınmış bir öykü, çok sayıda hormon testinden daha değerli olabilmektedir.</p>

<p><strong>Menopoz kadın sağlığı için “genel bakım zamanı” olarak görülmeli</strong></p>

<p>Menopozla birlikte yalnızca adet düzeni değil, genel kadın sağlığı da yeniden değerlendirilmelidir. Bu süreçte kemik sağlığı, kalp-damar hastalıkları açısından riskler, tansiyon, kolesterol, kan şekeri, vücut kompozisyonu ve yaşa uygun kanser taramaları daha fazla önem kazanmaktadır.</p>

<p>Meme ve rahim ağzı kanseri taramalarının yaşa ve kişisel risklere göre devam etmesi gerekmektedir. Osteoporoz açısından risk değerlendirmesi yapılması ve uygun yaşta veya risk faktörü bulunması halinde kemik mineral yoğunluğunun ölçülmesi önem taşımaktadır. Özellikle menopoz sonrası kanama konusunda kadınların dikkatli olması ve mutlaka tıbbi değerlendirme yaptırması gerekmektedir.</p>

<p><strong>Hormon tedavisi kişiye göre planlanır</strong></p>

<p>Özellikle sıcak basması ve gece terlemesi gibi vazomotor semptomların tedavisinde menopoz hormon tedavisi en etkili seçeneklerden biridir. Tedavi, kemik kaybının önlenmesine de katkı sağlayabilmektedir.</p>

<p>Hormon tedavisi her kadına otomatik olarak önerilmemektedir. Hastanın yaşı, menopozun üzerinden geçen süre, rahmin bulunup bulunmaması, meme sağlığı, tromboz ve kardiyovasküler riskler, eşlik eden hastalıklar ve tedavi edilmek istenen şikayetler birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Menopoz sonrası sağlıklı yaşam için 5 altın kural!</strong></p>

<p>Menopoz sonrasında sağlıklı yaşam için kadınların beş temel noktaya dikkat etmesi gerekmektedir:</p>

<ol>
	<li><strong>Kasını koru:</strong>&nbsp;Yürümenin ve hareket etmenin yanı sıra kuvvet ve direnç egzersizlerini de yaşamın bir parçası haline getir.</li>
	<li><strong>Kemiğini koru:&nbsp;</strong>Beslenmene, kalsiyum ve D vitamini durumuna ve osteoporoz riskine dikkat et.</li>
	<li><strong>Kalbini koru</strong>: Tansiyon, kan şekeri, kolesterol, kilo ve bel çevresini takip et. Sigara kullanıyorsan bırak.</li>
	<li><strong>Kontrollerini aksatma:</strong>&nbsp;Menopoz, jinekolojik takiplerin sona erdiği anlamına gelmez. Yaşa ve kişisel risklere uygun taramalar düzenli olarak yapılmalıdır.</li>
	<li><strong>Şikayetlerine katlanma</strong>: Sıcak basması, uykusuzluk, vajinal kuruluk, ağrılı ilişki veya idrar yolu yakınmaları “Yaşlandık artık, normal” denilerek kabullenilmemelidir. Bu şikayetlerin önemli bir kısmı tedavi edilebilmektedir.</li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 23 Sep 2026 19:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/09/menopoz-doneminde-vucudun-verdigi-10-sinyale-dikkat-1790182510.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alzheimer’de Erken Tanının Önemi Osmangazi’de Konuşuldu</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/alzheimerde-erken-taninin-onemi-osmangazide-konusuldu-8838</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/alzheimerde-erken-taninin-onemi-osmangazide-konusuldu-8838</guid>
                <description><![CDATA[Osmangazi Belediyesi, 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü kapsamında, Alzheimer hastalığına ilişkin toplumsal farkındalığı artırmak, hastalıkla yaşayan bireylerin ve yakınlarının karşılaştığı zorluklara dikkat çekmek ve doğru bilginin yaygınlaşmasına katkı sağlamak amacıyla bilgilendirici bir seminer düzenledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Osmangazi Gösteri Merkezi’nde  “Alzheimer ile Yaşamak” başlığıyla düzenlenen seminere, Alzheimer Derneği Bursa Şubesi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Bakar ve Hemşire Mürfet Şen konuşmacı olarak katıldı. Uzmanlar, Alzheimer’ın yalnızca hastayı değil ailesini, yakınlarını ve bakım verenleri de etkileyen uzun soluklu bir süreç olduğuna dikkat çekerek katılımcılara önemli bilgiler aktardı.</p>

<p>Seminerde Alzheimer hastalığında erken tanının önemi, farkındalık, tedavi süreçleri, hastaya yaklaşım ve doğru iletişim yöntemleri, bakım verenlerin yaşadığı zorluklar, uzman önerileri, doğru bilgiye ulaşmanın önemi ve sosyal destek mekanizmaları ele alındı. Programda ayrıca, Alzheimer ile yaşayan bireylerin ve bakım verenlerin karşılaştıkları sorunların daha iyi anlaşılması ve bu süreçte ihtiyaç duyulan desteğin güçlendirilmesi gerektiği vurgulandı.</p>

<p>“Daha Güzel Çalışmalara ve Daha Kapsamlı Etkinliklere İmza Atacağız”</p>

<p>Düzenli olarak eğitim ve aktivitelerin devam edeceğini belirten Osmangazi Belediyesi Sosyal Hizmetler Müdürü Sevcan Yaman, “Alzheimer Derneği Bursa Şubesi ile bir protokol imzalamayı planlıyoruz. En kısa zamanda gerekli meclis kararını aldıktan sonra dernekle bir protokol imzalayarak birlikte çalışmalarımızı sürdürmek istiyoruz. Dernek, bugüne kadar da bizi her zaman destekledi. Bu protokolle birlikte iş birliğimizi resmiyete kavuşturmuş olacağız. Düzenli olarak eğitimlerimiz ve aktivitelerimiz de devam edecek. Bunun da müjdesini şimdiden verelim. İnşallah bundan sonra daha güzel çalışmalara ve daha kapsamlı etkinliklere imza atacağız.” şeklinde konuştu.</p>

<p>“Osmangazi Belediyesi’ne Gönülden Teşekkür Ediyorum”</p>

<p>Alzheimer hastalığının önemi, erken belirtileri, tanı ve bakım süreçlerine ilişkin yıl boyunca çalışmalar yürüttüklerini belirten Alzheimer Derneği Bursa Şubesi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Bakar, “Bugün bizim için olduğu kadar dünya için de çok önemli bir gün. 21 Eylül Dünya Alzheimer Farkındalık Günü. Biz de tüm aktivitelerimizi eylül ayı içerisinde gerçekleştiriyoruz. Bu çalışmalar, Alzheimer hastalığı konusunda toplumsal bilinç ve farkındalık oluşturmayı amaçlıyor. İnsanların Alzheimer hastalığının önemini, erken belirtilerini, nasıl tanınacağını ve hastaların bakım süreçlerini bilmeleri için çok sayıda çalışma yürütüyoruz. Dernek olarak belediyelerimizle de görüşmeler gerçekleştiriyor ve destek almaya çalışıyoruz. Bu desteklerin mümkün olduğunca Alzheimer hastalarının ve hasta yakınlarının yararına olacak şekilde kullanılmasını önemsiyoruz. Alzheimer hastaları açısından önemli bir toplantı gerçekleştirdik. Osmangazi Belediyesi’nin nazik daveti üzerine düzenlenen programda, özellikle hasta yakınlarına ve Osmangazi Belediyesi bünyesindeki ALBAM ve OBAM çalışanlarına yönelik bilgilendirmelerde bulunduk. Toplantı oldukça verimli geçti. Osmangazi Belediyesi’nin bu iki kurum aracılığıyla Alzheimer hastalarına yönelik ciddi hizmetleri bulunuyor. Çok sayıda Alzheimer hastasına ulaştılar ve bunu özellikle gönüllü ve ücretsiz bir şekilde gerçekleştirdiler. Alzheimer hastalarına ve yakınlarına sundukları bu değerli desteklerden dolayı Osmangazi Belediyesi’ne gönülden teşekkür ediyorum.” ifadelerini kullandı.</p>

<p> Programın sonunda Osmangazi Belediye Başkan Yardımcısı Mücahit Yıldızhan seminere konuşmacı olarak katılan Alzheimer Derneği Bursa Şubesi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Bakar’a günün anısına hediye takdim etti. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 22 Sep 2026 17:22:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/09/alzheimerde-erken-taninin-onemi-osmangazide-konusuldu-1790086923.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Alzheimer, ilk belirtilerden yaklaşık 20 yıl önce başlıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/alzheimer-ilk-belirtilerden-yaklasik-20-yil-once-basliyor-8833</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/alzheimer-ilk-belirtilerden-yaklasik-20-yil-once-basliyor-8833</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda yaşam süresinin uzamasıyla birlikte Alzheimer hastalığının görülme sıklığı giderek artıyor. Ülkemizde yaklaşık 700 bin kişi Alzheimer hastalığıyla mücadele ederken, 2050 yılına kadar bu sayının 2,5 katına çıkması bekleniyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer’ın ilk belirtileri ortaya çıkmadan yaklaşık 20 yıl önce beyinde değişikliklerin başlayabildiğine dikkat çekerek, “Yaş ve genetik yatkınlık gibi değiştirilemeyen risklere rağmen, yaşam tarzıyla ilişkili bazı risk faktörlerini kontrol altına almak mümkün. Bu nedenle beyin sağlığını korumaya yönelik önlemlere erken yaşlardan itibaren önem vermek gerekir. Bilimsel veriler, sağlıklı yaşam alışkanlıkları ile Alzheimer riskinin önemli ölçüde azaltılabileceğini göstermektedir” diyor. Prof. Dr. Tuncer, 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü kapsamında, Alzheimer riskini azaltmada 10 etkili önlem ile tanı ve tedavide umut veren gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda yaşam süresinin uzamasıyla birlikte Alzheimer hastalığının görülme sıklığı giderek artıyor. Ülkemizde yaklaşık 700 bin kişi Alzheimer hastalığıyla mücadele ederken, 2050 yılına kadar bu sayının 2,5 katına çıkması bekleniyor. <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer,</strong> Alzheimer’ın ilk belirtileri ortaya çıkmadan yaklaşık 20 yıl önce beyinde değişikliklerin başlayabildiğine dikkat çekerek, <strong>“Yaş ve genetik yatkınlık gibi değiştirilemeyen risklere rağmen, yaşam tarzıyla ilişkili bazı risk faktörlerini kontrol altına almak mümkün. Bu nedenle beyin sağlığını korumaya yönelik önlemlere erken yaşlardan itibaren önem vermek gerekir.</strong> Bilimsel veriler, sağlıklı yaşam alışkanlıkları ile Alzheimer riskinin önemli ölçüde azaltılabileceğini göstermektedir<strong>”</strong> diyor. Prof. Dr. Tuncer, <strong>21 Eylül Dünya Alzheimer Günü</strong> kapsamında, Alzheimer riskini azaltmada 10 etkili önlem ile tanı ve tedavide umut veren gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p>Beyin hücrelerinin ilerleyici bir şekilde hasar görmesi ve kaybedilmesiyle ortaya çıkan Alzheimer hastalığı sadece hastanın değil, ailesinin ve yakın çevresinin de yaşamını derinden etkiliyor. Sinsice başlayıp ilerleyen hastalıkta ilk belirtiler genellikle yakın zamanda yaşanan olayların unutulması, aynı soruların tekrar tekrar sorulması veya tanıdık kelimelerin hatırlanamaması şeklinde kendini gösteriyor. <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer</strong>, ilerleyen evrelerde bireyin planlama becerisinin zayıfladığını, zaman ve mekan algısının bozulduğunu, kişilik değişiklikleri ortaya çıktığını ve sonuçta en temel günlük ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiğini belirterek “Alzheimer hastalığı bireysel olduğu kadar ailevi ve toplumsal bir sağlık sorunudur; hastalığın ilerleyici doğası hastaların giderek bağımsızlığını yitirmesine, bakım verenlerin ise ciddi fiziksel, psikolojik ve ekonomik yüklerle karşılaşmasına neden olmaktadır” diyor. </p>

<p><strong>Alzheimer hastalığına zemin hazırlayan etkenler!</strong></p>

<p>Alzheimer’in ilk belirtilerden yaklaşık 20 yıl önce oluşmaya başladığını belirten Prof. Dr. Neşe Tuncer “Dolayısıyla 70’li yaşlarda bellek yakınması yaşayan bir bireyde süreç aslında 50’li yaşlarda başlamış olabilir. Bu durum, sağlıkla ilgili orta yaşta alınan kararların, yaşlılıkta beyin sağlığını doğrudan belirlediğini göstermektedir” diyor. Prof. Dr. Tuncer, Alzheimer hastalığına zemin hazırlayan başlıca yaşam alışkanlıkları ve risk faktörlerini şöyle sıralıyor: “Düzenli egzersiz yapmamak, kontrolsüz tansiyon, yüksek kolesterol ve tedavi edilmeyen hipertansiyon, tedavi edilmeyen işitme kaybı, diyabet ve insülin direnci, obezite, sigara, alkol kullanımı, sosyal izolasyon ve yalnızlık, yetersiz ve kalitesiz uyku, sağlıksız beslenme, işlenmiş gıdalar, aşırı şeker ve trans yağ ağırlıklı beslenme, depresyon, kafa travması öyküsü, hava kirliliğine maruz kalma.” </p>

<p><strong>Alzheimer riskini azaltmak mümkün! İşte, 10 etkili önlem!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer riskini azaltan 10 etkili önlemi şöyle açıklıyor; </p>

<ul>
	<li><strong>Düzenli egzersiz</strong></li>
</ul>

<p>Düzenli egzersiz, beyin sağlığını korumada önemli bir rol oynamaktadır. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta egzersiz (tempolu yürüyüş, yüzme, bisiklet) beynin bellek merkezi olan hipokampusun hacmini artırmakta ve yeni sinir bağlantılarının oluşmasını desteklemektedir. Bilimsel çalışmalar, fiziksel aktivite ve düzenli egzersizin bilişsel gerileme ve Alzheimer riskinin azaltılmasına önemli katkılar sağladığını göstermektedir. </p>

<ul>
	<li><strong>Sağlıklı ve dengeli beslenme</strong><strong> </strong></li>
</ul>

<p>Sağlıklı beslenme kapsamında özellikle Akdeniz tipi beslenme (bol sebze-meyve, zeytinyağı, balık, kuruyemiş, tam tahıllar) beyin ve damar sağlığını desteklemektedir. Haftada en az iki kez balık tüketimi omega-3 yağ asitleri sayesinde beyin hücrelerini korumaktadır. İşlenmiş gıdalar, aşırı şeker ve trans yağ ağırlıklı beslenmeden uzak durmak gerekir.</p>

<ul>
	<li><strong>Kaliteli ve yeterli uyku</strong></li>
</ul>

<p>Kaliteli ve yeterli uyku hastalığı önlemede büyük önem taşımaktadır. Her gece 7-8 saat kesintisiz uyku, beynin gün içinde biriken zararlı proteinleri temizlemesini sağlayan glimfatik sistemin etkin çalışması için zorunludur. Uyku apnesi mutlaka değerlendirilmeli ve tedavi edilmelidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Beyni aktif tutmak ve yaşam boyu öğrenmek</strong></li>
</ul>

<p>Bilişsel aktivite kapsamında yaşam boyu öğrenme, okuma, yeni beceriler edinme, dil öğrenme ve enstrüman çalma gibi aktiviteler beynin ‘bilişsel rezervini’ güçlendirmektedir. Bilimsel çalışmalar, iki dil konuşan bireylerde Alzheimer belirtilerinin 4-5 yıl daha geç ortaya çıktığını göstermiştir.</p>

<ul>
	<li><strong>Sosyal bağları güçlü tutmak</strong></li>
</ul>

<p>Aile ve arkadaşlarla düzenli iletişim kurmak, sosyal ve toplumsal etkinliklere katılmak, sosyal yaşamın içinde olmak ve gönüllülük çalışmaları beyin sağlığını desteklemektedir. Sosyal izolasyon ve düşük sosyal bağlantı, bilişsel gerileme ve Alzheimer açısından değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle sosyal yaşamdan kopmamak, Alzheimer hastalığı riskini azaltmaya yönelik bütüncül yaklaşımın önemli bir parçasıdır. </p>

<ul>
	<li><strong>Tansiyon, kolesterol ve kan şekerini kontrol altında tutmak</strong></li>
</ul>

<p>Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve yüksek kan şekeri gibi kardiyometabolik risklerin kontrol altında tutulması hem damar hem de beyin sağlığı açısından önem taşımaktadır. Hipertansiyon, diyabet ve yüksek kolesterolün düzenli takip edilmesi, ilerleyen yıllarda bilişsel gerileme ve Alzheimer hastalığı açısından son derece önemlidir.  </p>

<ul>
	<li><strong>Sağlıklı kiloyu korumak</strong></li>
</ul>

<p>Fazla kilo ve obezite ilerleyen yaşlarda bilişsel sağlık açısından önem taşıyan, değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Sağlıklı kilonun korunması; tansiyon, kan şekeri ve kolesterol gibi Alzheimer hastalığı açısından önem taşıyan diğer risk faktörlerinin de kontrolüne katkı sağlamaktadır. </p>

<ul>
	<li><strong>Sigara ve alkolden uzak durmak</strong></li>
</ul>

<p>Sigara ve alkol kullanımı beyin sağlığını olumsuz etkileyebilen, değiştirilebilir risk faktörleri arasında yer almaktadır. Sigara ve alkolden uzak durmak, Alzheimer hastalığı riskini azaltmaya yönelik önemli adımlardandır. </p>

<ul>
	<li><strong>İşitme kaybını ihmal etmemek</strong></li>
</ul>

<p>İşitme kaybının fark edilmesi halinde gecikmeden değerlendirilmesi ve uygun durumlarda işitme cihazı gibi desteklerin kullanılması riski azaltmak açısından önemlidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Kafa travmalarından korunmak ve hava kirliliğine maruziyeti azaltmak</strong></li>
</ul>

<p>Kafa travmalarından korunmak ve hava kirliliğine maruziyeti mümkün olduğunca azaltmak Alzheimer hastalığı da dahil olmak üzere, ilerleyen yaşlarda bilişsel sağlığı etkileyebilecek risklerin azaltılmasına yönelik koruyucu yaklaşımın önemli bir parçasını oluşturmaktadır.  </p>

<p><strong>Erken tanı ve tedavide yeni dönem!</strong></p>

<p><strong> </strong>Alzheimer hastalığında erken tanının, tedavinin başarısı için kritik öneme sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Neşe Tuncer “Erken tanı alanında son yıllarda çığır açan gelişmeler yaşanmıştır. ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Alzheimer hastalığı tanısına yardımcı olan ilk kan testini onaylamıştır. Bu test, kanda beyindeki Alzheimer proteinlerini yüksek doğrulukla tespit edebilmektedir. Erken tanı ve hastalığın biyolojik özelliklerinin daha erken dönemde ortaya konulabilmesi, uygun hastalarda tedavi seçeneklerinin zamanında değerlendirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle biyobelirteçler ve hastalık seyrini yavaşlatmaya yönelik yeni tedaviler de, Alzheimer ile mücadelede umut veren gelişmeler arasında yer almaktadır” diyor.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 20 Sep 2026 15:01:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/09/alzheimer-ilk-belirtilerden-yaklasik-20-yil-once-basliyor-1789905688.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>50 yaşından sonra prostat kontrolünü ihmal etmeyin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/50-yasindan-sonra-prostat-kontrolunu-ihmal-etmeyin-8817</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/50-yasindan-sonra-prostat-kontrolunu-ihmal-etmeyin-8817</guid>
                <description><![CDATA[Prostat kanseri, erken evrelerde çoğu zaman herhangi bir belirti vermeden ilerleyebiliyor. Türkiye’de erkeklerde en sık görülen kanser türleri arasında ikinci sırada yer alan prostat kanserinin erken tanısı, düzenli üroloji kontrolleri ve PSA testiyle mümkün olabiliyor. Özellikle 50 yaşından sonra risk artarken, ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunan erkeklerin daha erken yaşlarda değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Memorial Antalya Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Erdal Kukul, prostat kanseri hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Kendinizi iyi hissetmeniz kontrollerinize bahane olmasın</strong></p>

<p>Prostat, erkek üreme sisteminin bir parçası olan ve idrar kesesinin hemen altında yer alan ceviz büyüklüğünde bir bezdir. Prostat kanseri, bu bezdeki hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucunda ortaya çıkar. Genellikle yavaş ilerleyen bir hastalık olmakla birlikte, bazı türleri daha agresif seyredebilir. Hastalığın en önemli özelliklerinden biri, erken evrelerde çoğu zaman belirti vermemesidir. Bu nedenle prostat kanserinin erken dönemde saptanmasında düzenli kontroller önemli bir yere sahiptir. Prostat kanseri erken evrelerde herhangi bir belirti vermeyebilir. Bu nedenle “Kendimi iyi hissediyorum” düşüncesiyle kontrollerin ertelenmesi risk oluşturabilir. Hastalık riski 50 yaşından sonra artabilir. Ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunan erkeklerde ise risk daha yüksek olabilir.</p>

<p><strong>Erken teşhis hayati önem taşıyor</strong></p>

<p>Prostat kanseri erken evrede saptandığında yüksek oranda tedavi edilebilir ve hastaların yaşam beklentisi normale yakın seviyelere ulaşabilir. Hastalığın ileri evrede teşhis edilmesi ise tedavi seçeneklerinin daha kapsamlı hale gelmesine neden olabilir. PSA kan testi ve ürolojik değerlendirme, prostat kanserinin erken tanısında kullanılan önemli yöntemler arasında yer alır. 50 yaşından itibaren erkeklerin, doktor değerlendirmesi doğrultusunda düzenli üroloji kontrolü ve PSA testi yaptırması önemlidir. Ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunan veya yüksek risk grubunda yer alan erkeklerin 40-45 yaşlarından itibaren değerlendirilmesi gerekebilir. Sağlıklı kilonun korunması, düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, sigaradan ve aşırı alkol tüketiminden uzak durulması genel sağlık açısından önem taşır. Sık idrara çıkma, gece idrara kalkma, idrar yaparken zorlanma veya idrarda kan görülmesi gibi şikayetlerde vakit kaybetmeden üroloji uzmanına başvurulması gerekir.</p>

<p><strong>Tedavi kişiye özel planlanıyor</strong></p>

<p>Prostat kanserinde tedavi yaklaşımı; hastalığın evresi, tümörün özellikleri, hastanın yaşı, genel sağlık durumu ve kişisel tercihleri gibi birçok faktör dikkate alınarak belirlenir.</p>

<p><strong>Başlıca tedavi yöntemleri şunlardır:</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Aktif izlem:</strong> Düşük riskli ve yavaş ilerleyen prostat kanserlerinde, hemen tedavi yerine düzenli takip tercih edilebilir.</li>
	<li><strong>Cerrahi tedavi:</strong> Radikal prostatektomi, prostatın tamamen çıkarılmasını amaçlayan cerrahi yöntemdir ve özellikle uygun hastalarda erken evre tedavi seçenekleri arasında yer alır. Robotik cerrahi, uygun hastalarda daha küçük kesilerle cerrahi uygulanmasına ve iyileşme sürecinin daha konforlu ilerlemesine katkı sağlayabilir.</li>
	<li><strong>Radyoterapi:</strong> Harici ışın tedavisi veya brakiterapi olarak adlandırılan içten radyasyon uygulamasıyla tümörün kontrol altına alınması hedeflenebilir.</li>
	<li><strong>Hormon tedavisi:</strong> Testosteronun etkisini azaltarak prostat kanseri hücrelerinin büyümesini baskılamayı amaçlar. Özellikle ileri evre veya hormon duyarlı hastalıklarda tedavi planının önemli bir parçası olabilir.</li>
	<li><strong>Kemoterapi ve hedefe yönelik tedaviler:</strong> Metastatik veya tedaviye dirençli hastalıklarda kemoterapi, yeni nesil hormonal tedaviler ve uygun hastalarda hedefe yönelik ilaçlar tedavi seçenekleri arasında değerlendirilebilir.</li>
</ul>

<p>Sonuç olarak prostat kanseri, erken evrede saptandığında başarılı şekilde tedavi edilebilen bir hastalıktır. Bu nedenle özellikle risk grubundaki erkeklerin herhangi bir şikayet ortaya çıkmasını beklemeden yaş ve kişisel risk durumlarına uygun kontrollerini yaptırması büyük önem taşır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 12:11:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/09/50-yasindan-sonra-prostat-kontrolunu-ihmal-etmeyin-1789722684.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yenidoğan Sepsisinde Bu İşaretleri Göz Ardı Etmeyin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yenidogan-sepsisinde-bu-isaretleri-goz-ardi-etmeyin-8791</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yenidogan-sepsisinde-bu-isaretleri-goz-ardi-etmeyin-8791</guid>
                <description><![CDATA[Özellikle yaşamın ilk ayında görülebilen yenidoğan sepsisi, erken fark edilip müdahale edilmediğinde hayati risk oluşturabiliyor. Bu nedenle bebeğin emmesinde azalma, halsizlik, ateş ya da vücut ısısında düşme, solunum güçlüğü ve cilt renginde değişiklik gibi işaretlerin göz ardı edilmemesi gerekiyor. “Bir şeylerin yolunda gitmediğine” dair ebeveyn sezgisinin önemsenmesi gerektiğine dikkat çeken Memorial Ataşehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Turan Tunç, “13 Eylül Dünya Sepsis Günü” kapsamında aileleri yenidoğan sepsisinin belirtileri, risk faktörleri ve korunma yolları konusunda uyarıyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sepsis çok hızlı ilerleyen bir hastalık</strong></p>

<p>Bebeğin kan dolaşımına mikropların (bakteri, mantar vb) bulaşması sonucu tüm vücudu etkileyen ciddi bir enfeksiyon hastalığı olan yenidoğan sepsisi, bağışıklık sistemi henüz olgunlaşmadığı için bebeklerde çok hızlı ilerleyebilmektedir. Sepsis, vücudun enfeksiyona karşı aşırı tepki vermesi sonucu gelişir. Bu enfeksiyon bakteriyel, viral veya fungal kaynaklı olabilir. Sepsis basit bir enfeksiyon değildir, geliştiğinde acil müdahale gerektiren bir tabloya yol açabilir ve hayati risk yaratabilir. Özellikle bağışıklık sistemleri henüz gelişmemiş olan yenidoğan bebeklerde saniyelerin bile değer taşıdığı sepsis, erken fark edilmediğinde trajik sonuçlar doğurabilmektedir.</p>

<p><strong>Yenidoğanda ilk bir ay kritik</strong></p>

<p>Sepsisin ortaya çıkmasında ilk bir ay çok önemli bir süreçtir. Sepsis erken ve geç başlangıçlı olarak ikiye ayrılmaktadır. Görülme zamanına göre yenidoğan sepsisi iki grupta değerlendirilir; 0-3 günde yani erken başlangıçlı durumda genellikle doğum sırasında anneden bebeğe geçebilmektedir. 4-28 gün arası (prematürelerde bu süre hastanede yatış boyunca uzayabilir) geç başlangıçlı durumda ise doğumdan sonra çevre, hastane ortamı, hijyen veya temas yoluyla bulaş yaşanabilmektedir. Bu dönemde ev ziyaretçilerinin sayısı ve hijyen kurallarına uyulması özellikle önem taşır.</p>

<p><strong>Yenidoğan sepsisi için bu uyarı işaretleri göz ardı edilmemeli!</strong></p>

<p>Prematüre bebekler, düşük doğum ağırlıklı bebekler sepsis açısından risk altında olabilir. Yine annede GBS taşıyıcılığı varsa bu kişiler de doğumda enfeksiyon kapma riski taşıyabileceğinden bu bebekler de yenidoğan sepsisi açısından risk taşıyabilir. Sepsis gelişimini anlamak için bebeği takip etmek önemlidir. Bebekteki her huzursuzluğu endişelenmeden önemseyin ve takip edin. Normal bebek huzursuzluğu ile sepsis belirtileri karıştırılmamalıdır. Bebek yalnızca ağlamakla kalmayıp halsizlik, emmede azalma, kusma, ateş veya düşük vücut ısısı, teninde solukluk veya morarma, solunum zorluğu gibi belirtiler gösteriyorsa vakit kaybetmeden acile başvurulmalıdır. Aileler içindeki ”bir şeyler ters gidiyor” hissine güvenmelidir.</p>

<p><strong>Gebelikte streptokok taraması yenidoğanı sepsisten koruyor</strong></p>

<p>Gebeliğin sonlarında yapılan B Grubu Streptokok (GBS) taraması bu konuda hayati önem taşımaktadır. Taşıyıcı olduğu tespit edilen annelere doğum sırasında uygulanan antibiyotik tedavisi, enfeksiyonun bebeğe geçmesini büyük ölçüde engellemektedir. Doğum şeklinden ziyade hijyen koşulları ve enfeksiyonun bulaşma riski önceliklidir; uzamış ve steril olmayan şartlarda yapılan zorlu doğumlar maalesef yenidoğanda sepsis riskini artırabilmektedir. </p>

<p><strong>Yenidoğanı sepsisten korumak için aileler ne yapmalı?</strong></p>

<ul>
	<li>Anne sütü (En güçlü kalkan): İçerdiği koruyucu antikorlarla bebeğin bağışıklık sistemini güçlendirir ve enfeksiyonlara karşı doğal bir savunma hattı oluşturur.</li>
	<li>Kanguru bakımı/Ten tene temas (Doğal bir destek): Bebeğin annesiyle düzenli olarak ten tene temas ettirilmesi bağışıklık sistemini güçlendirir. Vücut ısısının dengede kalmasına yardımcı olur ve bebek-anne bağını kuvvetlendirir.</li>
	<li>Hijyen kuralları (Basit ama hayati): Bebeğe dokunmadan önce ellerin mutlaka yıkanması gerekir. Yenidoğan döneminde bebeğin öpülmesinden ve kalabalık ziyaretlerden kaçınılması önerilir. Ayrıca biberon ve emzik kullanımı varsa bunlar da düzenli olarak mikroptan arındırılmalı (sterilize edilmeli), göbek kordonu ise daima temiz ve kuru tutulmalıdır.</li>
</ul>

<p><strong>Tanı ve tedavide zaman kaybetmemek bebeğinizin hayatını kurtarır</strong></p>

<p>Fizik muayene, kan ve idrar tahlili ve de kültür ile konulan tanının ardından hastanede damar yoluyla antibiyotik tedavisi uygulanabilir. Sepsiste erken tanı hayat kurtarırken maalesef geç kalındığında kalıcı hasar veya hayati risk artabilir. Tüm bu belirtiler varsa sadece ateş düşürücü şurup verip beklemek en sık yapılan hatalardan biridir. Ayrıca yenidoğanlarda sepsis varlığında, ateşten çok vücut ısısında düşme daha yaygın görülen bir durumdur. Ateş düşüren ilaçlar sepsisi tedavi etmez, yalnızca belirtiyi geçici olarak gizlemektedir. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 12 Sep 2026 14:42:55 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/09/yenidogan-sepsisinde-bu-isaretleri-goz-ardi-etmeyin-1789213375.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ani ve çok şidetli baş ağrısını hafife almayın!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/ani-ve-cok-sidetli-bas-agrisini-hafife-almayin-8745</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/ani-ve-cok-sidetli-bas-agrisini-hafife-almayin-8745</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ercan Kaya, beyin anevrizmasının riskleri, kanama belirtileri, tedavi gerekip gerekmediğinin nasıl belirlendiği ve açık cerrahi ile damar içi tedavi yöntemlerinin nasıl seçildiği hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Her anevrizma yırtılıp kanamaz; bazıları tesadüfen saptanabilir!</strong></p>

<p>Beyin anevrizmasının, beyni besleyen bir damarın duvarındaki zayıf bir noktanın dışarı doğru balonlaşması anlamına geldiğini aktaran Op. Dr. Ercan Kaya, “Çoğu anevrizma belirti vermeden kalabilir ve başka bir nedenle yapılan beyin görüntülemesinde tesadüfen bulunabilir.” dedi.</p>

<p>Bu nedenle her anevrizmanın mutlaka yırtılıp kanayacağını düşünmenin doğru olmadığına değinen Op. Dr. Kaya, “Bununla birlikte bazı anevrizmalar büyüyebilir veya kanayabilir. Anevrizmalar erişkinlerde, kadınlarda, sigara kullananlarda ve yüksek tansiyonu olanlarda daha sık görülür. Anne, baba veya kardeş gibi yakın aile bireylerinde beyin anevrizması ya da anevrizmaya bağlı kanama bulunması da riski artırabilir. Bazı kalıtsal hastalıklarla ilişki görülebilir. Ancak bir risk etkeninin bulunması kişide mutlaka anevrizma olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde hiçbir risk etkeni bulunmayan bir kişide de anevrizma gelişebilir. Kimlerin taranması gerektiği, aile öyküsü ve eşlik eden hastalıklar dikkate alınarak hekim tarafından değerlendirilmeli.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Her anevrizma tedavi edilmeli mi?</strong></p>

<p>Her anevrizmaya işlem yapılmadığına dikkat çeken Op. Dr. Kaya, “Çünkü henüz kanamamış bir anevrizmayı tedavi etmenin de belirli riskleri vardır. Temel soru şudur: Anevrizmanın gelecekte kanama ihtimali mi, uygulanacak işlemin riski mi daha yüksek?” dedi.</p>

<p>Değerlendirmede yalnızca anevrizmanın büyüklüğüne bakılmadığını vurgulayan Op. Dr. Kaya, şunları söyledi: </p>

<p>“Yerleşimi, şekli, zaman içinde büyüyüp büyümediği, hastanın yaşı ve genel sağlık durumu, sigara ve yüksek tansiyon öyküsü, ailede anevrizmaya bağlı kanama bulunması ve hastanın daha önce böyle bir kanama geçirip geçirmediği birlikte ele alınır.</p>

<p>Kanama riski düşük görülen bazı anevrizmalar belirli aralıklarla MR veya tomografi temelli damar görüntülemeleriyle takip edilebilir. İzlem, ‘hiçbir şey yapmamak’ değildir; görüntüleme kontrollerinin yanı sıra tansiyonun düzenlenmesi ve sigaranın bırakılması da önemlidir. Tedavi ya da takip kararı, bu konuda deneyimli bir ekibin değerlendirmesiyle verilmelidir.”</p>

<p><strong>Anevrizma kanamasının en tipik belirtisi ani ve şiddetli baş ağrısı!</strong></p>

<p>Anevrizma yırtıldığında kanın çoğunlukla beynin çevresindeki sıvı dolu boşluğa yayılacağını kaydeden Op. Dr. Kaya, “Buna subaraknoid kanama, yani beyin zarları arasına kanama denir. Bu, oldukça yüksek hayati tehlike taşıyan bir durumdur.” dedi.</p>

<p>Belirtiler hakkında bilgi veren Op. Dr. Kaya, “En tipik belirti, aniden başlayan ve birkaç dakika içinde en yüksek şiddetine ulaşan baş ağrısıdır. Bulantı, kusma, ense sertliği, ışığa hassasiyet, bayılma, bilinç bulanıklığı, nöbet, konuşma bozukluğu veya kol ve bacaklarda güçsüzlük eşlik edebilir. Bazı hastalar daha ilk anda bilincini kaybedebilir. Tehlike yalnız ilk kanamayla sınırlı değildir. Anevrizma yeniden kanayabilir; beyinde su toplanması gelişebilir veya damarlar ilerleyen günlerde daralarak beynin yeterli kan alamamasına yol açabilir. Bu nedenle şüpheli belirtilerde hemen acil servise başvurulmalıdır.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Ağrının geçmesini beklemek tehlikeli bir gecikmeye yol açabilir!</strong></p>

<p>Ağrının ne kadar şiddetli olduğu değil, nasıl başladığının önemli olduğunun altını çizen Op. Dr. Kaya, “Birden ortaya çıkan, birkaç dakika içinde en yüksek düzeyine ulaşan ve kişinin daha önce hiç yaşamadığı bu ağrı, hastalar tarafından bazen ‘başıma balyozla vurulmuş gibi’ sözleriyle tarif edilir. Bu tablo, anevrizmaya bağlı beyin kanamasının en önemli uyarılarından biridir.” dedi.</p>

<p>Her ani ve şiddetli baş ağrısının da anevrizma kanaması olmadığını hatırlatan Op. Dr. Kaya, “Başka ciddi hastalıklar da benzer belirti verebilir. Buna karşılık ağrının geçmesini beklemek veya yalnızca ağrı kesiciyle yetinmek tehlikeli bir gecikmeye yol açabilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Erken müdahale, yaşamı korumak ve yeni hasarı önlemek için kritik! </strong></p>

<p>Anevrizmaya bağlı beyin kanamasında ilk dakikalar ve saatlerin neden önemli olduğuna işaret eden Op. Dr. Kaya, “Anevrizmaya bağlı kanama başladıktan sonra hastanın solunumu ve bilinci bozulabilir, beyin içindeki basınç artabilir ve anevrizma yeniden kanayabilir. Bu nedenle erken müdahale, yalnız tanı koymak için değil, hastanın yaşamsal işlevlerini korumak ve yeni hasarı önlemek için gereklidir.” dedi.</p>

<p>Hastanede beyin tomografisiyle kanamanın araştırıldığını söyleyen Op. Dr. Kaya, “Gerekirse damar görüntülemesi yapılarak kanamanın kaynağı belirlenir. Beyinde su toplanması veya basınç artışı varsa bunlara müdahale edilir. Kanayan anevrizmanın yeniden kanamasını önlemek amacıyla açık cerrahi ya da endovasküler yöntemle mümkün olan en erken ve güvenli zamanda kapatılması planlanır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Tedavi yöntemi hastanın durumuna göre seçilir! </strong></p>

<p>Anevrizma tedavisinde açık cerrahi ve endovasküler yöntemlerin nasıl seçildiği hakkında bilgi veren Op. Dr. Ercan Kaya, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Açık cerrahide kafatasında bir açıklık oluşturulur ve anevrizma, küçük bir metal klips yerleştirilmek suretiyle kapatılır. Endovasküler (damar içi) tedavide ise çoğunlukla kasık veya el bileğindeki bir atardamardan ince tüplerle beyin damarlarına ulaşılır. Anevrizma, çeşitli damar içi araçlar kullanılarak içeriden kapatılır.</p>

<p>Yöntemlerden biri her hasta için kesin olarak diğerinden üstün değildir. Seçim; anevrizmanın yeri, büyüklüğü, şekli ve boyun yapısı, kanayıp kanamadığı, hastanın yaşı ve genel durumu ile eşlik eden beyin kanamasının özelliklerine göre yapılır.” </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 27 Aug 2026 17:02:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/08/ani-ve-cok-sidetli-bas-agrisini-hafife-almayin-1787839322.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mantar, sıcak ve nemli havada artıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/mantar-sicak-ve-nemli-havada-artiyor-8732</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/mantar-sicak-ve-nemli-havada-artiyor-8732</guid>
                <description><![CDATA[Özellikle yaz aylarında ciltte fark edilen beyaz, açık kahverengi veya pembe renkli lekeler yüzeysel vücut mantarının habercisi olabiliyor.  Özellikle sıcak ve nemli havalarda daha belirgin hale gelen bu lekelerin yaygın nedenlerinden birini, halk arasında ‘samyeli’ olarak bilinen tinea versikolor enfeksiyonu oluşturuyor. Peki tinea versikolor neden oluşur, kimlerde daha sık görülür ve nasıl tedavi edilir? Bu konuda merak edilen soruları Acıbadem Taksim Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Melda Koyuncu anlattı. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Bulaşıcı mıdır?&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Ciltte mantar denildiğinde akla bulaşıcılık gelse de tinea versikolor genellikle bulaşıcı kabul edilmiyor.&nbsp;Tinea versikolor (pityriasis versikolor) deride renk değişikliklerine yol açan yüzeysel bir mantar enfeksiyonudur. Etkeni çoğunlukla deride normalde de bulunan Malassezia adlı mayadır. Bu mantar bazı kişilerde aşırı çoğalarak hastalık oluşturur.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Klinik belirtiler nelerdir?</strong></li>
</ul>

<p>Deride (genellikle gövde, omuz, boyun ve kollarda) görülen beyaz, kahverengi, pembe veya sarımsı lekeler, hafif kepeklenme veya ince pul pul dökülme, bazen hafif kaşıntı (özellikle sıcak, nemli ortamda), etkilenen bölgeler bronzlaşmadığı için, güneşe çıkınca lekelerin daha belirgin görünmesi (çünkü etkilenen bölgeler bronzlaşmaz).</p>

<ul>
	<li><strong>Hangi etkenler tetikler?&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Yüzeysel mantar enfeksiyonunun başlıca tetikleyicileri şu şekilde sıralanabilir: Sıcak ve nemli hava, terleme, yağlı cilt, bağışıklığın baskılanması ve hormonal değişiklikler.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Kimler daha fazla etkileniyor?</strong></li>
</ul>

<p>Ergen ve genç yetişkinlerde, yaşlılar ve çocuklara göre daha yağlı deri yapısına sahip olduklarından, daha sık etkilenirler. Ayrıca bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde de hastalık ortaya çıkabilir.</p>

<ul>
	<li><strong>Tanı nasıl konur?</strong></li>
</ul>

<p>Klinik muayene çoğu zaman yeterlidir. Bazen lekelerin üzerindeki ince kepeklerin mikroskopik incelenmesi ile tanı kesinleştirilir. Ayrıca Wood lambası sarımsı-yeşil renk değişikliğinin saptanması ile tanı doğrulanabilir.</p>

<ul>
	<li><strong>Nasıl tedavi edilir?</strong></li>
</ul>

<p>Genellikle mantar karşıtı krem ve şampuanlar (selenyum sülfit, çinko prition, ketokonazol ve benzerleri gibi etken maddeler içeren) kullanılır. Yaygın ve tekrarlayan durumlarda ağızdan tabletler önerilir. Mantar temizlense bile cilt renginin normale dönmesi haftalar veya aylar sürebilir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Korunmak için nelere dikkat edilmesi gerekir?</strong></li>
</ul>

<p>Yüzeysel mantar risklerinden korunmak ve tekrarlamasını önlemek açısından dikkat edilmesi gereken noktaları Dr. Koyuncu şöyle özetliyor;&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Terli giysinin üzerinizde uzun süre kalmaması. Egzersiz veya yoğun terlemeden sonra duş alınıp, kuru giysilerin giyilmesi,</li>
	<li>Sıcak ve nemli ortamlarda cildi mümkün olduğunca kuru tutmaya çalışmak,</li>
	<li>Bol ve pamuklu giysilerin tercih edilmesi,</li>
	<li>Çok sıcak ve uzun süreli banyolar yerine ılık duş alınması.</li>
	<li>Özellikle yaz aylarında veya daha önce sık nüks olmuşsa koruyucu amaçlı haftada bir veya ayda birkaç kez antifungal şampuanları gövde ve kollara sürüp 5 dakika bekletip, durulamak nüks riskini azaltabilir.</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Aug 2026 17:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/08/mantar-sicak-ve-nemli-havada-artiyor-1787323123.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emzirmede patron bebek!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/emzirmede-patron-bebek-8710</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/emzirmede-patron-bebek-8710</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi (SBF) Dekan Yardımcısı, Ebelik Bölüm Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, emzirmenin anne ve bebek sağlığı açısından önemini, anne sütünü artırmada etkili uygulamaları, emzirme döneminde yaşanan sorunları ve bu süreçte ebe desteğinin rolünü değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Ebe desteği daha gebelik döneminde başlıyor</strong></p>

<p>Ebelerin emzirme sürecinin en başından itibaren annenin yanında olduğunu belirten Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Ebelik, emzirme sürecinin en başından itibaren annenin yanında olan bir meslek. Gebelik döneminde anneye emzirmenin bebeği için neden bu kadar değerli olduğunu anlatıyor, doğumdan hemen sonra ilk emzirmenin başlatılmasına rehberlik ediyoruz. Doğumu takip eden ilk saatlerde doğumla sağlanan ten temasının ardından bebeğin doğru şekilde memeye yerleştirilmesi, ağız açıklığının ve emme pozisyonunun doğru olması, sonraki haftalardaki emzirme başarısını doğrudan etkiliyor.” dedi.</p>

<p><strong>Emzirme, anne ve bebeğin birlikte öğrendiği bir süreç</strong></p>

<p>Ebe desteğinin lohusalık döneminde de devam ettiğini ifade eden Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Lohusalık döneminde ebe, anneyi düzenli olarak izleyerek meme başı sorunlarını erken fark ediyor, süt üretiminin yeterli olup olmadığını değerlendiriyor ve anneye hem teknik hem de duygusal destek sağlıyor. Bu süreçte ebe bebeğin gelişimini de eş zamanlı izliyor. Burada ebeler, emzirmeyi sadece bir beslenme eylemi değil, anne-bebek ikilisinin birlikte öğrendiği bir süreç olarak ele alıyor ve yakından takip ediyorlar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>“Sütüm yetmiyor” algısının altında farklı nedenler olabilir</strong></p>

<p>Doğum sonrasında birçok annenin “Sütüm gelmiyor” veya “Sütüm yetmiyor” endişesi yaşayabildiğini hatırlatan Doç. Dr. Esencan, “Gerçek anlamda süt yetersizliği, annelerin büyük çoğunluğunda düşünüldüğü kadar sık görülen bir durum değil. Literatürde birincil, yani fizyolojik nedenlere bağlı süt yetersizliğinin oranı oldukça düşük olarak bildiriliyor. Annelerin ‘sütüm yetmiyor’ algısının büyük bölümü; bebeğin emme sıklığının az olması, yanlış emzirme pozisyonu, doğumdan sonra memeye geç başlanması ya da ek gıda ve biberonla erken tanışma gibi önlenebilir nedenlerden kaynaklanıyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>“Emzirmede patron bebek”</strong></p>

<p>Süt üretiminin arz-talep ilişkisine dayandığını vurgulayan Doç. Dr. Esencan, emzirme sıklığının önemini şu sözlerle anlattı:</p>

<p>“Bu noktada annelere önerimiz; bebeği sık sık, gece dahil bebeğin talebine göre emzirmesi, doğru emzirme tekniğini öğrenmesi ve mümkünse ilk günlerde bir ebeden destek alması. Unutulmaması gereken nokta, emzirmede patron bebek. Süt üretimi arz-talep ilişkisine dayanır; bebek ne kadar sık ve etkili emerse, meme o kadar çok süt üretir. Bu doğrultuda süreci takip etmek ‘sütüm yetmiyor’ sorununu çözmede önemli rol oynayacaktır.”</p>

<p><strong>Anne sütü taklit edilemeyen biyolojik bir ürün</strong></p>

<p>Emzirmenin yalnızca bebeğin karnını doyurmak olarak değerlendirilmemesi gerektiğini kaydeden Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Anne sütü, bebeğin bağışıklık sistemini destekleyen antikorlar, büyüme faktörleri ve bebeğin yaşına özel besin bileşimini bir arada barındıran, taklit edilemeyen bir biyolojik ürün. Emzirilen bebeklerde solunum yolu ve gastrointestinal enfeksiyonlar, orta kulak iltihabı gibi sorunların daha az görüldüğü, ileriki yaşlarda obezite ve tip 2 diyabet riskinin azaldığı bilimsel çalışmalarla ortaya konmuştur.” dedi.</p>

<p><strong>Emzirme annenin sağlığını da destekliyor</strong></p>

<p>Emzirmenin yalnızca bebeğe değil anneye de önemli sağlık yararları sağladığını ifade eden Doç. Dr. Esencan, “Anne açısından bakıldığında ise emzirme, doğum sonrası kanamanın azalmasına, rahmin daha hızlı toparlanmasına yardımcı oluyor; uzun vadede meme ve yumurtalık kanseri riskinin azalmasıyla da ilişkilendiriliyor. Ayrıca emzirme sırasında salgılanan oksitosin hormonu, anne-bebek bağlanmasını güçlendiriyor ve annenin doğum sonrası ruhsal uyumuna katkı sağlıyor. Bu nedenle emzirmeyi yalnızca bir beslenme yöntemi değil, kısa ve uzun vadeli sağlık sonuçlarını şekillendiren bütüncül bir süreç olarak değerlendiriyoruz.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Günde 8-12 kez emzirme süt üretimini uyarıyor</strong></p>

<p>Bebeğin talebine göre emzirilmesinin önemine vurgu yapan Doç. Dr. Esencan, “Bebeğin talebe göre, günde sekiz ila on iki kez emzirilmesi, memenin düzenli boşaltılmasını sağlayarak süt üretimini uyarıyor. Annenin dengeli beslenmesi ve susuzluk hissetmeden düzenli sıvı tüketmesi de süreci destekleyen faktörler arasında yer alıyor. Ancak burada belirleyici olan tek bir ‘mucize besin’ değil, genel beslenme düzeninin yeterli ve dengeli olması.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Yanlış kavrama meme ucu çatlağından mastite kadar sorun yaratabiliyor</strong></p>

<p>Emzirme sırasında en sık karşılaşılan sorunlara değinen Doç. Dr. Esencan, meme ucu çatlakları, memede aşırı dolgunluk, sertlik ve ağrı ile mastitin öne çıktığını söyledi.</p>

<p>Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, “Bu sorunların büyük bölümünün temelinde bebeğin memeyi yanlış kavraması yatıyor. Ağız açıklığının yetersiz olması ya da yalnızca meme ucunun emilmesi hem anneye ağrı veriyor hem de memenin etkin boşalmasını engelliyor. İşte tam bu noktada ebe desteği kritik önem taşıyor. Doğru pozisyon ve doğru kavrama tekniğinin erkenden gösterilmesi, birçok sorunu daha ortaya çıkmadan önlüyor.” dedi.</p>

<p><strong>“Küçük memeli annenin sütü az olur” inanışı yanlış!</strong></p>

<p>Toplumda emzirmeye ilişkin çok sayıda yanlış inanış bulunduğunu belirten Doç. Dr. Esencan, “Toplumda en sık duyduğumuz yanlış inanışlardan biri, ‘küçük memeli anneler yeterli süt üretemez’ düşüncesi. Oysa süt üretim kapasitesi meme büyüklüğüyle değil, bez dokusunun işlevselliğiyle ilgilidir. Bir diğer yaygın yanlış, bebeğin sürekli ağlamasının mutlaka ‘sütün yetersiz olduğu’ anlamına geldiği inanışı. Oysa ağlama birçok farklı nedenden kaynaklanabilir.” dedi.</p>

<p><strong>Kolostrum bebeğin en değerli ilk besini</strong></p>

<p>“İlk süt faydasızdır” inanışının da bilimsel gerçeklerle çeliştiğine dikkat çeken Doç. Dr. Esencan, kolostrumun önemini vurguladı.</p>

<p>“‘İlk süt, yani ağız sütü veya kolostrum faydasızdır, atılmalıdır’ şeklindeki inanış bilimsel gerçeklerle çelişiyor. Aksine kolostrum, bebeğin bağışıklık sistemini destekleyen en değerli ilk besindir.” diyen Doç. Dr. Esencan, emziren annelerin beslenmesine ilişkin katı yasakların da her zaman bilimsel temele dayanmadığını belirtti.</p>

<p><strong>Çalışan anneler işe dönmeden önce hazırlık yapmalı</strong></p>

<p>Çalışma hayatına dönüşün emzirmenin sonlandırılması anlamına gelmediğini belirten Doç. Dr. Esencan, “Çalışma hayatına dönecek anneler için planlama, emzirmenin sürdürülebilirliği açısından belirleyici. İşe dönmeden birkaç hafta önce süt sağma alışkanlığının kazanılmasını ve sağılan sütün doğru şekilde saklanmasını öneriyoruz. İş yerinde düzenli aralıklarla süt sağabileceği uygun ve mahremiyeti olan bir alanın bulunması hem annenin konforu hem de süt üretiminin sürekliliği açısından önemli.” dedi.</p>

<p><strong>“Ebe desteğinin yeri doldurulamaz”</strong></p>

<p>Emzirmenin biyolojik olduğu kadar duygusal bir süreç olduğunun altını çizen Doç. Dr. Tuğba Yılmaz Esencan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Emzirme, anne ile bebek arasında kurulan, sağlık çıktılarını hem kısa hem uzun vadede şekillendiren biyolojik ve duygusal bir süreç. Bu sürecin sağlıklı işlemesinde ebelerin gebelikten lohusalığa uzanan sürekli desteği, doğru bilgiye erişimi kolaylaştırması ve annenin kendine güvenini pekiştirmesi bakımından yeri doldurulamaz bir öneme sahip.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 14:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/08/emzirmede-patron-bebek-1787224666.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Göz alerjisi son yıllarda giderek yaygınlaşıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/goz-alerjisi-son-yillarda-giderek-yayginlasiyor-8709</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/goz-alerjisi-son-yillarda-giderek-yayginlasiyor-8709</guid>
                <description><![CDATA[Yazın açık havada geçirilen sürenin artması, polen ve diğer çevresel alerjenlere maruziyeti de artırdığından, gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma ve yanma gibi şikayetler yaygınlaşıyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özgür Çakıcı, özellikle iki gözde birden ortaya çıkan yoğun kaşıntı ve sulanmanın, alerji açısından önemli bir ipucu oluşturduğunu belirterek “Ülkemizde farklı bölgelerde yapılan çalışmalar, özellikle çocuk ve gençlerde burun akıntısı, hapşırma ve burun tıkanıklığının da eşlik ettiği göz ve burun alerjisinin (alerjik rinokonjonktivit) oldukça yaygın olduğunu göstermektedir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yazın açık havada geçirilen sürenin artması, polen ve diğer çevresel alerjenlere maruziyeti de artırdığından, gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanma ve yanma gibi şikayetler yaygınlaşıyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özgür Çakıcı</strong>, özellikle iki gözde birden ortaya çıkan yoğun kaşıntı ve sulanmanın, alerji açısından önemli bir ipucu oluşturduğunu belirterek “Ülkemizde farklı bölgelerde yapılan çalışmalar, özellikle çocuk ve gençlerde burun akıntısı, hapşırma ve burun tıkanıklığının da eşlik ettiği göz ve burun alerjisinin (alerjik rinokonjonktivit) oldukça yaygın olduğunu göstermektedir” diyor. </p>

<p>Toplumumuzda çoğu zaman göz alerjisinin geçici bir rahatsızlık olarak görülüp hafife alınabildiğini, oysa tekrarlayan ya da şiddetlenen yakınmalarda göz hekimine başvurulmasının son derece önemli olduğunu belirten Doç. Dr. Çakıcı, kortizon içeren göz damlalarının da doktor önerisi olmadan kesinlikle kullanılmaması gerektiğini vurguluyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Özgür Çakıcı, gözlerde alerjiyi tetikleyen 4 önemli etkeni anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p><strong>Polenler</strong></p>

<p>Ağaç, çimen ve yabani otlardan yayılan polenler, özellikle bahar ve yaz aylarında duyarlı kişilerin gözlerinde alerjik reaksiyonu tetikleyebiliyor. Polen yoğunluğunun yüksek olduğu dönemlerde ve özellikle rüzgarlı havalarda dışarıda uzun süre kalmak; kaşıntı, kızarıklık ve sulanma gibi şikayetleri artırabiliyor. Gözleri ovuşturmak şikayetleri artırabileceğinden bundan kaçınmak, polen yoğunluğunun yüksek olduğu dönemlerde güneş gözlüğü kullanmak ve dış ortam maruziyetini azaltmak önem taşıyor. </p>

<p><strong>Ev tozu ve akarlar</strong></p>

<p>Göz alerjisi sadece dış ortam kaynaklı değil. Ev tozu akarları özellikle yatak, yastık, halı ve kumaş yüzeylerde bulunarak yıl boyunca alerjik yakınmalara neden olabiliyor. Bu nedenle evin düzenli havalandırılması, toz birikiminin azaltılması ve yatak-yastık gibi tekstil ürünlerinin uygun şekilde temizlenmesi önem taşıyor. Evcil hayvanların tüyleri ve deri döküntüleri de alerjik yapıya sahip kişilerde tetikleyici olabildiğinden, maske takılmasında fayda olabiliyor. </p>

<p><strong>Küf ve hava kirliliği</strong></p>

<p>Nemli ortamlarda oluşan küfler ve hava kirliliği göz yüzeyinde irritasyona neden olabiliyor. Özellikle alerjenlerle birlikte maruziyet söz konusu olduğunda gözlerdeki yakınmalar daha belirgin hale gelebiliyor. Hava kirliliği ve değişen çevresel koşulların alerjik hastalıklar üzerindeki etkisi de bilimsel araştırmaların giderek daha fazla üzerinde durduğu konular arasında yer alıyor. Bu nedenle evin düzenli havalandırılması ve hava kirliliğinin yoğun olduğu dönemlerde dışarıda geçirilen sürenin mümkün olduğunca azaltılması ya da maske takılması önem taşıyor. </p>

<p><strong>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Tedaviyi ihmal etmeyin!</strong></p>

<p>Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özgür Çakıcı “Göz alerjisi çoğu hastada, alerjen etkenlere maruziyetten kaçınarak ve uygun tedaviyle kontrol altına alınabilir. Ancak özellikle kortizon içeren göz damlalarının doktor önerisi olmadan kullanılmaması gerekir. Yanlış veya uzun süreli kortizon kullanımı göz tansiyonunda yükselme ve katarakt gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Göz alerjisini hafife almayın; tetikleyicileri tanıyın, gözlerinizi ovuşturmayın ve şikayetleriniz devam ediyorsa mutlaka göz hekimine başvurun” diyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 20 Aug 2026 14:17:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/08/goz-alerjisi-son-yillarda-giderek-yayginlasiyor-1787224646.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aşırı sıcaklarda böbrek hasarı riski artıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/asiri-sicaklarda-bobrek-hasari-riski-artiyor-8688</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/asiri-sicaklarda-bobrek-hasari-riski-artiyor-8688</guid>
                <description><![CDATA[Genellikle belirti vermeden ilerlediği için “sessiz hastalık” olarak tanımlanan kronik böbrek hastalığının dünya genelinde yaklaşık her 10 kişiden birinde görüldüğü ve bu kişilerin önemli bir bölümünün hastalığının farkında olmadığı tahmin ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2026 yılı verilerine göre yaklaşık 674 milyon kişi kronik böbrek hastalığıyla yaşıyor. Yaz mevsimiyle birlikte artan sıcaklıklar, böbrek sağlığını tehdit edebiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, özellikle aşırı sıcaklara uzun süre maruz kalmanın böbrek sağlığını olumsuz etkileyebildiğine dikkat çekerek, “Sıcak havalarda vücudun ısı dengesini korumak için oluşturduğu fizyolojik yanıtlar böbrekler üzerinde ek yük oluştururken, terlemeyle gelişen sıvı kaybı da buna eşlik edebilmektedir. Yüksek nem ise terin buharlaşmasını azaltarak vücudun ısı kaybetmesini zorlaştırmakta ve ısı stresini artırmaktadır. Şiddetli ısı stresi, özellikle ciddi sıvı kaybı (dehidratasyon) veya sıcak çarpması geliştiğinde, akut böbrek hasarına yol açabilmektedir” diyor.    Kronik böbrek hastalığı olanlar, ileri yaştakiler, diyabet veya hipertansiyon gibi kronik hastalıkları bulunanlar aşırı sıcakların etkilerine karşı daha hassas olabiliyor. Bu kişilerde eşlik eden hastalıklar ve kullanılan bazı ilaçlar, sıcak havalarda gelişebilen sıvı kaybı ve kan basıncındaki değişikliklerin etkisini artırabiliyor. Nefroloji Uzmanı  Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar,  yaz aylarında böbrek sağlığını korumak için dikkat edilmesi gereken en önemli üç kuralı “Sıvı dengesini korumak, aşırı sıcaklarda yoğun fiziksel aktiviteden kaçınmak ve ilaçları bilinçsizce kullanmamak” olarak sıralıyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, yaz aylarında böbrek sağlığını korumak için dikkat edilmesi gereken 8 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Genellikle belirti vermeden ilerlediği için “sessiz hastalık” olarak tanımlanan kronik böbrek hastalığının dünya genelinde yaklaşık her 10 kişiden birinde görüldüğü ve bu kişilerin önemli bir bölümünün hastalığının farkında olmadığı tahmin ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2026 yılı verilerine göre yaklaşık <strong>674 milyon kişi</strong> kronik böbrek hastalığıyla yaşıyor. Yaz mevsimiyle birlikte artan sıcaklıklar, böbrek sağlığını tehdit edebiliyor. <strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar,</strong> özellikle <strong>aşırı sıcaklara uzun süre maruz kalmanın böbrek sağlığını olumsuz etkileyebildiğine dikkat çekerek,</strong> “Sıcak havalarda vücudun ısı dengesini korumak için oluşturduğu fizyolojik yanıtlar böbrekler üzerinde ek yük oluştururken, terlemeyle gelişen sıvı kaybı da buna eşlik edebilmektedir. Yüksek nem ise terin buharlaşmasını azaltarak vücudun ısı kaybetmesini zorlaştırmakta ve ısı stresini artırmaktadır. Şiddetli ısı stresi, özellikle ciddi sıvı kaybı (dehidratasyon) veya sıcak çarpması geliştiğinde, <strong>akut böbrek hasarına yol açabilmektedir</strong>” diyor.  <strong>  Kronik böbrek hastalığı olanlar, ileri yaştakiler, diyabet veya hipertansiyon gibi kronik hastalıkları bulunanlar aşırı sıcakların etkilerine karşı daha hassas olabiliyor.</strong> Bu kişilerde eşlik eden hastalıklar ve kullanılan bazı ilaçlar, sıcak havalarda gelişebilen sıvı kaybı ve kan basıncındaki değişikliklerin etkisini artırabiliyor. <strong>Nefroloji Uzmanı  Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar,  </strong>yaz aylarında böbrek sağlığını korumak için dikkat edilmesi gereken en önemli üç kuralı “<strong>Sıvı dengesini korumak, aşırı sıcaklarda yoğun fiziksel aktiviteden kaçınmak ve ilaçları bilinçsizce kullanmamak” olarak sıralıyor. </strong><strong>Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar,</strong><strong> yaz aylarında böbrek sağlığını korumak için dikkat edilmesi gereken 8 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. </strong></p>

<p><strong>Sıvı dengenizi koruyun</strong></p>

<p>Sıcak havalarda terlemeyle sıvı kaybı artabiliyor. Bu kayıp yeterince karşılanmadığında dolaşımdaki kan hacmi azalabiliyor ve bunun sonucunda böbreklerin kanlanması olumsuz etkilenebiliyor. Özellikle ileri yaştaki kişilerde ve kronik hastalığı bulunanlarda belirgin sıvı kaybı, akut böbrek hasarı riskini artırabiliyor. </p>

<p><strong>Nasıl önlem almalı?</strong> Günlük sıvı alımınızı sıcaklık, fiziksel aktivite ve terleme miktarınıza göre ayarlayın. Herkes için geçerli tek bir su miktarı olmadığını unutmayın. Kalp yetmezliği, ileri evre böbrek hastalığı veya diyaliz tedavisi nedeniyle sıvı kısıtlamanız varsa, hekiminizin önerdiği miktarda su tüketmeye özen gösterin. </p>

<p><strong>Aşırı sıcaklarda yoğun fiziksel aktiviteden kaçının</strong></p>

<p>Aşırı sıcaklarda vücut, ısısını kontrol altında tutabilmek için cilt kan akımını ve terlemeyi artırıyor. Buna yoğun egzersiz ve sıvı kaybı eklendiğinde ısı stresi artabiliyor ve böbrekler de bundan olumsuz etkilenebiliyor. Şiddetli ısı stresi ve sıcak çarpması, akut böbrek hasarına yol açabiliyor. </p>

<p><strong>Nasıl önlem alalım?</strong> Egzersiz ve ağır açık hava aktivitelerini mümkün olduğunca günün daha serin saatlerinde yapın. Açık havada çalışmak zorundaysanız serin veya gölgeli ortamlarda düzenli dinlenme ve sıvı alma molaları verin.</p>

<p><strong>Tansiyonunuzu takip edin, ilaçlarınızı kendi kendinize değiştirmeyin</strong></p>

<p>Sıcak havalarda damarların genişlemesi ve sıvı kaybı kan basıncının düşmesine neden olabiliyor. Özellikle idrar söktürücü kullananlarda sıvı kaybının etkilerinin daha belirgin olabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, bazı tansiyon ilaçlarını kullanan kişilerde de şiddetli sıvı kaybı durumunda böbrek fonksiyonlarının etkilenebildiğini söylüyor.</p>

<p><strong>Nasıl önlem almalı?</strong> Çok sıcak günlerde, özellikle hipertansiyon tedavisi görüyorsanız tansiyonunuzu takip edin. Baş dönmesi, bayılma hissi veya alışılmışın dışında tansiyon değerleriniz düşerse, ilaçlarınızı kendi kendinize kesmek yerine hekiminize danışın.</p>

<p><strong>Gelişigüzel ağrı kesici kullanmayın</strong></p>

<p>Nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar (NSAİİ) grubunda yer alan bazı ağrı kesiciler böbreğin kan akımını düzenleyen mekanizmaları etkileyebiliyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, ”Özellikle dehidratasyon, kronik böbrek hastalığı, ileri yaş veya kalp yetmezliği gibi ek risk faktörlerinin varlığında akut böbrek hasarı riski artabilmektedir. Yoğun terleme, kusma ve ishal gibi sıvı kaybına yol açan durumlarda bu risk daha da önem kazanmaktadır” diyor. </p>

<p><strong>Nasıl önlem almalı?</strong> Özellikle böbrek hastalığınız varsa NSAİİ grubu ağrı kesicileri hekime danışmadan sık ve kontrolsüz kullanmayın. Sıvı kaybettiğiniz dönemlerde kullandığınız ilaçlar konusunda hekiminizden bilgi alın.</p>

<p><strong>Böbrek taşı öykünüz varsa, dikkat!</strong></p>

<p>Sıcak havalarda terlemeyle sıvı kaybı arttığında ve bu kayıp karşılanmadığında idrar hacmi azalabiliyor. Düşük idrar hacmi, idrardaki taş oluşturucu maddelerin yoğunluğunu artırarak taş oluşumuna zemin hazırlayabiliyor. Bu nedenle yeterli sıvı alımı, özellikle daha önce böbrek taşı geçirmiş kişilerde taş tekrarını önlemenin temel yöntemlerinden birini oluşturuyor.</p>

<p><strong>Nasıl önlem almalı?</strong> Böbrek taşı olan hastalarda amaç yeterli idrar hacmini sağlamak. Güncel kılavuzlar, bu hastalarda <strong>günde en az 2,5 litre idrar hacmini sağlayacak miktarda sıvı alınmasını</strong> öneriyor. Ancak bunun içilecek su miktarı değil, hedeflenen günlük idrar miktarı olduğunu unutmayın. Dolayısıyla hekiminizin önerdiği miktarda su tüketmeye özen gösterin.  </p>

<p><strong>İshal ve kusmaya bağlı sıvı kaybını önemseyin</strong></p>

<p>Yaz aylarında sıvı kaybının tek nedeni terleme olmuyor. İshal ve kusma da kısa sürede önemli miktarda su ile elektrolit kaybına yol açabiliyor. Kayıp şiddetli olduğunda ve yerine konulamadığında dolaşımdaki kan hacmi azalabiliyor ve böbrek fonksiyonları bozulabiliyor. Özellikle ileri yaştaki kişilerde ve kronik hastalığı bulunanlarda akut böbrek yetmezliği gibi daha ciddi sonuçlar gelişebiliyor. </p>

<p><strong>Nasıl önlem almalı?</strong> İshal veya kusma sırasında sıvı kaybını karşılamaya dikkat edin. Sıvı alamama, idrar miktarında belirgin azalma, ciddi baş dönmesi veya bayılma gelişirse sağlık kuruluşuna başvurun.</p>

<p><strong>Kronik böbrek hastalığınız varsa, bu belirtileri sıcaktan sanmayın</strong></p>

<p>Kronik böbrek hastalığı bulunan kişiler aşırı sıcakların, sıvı kaybının ve kan basıncındaki değişikliklerin etkilerine karşı daha hassas olabiliyor. Bu kişilerde kullanılan bazı ilaçlar da sıcak havalarda sıvı ve tansiyon dengesini etkileyebiliyor. Dolayısıyla havaların sıcak olduğu günlerde genel durumdaki değişikliklerin önemsenmesi gerekiyor. </p>

<p><strong>Nasıl önlem almalı?</strong> İdrar miktarında belirgin azalma, bayılma, bilinç bulanıklığı, sıvı alamama veya belirgin ve devam eden halsizlik gelişirse, bu yakınmaları yalnızca sıcağa bağlamayın. Özellikle kronik böbrek hastalığınız varsa tıbbi değerlendirme için gecikmeyin.</p>

<p><strong>Hekim kontrollerinizi aksatmayın</strong></p>

<p>Diyabet ve hipertansiyon, kronik böbrek hastalığının en önemli nedenleri arasında yer alıyor. Sıcak havalarda sıvı kaybı, kan basıncındaki değişiklikler ve diyabetli kişilerde kan şekeri kontrolünün bozulması, mevcut böbrek hastalığı açısından ek sorunlara neden olabiliyor. Ayrıca kullanılan bazı ilaçların etkileri sıcak hava ve sıvı kaybı dönemlerinde değişebiliyor. </p>

<p><strong>Nasıl önlem almalı?</strong> Kan şekeri ve tansiyon takibinizi sürdürün, düzenli hekim kontrollerinizi aksatmayın. İlaçlarınızı havanın sıcak olması nedeniyle kendi kendinize kesmeyin veya dozlarını değiştirmeyin.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Aug 2026 20:44:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/08/asiri-sicaklarda-bobrek-hasari-riski-artiyor-1786729470.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cildimizi tehdit eden en büyük risk: Güneş ışınları!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cildimizi-tehdit-eden-en-buyuk-risk-gunes-isinlari-8665</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cildimizi-tehdit-eden-en-buyuk-risk-gunes-isinlari-8665</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında sıcak hava, güneş ve deniz keyifli anlar yaşatırken cilt sağlığı açısından bazı riskleri de beraberinde getirebiliyor. Güneş ışınları, sıcak hava, bölgesel olarak artan nem ve terlemeye bağlı sıvı-mineral  kaybı nedeniyle ciltte oluşan hasar pek çok cilt hastalığının gelişmesine yol açabiliyor. Özellikle zararlı ultraviyole (UV) ışınları, yetersiz su tüketimi ile bilinçsizce güneşlenmek; egzama atakları, cilt enfeksiyonları ve cilt kanseri gibi önemli sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Dilara Tüysüz,  cilt hasarına karşı yaz aylarında güneşin zararlı ışınlarından kaçınmanın ve yeterli su tüketmenin büyük önem taşıdığına dikkat çekerek, “Doğrudan güneş ışığına maruz kalmak cilt sağlığı açısından en büyük riski oluşturmaktadır. Bu nedenle güneşin etkisinin en yoğun olduğu 11.00-16.00 saatleri arasında mümkün olduğunca gölgede kalınması, şapka ve koruyucu giysilerden yararlanılması çok önemlidir. Ayrıca, yaz aylarında sıcaklara bağlı artan terleme nedeniyle oluşan sıvı kaybını önlemek için her gün 2-2.5 litre su tüketimi asla ihmal edilmemelidir” diyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz aylarında sıcak hava, güneş ve deniz keyifli anlar yaşatırken cilt sağlığı açısından bazı riskleri de beraberinde getirebiliyor. Güneş ışınları, sıcak hava, bölgesel olarak artan nem ve terlemeye bağlı sıvı-mineral  kaybı nedeniyle ciltte oluşan hasar pek çok cilt hastalığının gelişmesine yol açabiliyor. Özellikle zararlı ultraviyole (UV) ışınları, yetersiz su tüketimi ile bilinçsizce güneşlenmek; egzama atakları, cilt enfeksiyonları ve cilt kanseri gibi önemli sağlık sorunlarına neden olabiliyor. <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Dilara Tüysüz,  </strong>cilt hasarına karşı yaz aylarında güneşin zararlı ışınlarından kaçınmanın ve yeterli su tüketmenin büyük önem taşıdığına dikkat çekerek, “Doğrudan güneş ışığına maruz kalmak cilt sağlığı açısından en büyük riski oluşturmaktadır. Bu nedenle güneşin etkisinin en yoğun olduğu 11.00-16.00 saatleri arasında mümkün olduğunca gölgede kalınması, şapka ve koruyucu giysilerden yararlanılması çok önemlidir. Ayrıca, yaz aylarında sıcaklara bağlı artan terleme nedeniyle oluşan sıvı kaybını önlemek için her gün 2-2.5 litre su tüketimi asla ihmal edilmemelidir” diyor.</p>

<p><strong>EGZAMA </strong></p>

<p>Yaz aylarında artan sıcaklıklar, yoğun terleme ve güneş ışınlarına uzun süre maruz kalmak egzama ataklarını tetikleyebiliyor. Özellikle atopik dermatit hastalarında sıcak hava ve cilt bariyerinin zayıflaması ciltte kaşıntı, kızarıklık, kuruluk ve tahriş gibi sorunların belirginleşmesine neden olabiliyor. Deniz suyu bazı kişilerde cildi rahatlatırken, havuzlardaki klor ve uzun süre ıslak mayo ile kalmak cildi tahriş ederek egzama belirtilerini artırabiliyor. Düzenli cilt bakımı ve doğru korunma yöntemleri sayesinde yaz aylarında egzama ataklarının sıklığının ve şiddetinin önemli ölçüde azaltılabildiğini vurgulayan Dr. Dilara Tüysüz, “Egzama belirtilerinin şiddetlenmesi, ciltte iltihaplanma, akıntı veya enfeksiyon bulgularının görülmesi durumunda ise vakit kaybetmeden bir dermatoloji uzmanına başvurulması son derece önemlidir” diye konuşuyor. </p>

<p><strong>Nasıl önlem almalı? </strong></p>

<ul>
	<li>Her gün 2-2.5 litre suyu gün içine yayarak tüketmeye özen gösterin.</li>
	<li>Cildinizi düzenli olarak nemlendirmeyi alışkanlık edinin.  Duşun ardından ilk birkaç dakika içinde parfümsüz ve hassas ciltlere uygun nemlendiriciler kullanın. </li>
	<li>Sıcak su yerine ılık suyla kısa süreli duş alın ve cildi tahriş edebilecek sert sabunlardan kaçının. </li>
	<li>Terleme sonrasında cildinizi temiz suyla durulayın ve kıyafetinizin kuru olmasına dikkat edin. </li>
	<li>Sentetik kumaşlar terlemeyi artırarak egzama belirtilerini kötüleştirebiliyor. Bu nedenle pamuklu, bol ve nefes alabilen giysiler tercih edin. </li>
	<li>Güneşe çıkmadan önce hassas ciltler için uygun, geniş spektrumlu ve en az SPF 50 güneş koruyucu kullanın. </li>
</ul>

<p><strong>CİLT ENFEKSİYONLARI </strong></p>

<p>Yaz aylarında en sık mantar, bakteriyel ve viral enfeksiyonlar görülüyor. Mantar enfeksiyonları yazın cildin hava alamaması ve nem gibi sebeplerle kolaylıkla oluşabiliyor. Çok kalabalık deniz, havuz ve su parkı gibi ortamlardan bulaşan virüs ve mantarlar  nedeniyle mantar enfeksiyonları ile kıl kökü iltihaplanmaları gelişebiliyor. Bunların yanı sıra viral siğiller ile molluskum hastalıklarına neden olan virüsler de ortak kullanılan havuz ve su kaydırağı gibi ortamlardan kolayca bulaşabiliyor. </p>

<p><strong>Nasıl önlem almalı?</strong></p>

<ul>
	<li>Kalabalık ve hijyen koşulları yeterli olmayan havuz, deniz ile su parklarından kaçının. </li>
	<li>Deniz ve havuz sonrasında mutlaka kısa bir duş alın. </li>
	<li>Duş sonrasında cildinizi iyice kurulayın, nemli kıyafetlerle uzun süre kalmayın.</li>
	<li>Özellikle ıslak veya nemli mayo ve deniz kıyafetleriyle uzun süre beklemeyin.</li>
	<li>Havlu, terlik ve kişisel bakım ürünleri gibi eşyaları ortak kullanmaktan kaçının. </li>
</ul>

<p><strong> CİLT KANSERİ </strong></p>

<p>Cilt kanseri, dünya genelinde en sık görülen kanser türleri arasında yer alırken, özellikle güneşe bağlı gelişen türlerinde artış dikkat çekiyor. Güneşin zararlı ultraviyole (UV) ışınlarına uzun süre maruz kalmak ve solaryum kullanımı cilt kanseri gelişiminde en önemli risk faktörleri arasında yer alıyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Dilara Tüysüz, erken teşhisin cilt kanserinde tedavi başarısını önemli ölçüde artırdığını belirterek, “Benlerde şekil ya da renk değişimi varsa, büyüme fark ediliyorsa vakit kaybetmeden bir doktora başvurulmalıdır” diyor.</p>

<p><strong>Nasıl önlem almalı? </strong></p>

<ul>
	<li>Ailenizde cilt kanseri öyküsü varsa güneşlenmekten kaçının. </li>
	<li>Güneşin zararlı ultraviyole ışınlarının yeryüzüne en dik geldiği 11.00-16:00 saatleri arasında mümkünse dışarıya çıkmayın.</li>
	<li>Dışarıya çıkmadan önce en az SPF 50 güneş koruyucu kullanın. Koruyucuyu en geç iki saatte bir yenileyin. </li>
	<li>Bronzlaşmak amacıyla solaryum kullanımından kaçının. </li>
	<li>Ultraviyole ışınlarına karşı koruyucu özellikte kıyafetleri tercih edin.</li>
	<li>Açık alanlarda şapka ve güneş gözlüğü kullanın. </li>
	<li>Güneşten korunmaya destek amacıyla kullanılan bazı vitamin veya antioksidan içerikli takviyeleri hekiminizin tavsiyesiyle kullanabilirsiniz. </li>
</ul>

<p><strong> </strong></p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Aug 2026 14:51:16 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/08/cildimizi-tehdit-eden-en-buyuk-risk-gunes-isinlari-1786449076.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Solaklık ne hastalık ne üstünlük!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/solaklik-ne-hastalik-ne-ustunluk-8662</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/solaklik-ne-hastalik-ne-ustunluk-8662</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, solaklık ve beyin ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, solaklık ve beyin ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu.<strong>&nbsp;</strong></p>

<p><strong>Solak olmak daha zeki veya yaratıcı olmak anlamına gelmiyor!</strong></p>

<p>‘Solakların sağ beyni daha aktif çalıştığı için daha yaratıcı veya zeki olurlar’ algısının toplumda oldukça yaygın bir inanış olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak günümüzde elde edilen bilimsel veriler, zekâ ya da özgün düşünme becerisinin yalnızca hangi elin kullanıldığıyla açıklanamayacağını gösteriyor.” dedi.</p>

<p>Solak bireylerde bazı beyin işlevlerinin yarım küreler arasındaki dağılımının sağ elini kullanan kişilere göre daha farklı olabileceğini aktaran Alp, “Yine de bu durum tek başına bilişsel üstünlük anlamına gelmez. İnsan beyni, karmaşık zihinsel süreçleri her iki yarım kürenin koordineli çalışmasıyla yürütür. Dolayısıyla bir kişinin yeteneklerini veya zihinsel performansını yalnızca el tercihine bakarak değerlendirmek doğru değildir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Solaklık bir hastalık değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası!</strong></p>

<p>Solaklık hem genetik hem de gelişimsel süreçlerin birlikte etkili olduğu doğal bir özellik olduğuna işaret eden Alp, “Tek başına solaklıktan sorumlu bir gen bulunmamakla birlikte, birçok genin küçük etkileri ve anne karnındaki beyin gelişimi el tercihinin şekillenmesinde rol oynar.” dedi.</p>

<p>Çocuklarda baskın el tercihinin erken yaşlarda ortaya çıkmaya başladığını ve zaman içinde belirginleştiğini kaydeden Alp, bu nedenle solaklığın bir hastalık ya da düzeltilmesi gereken bir durum değil, beynin doğal çeşitliliğinin bir parçası olduğunu vurguladı.&nbsp;</p>

<p><strong>Solak olmak, bilişsel becerilerin daha iyi ya da kötü olduğu anlamına gelmiyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Solak bireylerin beyin yapısının, dil, motor beceriler ve mekânsal algı gibi nörolojik işlevler açısından sağ elini kullananlara göre farklılık gösterip göstermediğine değinen&nbsp;Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şunları söyledi:</p>

<p>“Bazı farklılıklar görülebilir ancak bunlar her solak birey için geçerli değildir. Sağ elini kullanan kişilerin büyük çoğunluğunda dil işlevleri beynin sol yarım küresinde baskın olarak temsil edilir. Solak bireylerde ise dil işlevlerinin sağ yarım kürede veya her iki yarım küreye daha dengeli dağılması biraz daha sık görülebilir. Bunun yanında motor kontrol açısından da bazı farklılıklar bulunabilir. Ancak hafıza, dikkat, dil becerileri veya mekânsal algı gibi alanlarda yalnızca el tercihine bakarak kişinin performansı hakkında kesin bir yargıya varmak mümkün değildir. Solak bireyler de kendi içinde oldukça heterojen bir gruptur.”</p>

<p><strong>Çocuğun baskın elini değiştirmek değil, motor becerilerini desteklemek hedeflenmeli!</strong></p>

<p><strong>Çocuğun yazı yazarken, resim yaparken veya ince motor beceri gerektiren günlük etkinliklerde baskın olarak kullandığı eli zorla değiştirmeye çalışmanın önerilmediğine dikkat çeken Alp, “Çünkü bu durum bazı çocuklarda motor becerilerin gelişimini olumsuz etkileyebilir, yazı yazmayı güçleştirebilir ve performans kaygısına yol açabilir.” dedi.</strong></p>

<p><strong>Bununla birlikte günlük yaşamda her iki elin de işlevsel olarak kullanılabilmesinin önemli bir beceri olduğunu dile getiren Alp, “Eğitim sürecinde amaç çocuğun baskın elini değiştirmek değil, motor becerilerini desteklemek ve ihtiyaç duyduğu durumlarda her iki elini de etkili şekilde kullanabilmesini sağlamaktır.” diyerek sözlerini tamamladı.</strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Aug 2026 14:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/08/solaklik-ne-hastalik-ne-ustunluk-1786449010.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzun Süreli Ülseratif Kolitte Kolon Kanseri Riski Artıyor mu?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/uzun-sureli-ulseratif-kolitte-kolon-kanseri-riski-artiyor-mu-8650</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/uzun-sureli-ulseratif-kolitte-kolon-kanseri-riski-artiyor-mu-8650</guid>
                <description><![CDATA[Tıbbi literatürde yayımlanan dikkat çekici bir vakada, uzun süredir ülseratif kolit tanısıyla takip edilen bir hastada kolonoskopik inceleme sırasında belirgin bir tümör saptanmazken, sonraki değerlendirmelerde rektum bölgesinde yaklaşık 3,5 santimetre çapında tümör (adenokarsinom) tespit edildi. Uzmanlar, tek bir hasta örneğine dayanan bu vakanın tüm ülseratif kolit hastalarına genellenemeyeceğini; ancak bu sonucun, kronik bağırsak hastalıklarında dikkatli izlemin önemini gösterdiğini belirtiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Bir bağırsak iltihabı hastalığı olan ülseratif kolit, uzun yıllar devam eden inflamasyon nedeniyle bazı hastalarda kolon kanseri açısından daha yüksek risk oluşturabiliyor. Hastalığın süresi, bağırsakta tuttuğu alanın genişliği, iltihabın kontrol altında olup olmadığı ve ailede kolon kanseri öyküsünün bulunması gibi faktörler, risk düzeyinin belirlenmesinde önemli rol oynuyor. Özellikle tüm kalın bağırsağı etkileyen ve uzun süre aktif seyreden ülseratif kolit vakalarında kolon kanseri gelişme riskinin daha yakından takip edilmesi gerektiğini belirten <strong>Genel Cerrahi Uzmanı</strong> <strong>Prof. Dr. Selçuk Mercan,</strong> düzenli kontrollerin erken tanı açısından kritik olduğuna vurgu yaparak şunları söylüyor:<em> “Özellikle kronik ulseratif kolit hastalığı kontrol altına alınamazsa, bu hastalarda sporadik, nadiren de kalın bağırsağın tamamını kapsayacak şekilde kanser gelişebilir.” </em></p>

<p>Uzmanlara göre ülseratif kolite bağlı gelişen kolon kanserleri, toplumda daha sık görülen sporadik kolon kanserlerinden farklı biyolojik özellikler gösterebiliyor. Bu nedenle hastaların risk değerlendirmesinin yalnızca genel kanser tarama önerileriyle değil, hastalığın özellikleri dikkate alınarak yapılması önemli. </p>

<p><strong>Kişiye Özel Takip Programları Erken Tanı Şansını Artırıyor</strong></p>

<p>Ülseratif kolitli hastalarda erken dönem kanser değişikliklerinin tespit edilmesi bazı durumlarda güçleşebiliyor. Bağırsak yüzeyindeki yaygın iltihaplanma, yalancı polipler, doku hassasiyeti ve kronik hastalığa bağlı yapısal değişiklikler, bazı lezyonların fark edilmesini zorlaştırabiliyor.</p>

<p>Bilim insanları, ülseratif kolit hastalarının doktorları tarafından belirlenen takip planlarına uymasının, önerilen kolonoskopik değerlendirmeleri zamanında yaptırmasının ve hastalık aktivitesinin kontrol altında tutulmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor. Erken dönemde fark edilen kanser öncesi değişiklikler veya kanser gelişimi, tedavi seçeneklerinin daha etkin planlanmasına olanak sağlayabiliyor. Bu nedenle uzun süreli ülseratif kolit hastalarında düzenli takip, yaşam kalitesinin korunması ve olası risklerin yönetilmesi açısından önemli bir yer tutuyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 16:19:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/08/uzun-sureli-ulseratif-kolitte-kolon-kanseri-riski-artiyor-mu-1786108741.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin sağlığı anne karnında başlıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/beyin-sagligi-anne-karninda-basliyor-8647</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/beyin-sagligi-anne-karninda-basliyor-8647</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Burcu Polat, dünya nöroloji otoritelerinin benimsediği yeni yaklaşım doğrultusunda, hastalıkları tedavi etmekten çok beyin sağlığını yaşam boyu korumaya odaklanan koruyucu nöroloji anlayışı ve bunun için uygulanması gereken bilimsel, toplumsal ve bireysel adımlar hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Hastalık ortaya çıkmadan beyin sağlığını korumak küresel standart hâline getiriliyor!</strong></p>

<p>Dünya genelindeki önde gelen nöroloji akademilerinin, yakın zamanda ortak raporlar ve kararlar yayımladıkları bilgisini veren&nbsp;Doç. Dr. Burcu Polat, “Bu metinlerde yalnızca hastalıkları tedavi etmeyi değil, hastalıklar ortaya çıkmadan beyin sağlığını korumayı da küresel bir standart hâline getirmeyi hedeflediklerini vurguladılar.” dedi.</p>

<p>Yeni yol haritası kapsamında halkın sağlığını doğrudan etkileyecek dört temel hedef belirlendiğini aktaran&nbsp;Doç. Dr. Polat, “Dünya genelinde nöroloji uzmanı ve sağlık personeli sayısı artırılarak, hastaların tedaviye erişim sürelerinin kısaltılması; hekimlerin tükenmişlik yaşamadan hastalarına daha fazla vakit ayırmasının sağlanması; Alzheimer demansı, ALS, inme gibi beyin hastalıklarına kesin çözümler ve yeni ilaçlar bulunması için yürütülen bilimsel araştırmalara verilen bütçe ve desteklerin artırılması; halkın günlük yaşamda beyin sağlığını nasıl koruyacağına dair güvenilir rehberler hazırlanarak ve hastalıkları önleyici küresel kampanyalar yürütülmesi… Bunlara ek olarak; sağlık eğitiminin uygulamalı olarak ilkokuldan itibaren verilmesi çok önemli. Çünkü beyin sağlığı anne karnında başlıyor, daha ilkokuldan itibaren sağlık bilinci gelişmiş bir anne adayı sağlıklı bir çocuk dünyaya getirecektir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Nörologlar, yeni gelişmekte olan koruyucu nöroloji alanını ilerletmek için de çalışabilir!</strong></p>

<p>Beynin, insan vücudunun merkezi komuta ve kontrol merkezi olarak işlev gördüğünü ve fiziksel, zihinsel ve sosyal refahımızdan sorumlu bir organ olduğunu hatırlatan&nbsp;Doç. Dr. Polat, “Nörologlar, beyin sağlığı alanında uzman olarak hizmet vermelerinin yanı sıra yeni gelişmekte olan koruyucu nöroloji (preventive neurology) alanını ilerletmek için de çalışabilirler.” dedi.</p>

<p>Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 21. yüzyıl için etkin bir beyin sağlığı vizyonu ve eylem planına ihtiyaç olduğunu dile getiren&nbsp;Doç. Dr. Polat, “Beyin sağlığı; bir insanın yaşamı boyunca fiziksel, zihinsel ve sosyal refahını en iyi şekilde destekleyen ideal beyin fonksiyonlarına sahip olması ve bunu sürdürmesidir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Her iki kişiden biri yaşamı boyunca nörolojik hastalık riskiyle karşı karşıya!&nbsp;</strong></p>

<p>Yapılan güncel araştırmalara göre, her iki kişiden birinin hayatının bir döneminde bir nörolojik hastalık veya bozukluktan etkilendiğine işaret eden&nbsp;Doç. Dr. Burcu Polat, şunları söyledi:</p>

<p>“Beyin sağlığının korunması için 4 ana alana odaklanılmalı. İlki bilim. Beyin hastalıklarını önleyecek tıbbi buluşlar için bilimsel araştırmalar hızlandırılmalı. Ardından sağlık çalışanlarına her dönemde güvenilir ve güncel beyin sağlığı kaynakları sunulmalı. Beyin sağlığını koruyan yasaların çıkması için hükümetlerle çalışılmalı. Topluma, yaşlılıkta zihinsel gerilemeyi önleyecek pratik ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları çocukluktan itibaren öğretilmeli.”</p>

<p><strong>Çocuklukta geçirilen kafa travmaları yıllar sonra da beyni etkileyebiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Günlük yaşam için bilimsel ipuçları paylaşan&nbsp;Doç. Dr. Polat, “Çocukluk çağından itibaren doğru beslenme, beyin hastalıkları riskini azaltır. Okul çağında yaşanan kafa travmalarının (spor yaralanması, trafik kazaları), yıllar sonra bile beyin sağlığını olumsuz etkileyebileceği kanıtlanmıştır. Beyindeki mikro plastik birikimi, hava kirliliği gibi güncel çevre sorunları bilim dünyası tarafından yakından takip edilmektedir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Beyin yaşam boyu kendini yenileyebilir!&nbsp;</strong></p>

<p>“Beyin için hiçbir zaman geç değil!” diyen&nbsp;Doç. Dr. Burcu Polat, iki önemli kavrama dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Plastisite ve bilişsel sermaye… Beyin, yaşamın her döneminde yapısal ve fonksiyonel olarak adapte olabilir, yeniden şekillenebilir ve kendisini yenileyebilir. Her beyin değişen oranlarda bir plastisiteye yani değişip dönüşme potansiyeline sahiptir. Hayat boyu öğrenme, bilişsel (bellek, dikkat, planlama, soyutlama vb. işlevler) olarak aktif olmak ve sosyal etkileşimin yüksek olması bireylerin akıl (beyin) sermayesine katkıda bulunur.</p>

<p>Yani geç kalmadınız, beyin sağlığınız için hemen bugün bir yerlerden başlayın! Sigarayı bırakmak, kilo kontrolü sağlamak, asansör yerine merdiven kullanmak, gün içinde kısa molalar verip nefes egzersizleri yapmak ya da kitap okumaya başlamak gibi küçük adımlarla başlanabilir. Sürdürülebilir ve gerçekçi hedefler belirleyerek sağlığı geri kazanmak mümkün. Hastalıklar kader değildir!”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 07 Aug 2026 16:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/08/beyin-sagligi-anne-karninda-basliyor-1786108666.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>”Gizli Kanser” Aort Anevrizması Kapalı Yöntemle Tedavi Edildi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/gizli-kanser-aort-anevrizmasi-kapali-yontemle-tedavi-edildi-8631</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/gizli-kanser-aort-anevrizmasi-kapali-yontemle-tedavi-edildi-8631</guid>
                <description><![CDATA[Tedavi edilmediğinde ani damar yırtılması ve ölüm riski taşıyan, uzmanların “gizli (sessiz) kanser” olarak tanımladığı torakoabdominal aort anevrizması, Memorial Göztepe Hastanesi’nde uygulanan ileri endovasküler yöntemle başarılı şekilde tedavi edildi. Yaklaşık bir yıl boyunca birçok sağlık merkezinden “Bu ameliyat ancak açık cerrahiyle yapılabilir ve riski çok yüksek” yanıtını alan 67 yaşındaki Murat Özgür, hastaya özel planlanan operasyonla kasık bölgesinden gerçekleştirilen tamamen kapalı girişim sayesinde sağlığına kavuştu. Operasyonda 8 farklı stent kullanılırken, böbreği besleyen doğumsal damar varyasyonu da korunarak başarılı sonuç elde edildi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Torakoabdominal aort anevrizması tanısı alan ve KOAH hastalığı nedeniyle açık cerrahi açısından yüksek riskli görülen Murat Özgür, yaklaşık bir yıl boyunca farklı sağlık merkezlerinde çözüm aradı. Memorial Göztepe Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü’nde Prof. Dr. Mehmet Altuğ Tunçer ile Op. Dr. Hidayet Demir tarafından yapılan değerlendirmelerin ardından hastanın ileri endovasküler yöntemle tedavi edilmesine karar verildi. Kasık bölgesinden yapılan küçük kesilerle gerçekleştirilen operasyonda farklı ebatlarda 8 stent kullanılarak anevrizma tamamen kapalı yöntemle onarıldı.</p>

<p><strong>Bir yıl boyunca çözüm aradı</strong></p>

<p>Yaşadığı süreci anlatan Murat Özgür, ilk belirtilerin aniden başladığını belirterek şunları söyledi:</p>

<p>“Banyodan çıktıktan sonra göğsüme çok şiddetli bir ağrı saplandı. Nefes alamıyordum. Ağrı sabaha kadar sürdü. Yapılan tetkiklerin ardından kalp ve damar cerrahisine gitmem gerektiği söylendi. Birçok doktora gittik. Hepsi ameliyatın çok zor olduğunu söyledi. Sonra İstanbul’a geldim. Hocam beni ameliyat etti. Şimdi çok iyiyim. Tek başıma yürüyebiliyor, rahatlıkla gelip gidebiliyorum. Elbette çok korkularım vardı ama şimdi kendimi iyi hissediyorum.”</p>

<p><strong>Benzer durumda olan hastalar umutsuzluğa kapılmasın</strong></p>

<p>Hastanın oğlu Mert Özgür ise yaklaşık 8-9 ay boyunca farklı merkezlerde çözüm aradıklarını belirterek şöyle konuştu:</p>

<p>“Babamın tip II torakoabdominal aort anevrizması vardı. Açık ameliyatın çok riskli olduğu söylendi. KOAH hastası olduğu için ameliyatın uygun olmayabileceği ifade edildi. Daha sonra hocalarımıza ulaştık ve kapalı stent tedavisi uygulandı. Şu anda babam yürüyebiliyor, böbrek fonksiyonlarında hiçbir sorun yok. Bu süreçte çok zor günler yaşadık. Sürekli damarın yırtılmasından korkuyorduk. Benzer durumda olan hastalar kesinlikle umutsuzluğa kapılmasın. Bu hastalığın tedavisi var ve bu konuda çok başarılı hekimlerimiz bulunuyor.”</p>

<p><strong>Aort anevrizması sessiz kanser gibi ilerliyor</strong></p>

<p>Operasyonu gerçekleştiren Memorial Göztepe Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Mehmet Altuğ Tunçer, torakoabdominal aort anevrizmasının damar cerrahisinin en zorlu hastalıklarından biri olduğunu belirterek hastalığın çoğu zaman belirti vermeden ilerlediğine dikkat çekti.</p>

<p>“Biz aort anevrizmasını ‘sessiz kanser’ olarak tanımlıyoruz. Çünkü hastalık çoğu zaman hiçbir belirti vermeden ilerliyor. Hastalar günlük yaşamlarına devam ederken damar yavaş yavaş büyüyor. Belirli bir seviyeye ulaştığında ise damar yırtılması veya diseksiyon gelişebiliyor ve bu durum ani ölüme neden olabiliyor.”</p>

<p><strong>Aort damarındaki genişleme 12 santimetreye ulaşmıştı</strong></p>

<p>Hastanın kendilerine ulaştığında aort damarındaki genişlemenin yaklaşık 12 santimetreye ulaştığını ifade eden Prof. Dr. Tunçer, şunları söyledi:</p>

<p>“Hastanın aort damarındaki genişleme 12 santimetreye ulaşmıştı. Normalde hastaların büyük bölümü bu boyuta ulaşamadan damar yırtılması nedeniyle hayatını kaybedebiliyor. Kısacası oldukça ileri evredeydi. Detaylı incelemelerimizin ardından kapalı yöntemle tedavi edilebileceğine karar verdik. Kasık bölgesinden yaklaşık 3 santimetrelik kesilerle ana stenti yerleştirdik. Bağırsak, karaciğer ve böbrek damarlarını özel stentlerle ana sisteme bağlayarak işlemi tamamen kapalı yöntemle tamamladık. Hastamızı operasyondan 5 gün sonra taburcu ettik.”</p>

<p><strong>“Kapalı yöntemle iyileşme süresi kısalıyor”</strong></p>

<p>Memorial Göztepe Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü’nden Op. Dr. Hidayet Demir ise torakoabdominal aort anevrizmalarının endovasküler yöntemle tedavisinin Türkiye’de son yıllarda uygulanmaya başlanan ileri tekniklerden biri olduğunu belirtti.</p>

<p>“Son 1-2 yıl öncesine kadar bu tip hastalarda temel tedavi seçeneği açık cerrahiydi. Hastamızı ayrıntılı üç boyutlu ölçümler ve analizlerle değerlendirdikten sonra kapalı yöntemle tedavi edebileceğimizi belirledik. Bu yöntem sayesinde hastalar çok daha kısa sürede taburcu oluyor ve günlük yaşamlarına daha hızlı dönebiliyor. Açık cerrahiye göre akciğer ve bağırsak komplikasyonları da belirgin şekilde azalıyor.”</p>

<p><strong>Aort anevrizmasında risk faktörlerine dikkat!</strong></p>

<p>Op. Dr. Demir, tedavinin ardından hastaların yaşam boyu takip edilmesi gerektiğini vurgulayarak şu uyarılarda bulundu:</p>

<p>“Sigara, yüksek tansiyon ve genetik yatkınlık en önemli risk faktörleri arasında yer alıyor. Özellikle ağır kaldırma, şiddetli öksürme ve aşırı ıkınma gibi ani basınç artışları damar yırtılması riskini artırabiliyor. Bu nedenle hastaların tansiyonlarını kontrol altında tutmaları, sigaradan uzak durmaları ve düzenli hekim kontrollerini aksatmamaları büyük önem taşıyor.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 05 Aug 2026 11:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/08/gizli-kanser-aort-anevrizmasi-kapali-yontemle-tedavi-edildi-1785917568.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz sıcağı böbrek taşı riskini sessizce artırıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yaz-sicagi-bobrek-tasi-riskini-sessizce-artiriyor-8606</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yaz-sicagi-bobrek-tasi-riskini-sessizce-artiriyor-8606</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında hava sıcaklıklarının yükselmesiyle artan terleme, vücudun sıvı dengesini bozarak böbrek taşı oluşumu riskini önemli ölçüde artırıyor. Yeterli sıvı alınmadığında idrar hacmi azalırken, idrardaki kalsiyum, oksalat ve ürik asit gibi taş oluşturan minerallerin yoğunluğu artıyor. Bu mineraller zamanla kristalleşip birleşerek böbrek taşı oluşumuna zemin hazırlıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Tünkut Salim Doğanca “Yaz aylarında yeterli su tüketimi ve doğru beslenme alışkanlıkları gibi basit ama etkili önlemler, böbrek taşı oluşumunu büyük oranda önleyebilir. Böylece ileride yaşanabilecek şiddetli ağrıların, acil başvuruların ve cerrahi girişimlerin de önüne geçmek mümkün olabilir” diyor. Dr. Doğanca yaz aylarında böbrek sağlığını korumak ve böbrek taşı riskini azaltmak için alınabilecek 4 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz aylarında hava sıcaklıklarının yükselmesiyle artan terleme, vücudun sıvı dengesini bozarak böbrek taşı oluşumu riskini önemli ölçüde artırıyor. Yeterli sıvı alınmadığında idrar hacmi azalırken, idrardaki kalsiyum, oksalat ve ürik asit gibi taş oluşturan minerallerin yoğunluğu artıyor. Bu mineraller zamanla kristalleşip birleşerek böbrek taşı oluşumuna zemin hazırlıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Tünkut Salim Doğanca</strong>&nbsp;“Yaz aylarında yeterli su tüketimi ve doğru beslenme alışkanlıkları gibi basit ama etkili önlemler, böbrek taşı oluşumunu büyük oranda önleyebilir. Böylece ileride yaşanabilecek şiddetli ağrıların, acil başvuruların ve cerrahi girişimlerin de önüne geçmek mümkün olabilir” diyor. Dr. Doğanca yaz aylarında böbrek sağlığını korumak ve böbrek taşı riskini azaltmak için alınabilecek 4 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>Günde 2,5-3 litre su tüketin</strong></p>

<p>Böbrek taşından korunmanın en etkili yolu yeterli sıvı tüketmektir. Özellikle sıcak havalarda terlemeyle kaybedilen su mutlaka yerine konulmalıdır. İdrarın açık sarı veya berrak renkte olması yeterli sıvı alındığının en önemli göstergelerinden biridir. Günde 2,5-3 litre su tüketildiğinde idrar miktarı artar ve taş oluşturan mineraller seyrelerek kristalleşme olasılığı azalır. Suyu tek seferde değil, gün içinde düzenli aralıklarla tüketmek ve özellikle yoğun terleme sonrasında sıvı kaybını gecikmeden yerine koymak böbreklerin sağlıklı çalışmasına önemli katkı sağlar.</p>

<p><strong>Tuz tüketimini sınırlandırın</strong></p>

<p>Aşırı tuz tüketimi idrarda kalsiyum atılımını artırarak böbrek taşı oluşumunu kolaylaştırabilir. Bu nedenle hazır gıdalar, işlenmiş et ürünleri ve aşırı tuzlu atıştırmalıklardan kaçınılmalıdır. &nbsp;Günlük tuz tüketiminin artması sadece böbrek taşı değil, yüksek tansiyon ve böbrek fonksiyonlarında bozulma riskine de yol açabilir. Yemeklere sonradan tuz eklememek, etiket okuma alışkanlığı kazanmak ve doğal besinleri tercih etmek böbrek sağlığını korumak için önemlidir.&nbsp;</p>

<p><strong>Hayvansal proteini ölçülü tüketin</strong></p>

<p>Aşırı miktarda kırmızı et ve diğer hayvansal proteinlerin tüketilmesi, idrarın asit oranını artırarak bazı böbrek taşı türlerinin oluşum riskini yükseltebilir. Ayrıca idrarda taş oluşumunu önlemeye yardımcı olan sitrat düzeyinin azalmasına da yol açabilir. Bu nedenle öğünlerde sebze, meyve ve tam tahıllara da yeterince yer verilmesi taş oluşumuna karşı koruyucu etki sağlayabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Kalsiyumu bilinçsizce kısıtlamayın</strong></p>

<p>Üroloji Uzmanı Dr. Tünkut Salim Doğanca “Böbrek taşı olan kişilerin en sık yaptığı hatalardan biri süt ve süt ürünlerini tamamen bırakmaktır. Oysa normal miktarda besinlerle alınan kalsiyum, bağırsakta oksalatla bağlanarak bazı böbrek taşı türlerinin oluşma riskini azaltmaya yardımcı olabilir. Bu nedenle doktor önerisi olmadan kalsiyum takviyesi kullanmamak ve dengeli beslenmek daha doğru bir yaklaşımdır. Beslenme planı mutlaka doktor önerisine göre düzenlenmelidir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>xxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Dikkat! Böbrek taşı belirti vermeden ilerleyebiliyor!</strong></p>

<p>Böbrek taşlarının her zaman şiddetli ağrıya neden olmadığını vurgulayan Dr. Doğanca şöyle konuşuyor: “Hareket etmeyen veya idrar yolunda tıkanıklık oluşturmayan taşlar uzun süre sessiz kalabilir. Düzenli üroloji kontrolleri sayesinde taşlar büyümeden ve cerrahi müdahale gerektirecek aşamaya gelmeden tespit edilebilir. Özellikle daha önce böbrek taşı düşüren kişilerde yeni taş oluşma riski yüksektir. Bu nedenle belirli aralıklarla yapılacak ultrason veya gerekli görülen görüntüleme yöntemleri sayesinde taşlar erken dönemde saptanabilir ve daha kolay tedavi edilebilir.”</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 10:47:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/07/yaz-sicagi-bobrek-tasi-riskini-sessizce-artiriyor-1785484022.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Sıcaklarında Kanser Tedavisini Etkileyen 10 Altın Kural</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yaz-sicaklarinda-kanser-tedavisini-etkileyen-10-altin-kural-8592</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yaz-sicaklarinda-kanser-tedavisini-etkileyen-10-altin-kural-8592</guid>
                <description><![CDATA[Yaz mevsimi; tatil planları, artan açık hava aktiviteleri ve yükselen sıcaklıklarla birlikte tüm bireylerin günlük yaşam alışkanlıklarında önemli değişiklikleri de beraberinde getiriyor. Başta kanser hastaları olmak üzere herhangi bir hastalıktan dolayı tedavisi devam eden kişilerin yaz aylarında sağlığını korumak için daha fazla dikkat etmesi gerekebiliyor. Çünkü sıcak havaların neden olduğu sıvı kaybı, güneş ışınlarının cilt üzerindeki etkileri ve enfeksiyon riskleri tedavi sürecini doğrudan etkileyebiliyor. Bu nedenle yaşam tarzının mevsim koşullarına göre düzenlenmesi hem tedavi konforunu hem de bireyin yaşam kalitesini olumlu yönde destekleyebiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Onkoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Nilay Şengül, kanser hastalarının yaz aylarında tedavilerini güvenli ve konforlu şekilde sürdürebilmeleri için dikkat etmeleri gereken noktalar hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<ol>
	<li><strong>Tedavinize yaz tatili arası vermeyin:&nbsp;</strong>Kanser tedavisi yılın her döneminde olduğu gibi yaz aylarında da planlanan şekilde sürdürülmelidir. Kemoterapi, immünoterapi veya hedefe yönelik tedavi alan hastalarda sıcak hava koşullarının oluşturabileceği etkiler farklılık gösterebilir. Ancak doğru önlemler alındığında hastaların hem tedavi süreçlerini aksatmadan sürdürebilmeleri hem de yaz mevsiminin keyfini güvenli bir şekilde çıkarabilmeleri mümkündür. Tedavi planlarının değiştirilmesi ya da ilaçların düzensiz kullanılması yerine, günlük yaşam alışkanlıklarının sıcak hava koşullarına uygun şekilde düzenlenmesi büyük önem taşımaktadır.&nbsp;</li>
	<li><strong>Sıvı kaybına karşı önlem alın:&nbsp;</strong>Yaz aylarında artan terleme nedeniyle vücut daha fazla sıvı kaybedebilir. Kanser tedavisi gören kişilerde yeterli sıvı tüketimi, hem genel sağlık hem de tedavi toleransı açısından kritik öneme sahiptir. Kalp veya böbrek hastalığı bulunmayan bireylerin günlük yaklaşık 2-2,5 litre su tüketmeye özen göstermesi önerilmektedir. Susamayı beklemeden düzenli aralıklarla su içmek, aşırı sıcak saatlerde açık havada uzun süre kalmamak ve sıvı kaybını artırabilecek koşullardan uzak durmak önemlidir.&nbsp;</li>
	<li><strong>Güneşten korunun:&nbsp;</strong>Bazı kemoterapi ilaçları ve hedefe yönelik tedaviler cildin güneş ışınlarına karşı hassasiyetini artırabilmektedir. Bu durum güneş yanıkları, cilt tahrişleri ve lekelenme riskini yükseltebilir. Bu nedenle özellikle güneş ışınlarının en yoğun olduğu 11.00-16.00 saatleri arasında doğrudan güneş altında bulunulmaması önerilmektedir. Dışarı çıkılması gereken durumlarda en az SPF 30-50 koruma faktörlü güneş kremi kullanılmalı, geniş kenarlı şapka tercih edilmeli ve açık renkli, ince, pamuklu kıyafetler giyilmelidir.</li>
	<li><strong>Beslenmenizde hafif ve güvenli gıdaları tercih edin:&nbsp;</strong>Yüksek sıcaklıklar iştah değişikliklerine neden olabilir. Bu dönemde ağır ve yağlı yiyecekler yerine mevsim sebze ve meyvelerinden zengin, yeterli protein içeren dengeli öğünler tercih edilmelidir. Kanser tedavisi sırasında bağışıklık sistemi bazı hastalarda zayıflayabileceği için gıda güvenliği de büyük önem taşımaktadır. Açıkta satılan, uygun koşullarda muhafaza edilmediği düşünülen veya hijyeninden emin olunmayan yiyeceklerden kaçınılmalıdır. Güvenilir kaynaklardan temin edilen ve doğru koşullarda hazırlanan besinlerin tüketilmesi enfeksiyon riskinin azaltılmasına yardımcı olabilir.</li>
	<li><strong>Egzersizlerinizi hava durumuna göre planlayın:&nbsp;</strong>Toplumda yaygın olarak düşünülenin aksine, uygun düzeyde fiziksel aktivite kanser tedavisi gören birçok hastada enerji seviyesini destekleyebilir. Özellikle sabah erken saatlerde veya akşam serinliğinde yapılan 20-30 dakikalık yürüyüşler, kas gücünün korunmasına yardımcı olurken ruh halini de olumlu etkileyebilir. Ancak aşırı sıcak havalarda yoğun egzersizlerden kaçınılmalı ve fiziksel aktiviteler kişinin genel sağlık durumu ile tedavi süreci göz önünde bulundurularak planlanmalıdır.&nbsp;</li>
	<li><strong>Uyku ve dinlenmenizi ihmal etmeyin:&nbsp;</strong>Kaliteli uyku, vücudun kendini yenilemesi ve tedavi sürecinin daha rahat geçirilmesi açısından önemli bir role sahiptir. Yaz aylarında artan sıcaklıklar uyku kalitesini olumsuz etkileyebileceğinden, serin ve iyi havalandırılmış bir ortam oluşturulmalıdır. Düzenli uyku saatlerine sadık kalmak ve dinlenmeye yeterli zaman ayırmak, hem fiziksel hem de zihinsel iyilik halini destekleyebilir.</li>
	<li><strong>Enfeksiyon riskine karşı önleminizi alın:&nbsp;</strong>Kanser tedavisi gören bazı hastalarda bağışıklık sistemi enfeksiyonlara karşı daha hassas hale gelebilir. Bu nedenle el hijyenine dikkat edilmesi, güvenli gıdaların tüketilmesi ve gerekli durumlarda kalabalık ortamlarda maske kullanılması önem taşımaktadır. Özellikle yaz aylarında artan seyahatler ve toplu etkinlikler sırasında kişisel hijyen kurallarına özen göstermek, enfeksiyonlardan korunmada etkili bir adım olabilir.&nbsp;</li>
	<li><strong>Tatil planları ve ilaç kullanımını doktorunuzla birlikte yapın:&nbsp;</strong>Yaz döneminde yapılacak seyahat veya tatil planları, tedavi programı dikkate alınarak organize edilmelidir. Tedavi tarihleri, kan değerleri ve kullanılacak ilaçların saklama koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Bazı ilaçların yüksek sıcaklıklardan korunması gerektiği için saklama talimatlarının dikkatle incelenmesi önemlidir. Seyahat öncesinde hekimle görüşülmesi, olası aksaklıkların önüne geçilmesine yardımcı olabilir.&nbsp;</li>
	<li><strong>Sevdiklerinizle zaman geçirin:&nbsp;</strong>Kanser tedavisi yalnızca fiziksel değil, duygusal açıdan da destek gerektiren bir süreçtir. Yaz ayları, psikolojik iyilik halini güçlendirmek için önemli fırsatlar sunabilir. Sevilen kişilerle vakit geçirmek, keyif alınan hobilerle ilgilenmek, nefes egzersizleri yapmak veya doğayla temas etmek stresin azaltılmasına katkı sağlayabilir. Olumlu yaşam alışkanlıkları, tedavi sürecinde motivasyonun korunmasına ve yaşam kalitesinin artırılmasına destek olabilir.&nbsp;</li>
	<li><strong>Tedavi planınızı aksatmayın en küçük bir değişimi hekiminizle paylaşın:&nbsp;</strong>Kanser tedavisi gören hastalar için yaz aylarında sağlığı korumanın temelinde; yeterli su tüketimi, güneşten korunma, dengeli beslenme, düzenli hareket, kaliteli uyku ve enfeksiyonlardan korunma yer almaktadır. Tedavi planının aksatılmaması ve olası değişikliklerin mutlaka hekimle paylaşılması büyük önem taşımaktadır. Doğru önlemlerle yaz mevsiminin keyfini çıkarırken tedavi sürecini güvenli ve sağlıklı şekilde sürdürmek mümkündür. Kanserle mücadelede yaşam tarzında yapılacak küçük ama bilinçli değişiklikler, hastaların hem fiziksel hem de psikolojik olarak daha güçlü hissetmelerine katkı sağlayabilir.</li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 12:44:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-kanser-tedavisini-etkileyen-10-altin-kural-1785318263.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir Nefesle Başlıyor, Bağımlılıkla Devam Ediyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bir-nefesle-basliyor-bagimlilikla-devam-ediyor-8591</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bir-nefesle-basliyor-bagimlilikla-devam-ediyor-8591</guid>
                <description><![CDATA[Elektronik sigaralar yıllarca “sigaraya daha güvenli bir alternatif” ve ”sigarayı bırakmanın yolu” olarak sunulmuştu. Ancak son bilimsel araştırmalar bu algının gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Elektronik sigara dumanında yüksek düzeyde ağır metaller tespit edilirken; kalp ve damar sistemi, akciğerler ve özellikle gelişimini sürdüren ergen beyni üzerindeki etkileri giderek daha büyük endişe yaratıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Elektronik sigaralar yıllarca “sigaraya daha güvenli bir alternatif” ve ”sigarayı bırakmanın yolu” olarak sunulmuştu. Ancak son bilimsel araştırmalar bu algının gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Elektronik sigara dumanında yüksek düzeyde ağır metaller tespit edilirken; kalp ve damar sistemi, akciğerler ve özellikle gelişimini sürdüren ergen beyni üzerindeki etkileri giderek daha büyük endişe yaratıyor.</p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, elektronik sigaralara ilişkin güncel bilimsel verileri değerlendirerek önemli uyarılarda bulundu. Son araştırmaların, elektronik sigaraların yalnızca nikotin bağımlılığına yol açmadığını; aynı zamanda kalp krizi ve felç riskini artırabilecek damar hasarı, kronik akciğer hastalıkları ve kansere yol açabilecek kimyasallara maruziyet açısından da ciddi soru işaretleri oluşturduğunu belirten <strong>Prof. Dr. Çetin</strong>, özellikle gençler için tehlikenin sanılandan çok daha büyük olduğuna dikkat çekti.</p>

<p><strong>Dumanın içinde ağır metaller bulundu</strong></p>

<p>Geçtiğimiz yıl yayımlanan dikkat çekici bir bilimsel çalışmada, popüler e-sigara markalarının dumanı analiz edildi ve yüksek miktarda ağır metal saptandı. Araştırmacılar başlangıçta bunun cihazlardaki teknik bir arızadan kaynaklanabileceğini düşündü. Ancak yapılan incelemeler, sorunun üretim mekanizmasından değil, ürünlerin yapısından kaynaklanabileceğini ortaya koydu.</p>

<p>Elektronik sigaralarda aroma vermek amacıyla kullanılan kimyevi maddeler de vücudumuzdaki hücrelerin membranlarını zedeleyerek akciğer, kanser ve kalp damar hastalıklarına neden olabiliyor. Nadir olarak e-sigaraların içinde bulunan diasetil ise, en küçük bronşların zedelenmesine yol açarak kronik ve ciddi nefes darlığı gibi tabloları beraberinde getirebiliyor. Ayrıca normal sigaralarda olduğu gibi e-sigaralar da nikotin içeren e-sigaralar, ağız içinde damak kısmının kanlanmasını da azaltıyor. Böylelikle ağzımızın anatomik yapısı sıklıkla hastalıklara ve enfeksiyonlara maruz kalabiliyor. </p>

<p><strong> Kalbimizde nasıl bir tahribata neden oluyor?</strong></p>

<p>Elektronik sigara dumanının inhalasyonu bile kalp ve damar sistemi üzerinde bir stres yaratmakta. Kalp hızı (nabız) yükseliyor ve damarların çapı damarın kendisini kasmasıyla azalıyor. Bu durum uzun vadede kalbi besleyen damarların sertleşmesine neden olabiliyor. Bir kişi gün boyu elektronik sigara kullanıyorsa, bu süre içinde tansiyon değerleri damar çapının daralması ile beraber sürekli yüksek seyrediyor. Neticede kalp ritim bozuklukları, felç veya kalp krizi sonuç olarak doğabiliyor.</p>

<p><strong>Elektronik sigara, akciğerlerimizi de sevmiyor </strong></p>

<p>Elektronik sigaralarda yüksek ısıda oluşan yoğun zararlı kimyevi maddeler akciğer dokusunun içine sızıp, kana karışarak kalbi besleyen damarlara ulaşabiliyor. Bu kimyasalların içinde kanserojen olarak bilinen formaldehit ve asitaldehit mevcut. Değinilen moleküller ve diğer kimyevi maddeler damar yapısına hasar vermekle beraber vücuttaki yangı mekanizmasını tetikleyerek kardiyovasküler hastalıkların oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Başka bir kalp ve damar sağlığı sorunu ise kişiler e-sigarayı bırakmaya çalıştıklarında meydana geliyor: Nikotin yoksunluğundan kaynaklanan nabız ve tansiyon değerlerinin yükselmesi kardiyovasküler sorunlara yol açabiliyor. </p>

<p>Elektronik sigara kullanmak bronşlarda ve akciğerlerde yangıya neden olabilmekte. Yangı sürekli kullanımda kronikleşebiliyor. Netice olarak astım atakları gelişip artabilirken; KOAH semptomları başlayabiliyor. Kronik öksürük ve nefes darlığı geri dönüşümlü olmamakla beraber genel sağlık için de bir tehdit oluşturuyor. </p>

<p><strong>Kansere neden oluyor mu? </strong></p>

<p>Elektronik sigaranın kansere neden olup olmadığı henüz bilinmiyor. Prof. Dr. Süha Çetin, <em>“Ancak kullananların yüksek oranda kanser riskine sahip olan kimyasallara maruz kaldığı kanıtlanmış durumda”</em> diyor ve ekliyor: <em>“Örneğin üç bilinen popüler elektronik sigara markasında yüksek oranda nikel ve antimon tespit edildi. Bu ağır metaller sıklıkla akciğer kanserine neden olabiliyor. Ayrıca elektronik sigaraların bazılarında yüksek miktarda kurşun da mevcut. Bir ağır metal olan kurşun, özellikle sinir sistemine yoğun biçimde zarar verebiliyor.”</em> </p>

<p><strong>Ergenlik Döneminde Elektronik Sigara: </strong></p>

<p><strong>Sanıldığından </strong><strong>Daha Büyük Risk</strong></p>

<p>Elektronik sigaraların bağımlılık yaptığı biliniyor. Bu bağımlılık beyin dokuları halen gelişmekte olan ergenlik çağında olan bireyler için önemli bir sorun. Elektronik sigara bırakıldığı taktirde, özellikle bu yaş gurubunda depresyon, anksiyete ve konsantrasyon bozuklukları riski de artıyor.</p>

<p>Elektronik sigaralar henüz uzun dönem etkilerini tam olarak bildiğimiz ürünler değil. Üstelik içerikleri ve çalışma mekanizmaları sürekli değişiyor. Ancak bugün elimizdeki bilimsel veriler, elektronik sigaraların klasik sigaradaki zararlı maddeleri içermese bile, kendilerine özgü ve sağlığımız açısından ciddi risk oluşturan kimyasallar barındırdığını gösteriyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 12:44:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/07/bir-nefesle-basliyor-bagimlilikla-devam-ediyor-1785318251.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin Sisi Yaz Aylarında Daha Belirgin Hâle Gelebiliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/beyin-sisi-yaz-aylarinda-daha-belirgin-hale-gelebiliyor-8568</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/beyin-sisi-yaz-aylarinda-daha-belirgin-hale-gelebiliyor-8568</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında pek çok kişi, artan sıcaklıklarla birlikte gün içinde dikkatini toplamakta zorlandığını, unutkanlığının arttığını veya zihinsel berraklığının azaldığını ifade ediyor. Çoğu zaman sıcak hava, uykusuzluk ya da yorgunluğa bağlanan bu tablo, aslında “beyin sisi” olarak adlandırılan ve altta yatan farklı sağlık sorunlarının da habercisi olabiliyor. Sıcaklıklar, yetersiz sıvı alımı ve kalitesiz uyku beyin sisi ile ilgili risk faktörlerini artırıyor. Düzenli egzersiz, kaliteli uyku ve yeterli sıvı tüketimi ile yaz aylarında zihinsel performansı korumak mümkün olabiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Selda Özşahin, beyin sisinin geçici bir yorgunluk hissiyle karıştırılmaması gerektiğini belirterek önemli uyarı ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Unutkanlık ve zihinsel bulanıklığı göz ardı etmeyin</strong></p>

<p>Beyin sisi, tıbbi bir hastalık adı olmaktan çok; kişinin zihinsel netliğini kaybetmesi, odaklanmakta zorlanması, düşüncelerini toparlayamaması ve günlük zihinsel performansında belirgin bir düşüş yaşaması olarak tanımlanmaktadır. Kişi, daha önce kolaylıkla yaptığı işleri yapmakta zorlanabilir, kelime bulmakta güçlük çekebilir, dikkatini sürdüremeyebilir veya sürekli dalgın hissedebilir. Bu durum tek başına bir hastalık değil, farklı nedenlere bağlı olarak gelişebilen bir belirtidir.</p>

<p><strong>Her zihinsel yorgunluk masum olmayabilir</strong></p>

<p>Beyin sisi, çoğu zaman yaşam tarzındaki değişiklikler ve altta yatan nedenin tedavi edilmesiyle düzelebilen bir durumdur. Ancak belirtilerin uzun sürmesi veya giderek şiddetlenmesi halinde, tabloyu yalnızca stres, sıcak hava ya da yoğun iş temposuyla açıklamak doğru değildir. Erken değerlendirme sayesinde hem altta yatan neden ortaya çıkarılabilir hem de uygun tedavi ile kişinin yaşam kalitesi artırılabilir.</p>

<p><strong>Her unutkanlık beyin sisi anlamına gelmez</strong></p>

<p>Beyin sisi çoğunlukla geçici ve dış etkenlerle ilişkili bir durumdur. Alzheimer hastalığı ve diğer nörolojik hastalıklarda ise unutkanlık ilerleyici özellik gösterir ve zamanla günlük yaşamı daha belirgin şekilde etkilemeye başlar. Ayrıca konuşma bozukluğu, yön bulamama ve davranış değişiklikleri gibi farklı nörolojik belirtiler de tabloya eşlik edebilir.</p>

<p><strong>Bu belirtiler varsa gecikmeden uzman desteği alın</strong></p>

<p>Beyin sisi dinlenmeyle düzelmiyor, haftalar boyunca devam ediyor ve günlük yaşamı belirgin şekilde etkiliyorsa mutlaka bir nöroloji uzmanına başvurulmalıdır. Özellikle ani gelişen unutkanlık, konuşma bozukluğu, bilinç değişikliği, kişilik değişiklikleri, kol veya bacakta güçsüzlük gibi belirtiler acil değerlendirme gerektirir. Bu bulgular, inme başta olmak üzere ciddi nörolojik hastalıkların habercisi olabilir.</p>

<p><strong>Yaz sıcakları beyin sisini tetikleyebilir</strong></p>

<p>Yüksek sıcaklıklar, yetersiz sıvı tüketimi, kalitesiz uyku ve artan yorgunluk yaz aylarında zihinsel performansı olumsuz etkileyebilir. Ancak bu belirtiler yalnızca sıcak havaya bağlanmamalıdır. Günler ya da haftalar boyunca devam eden odaklanma güçlüğü ve zihinsel bulanıklık, altta yatan farklı sağlık sorunlarının da işareti olabilir.</p>

<p><strong>Vitamin ve mineral eksiklikleri de rol oynayabiliyor</strong></p>

<p>B12 vitamini, D vitamini ve demir eksikliği ile omega-3 yetersizliği, beyin sisi benzeri şikâyetlere yol açabilir. Bu nedenle uzun süren yakınmalarda kişinin kendi kendine vitamin kullanmak yerine hekim değerlendirmesinden geçmesi ve gerekli kan tetkiklerini yaptırması önem taşır.</p>

<p><strong>Menopoz döneminde kadınlarda daha sık görülebiliyor</strong></p>

<p>Menopoz döneminde azalan östrojen düzeyi, beyin fonksiyonlarını da etkileyebilir. Bu süreçte kadınlar odaklanma güçlüğü, unutkanlık ve zihinsel yavaşlama hissi yaşayabilir. Düzenli uyku, dengeli beslenme, fiziksel aktivite ve etkili stres yönetimi bu dönemde büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Beyin sağlığını korumak için bu önerilere kulak verin</strong></p>

<p>Beyin sağlığını desteklemek ve beyin sisi belirtilerini azaltmak için günlük yaşamda şu alışkanlıkların benimsenmesi önerilmektedir:</p>

<ul>
	<li>Kaliteli ve düzenli uyuyun. Yeterli uyku, beynin dinlenmesi ve bilişsel fonksiyonların korunması için temel gereksinimdir.</li>
	<li>Düzenli egzersiz yapın. Günlük fiziksel aktivite, beyne giden kan akışını artırarak zihinsel performansı destekler.</li>
	<li>Yeterli su tüketin. Özellikle yaz aylarında sıvı kaybını önlemek, dikkat ve odaklanmanın korunmasına yardımcı olur.</li>
	<li>Dengeli beslenin. Omega-3 yağ asitleri ile B12 ve D vitamini açısından zengin bir beslenme düzeni, beyin fonksiyonlarının desteklenmesine katkı sağlar.</li>
	<li>Zihninizi aktif tutun. Kitap okumak, bulmaca çözmek, yeni hobiler edinmek veya yeni bilgiler öğrenmek bilişsel kapasitenin korunmasına yardımcı olur.</li>
	<li>Sosyal yaşamdan kopmayın. Aile ve arkadaşlarla iletişimde kalmak, sosyal aktivitelere katılmak beyin sağlığını olumlu yönde etkiler.</li>
	<li>Vitamin ve mineral eksikliklerini önemseyin. Uzun süren şikâyetlerde hekim önerisiyle gerekli tetkikleri yaptırmak ve eksiklikleri gidermek önemlidir.</li>
</ul>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Jul 2026 11:58:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/07/beyin-sisi-yaz-aylarinda-daha-belirgin-hale-gelebiliyor-1784624316.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda bu belirtileri göz ardı etmeyin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklarda-bu-belirtileri-goz-ardi-etmeyin-8560</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklarda-bu-belirtileri-goz-ardi-etmeyin-8560</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, nörogelişimsel bozuklukların türleri, ortak belirtileri ve özellikle otizmde görülen dikkat çekici fiziksel ve davranışsal belirtiler hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Nörogelişimsel bozukluklar, çocukların gelişiminin birçok alanını etkiliyor!</strong></p>

<p>Nörogelişimsel bozuklukların, çocukluk döneminde başlayan ve bireyin bilişsel, sosyal, dil, motor ve davranışsal gelişimini etkileyen bir grup gelişimsel durum olduğunu ifade eden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Tıbbi literatürde, özellikle DSM-5 tanı kriterlerine göre bu bozukluklar altı ana başlık altında incelenir.” dedi.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Kilit bu bozuklukları şöyle açıkladı:</p>

<p>“Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), Özgül Öğrenme Güçlüğü (disleksi, disgrafi gibi), Dil ve İletişim Bozuklukları, Anlıksal (Zekâ) Yetersizlikleri ile Motor Bozukluklar (tik bozuklukları ve Tourette Sendromu gibi) olarak sıralanır.”</p>

<p><strong>Motor becerilerde gerilik ve tekrarlayıcı davranışlar, nörogelişimsel bozuklukların ortak belirtileri!&nbsp;</strong></p>

<p>Her bir nörogelişimsel bozukluğun kendine özgü belirtileri bulunsa da, bu hastalık grubunda bazı ortak özelliklerin dikkat çektiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Kilit, şunları söyledi:</p>

<p>“Çocuklarda el yazısı yazma, düğme ilikleme gibi hem ince motor becerilerde hem de denge kurma, yürüme, koşma gibi kaba motor becerilerde gelişimsel gerilikler veya koordinasyon sorunları görülebilir. Bunun yanında günlük yaşam becerilerinde ve işlevsellikte sınırlılıklar yaşanabilir. Kısıtlı ve yoğun ilgi alanları, yeniliklere karşı direnç, tekrarlayıcı davranışlar ve takıntılı özellikler de bu grubun ortak belirtileri arasında yer alır.”</p>

<p><strong>Otizmde parmak ucunda yürüme, en dikkat çekici fiziksel belirtilerden biri!</strong></p>

<p>Otizm Spektrum Bozukluğu’nda hem davranışsal hem de fiziksel belirtilerin birlikte değerlendirilebileceğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Kilit, “En sık karşılaşılan fiziksel bulgulardan biri parmak ucunda yürümedir ve bu durum kaba motor gelişim farklılıklarının önemli göstergelerinden biri olarak kabul edilir.” dedi.</p>

<p>Davranışsal bulgulara da değinen Dr. Öğr. Üyesi Kilit, “El çırpma, sallanma gibi aynı hareketlerin sürekli tekrarlanması, belirli konulara yönelik yoğun ve sınırlı ilgi alanları geliştirilmesi, günlük rutinlere aşırı bağlılık ve bu rutinlerin bozulmasına karşı belirgin tepki verilmesi öne çıkan özelliklerdir. Ayrıca bazı çocuklarda ince motor becerilerin akranlarına göre daha yavaş geliştiği ve günlük yaşam becerilerinde destek gereksiniminin ortaya çıkabildiği gözlemlenebilir.” diyerek sözlerini tamamladı.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Jul 2026 12:31:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/07/cocuklarda-bu-belirtileri-goz-ardi-etmeyin-1784367119.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalbinizi Korumak Tabağınızdan Başlıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-8537</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-8537</guid>
                <description><![CDATA[Sağlıklı beslenmenin temel taşlarından biri olan protein ve lif, vücudun farklı ihtiyaçlarını karşılayan iki önemli besin öğesi olarak öne çıkıyor. Ancak günlük beslenmede protein tüketimi çoğu zaman yeterli düzeyde olurken, lif alımı ihmal edilebiliyor ve önerilen miktarın altında kalabiliyor. Oysa hem protein hem de lif içeren besinler; uzun süre tokluk sağlamanın yanı sıra kalp-damar hastaları başta olmak üzere birçok kronik hastalığın gelişme riskinin azaltılmasına katkı sağlıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, kadınların günlük ortalama 25 gram, erkeklerin ise 38 gram lif tüketmesi gerektiğini belirtiyor. Kırmızı et, tavuk ve balık gibi yüksek proteinli besinlerin lif içermediğini söyleyen Prof. Dr. Çetin, sebze ve meyvelerin lif açısından zengin olmasına rağmen protein miktarlarının düşük olduğunu söylüyor. Bu nedenle hem protein hem de lif bakımından zengin besinleri düzenli olarak tüketmek büyük önem taşıyor.</p>

<p><strong>Kalp Dostu Beslenmede Baklagiller İlk Sırada!<br />
&nbsp;</strong>Protein ve lifi aynı anda yüksek oranda içeren besinlerin başında baklagiller geliyor. Nohut, mercimek, kuru fasulye, barbunya ve börülce gibi besinler; hem ekonomik hem de besleyici özellikleriyle sağlıklı beslenmenin vazgeçilmezleri arasında.</p>

<p><strong>&nbsp;Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin,</strong>&nbsp;yapılan güncel araştırmalara da değinerek şunları söyledi;&nbsp;<em>“Araştırmalar gösteriyor ki, düzenli baklagiller tüketen kişilerde kolesterol ve tansiyon değerleri daha düşük seyrediyor, vücut kitle indeksi daha sağlıklı oluyor ve Tip 2 diyabet riski azalıyor. Ayrıca 2023 yılında yayımlanan kapsamlı bir çalışma ise, günlük beslenmeye yaklaşık 50 gram baklagiller eklenmesinin dış etkenlere bağlı olmayan ölüm riskini yüzde 6 oranında azalttığını ortaya koyuyor.”</em></p>

<p><strong>&nbsp;Soya ve Kuru Yemişler Kalbi Destekliyor<br />
&nbsp;</strong>Soya fasulyesi ve soya ürünleri de hem protein hem lif açısından önemli besinler arasında yer alıyor. Tofu, soya sütü ve fermente soya ürünleri yalnızca kaliteli bitkisel protein sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda omega-3 ve omega-6 yağ asitleri bakımından da oldukça zengin. Fındık, badem, ceviz ve tuzsuz yer fıstığı gibi kuruyemişlerin de protein ve lif açısından zengin olması dikkat çekiyor. Bu besinler içerdiği sağlıklı yağlar sayesinde kolesterol seviyelerinin dengelemesine katkı sağlıyor, aynı zamanda E vitamini, magnezyum, potasyum gibi önemli vitamin ve mineralleri de içeriyor.</p>

<p><strong>Tohumlar ve Tahıllar Damar Sağlığını Koruyor<br />
&nbsp;İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, chia tohumu, keten tohumu ve kabak çekirdeği gibi tohumların da kalp sağlığını desteklediğini, düzenli tüketimlerinin bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, kronik iltihaplanmayı azalttığını ve yüksek tansiyon ile Tip 2 diyabet riskinin düşürülmesine katkı sağladığını ifade ediyor. Yulaf ezmesi, kinoa ve tam tahıllı ürünler de hem protein hem lif açısından önemli kaynaklar arasında. Bu besinler bağırsak mikrobiyotasını desteklerken, kalın bağırsak kanseri, kalp-damar hastalıkları ve Tip 2 diyabet riskinin azaltılmasına da katkı sunuyor.</p>

<p>Sağlıklı beslenmenin tek bir besine bağlı olmadığını vurgulayan&nbsp;<strong>Prof. Dr. Süha Çetin</strong>, sözlerini şöyle tamamlıyor<em>: “Protein ve lif açısından zengin besinleri dengeli bir beslenme planı içerisinde düzenli olarak tüketmek; sağlıklı kilo kontrolünü desteklerken, diyabet, yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol gibi kronik hastalıkların önlenmesine de katkı sağlar. Günlük beslenmede baklagillere, tam tahıllara, kuru yemişlere ve tohumlara daha fazla yer vermek uzun vadede sağlığımız için önemli bir yatırımdır.”</em></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 12:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/07/kalbinizi-korumak-tabaginizdan-basliyor-1783589157.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bacaklardaki Belirgin Mavi Damar Görünümüne Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bacaklardaki-belirgin-mavi-damar-gorunumune-dikkat-8519</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bacaklardaki-belirgin-mavi-damar-gorunumune-dikkat-8519</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında şort, etek, mayo ve bikini gibi kıyafetlerin tercih edilmesiyle birlikte bacaklardaki ince mor, kırmızı ve mavimsi damarlar daha görünür hale geliyor. Çoğu kişi bu görüntüyü yalnızca estetik bir sorun olarak değerlendirerek çeşitli kozmetik uygulamalara yöneliyor. Oysa uzmanlar, özellikle sonradan ortaya çıkan ve giderek belirginleşen ince damarların, altta yatan toplardamar yetmezliğinin ilk işaretlerinden biri olabileceğine dikkat çekiyor. Erken dönemde yapılacak doğru değerlendirme sayesinde hastalığın ilerlemesi önlenebilirken, gereksiz uygulamaların da önüne geçilebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Murat Kadan, yaz aylarında daha belirgin hale gelen bacak damarları, toplardamar yetmezliği ve güncel tedavi seçenekleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz aylarında şort, etek, mayo ve bikini gibi kıyafetlerin tercih edilmesiyle birlikte bacaklardaki ince mor, kırmızı ve mavimsi damarlar daha görünür hale geliyor. Çoğu kişi bu görüntüyü yalnızca estetik bir sorun olarak değerlendirerek çeşitli kozmetik uygulamalara yöneliyor. Oysa uzmanlar, özellikle sonradan ortaya çıkan ve giderek belirginleşen ince damarların, altta yatan toplardamar yetmezliğinin ilk işaretlerinden biri olabileceğine dikkat çekiyor. Erken dönemde yapılacak doğru değerlendirme sayesinde hastalığın ilerlemesi önlenebilirken, gereksiz uygulamaların da önüne geçilebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Murat Kadan, yaz aylarında daha belirgin hale gelen bacak damarları, toplardamar yetmezliği ve güncel tedavi seçenekleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>İnce damarlar bazen hastalığın ilk habercisi olabiliyor</strong></p>

<p>Bacaklarda görülen ince damarlar bazı kişilerde yalnızca kozmetik bir sorun gibi görünebilir. Uzun süre ayakta kalındığında hafif yanma, sızlama veya dolgunluk hissi de ortaya çıkabilir. Ancak her ince damarı yalnızca estetik bir problem olarak değerlendirmek doğru değildir. Bazı hastalarda bu damarlar, toplardamar kapakçıklarında gelişen yetersizliğin, yani venöz yetmezliğin dışarıdan fark edilen ilk bulgusu olabilir. Bu nedenle özellikle sonradan ortaya çıkan veya giderek artan damar görünümünün bir uzman tarafından değerlendirilmesi büyük önem taşır.</p>

<p><strong>Bu 8 belirti toplardamar yetmezliğine işaret edebilir</strong></p>

<p>Toplardamarların içinde, kanın kalbe doğru tek yönlü ilerlemesini sağlayan kapakçıklar bulunur. Bu kapakçıkların görevini yeterince yerine getirememesi durumunda kan bacaklarda geriye doğru kaçar ve damarlar zamanla genişler. Bazı hastalarda bu durum yalnızca ince kılcal damarlar veya örümcek ağı görünümündeki damarlarla kendini gösterebilir. Bu nedenle dışarıdan görülen damarlar, buzdağının yalnızca görünen kısmı olabilir. Aşağıdaki belirtiler de toplardamar yetmezliğini düşündürebilir:</p>

<ul>
	<li>Bacak damarlarında belirginleşme</li>
	<li>Ağrı</li>
	<li>Şişlik</li>
	<li>Kaşıntı</li>
	<li>Gece krampları</li>
	<li>Ciltte renk değişikliği</li>
	<li>Ciltte sertleşme</li>
	<li>İyileşmeyen yaralar</li>
</ul>

<p><strong>Kesin tanı için doppler ultrasonografi şart</strong></p>

<p>Bacak damarlarının değerlendirilmesinde yalnızca gözle yapılan muayene yeterli olmayabilir. Derindeki ve ana yüzeyel toplardamarlar dışarıdan görülemez ve elle değerlendirilemez. Bu nedenle gerekli görülen hastalarda venöz doppler ultrasonografi ile damarların açıklığı, kapakçıkların çalışma durumu ve kanın geriye kaçıp kaçmadığı ayrıntılı olarak incelenir. Bu değerlendirme sayesinde sorunun yalnızca yüzeyde görülen ince damarlardan mı kaynaklandığı, yoksa tedavi edilmesi gereken toplardamar yetmezliğinin mi bulunduğu net olarak ortaya konulabilir. Uluslararası kılavuzlar da varis ve toplardamar hastalığı şüphesi bulunan kişilerde doppler ultrasonografiyi tanının doğrulanması ve tedavinin planlanmasında temel inceleme yöntemi olarak önermektedir.</p>

<p><strong>Tedavi kişiye özel planlanıyor&nbsp;</strong></p>

<p>Bacaklardaki ince damarların tedavisinde herkese uygulanabilecek tek bir yöntem yoktur. Tedavi; doppler ultrasonografi bulgularına, damarların yapısına ve altta yatan nedene göre planlanmalıdır. Yüzeyel skleroterapi, köpük skleroterapi, cilt üzerinden uygulanan lazer tedavileri veya büyük toplardamarlara yönelik girişimsel yöntemler uygun hastalarda tercih edilebilir. Bazı hastalarda yalnızca ince damarların tedavisi yeterli olurken, bazı hastalarda öncelikle kaçak oluşturan ana toplardamarın tedavi edilmesi gerekir. Aksi halde sadece görünen damarların tedavi edilmesi kalıcı ve başarılı sonuç sağlamayabilir.</p>

<p><strong>Yaz aylarında estetik kaygıyla hareket etmeyin</strong></p>

<p>Yaz aylarında bacak görünümünden rahatsız olan birçok kişi doğrudan estetik uygulamalara yöneliyor. Ancak doğru yaklaşım, öncelikle bir kalp ve damar cerrahisi uzmanı tarafından değerlendirilmek olmalıdır. Çünkü tedavide amaç yalnızca damarları görünmez hale getirmek değil, varsa altta yatan toplardamar hastalığını erken dönemde tespit ederek kişiye en uygun tedaviyi planlamaktır. Böylece hem sağlık korunur hem de estetik açıdan daha kalıcı ve başarılı sonuçlar elde edilebilir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 11:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/07/bacaklardaki-belirgin-mavi-damar-gorunumune-dikkat-1783325575.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz mevsiminde hamileler için 11 kritik öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yaz-mevsiminde-hamileler-icin-11-kritik-oneri-8511</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yaz-mevsiminde-hamileler-icin-11-kritik-oneri-8511</guid>
                <description><![CDATA[Yüksek sıcaklıklar, anne adaylarının günlük yaşamını zorlaştırabiliyor. Hamilelik döneminde hormonlardaki değişimler ve artan kan dolaşımı nedeniyle vücut sıcaklığının doğal olarak yükseldiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Nuri Ceydeli, “Gebeler, hızlanan kan akışı nedeniyle kendilerini normalden daha sıcak hissedebilir. Hava sıcaklıklarının artması da bu durumu daha belirgin hale getirebilir. Bu nedenle yaz aylarında günlük alışkanlıkların ve yaşam koşullarının gebeliğe uygun şekilde düzenlenmesi önemli” dedi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p><strong> </strong></p>

<p>Anadolu Sağlık Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Nuri Ceydeli, yaz mevsimini daha konforlu geçirmek isteyen anne adayları için 11 önemli öneri paylaştı:</p>

<p><strong> </strong></p>

<ol>
	<li><strong>Susuz kalmayın: </strong>Gebelikte, özellikle sıcak havalarda yeterli sıvı tüketimine dikkat edilmeli. Vücudun susuz kalması rahimde kasılmaları tetikleyerek erken doğum sancılarına ve erken doğuma neden olabilir. Bu nedenle anne adayları günde en az 2,5-3 litre su içmeli. Sıvı alırken de dikkatli olunmalı; kafein içeren çay ve kahve, sık idrara çıkmaya bağlı olarak sıvı kaybını artırabileceği için sınırlandırılmalı.</li>
	<li><strong>Sıcaktan kaçının: </strong>Hamileler mümkün olduğunca 11.00-15.00 saatleri arasında dışarı çıkmamalı, gölge ve serin alanları tercih etmeli. Doğrudan güneş altında kalınmamalı çünkü bu durum vücudun sıvı kaybını artırabilir. Sıcak havalarda klimalı ortamlar tercih edilmeli ancak ortamın aşırı soğuk olmamasına dikkat edilmeli. Ani ısı değişikliklerinden kaçınılmalı.</li>
	<li><strong>Yolculuklarda hareket etmeyi unutmayın: </strong>Hamileler, doktorlarının uygun görmesi halinde sağlık raporuyla 26. haftadan 34. haftaya kadar uçak yolculuğu yapabilir. Ancak ulaşım aracı ne olursa olsun yolculuk sırasında her saat başı 5-10 dakika hareket edilmeli ve uzun süre aynı pozisyonda kalınmamalı. Uçak yolculuklarında da düzenli olarak ayağa kalkıp yürünmeli. Bu kurallara uyulduğu sürece yolculuk süresine ilişkin özel bir kısıtlama bulunmaz.</li>
	<li><strong>Şişliklere karşı önlem alın: </strong>Hamileliğin son üç ayında her üç gebeden birinde, özellikle el ve ayaklarda şişlik görülebilir. Sıcak hava, yüksek nem ve uzun süre ayakta kalmak bu şikayetleri artırabilir. Bu nedenle gün içinde fırsat buldukça dinlenilmeli, ayaklar yüksekte tutulmalı ve mümkünse ayak ile bacaklara masaj yapılmalı. Ayak banyolarından yararlanılabilir. Ayrıca yüzük ve bilezik gibi aksesuarlar, el ve parmaklarda şişlik oluşmadan önce çıkarılmalı.</li>
	<li><strong>Beslenmenize dikkat edin: </strong>Yaz aylarında hafif ve kolay sindirilebilen besinler tercih edilmeli. Gaz yapan ve sindirimi zor gıdalardan uzak durulmalı. Öğünler az miktarda ancak daha sık aralıklarla tüketilmeli. Ayrıca yemek sonrasında hemen sıcak havaya çıkılmamalı.</li>
	<li><strong>Serin kalmaya özen gösterin: </strong>Sıcak havaların etkisini azaltmak için gün içinde serin duş alınmalı. İmkân varsa havuzda ya da denizde vakit geçirilmeli ve yüzülmeli. Deniz bulunan bölgelerde havuz yerine deniz tercih edilmeli. Her gün 15-20 dakikalık yüzme seansları yapılabilir. Deniz veya havuz sonrası ise ıslak kıyafetler bekletilmeden kuru olanlarla değiştirilmeli.</li>
	<li><strong>Egzersizi hafif tempoda sürdürün: </strong>Terlemeye bağlı aşırı sıvı kaybı oluşabileceği için hamilelikte yoğun egzersizlerden kaçınılmalı. Bunun yerine yoga, pilates ve t’ai chi gibi hafif aktiviteler ya da suda yapılan egzersizler tercih edilmeli. Egzersiz sonrasında kaybedilen sıvı ve minerallerin yerine konabilmesi için yeterli sıvı tüketilmeli.</li>
	<li><strong>Cilt sağlığınızı koruyun: </strong>Hamilelikte artan melatonin hormonunun etkisiyle ciltte lekelenme ve bronzlaşma eğilimi artabilir. Bu nedenle güneşe çıkmadan yaklaşık 20 dakika önce uygun UVB koruması sağlayan bir güneş kremi kullanılmalı. Günümüzde gebelik dönemine özel geliştirilen güneş kremleri de tercih edilebilir.</li>
	<li><strong>Doğru kıyafetler tercih edin: </strong>Sıcak havalarda açık renkli kıyafetler tercih edilmeli. Pamuk ve keten gibi doğal kumaşlardan üretilen bol ve rahat giysiler kullanılmalı. Bu sayede hem terleme azaltılabilir hem de hareket özgürlüğü sağlanabilir.</li>
	<li><strong>Ayakkabı seçimine dikkat edin: </strong>Ayakların hava almasını sağlayan rahat ayakkabılar tercih edilmeli. Bu sayede hem şişlik kaynaklı rahatsızlıkların önüne geçilebilir hem de düşme riskinin azaltılmasına katkı sağlanabilir. Ek olarak bel sağlığını desteklemek için çok hafif topuklu ayakkabılar kullanılabilir.</li>
	<li><strong>Tatil planınızı doğru yapın: </strong>Hamileler yaz aylarında tatil planlarında aşırı sıcak olmayan bölgeleri tercih etmeli. Tatil sırasında doğrudan güneş altında uzun süre kalınmamalı, serin ve gölge alanlarda vakit geçirilmeli.</li>
</ol>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 12:40:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/06/yaz-mevsiminde-hamileler-icin-11-kritik-oneri-1782380422.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuğu baba sevgisi şekillendiriyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocugu-baba-sevgisi-sekillendiriyor-8498</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocugu-baba-sevgisi-sekillendiriyor-8498</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk-Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, 21 Haziran Babalar Günü dolayısıyla babaların çocuk gelişimi, aile içi denge ve bireysel psikolojik iyilik hali üzerindeki duygusal, sosyal ve gelişimsel etkileri ile modern babalık anlayışının önemi hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Çocuğun güvenli ve sağlıklı ilişki kurma gelişiminde baba, önemli bir rehber!</strong></p>

<p>Bir çocuğun hayatında babanın, sadece ihtiyaçlarını karşılayan ya da kuralları koyan kişi olmadığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Baba; çocuğun kendisini güvende hissetmesinde, hayata güvenle bakabilmesinde ve sağlıklı ilişkiler kurabilmesinde önemli bir rehberdir. Çocuklar, babalarıyla geçirdikleri zaman içinde sevildiğini, değer gördüğünü ve desteklendiğini hissederler. Bu duygular da onların özgüvenli, sorumluluk sahibi ve güçlü bireyler olarak yetişmelerine katkı sağlar.” dedi.</p>

<p>Günümüzde çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden birinin, anne ve babalarının hayatlarına duygusal olarak katılması olduğuna işaret eden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Birlikte geçirilen zamanın uzunluğundan çok, o zamanın niteliği önemlidir. Çocuğunu dinleyen, onunla oyun oynayan, duygularını anlamaya çalışan ve ihtiyaç duyduğunda yanında olan bir baba, çocuğun ruhsal gelişimine çok değerli katkılar sunar. Babaların aile içindeki sevgi dolu ve ilgili varlığı, sadece çocukları değil, tüm aileyi güçlendirir. Güçlü aileler ise daha sağlıklı ve dayanışma içinde toplumların temelini oluşturur. Bu nedenle babalık, yalnızca bir sorumluluk değil; çocukların geleceğine ve toplumun yarınlarına yapılan en kıymetli yatırımlardan biridir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Babalık, erkeğin duygusal olarak büyümesi ve olgunlaşmasıdır!</strong></p>

<p>Babalığın, bir erkeğin yaşamındaki en önemli dönüşüm süreçlerinden biri olduğuna değinen&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Bir çocuğun dünyaya gelişiyle birlikte erkekler yalnızca yeni bir role değil, aynı zamanda kendilerini yeniden keşfettikleri bir gelişim sürecine de adım atarlar. Bu süreç, sorumluluk duygusunun güçlenmesine, empati becerilerinin artmasına ve duygusal olgunlaşmaya katkı sağlar.” dedi.</p>

<p>Birçok babanın, çocuk sahibi olduktan sonra olaylara daha farklı bir gözle bakmaya, daha sabırlı olmaya ve kendi duygularıyla daha fazla temas kurmaya başladığını ifade ettiğini aktaran&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, şunları söyledi:</p>

<p>“Özellikle çocuğuyla yakın ilişki kuran babalarda, şefkat, koruyuculuk ve fedakârlık gibi duyguların daha belirgin hale geldiğini görüyoruz. Bu durum, erkeklerin duygusal dünyalarını zenginleştirirken, ruhsal iyilik hallerini de olumlu yönde etkileyebiliyor. Öte yandan babalık, zaman zaman kaygı, yetersizlik hissi veya yoğun sorumluluk duygusu gibi zorlukları da beraberinde getirebilir. Ancak bu zorluklar, uygun destek ve sağlıklı aile ilişkileriyle birlikte ele alındığında, kişisel gelişim için önemli fırsatlara dönüşebilir. Kısacası babalık, yalnızca bir çocuğun büyümesine eşlik etmek değil, aynı zamanda bir erkeğin de duygusal olarak büyümesi, olgunlaşması ve yaşamına yeni anlamlar katmasıdır.”</p>

<p><strong>Babalığı; otorite kuran değil, çocukla duygusal bağ kuran bir ilişki olarak değerlendirmek gerekiyor!</strong></p>

<p>“Babalıkla ilgili en yaygın yanlış algılardan biri, babanın temel görevinin yalnızca ailenin maddi ihtiyaçlarını karşılamak olduğu düşüncesidir.” diyen&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Oysa günümüzde biliyoruz ki çocukların sağlıklı gelişimi için babaların duygusal olarak da ulaşılabilir, ilgili ve aktif olmaları büyük önem taşır. Çocuklar sadece bakım ve güvenceye değil; birlikte geçirilen zamana, ilgiye, oyuna ve duygusal paylaşıma da ihtiyaç duyarlar.” dedi.</p>

<p>Bir diğer yanlış algının ise çocuk bakımının ve yetiştirilmesinin ağırlıklı olarak annenin sorumluluğuymuş gibi düşünülmesi olduğunu ifade eden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Çocuk gelişimi, anne ve babanın birbirini tamamlayan katkılarıyla desteklenir. Toplumda zaman zaman karşılaştığımız bir başka yanlış inanış ise ‘erkekler duygularını belli etmez’ anlayışıdır. Çocuklar için sevgisini ifade eden, duygularını sağlıklı şekilde paylaşabilen ve gerektiğinde hassasiyet gösterebilen babalar çok değerli bir rol modeldir. Çocuklar, duyguların konuşulabildiği ve kabul gördüğü aile ortamlarında daha sağlıklı gelişirler. Bugün babalığı; otorite kuran, uzaktan izleyen bir rol olarak değil, çocuğunun yaşamına sevgiyle eşlik eden, onun gelişiminde aktif sorumluluk alan ve duygusal bağ kuran bir ilişki olarak değerlendirmek gerekiyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>İlgili bir baba, aile içindeki güveni, dayanışmayı ve huzuru artırır!</strong></p>

<p>Babaların aile yaşamına aktif ve destekleyici şekilde katılmasının, ailedeki tüm bireylerin ruhsal ve duygusal iyilik halini olumlu yönde etkileyeceğine dikkat çeken&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, “Kendini yalnız hissetmeyen, sorumlulukları paylaşabildiğini gören bir anne daha az tükenmişlik yaşarken, çocuklar da her iki ebeveynden sevgi, ilgi ve destek gördüklerinde kendilerini daha güvende hissederler.” dedi.</p>

<p>Babanın aile içindeki olumlu varlığının aynı zamanda aile ilişkilerinin kalitesini de artıracağını dile getiren&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Erdoğan, “Eşler arasında iş birliği ve dayanışmanın güçlenmesi, ev içindeki stresin azalmasına ve daha huzurlu bir aile ortamının oluşmasına yardımcı olur. Çocuklar da bu ortamda sevgi, saygı ve sağlıklı iletişim becerilerini model alarak öğrenirler. Babaların aile yaşamındaki etkin varlığı, hem bireysel hem de aile bütünlüğü açısından önemli bir koruyucu güç olarak değerlendirilebilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Takdir edilen babalar, çocuklarıyla daha güçlü bağlar kurabilir!</strong></p>

<p>Babaların emeklerinin ve fedakârlıklarının görünür kılınmasının, hem bireysel hem de aile sistemi açısından önemli bir psikolojik değere sahip olduğunun altını çizen&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Yakup Erdoğan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Çoğu baba, sorumluluklarını sessizce yerine getirmeyi tercih eder ve duygusal ihtiyaçlarını ifade etme konusunda daha geri planda kalabilir. Bu nedenle emeklerinin fark edilmesi ve takdir edilmesi, onların kendilerini değerli ve görülmüş hissetmelerine katkı sağlar. Bir babanın çabasının fark edilmesi; onun ebeveynlik motivasyonunu artırabilir, çocuklarıyla olan ilişkisinde daha sıcak ve katılımcı bir tutum geliştirmesine destek olabilir.&nbsp;</p>

<p>Çocuklar açısından bakıldığında ise, babalarının emeklerini fark etmek ve takdir etmek; empati gelişimi, minnettarlık duygusu ve aile bağlarının güçlenmesi açısından değerlidir. Çocuk, ebeveyninin yalnızca ‘otorite figürü’ değil, aynı zamanda emek veren, çabalayan ve duygusal olarak da emek harcayan bir birey olduğunu gördüğünde, ilişkiler daha dengeli ve gerçekçi bir zemine oturur.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Jun 2026 17:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/06/cocugu-baba-sevgisi-sekillendiriyor-1781964201.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Demansta &amp;apos;Saat çizim testi’ bazı hastalarda bozulmaları yakalayabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/demansta-apossaat-cizim-testi-bazi-hastalarda-bozulmalari-yakalayabiliyor-8476</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/demansta-apossaat-cizim-testi-bazi-hastalarda-bozulmalari-yakalayabiliyor-8476</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöropsikolog Dr. İnci Birincioğlu, demansın erken tanısında nöropsikolojik testlerin ve bilişsel değerlendirmelerin, beynin farklı işlev ağlarındaki bozulmaları ortaya çıkararak tanıya nasıl katkı sağladığı hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Demansın erken tanısı, çok yönlü değerlendirmeyi gerektirir!</strong></p>

<p>Demansın erken tanısının nöroanatomik görüntüleme, elektrofizyolojik değerlendirmeler, genetik analizler ve nöropsikolojik incelemelerin birlikte ele alınmasını gerektirdiğini ifade eden Dr. İnci Birincioğlu, “Nöropsikolojik profil, farklı nörodejeneratif hastalıkların erken evrede ortaya çıkan bilişsel değişimlerini belirleyerek tanı sürecine önemli katkı sağlar.” dedi.</p>

<p>Nörodejeneratif hastalıkların başlangıçta belirli beyin bölgelerinde işlev kaybıyla ortaya çıktığını kaydeden Dr. Birincioğlu, “Hastalık ilerledikçe bu bozukluklar farklı alanlara yayılır ve sonuçta yaygın beyin atrofisi gelişir. Bu nedenle nöropsikolojik testler özellikle erken ve orta evrede değerli bilgiler sunar.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Demansın temel özellikleri; sinsi başlangıç, yavaş ve ilerleyici seyir…</strong></p>

<p>Demans sendromlarının üç temel özellikle tanımlandığını aktaran Dr. İnci Birincioğlu, “Sinsi başlangıç göstermesi, yavaş ilerlemesi ve progresif bir seyir izlemesi temel özellikleridir. Hastalığın ilk belirtileri ise yürütücü işlev bozukluğu, dil kaybı (afazi), bellek bozukluğu, görsel-mekânsal işlevlerde bozulma veya apraksi şeklinde ortaya çıkabilir. Bu belirtilerin hangi ağda başladığı, altta yatan nörodejeneratif sürecin anlaşılmasına yardımcı olur.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Erken dönemde demans saat çizim testiyle fark edilebilir!</strong></p>

<p>Nöropsikolojik incelemelerin temel olarak yürütücü işlevler şebekesi (prefrontal korteks), dil şebekesi, bellek şebekesi (limbik sistem), ‘Ne?’ şebekesi (nesne ve yüz tanıma), ‘Nerede?’ şebekesi (uzamsal algı) gibi beş bilişsel ağı değerlendirdiğine işaret eden Dr. İnci Birincioğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Frontal lob işlevlerinin değerlendirilmesinde dikkat, çalışma belleği, sözel akıcılık, inhibisyon, bilişsel esneklik ve soyutlama becerileri incelenir. Sözel akıcılık testleri erken tanıda önemli bilgiler sunar. Kategori akıcılığının (örneğin hayvan isimleri) harf akıcılığına göre daha fazla bozulması Alzheimer hastalığını düşündürebilir. Buna karşılık kural sürdürme güçlükleri, perseverasyon ve disinhibisyon daha çok frontal sistem bozukluklarında görülür. Soyutlama becerisindeki hafif bozulmalar da hafif bilişsel bozukluğun erken göstergelerinden biridir.</p>

<p>Saat çizim testi hem kolay uygulanabilir olması hem de çok sayıda bilişsel işlev hakkında bilgi vermesi nedeniyle önemli bir tarama aracıdır. Planlama, zaman kavramı, soyutlama ve yürütücü işlevlerdeki bozulmalar saat çiziminde erken dönemde fark edilebilir. Bazı hastalarda mini-mental test puanları normal sınırlarda olmasına rağmen saat çizimindeki bozukluklar dikkat çekici olabilir.”</p>

<p><strong>İpuçları verilse bile hatırlanamayan bilgiler, Alzheimer’ın erken habercisi olabilir!</strong></p>

<p>Dil işlevlerinin adlandırma, anlama, konuşma üretimi, tekrarlama, okuma ve yazma becerilerini içerdiğini hatırlatan Dr. İnci Birincioğlu, “Dil değerlendirmesinde en sık kullanılan araçlardan biri Boston Adlandırma Testi’dir. Adlandırma güçlüğü (anomi), ilerleyici afazi tiplerinde ortak görülen önemli bir belirtidir.” dedi.</p>

<p>Hangi dil işlevlerinin korunduğu veya bozulduğunun, hastalığın nöroanatomik yerleşimi hakkında önemli bilgiler verdiğini dile getiren Dr. Birincioğlu, “Bellek değerlendirmesinde ise sözel ve görsel bellek testleri kullanılır. Sözel bellek testlerinde bireye belirli sayıda kelime öğretilir ve kısa süre sonra bunları hatırlaması istenir. Burada yalnızca öğrenme düzeyi değil, bilginin uzun süreli belleğe kaydedilip kaydedilemediği de değerlendirilir. İpucuyla hatırlanabilen unutkanlıklar dikkat sorunlarına bağlı olabilirken, ipuçlarına rağmen hatırlanamayan bilgiler hipokampal kayıt bozukluğunu düşündürür. Bu durum Alzheimer hastalığının erken evrelerinde sık görülür.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Demans, yüzleri tanıyamama ve mekânsal algı bozukluklarıyla da kendini gösterebilir!</strong></p>

<p>‘Ne?’ Şebekesi sisteminin nesne ve yüz tanımayı sağladığına değinen Dr. İnci Birincioğlu, “Yüz tanıma testleri ve nesne tanıma değerlendirmeleri kullanılarak kişinin görsel bilgiyi anlamlandırma kapasitesi ölçülür. Bu alandaki bozukluklar agnozi olarak adlandırılır ve özellikle posterior kortikal bölgelerin etkilenmesiyle ortaya çıkabilir.” dedi.</p>

<p>‘Nerede?’ Şebekesinin ise uzamsal algı ve görsel-mekânsal organizasyon becerilerini yöneten ağ olduğuna işaret eden Dr. Birincioğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Çizgi yönü belirleme testleri, şekil kopyalama görevleri ve yapılandırma testleri kullanılarak kişinin kendi bedeni ile dış dünya arasındaki mekânsal ilişkiyi kurabilme becerisi değerlendirilir. Bu sistemdeki bozukluklar ihmal sendromu, Balint sendromu veya Gerstmann sendromu gibi klinik tablolarla ilişkili olabilir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 11 Jun 2026 16:23:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/06/demansta-apossaat-cizim-testi-bazi-hastalarda-bozulmalari-yakalayabiliyor-1781184184.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı beslenme, öğrenilen bir beceri!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/saglikli-beslenme-ogrenilen-bir-beceri-8456</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/saglikli-beslenme-ogrenilen-bir-beceri-8456</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, 6 Haziran Dünya Diyetisyenler Günü kapsamında, öğrenilen bir davranış olan sağlıklı beslenmede diyetisyenlerin rolü hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Beslenme, doğuştan kusursuz şekilde bildiğimiz bir davranış değil!</strong></p>

<p>Beslenmenin yalnızca açlığı gidermekten ibaret olmadığını aktaran Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Gün içerisinde yaptığımız besin seçimleri; fiziksel sağlığımızı, enerji düzeyimizi, ruh halimizi ve yaşam kalitemizi etkiler. Bu nedenle beslenme, doğuştan kusursuz şekilde bildiğimiz bir davranış değil; zamanla öğrenilen ve geliştirilen bir beceridir.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı beslenmenin neyi yediğimiz kadar neden yediğimizi, açlık ve tokluk sinyallerimizi ne kadar tanıdığımızı ve günlük yaşamda nasıl seçimler yaptığımızı da kapsadığını ifade eden İspiroğlu, “Günümüzde insanlar beslenme konusunda çok fazla bilgiye maruz kalıyor, ancak bu bilgilerin hepsi bilimsel doğruluk taşımıyor. Sosyal medya, reklamlar ve kulaktan dolma öneriler zaman zaman bireylerin kendi ihtiyaçlarından uzaklaşmasına neden olabiliyor. Oysa araştırmalar beslenme okuryazarlığı arttıkça beslenme bilgisinin, diyet kalitesinin ve yaşam kalitesinin de arttığını gösteriyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmede önemli olan yalnızca bilgiye ulaşmak değil, doğru bilgiyi ayırt edebilmektir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sağlıklı beslenmede başarı mükemmel diyet listesinde değil, yaşama yerleştirilebilen alışkanlıklarda!</strong></p>

<p>Sağlıklı beslenmenin yalnızca neyin doğru olduğunu bilmekten ibaret olmadığını da vurgulayan Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bilginin günlük yaşamda uygulanabilir alışkanlıklara dönüşmesi gerekir. Çünkü insanlar çoğu zaman ne yapmaları gerektiğini bilir; zor olan bunu sürdürülebilir hale getirmektir.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı beslenmede başarıyı belirleyen unsurun mükemmel bir diyet listesi olmadığını, kişinin yaşamına yerleştirebildiği alışkanlıklar olduğunu ve kalıcı değişimin de tam olarak burada başladığını kaydeden İspiroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Toplumda beslenme farkındalığının geçmiş yıllara göre arttığını söyleyebiliriz ancak beslenme okuryazarlığı açısından hâlâ geliştirilmesi gereken önemli alanlar bulunuyor. Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Araştırması’nın 2018 yılı sonuçlarına göre toplumun yaklaşık yüzde 69’u yetersiz veya sorunlu-sınırlı sağlık okuryazarlığı düzeyinde. Beslenme okuryazarlığı da sağlık okuryazarlığının önemli bir parçası olduğundan, bu sonuç bireylerin beslenme ile ilgili bilgileri değerlendirme ve doğru karar verme süreçlerinde zorluk yaşayabildiğini düşündürüyor. Ayrıca Türkiye’de üniversite öğrencileri üzerinde yapılan 2023 tarihli bir çalışmada, beslenme okuryazarlığı düzeyi arttıkça sağlıklı beslenme davranışlarının ve beslenme bilgi düzeyinin de arttığı gösterilmiştir. Bu nedenle günümüzde temel ihtiyaç yalnızca bilgiye ulaşmak değil, ulaşılan bilginin doğruluğunu değerlendirebilmek ve günlük yaşama aktarabilmektir.”</p>

<p><strong>Her birey için tek bir ‘doğru beslenme modeli’ yok!</strong></p>

<p>“Her birey için tek bir ‘doğru beslenme modeli’ yoktur” diyen Hülya Yiğit İspiroğlu, “Çünkü beslenme yalnızca biyolojik bir ihtiyaç değil, aynı zamanda psikolojik, sosyal, kültürel ve çevresel etkenlerden etkilenen bir davranış.” dedi. </p>

<p>İnsanların sağlık durumları, yaşam koşulları, ekonomik imkanları, çalışma düzenleri, beslenme alışkanlıkları, inançları ve besinlerle kurdukları ilişkilerin birbirinden farklı olduğuna işaret eden İspiroğlu, “Bu nedenle bir kişi için sürdürülebilir ve sağlıklı olan bir beslenme modeli, başka bir kişi için uygulanabilir olmayabilir. Beslenmede önemli olan belirli bir kalıba uymak değil, bireyin ihtiyaçlarına, yaşam tarzına ve sağlık hedeflerine uygun, sürdürülebilir bir denge oluşturabilmektir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Diyetisyenin asıl görevi sağlıklı seçimleri yaşamın doğal bir parçası haline getirmek!</strong></p>

<p>Diyetisyenlerin yalnızca ne yenilip ne yenilmeyeceğini söyleyen kişiler olmadığına dikkat çeken Hülya Yiğit İspiroğlu, “Diyetisyenin asıl görevi bireyin beslenme davranışını anlamak ve sağlıklı seçimleri günlük yaşamın doğal bir parçası haline getirmesine yardımcı olmaktır.” dedi.</p>

<p>Bazen porsiyon kontrolünü, bazen besin etiketlerini okumayı, bazen de açlık ve tokluk sinyallerini fark etmeyi öğrettiklerini ifade eden İspiroğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Kısacası kişiye yalnızca bir liste değil, sürdürülebilir bir yol haritası sunulur. Çoğu kişi beslenmeyi birkaç haftalık bir proje gibi görür. Oysa sağlıklı beslenme kısa süreli bir uygulama değil, uzun vadeli bir davranış değişikliğidir. İnternette bulunan birçok diyet planı bireyin yaşam koşullarını, sağlık durumunu ve alışkanlıklarını dikkate almaz. Bu nedenle başlangıçta hızlı sonuç alınsa bile sürdürülebilir olmadığı için kişi çoğu zaman eski alışkanlıklarına geri döner. Sorun genellikle irade eksikliği değil, kişinin yaşamına uygun olmayan yöntemlerdir.”</p>

<p><strong>Diyetisyenler; bireylerin uygun kararlar almasına rehberlik eden sağlık profesyonelleri!</strong></p>

<p>Diyetisyen desteğinin yalnızca kilo vermek isteyen bireyler için olmadığının altını çizen Hülya Yiğit İspiroğlu, “Diyabetten kalp-damar hastalıklarına, sindirim sistemi hastalıklarından yeme bozukluklarına kadar pek çok durumda beslenme tedavisi sürecin önemli bir parçasıdır.” Dedi.</p>

<p>Bunun yanında herhangi bir hastalığı olmayan bireylerde de sağlığın korunması, yaşam kalitesinin artırılması ve doğru beslenme alışkanlıklarının kazandırılması için diyetisyen desteğinin önemli bir rol oynadığına vurgu yapan İspiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Eskiden insanlar bilgiye ulaşmakta zorlanırken, bugün doğru bilgiyi ayırt etmekte zorlanıyor. Sosyal medya ve dijital platformlarda her gün yeni bir beslenme önerisi, yasaklı besin listesi veya hızlı sonuç vaat eden yöntemlerle karşılaşıyoruz. Bu nedenle günümüzde diyetisyenlerin rolü yalnızca beslenme planı hazırlamanın ötesine geçmiş durumdadır. Diyetisyenler; bilimsel kanıtları günlük yaşama uyarlayan, bilgi kirliliğini azaltan ve bireylerin sağlık durumlarına uygun kararlar almasına rehberlik eden sağlık profesyonelleridir. Özellikle obezite, diyabet, depresyon ve yeme bozuklukları gibi beslenmenin doğrudan etkili olduğu alanlarda, doğru bilginin güvenilir kaynaklardan aktarılması her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 23:32:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/06/saglikli-beslenme-ogrenilen-bir-beceri-1780691548.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Memorial’dan Sağlığın Geleceğine Sürdürülebilir Katkı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/memorialdan-sagligin-gelecegine-surdurulebilir-katki-8452</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/memorialdan-sagligin-gelecegine-surdurulebilir-katki-8452</guid>
                <description><![CDATA[Sürdürülebilirliği yalnızca çevresel bir sorumluluk olarak değil; medikal mükemmeliyet, hasta deneyimi, teknoloji, bilimsel üretim, insan odaklı kurum kültürü ve toplumsal faydayı kapsayan bütüncül bir sağlık yaklaşımı olarak ele alan Memorial Sağlık Grubu, 2025 Sürdürülebilirlik Raporu’nu yayımladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>GRI Standartları doğrultusunda hazırlanan rapor; Memorial’ın 2025 yılı boyunca sağlıkta sürdürülebilir büyüme, çevresel etki yönetimi, dijitalleşme, klinik araştırmalar, çalışan deneyimi, toplumsal fayda ve uluslararası sağlık hizmetleri alanlarında yarattığı değeri kapsamlı biçimde ortaya koyuyor.</p>

<p>Memorial, raporda sürdürülebilirliği sağlık hizmetinin tamamlayıcı bir unsuru değil; daha güvenli, daha erişilebilir, daha nitelikli ve geleceğe hazır sağlık hizmeti sunmanın temel bileşeni olarak konumlandırıyor.</p>

<p><strong>Sağlıkta büyüme, yalnızca kapasite artışı değil; daha fazla hayata erişim</strong></p>

<p>2025 yılı, Memorial Sağlık Grubu için büyüme vizyonunun güçlü yatırımlarla hayata geçtiği önemli bir dönem oldu. Grup; Bodrum ve Göztepe’de açtığı yeni nesil hastaneler ve Romanya’da hizmete aldığı Memorial City Gate Kliniği ile sağlık hizmet ağını genişletti.</p>

<p>Memorial Bodrum Hastanesi bölgenin sağlık altyapısına stratejik katkı sunarken, Memorial Göztepe Hastanesi ileri teknoloji altyapısı, multidisipliner yapısı ve yüksek kapasitesiyle grubun sağlıkta ulaştığı yeni seviyeyi temsil eden yatırımlardan biri oldu.</p>

<p>Memorial, bu yatırımları yalnızca fiziksel büyüme olarak değil; daha fazla insana, doğru zamanda, doğru tedaviye ve yüksek standartlı sağlık hizmetine erişim sağlama sorumluluğunun bir parçası olarak ele alıyor.</p>

<p><strong>“Yeni nesil sağlık merkezleri kurma kararlılığımızın güçlü bir yansıması”</strong></p>

<p>Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Memorial Sağlık Grubu CEO’su Bora Uludüz, şunları söyledi:</p>

<p>“2025 yılı, Memorial Sağlık Grubu’nun stratejik büyüme vizyonunu önemli yatırımlarla sahaya yansıttığı ve sağlıkta etki alanını belirgin şekilde genişlettiği bir yıl oldu. Sağlıkta sürdürülebilir büyümenin; doğru lokasyonlarda, doğru ihtiyaçlara, doğru altyapı ve kalite standartlarıyla cevap verebilmek anlamına geldiğine inanıyoruz.</p>

<p>Bu anlayışla biri Bodrum’da, diğeri İstanbul’da olmak üzere iki büyük yatırımı hayata geçirerek hizmet ağımızı genişlettik, sağlık hizmetlerine erişimi artırdık ve ileri tıp teknolojileriyle donatılmış yeni merkezlerimizi sağlık ekosistemine kazandırdık. Memorial Bodrum Hastanemizle bölgenin sağlık altyapısına stratejik katkı sunarken, Memorial Göztepe Hastanemizle ülkemizin sağlıkta kalite, verimlilik ve sürdürülebilirlik hedeflerine de güçlü bir ivme kazandırdık.</p>

<p>Bu yatırımlar bizim için yalnızca fiziksel kapasite artışı anlamına gelmiyor. Aynı zamanda hasta güvenliğini, klinik mükemmeliyeti, dijitalleşmeyi, sürdürülebilir altyapıyı ve nitelikli insan kaynağını bir araya getiren yeni nesil sağlık merkezleri kurma kararlılığımızın güçlü bir yansımasını oluşturuyor.</p>

<p>Önümüzdeki dönemde de sağlıkta sürdürülebilir büyüme vizyonumuz doğrultusunda; insanı merkeze alan, teknolojiyle güçlenen, bilim üreten ve toplum için uzun vadeli değer oluşturan bir sağlık modeli geliştirmeye devam edeceğiz.”</p>

<p><strong>Çevresel sürdürülebilirlikte ölçülebilir hedefler</strong></p>

<p>Memorial Sağlık Grubu, çevresel sürdürülebilirlik çalışmalarını daha sistematik, ölçülebilir ve hedef odaklı bir yapıya taşıyor. Enerji verimliliği, su yönetimi, atık yönetimi ve emisyon azaltımı alanlarında yürütülen çalışmalarla çevre dostu hastane yaklaşımı tüm operasyonlara entegre ediliyor.</p>

<p>2025 yılında yapılan iyileştirmelerle metrekare başına düşen karbon ayak izinde %4,2 oranında iyileşme sağlandı. İlk kez gerçekleştirilen su ayak izi analiziyle su yönetiminde verimlilik odağını güçlendiren Memorial, 2027 yılına kadar metrekare başına karbon ayak izini %10 azaltmayı hedefliyor.</p>

<p><strong>Teknoloji, veri ve bilimle geleceğin tıbbına katkı</strong></p>

<p>Memorial Sağlık Grubu, teknolojiyi sağlık hizmetinin ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırıyor. Yapay zekâ, veri analitiği, dijital sağlık çözümleri ve uzaktan sağlık uygulamaları; tanıdan tedaviye tüm süreçlerde daha hızlı, etkin ve erişilebilir bir hizmet modeli oluşturmanın temel unsurları arasında yer alıyor.</p>

<p>Klinik araştırma merkezi altyapısına yapılan yatırımlar ise Memorial’ın yalnızca sağlık hizmeti sunan değil, aynı zamanda bilim üreten, yeni tedavi yöntemlerinin gelişimine katkı sağlayan ve geleceğin tıbbını destekleyen bir sağlık grubu olma hedefini güçlendiriyor.</p>

<p>Memorial Talks platformu kapsamında gerçekleştirilen akademik buluşmalar ve bilgi paylaşımı çalışmaları da sağlık alanındaki bilimsel birikimin yeni nesillere aktarılmasına katkı sağlıyor.</p>

<p><strong>Uluslararası sağlık hizmetlerinde güçlü konum</strong></p>

<p>Memorial, Türkiye’deki hastaneleri, Romanya’daki sağlık yatırımları ve yurt dışı ofisleriyle uluslararası sağlık hizmetleri alanındaki güçlü konumunu sürdürüyor.</p>

<p>2025 yılında Romanya’da hizmete açılan Memorial City Gate Kliniği; modern altyapısı, uzman kadrosu ve çok branşlı yapısıyla Memorial’ın uluslararası ölçekte erişilebilir ve yüksek standartlı sağlık hizmeti sunma vizyonunun önemli bir parçası oldu.</p>

<p>Memorial Sağlık Grubu, bugün 190’dan fazla ülkeden gelen 50 binin üzerinde uluslararası hastaya hizmet sunarken; onkoloji, hematoloji, organ nakli, genel cerrahi, gastroenteroloji ve ortopedi gibi yüksek uzmanlık gerektiren alanlarda uluslararası ölçekte güçlü bir konumlanma sergiliyor.</p>

<p><strong>İnsan odaklı kurum kültürü ve toplumsal fayda</strong></p>

<p>Memorial, sürdürülebilir sağlık hizmetinin güçlü bir insan kaynağı, kapsayıcı kurum kültürü ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla mümkün olduğuna inanıyor.</p>

<p>8 bini aşkın çalışanıyla kapsayıcılığı, fırsat eşitliğini, çalışan gelişimini ve iş sağlığı güvenliğini destekleyen Memorial; kadınların güçlenmesini merkeze alan projeleriyle de toplumsal fayda alanındaki etkisini büyütüyor.</p>

<p>“Kadınlar Omuz Omuza” projesinin yanı sıra “Sağlığa Kulaç At” ve “Pembe Yürüyüş” gibi sosyal sorumluluk projeleriyle aktif yaşam, koruyucu sağlık, erken teşhis ve sağlıklı yaşam farkındalığının toplumun daha geniş kesimlerine ulaşması hedefleniyor.</p>

<p><strong>Sağlıkta öncü uygulamalarla güçlenen sürdürülebilirlik yaklaşımı</strong></p>

<p>Memorial Sağlık Grubu, sağlık sektöründeki öncü konumunu yatırımlarının yanı sıra tıbbi başarıları, ileri teknoloji altyapısı ve uluslararası standartlardaki uygulamalarıyla da sürdürüyor.</p>

<p>Türkiye’de JCI akreditasyonu alan ilk hastane olan Memorial Şişli Hastanesi ile başlayan kalite yolculuğu; robotik cerrahi, organ nakli, tüp bebek, ileri tanı teknolojileri ve sürdürülebilir hastane uygulamaları alanlarındaki öncü çalışmalarla devam ediyor.</p>

<p>Memorial Sağlık Grubu’nun 2025 Sürdürülebilirlik Raporu’na kurumun web sitesi üzerinden erişilebiliyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>GRI Standartları doğrultusunda hazırlanan rapor; Memorial’ın 2025 yılı boyunca sağlıkta sürdürülebilir büyüme, çevresel etki yönetimi, dijitalleşme, klinik araştırmalar, çalışan deneyimi, toplumsal fayda ve uluslararası sağlık hizmetleri alanlarında yarattığı değeri kapsamlı biçimde ortaya koyuyor.</p>

<p>Memorial, raporda sürdürülebilirliği sağlık hizmetinin tamamlayıcı bir unsuru değil; daha güvenli, daha erişilebilir, daha nitelikli ve geleceğe hazır sağlık hizmeti sunmanın temel bileşeni olarak konumlandırıyor.</p>

<p><strong>Sağlıkta büyüme, yalnızca kapasite artışı değil; daha fazla hayata erişim</strong></p>

<p>2025 yılı, Memorial Sağlık Grubu için büyüme vizyonunun güçlü yatırımlarla hayata geçtiği önemli bir dönem oldu. Grup; Bodrum ve Göztepe’de açtığı yeni nesil hastaneler ve Romanya’da hizmete aldığı Memorial City Gate Kliniği ile sağlık hizmet ağını genişletti.</p>

<p>Memorial Bodrum Hastanesi bölgenin sağlık altyapısına stratejik katkı sunarken, Memorial Göztepe Hastanesi ileri teknoloji altyapısı, multidisipliner yapısı ve yüksek kapasitesiyle grubun sağlıkta ulaştığı yeni seviyeyi temsil eden yatırımlardan biri oldu.</p>

<p>Memorial, bu yatırımları yalnızca fiziksel büyüme olarak değil; daha fazla insana, doğru zamanda, doğru tedaviye ve yüksek standartlı sağlık hizmetine erişim sağlama sorumluluğunun bir parçası olarak ele alıyor.</p>

<p><strong>“Yeni nesil sağlık merkezleri kurma kararlılığımızın güçlü bir yansıması”</strong></p>

<p>Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Memorial Sağlık Grubu CEO’su Bora Uludüz, şunları söyledi:</p>

<p>“2025 yılı, Memorial Sağlık Grubu’nun stratejik büyüme vizyonunu önemli yatırımlarla sahaya yansıttığı ve sağlıkta etki alanını belirgin şekilde genişlettiği bir yıl oldu. Sağlıkta sürdürülebilir büyümenin; doğru lokasyonlarda, doğru ihtiyaçlara, doğru altyapı ve kalite standartlarıyla cevap verebilmek anlamına geldiğine inanıyoruz.</p>

<p>Bu anlayışla biri Bodrum’da, diğeri İstanbul’da olmak üzere iki büyük yatırımı hayata geçirerek hizmet ağımızı genişlettik, sağlık hizmetlerine erişimi artırdık ve ileri tıp teknolojileriyle donatılmış yeni merkezlerimizi sağlık ekosistemine kazandırdık. Memorial Bodrum Hastanemizle bölgenin sağlık altyapısına stratejik katkı sunarken, Memorial Göztepe Hastanemizle ülkemizin sağlıkta kalite, verimlilik ve sürdürülebilirlik hedeflerine de güçlü bir ivme kazandırdık.</p>

<p>Bu yatırımlar bizim için yalnızca fiziksel kapasite artışı anlamına gelmiyor. Aynı zamanda hasta güvenliğini, klinik mükemmeliyeti, dijitalleşmeyi, sürdürülebilir altyapıyı ve nitelikli insan kaynağını bir araya getiren yeni nesil sağlık merkezleri kurma kararlılığımızın güçlü bir yansımasını oluşturuyor.</p>

<p>Önümüzdeki dönemde de sağlıkta sürdürülebilir büyüme vizyonumuz doğrultusunda; insanı merkeze alan, teknolojiyle güçlenen, bilim üreten ve toplum için uzun vadeli değer oluşturan bir sağlık modeli geliştirmeye devam edeceğiz.”</p>

<p><strong>Çevresel sürdürülebilirlikte ölçülebilir hedefler</strong></p>

<p>Memorial Sağlık Grubu, çevresel sürdürülebilirlik çalışmalarını daha sistematik, ölçülebilir ve hedef odaklı bir yapıya taşıyor. Enerji verimliliği, su yönetimi, atık yönetimi ve emisyon azaltımı alanlarında yürütülen çalışmalarla çevre dostu hastane yaklaşımı tüm operasyonlara entegre ediliyor.</p>

<p>2025 yılında yapılan iyileştirmelerle metrekare başına düşen karbon ayak izinde %4,2 oranında iyileşme sağlandı. İlk kez gerçekleştirilen su ayak izi analiziyle su yönetiminde verimlilik odağını güçlendiren Memorial, 2027 yılına kadar metrekare başına karbon ayak izini %10 azaltmayı hedefliyor.</p>

<p><strong>Teknoloji, veri ve bilimle geleceğin tıbbına katkı</strong></p>

<p>Memorial Sağlık Grubu, teknolojiyi sağlık hizmetinin ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırıyor. Yapay zekâ, veri analitiği, dijital sağlık çözümleri ve uzaktan sağlık uygulamaları; tanıdan tedaviye tüm süreçlerde daha hızlı, etkin ve erişilebilir bir hizmet modeli oluşturmanın temel unsurları arasında yer alıyor.</p>

<p>Klinik araştırma merkezi altyapısına yapılan yatırımlar ise Memorial’ın yalnızca sağlık hizmeti sunan değil, aynı zamanda bilim üreten, yeni tedavi yöntemlerinin gelişimine katkı sağlayan ve geleceğin tıbbını destekleyen bir sağlık grubu olma hedefini güçlendiriyor.</p>

<p>Memorial Talks platformu kapsamında gerçekleştirilen akademik buluşmalar ve bilgi paylaşımı çalışmaları da sağlık alanındaki bilimsel birikimin yeni nesillere aktarılmasına katkı sağlıyor.</p>

<p><strong>Uluslararası sağlık hizmetlerinde güçlü konum</strong></p>

<p>Memorial, Türkiye’deki hastaneleri, Romanya’daki sağlık yatırımları ve yurt dışı ofisleriyle uluslararası sağlık hizmetleri alanındaki güçlü konumunu sürdürüyor.</p>

<p>2025 yılında Romanya’da hizmete açılan Memorial City Gate Kliniği; modern altyapısı, uzman kadrosu ve çok branşlı yapısıyla Memorial’ın uluslararası ölçekte erişilebilir ve yüksek standartlı sağlık hizmeti sunma vizyonunun önemli bir parçası oldu.</p>

<p>Memorial Sağlık Grubu, bugün 190’dan fazla ülkeden gelen 50 binin üzerinde uluslararası hastaya hizmet sunarken; onkoloji, hematoloji, organ nakli, genel cerrahi, gastroenteroloji ve ortopedi gibi yüksek uzmanlık gerektiren alanlarda uluslararası ölçekte güçlü bir konumlanma sergiliyor.</p>

<p><strong>İnsan odaklı kurum kültürü ve toplumsal fayda</strong></p>

<p>Memorial, sürdürülebilir sağlık hizmetinin güçlü bir insan kaynağı, kapsayıcı kurum kültürü ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla mümkün olduğuna inanıyor.</p>

<p>8 bini aşkın çalışanıyla kapsayıcılığı, fırsat eşitliğini, çalışan gelişimini ve iş sağlığı güvenliğini destekleyen Memorial; kadınların güçlenmesini merkeze alan projeleriyle de toplumsal fayda alanındaki etkisini büyütüyor.</p>

<p>“Kadınlar Omuz Omuza” projesinin yanı sıra “Sağlığa Kulaç At” ve “Pembe Yürüyüş” gibi sosyal sorumluluk projeleriyle aktif yaşam, koruyucu sağlık, erken teşhis ve sağlıklı yaşam farkındalığının toplumun daha geniş kesimlerine ulaşması hedefleniyor.</p>

<p><strong>Sağlıkta öncü uygulamalarla güçlenen sürdürülebilirlik yaklaşımı</strong></p>

<p>Memorial Sağlık Grubu, sağlık sektöründeki öncü konumunu yatırımlarının yanı sıra tıbbi başarıları, ileri teknoloji altyapısı ve uluslararası standartlardaki uygulamalarıyla da sürdürüyor.</p>

<p>Türkiye’de JCI akreditasyonu alan ilk hastane olan Memorial Şişli Hastanesi ile başlayan kalite yolculuğu; robotik cerrahi, organ nakli, tüp bebek, ileri tanı teknolojileri ve sürdürülebilir hastane uygulamaları alanlarındaki öncü çalışmalarla devam ediyor.</p>

<p>Memorial Sağlık Grubu’nun 2025 Sürdürülebilirlik Raporu’na kurumun web sitesi üzerinden erişilebiliyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 23:31:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/06/memorialdan-sagligin-gelecegine-surdurulebilir-katki-1780691486.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ağız içindeki değişiklikler konuşmayı etkileyebiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/agiz-icindeki-degisiklikler-konusmayi-etkileyebiliyor-8433</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/agiz-icindeki-degisiklikler-konusmayi-etkileyebiliyor-8433</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Protetik Diş Tedavisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, protez uygulamalarının konuşma fonksiyonu, ağız yapısına uyumu ve protezlerin altında gıda birikimi hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Dişlerdeki değişiklikler konuşmayı etkileyebiliyor!</strong></p>

<p>Konuşurken dil, dudaklar ve dişler başta olmak üzere ağız içindeki birçok yapıyı kullandığımızı ifade eden&nbsp;Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Bu yapılardan herhangi birindeki şekil bozukluğu veya eksiklik, konuşmayı etkileyebilir. Dolayısıyla dişlerin çekilmesi de konuşmayı bozabilir.” dedi.</p>

<p>Özellikle diş çekimi sonrası damak protezi kullanan hastalarda konuşma değişiklikleri görülebileceğini aktaran Prof. Dr. Bellaz, “Ancak genellikle birkaç aylık alışma sürecinin ardından konuşma yeniden düzelir. Hasta, dişsizliğe alıştıktan sonra yeni dişler yapıldığında konuşma tekrar kısa süreli olarak etkilenebilir. Bunun nedeni, ağız içindeki yeni yapıya uyum sağlama sürecidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Protez yapılırken dişlerin boyu ve konumu konusunda hassas davranılmalı! &nbsp;</strong></p>

<p>Dişlerin ağız içinde bulunması gereken belirli bir konum olduğunu hatırlatan Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, şunları söyledi:</p>

<p>“Bu, takıp çıkarılabilen bir protez, sabit köprü veya implant üstü protez olabilir. Eğer dişler olması gereken yerden daha içeride ya da daha dışarıda konumlandırılırsa, doğuştan sahip olduğumuz konuşma mekanizması olumsuz etkilenebilir. Çünkü dilin temas etmesi gereken belirli noktalar vardır. Dişler çok geride olursa dil dişlere takılabilir; çok ileride olursa ise hava kaçakları meydana gelebilir.</p>

<p>Bu nedenle protez yapılırken dişlerin hem boyu hem de konumu konusunda son derece hassas davranılması gerekir. Hareketli ya da sabit protezlerde bu kurallara dikkat edilmediğinde konuşma bozulabilir. Ancak planlama ve uygulama doğru yapıldığında protezler konuşma açısından herhangi bir sorun yaratmaz.”</p>

<p><strong>Protezin uyumu ne kadar iyi olursa olsun, gıda birikimi oluşabilir!</strong></p>

<p>Gerek hareketli protezlerde gerekse sabit köprülerde, protezin altına gıda kaçmasıyla ilgili çeşitli durumlar söz konusu olabileceğine de işaret eden Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Burada temel amaç ağız dokularının korunmasıdır.” dedi.</p>

<p>Damak protezi kullanan kişilerde zamanla çene kemiğinde erime meydana gelebileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Bellaz, “Normalde alt çenenin yüksekliği yaklaşık 4-5 santimetreyken, dişlerin çekilmesinden sonra kemik erimesine bağlı olarak bu yükseklik 2-2,5 santimetreye kadar düşebilir. Biz protezlerle bu kaybı telafi etmeye çalışsak da protezin uyumu ne kadar iyi olursa olsun, bazı durumlarda kenarlarda az miktarda gıda birikimi oluşabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Protezin ağız dokularına uyumu ne kadar iyi olursa, altında gıda birikimi de o kadar azalır!&nbsp;</strong></p>

<p>Protezin dokularla ve kaslarla uyumunun ne kadar iyi sağlanırsa gıda birikiminin de o kadar azalacağını kaydeden Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz , “Ayrıca tutuculuğu yeterli olmayan protezlerde kullanılan protez yapıştırıcıları da protezin altında gıda birikmesini azaltmaya yardımcı olabilir. Bu ürünler toz veya krem formunda bulunabilir.” dedi.</p>

<p>Buradaki temel faktörün, protezin doğru şekilde yapılması ve ağız dokularına iyi uyum sağlaması olduğunun altını çizen Prof. Dr. Bellaz, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Sabit köprülerde de benzer durumlar yaşanabilir. Eksik dişlerin yerine yapılan köprülerde, özellikle diş eti çekilmesine bağlı olarak bazı bölgelerde gıda birikimi görülebilir. Ancak burada söz konusu olan genellikle yoğun bir birikim değil, küçük kalıntılardır. Bu nedenle düzenli diş fırçalama, arayüz fırçası kullanımı ve ağız hijyenine dikkat edilmesi büyük önem taşır.</p>

<p>Diş eti çekilmesi meydana geldiğinde, kaybedilen dokuları tamamen geri getirmek her zaman mümkün olmayabilir. Diş çekildiğinde yalnızca diş değil, aynı zamanda onu çevreleyen kemik dokusu da kaybedilir. Bu durum zamanla bazı boşlukların oluşmasına ve gıda birikimine zemin hazırlayabilir.</p>

<p>Biz protezleri planlarken bu boşlukları azaltmak amacıyla bazı düzenlemeler yapıyoruz. Ancak her tedavinin belirli sınırları vardır. Mükemmel sonuç her zaman mümkün olmasa da amaç, hastaya fonksiyonel, estetik ve hijyen açısından en iyi sonucu sunmaktır.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Jun 2026 18:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/06/agiz-icindeki-degisiklikler-konusmayi-etkileyebiliyor-1780501932.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklar değerleri gözlem ve deneyim yoluyla öğreniyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklar-degerleri-gozlem-ve-deneyim-yoluyla-ogreniyor-8419</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklar-degerleri-gozlem-ve-deneyim-yoluyla-ogreniyor-8419</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, bayramlarda çocuklara kültürel değerlerin, sosyal becerilerin ve aidiyet duygusunun nasıl aktarıldığı hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Bayramlar, değerlerin somutlaştığı sosyal alanlar!</strong></p>

<p>Bayramların, bireyleri ortak değerler etrafında bir araya getirerek toplumsal bağları güçlendiren ve kültürel mirasın nesilden nesile aktarılmasına katkı sağlayan özel zamanlar olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Çocuk gelişimi açısından değerlendirildiğinde, çocuklar özellikle erken yaşlarda gözlem ve model alma yoluyla öğrenirler. Bu noktada bayramlar; sevgi, saygı, empati, paylaşma, dayanışma ve yardımlaşma temelli ilişkilerin somut hale geldiği önemli sosyal alanlardır.” dedi.</p>

<p>Bayram öncesinde yapılan hazırlıklara değinen Aytop, “Aile bireylerinin bayramlaşması, çocukların büyüklerinin elini öpüp bayram harçlığı alması, ailece yapılan kahvaltılar ve akraba ziyaretleri; çocuğun kendisini ailesine ve kültürüne ait hissetmesini destekleyen önemli sosyal yaşantılar arasında yer alır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Gelenekler bireylere kimlik ve aidiyet duygusu kazandırıyor! </strong></p>

<p>Geleneklerin çocukluk döneminde öğrenilmesinin önemli olduğunu aktaran Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Gelenek, bir toplumda kuşaktan kuşağa aktarılan değerler, alışkanlıklar ve davranış kalıpları bütünüdür. Gelenekler bireylere kimlik ve aidiyet duygusu kazandırır, toplumsal düzenin sürdürülmesine katkı sağlar.” dedi.</p>

<p>Çocukluk döneminin, kimlik gelişiminin ve sosyal öğrenmenin yoğun olduğu dönemlerden biri olduğunu hatırlatan Aytop, “Tekrarlayan aile ritüelleri ve kültürel uygulamalar; çocuğun yaşamı daha düzenli ve öngörülebilir algılamasına katkı sağlar. Bu öngörülebilirlik, çocuğun duygusal güvenlik geliştirmesini destekler. Ayrıca gelenekler; çocukların sevgi, saygı, empati, paylaşma, dayanışma ve iletişim gibi sosyal becerileri gözlem ve deneyim yoluyla içselleştirmesine katkı sağlar. Geleneklerin hiç ya da yetersiz aktarılması durumunda çocukta sosyal kimlik gelişimi ve duygusal güven gibi alanlarda sınırlılıklar görülebileceği dikkate alınmalıdır.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Çocuklar sosyal davranışları gözlem ve ilişkisel etkileşim yoluyla öğreniyor!</strong></p>

<p>Büyüklerle geçirilen zamanın, çocukların sosyal becerilerinin gelişiminde önemli bir rol oynadığına işaret eden Aytop, şöyle devam etti:</p>

<p>“Çocuklar sosyal davranışları gözlem ve ilişkisel etkileşim yoluyla öğrenirler. Bu süreçte ebeveynler ve aile büyükleri güçlü sosyal modeller olarak işlev görür. Çocuğun gelişim düzeyine uygun şekilde ev içi sorumluluklara katılması da önemlidir. Sofra hazırlığına yardım etme ve günlük rutinleri birlikte yürütme gibi deneyimler; sorumluluk bilincinin gelişmesini destekler. Aynı zamanda iş birliği yapma ve aidiyet geliştirme becerilerine katkı sağlar. Büyüklerle kurulan sağlıklı ilişkiler, iletişim becerilerinin gelişimini destekler. Yüz yüze etkileşimler kelime dağarcığını genişletir, kendini ifade etme becerisini güçlendirir ve sosyal iletişim kurallarının öğrenilmesine katkı sağlar.</p>

<p>Kuşaklararası etkileşimler empati ve duygu düzenleme açısından da önem taşır. Farklı yaş gruplarındaki bireylerin yaşam deneyimlerini gözlemlemek, çocuğun bakış açısı geliştirmesine yardımcı olur. Aile büyüklerinden dinlenen yaşam deneyimleri ve gelenekler çocuğun aidiyet duygusunu ve kimlik gelişimini destekler.”</p>

<p><strong>Bayramlar, doğrudan insan temasıyla kurulan etkileşimlerin öne çıktığı kıymetli zaman dilimleri!</strong></p>

<p>Dijitalleşmenin arttığı günümüzde, çocukların etkileşimlerinin giderek daha fazla ekranlar üzerinden gerçekleştiğini dile getiren Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu durum, yüz yüze etkileşimlerin azalmasına yol açabiliyor.” dedi.</p>

<p>Kuşaklararası temasın azalmasının sosyal bağların çeşitliliğini sınırlayabileceği uyarısını yapan Aytop, “Bu noktada bayramlar, doğrudan insan temasıyla kurulan etkileşimlerin öne çıktığı kıymetli zaman dilimlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Aile bireyleriyle fiziksel bir araya gelme, ziyaretleşme ve birlikte zaman geçirme; çocukların sosyal etkileşim repertuvarını zenginleştiren özel bir alan sunar. Bu deneyimlerin sınırlı kalması ise aidiyet hissi açısından bazı gelişimsel alanların daha zayıf deneyimlenmesine yol açabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Anlatımlar, çocuğun deneyimi anlamlandırmasına yardımcı olur ancak tek başına yeterli değil!</strong></p>

<p>Ebeveynlerin bayram kültürünü çocuklara aktarırken en etkili yaklaşımın, yaşantısal deneyimi merkeze alan bir tutum olduğunu vurgulayan Emine Akın Aytop, “Çocuklar değerleri ve kültürel ritüelleri çoğunlukla gözlem ve tekrar eden deneyimler yoluyla öğrenirler. Bu noktada bayramın; ziyaretleşme, bayramlaşma, paylaşma ve aile büyükleriyle bir araya gelme gibi boyutlarına çocuğun dahil edilmesi önem taşır.” dedi.</p>

<p>Anlatımın ise bu yaşantıyı anlamlandıran tamamlayıcı bir unsur olduğu bilgisini veren Aytop, “Ebeveynin bayramın anlamını açıklaması ve geleneklerin neden önemli olduğunu sade bir dille ifade etmesi, çocuğun deneyimi anlamlandırmasına yardımcı olur. Ancak tek başına anlatım genellikle sınırlı kalır. Aile içi bağlar açısından bayram deneyimleri, kaliteli ortak zaman geçirme ve yüz yüze etkileşim yoluyla ilişkisel yakınlığın güçlenmesine katkı sağlar. Birlikte geçirilen bu zamanlar, aile bireyleri arasında aidiyet hissinin pekişmesine olanak tanır.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Yüz yüze etkileşimin azalması, geleneksel değerlerin deneyim yoluyla öğrenilmesini sınırlandırabilir!</strong></p>

<p>Bayramların ‘tatile dönüşmesi’nin kültürel açıdan modern yaşamın getirdiği bir dönüşüm olarak ele alınabileceğini ifade eden Aytop, “Bu süreç, bir yandan bayramların geleneksel ritüellerinden uzaklaşma eğilimini beraberinde getirirken, diğer yandan aileyle bir araya gelme ve dinlenme ihtiyacına da karşılık verebilir.” dedi.</p>

<p>Kültürel açıdan en belirgin sınırlılığın, bayramın yalnızca bir tatil zamanına indirgenmesiyle birlikte yüz yüze etkileşim boyutunun zayıflaması olduğunu aktaran Aytop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Özellikle çocuklar açısından bu durum, geleneksel değerlerin deneyim yoluyla öğrenilmesini sınırlandırabilir. Bayram vesilesiyle çocuklara aktarılması gereken en önemli gelenekler, bayramlaşma, akraba ziyaretleri ve paylaşma kültürüdür. Çocuğun büyüklerle yüz yüze iletişim kurması; nezaket, saygı ve sosyal iletişim becerilerinin gelişmesine katkı sağlar. Paylaşma ve ikram kültürü ise çocukta cömertlik, empati ve sosyal karşılıklılık duygusunun gelişmesini destekler. Aile içi birlikte zaman geçirme ve ritüeller de çocuğun aidiyet duygusunu güçlendirir. Bu geleneklerin korunmasının temel nedeni, çocukların bu değerleri çoğunlukla yaşantı içinden öğreniyor olmasıdır. Bayramlar bu açıdan, kültürel değerlerin davranışa dönüştüğü doğal sosyal öğrenme alanlarından biridir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 28 May 2026 17:06:57 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/05/cocuklar-degerleri-gozlem-ve-deneyim-yoluyla-ogreniyor-1779977217.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şizofreni kontrol altına alınabilen bir hastalık!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/sizofreni-kontrol-altina-alinabilen-bir-hastalik-8402</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/sizofreni-kontrol-altina-alinabilen-bir-hastalik-8402</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, 24 Mayıs Dünya Şizofreni Günü kapsamında, şizofreninin belirtileri, nedenleri, tedavi yöntemleri, aile desteği ve toplumsal damgalanma hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Şizofreni, algı ve davranışları etkileyen bir beyin hastalığı!</strong></p>

<p>Şizofreninin, beynin işleyişini etkileyen ciddi bir psikiyatrik hastalık olarak tanımlandığını ifade eden&nbsp;Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Halk arasında çoğu zaman ‘akıl hastalığı’ olarak bilinse de, temel olarak kişinin düşünce, algı ve davranış bütünlüğünü bozan bir beyin hastalığıdır. Hastalık; gerçek dışı inançlar (hezeyanlar), çevresel algıda bozulma ve işlevsellik kaybı ile kendini gösterebilir.” dedi.</p>

<p>Şizofreni hastalarında en sık görülen belirtilere değinen Prof. Dr. Erkmen, “Kişinin kendisine zarar verileceğine inanması, takip edildiğini düşünmesi ya da kendisini son derecede önemli bir kişi olarak görmesi belirtiler yer alır. Bu düşünceler zamanla kişinin sosyal yaşamdan uzaklaşmasına, işini, eğitimini bırakmasına ve içe kapanmasına yol açabilir. Bazı vakalarda saldırgan davranışlar görülse de, bu durum hastalığın genel karakteristiği değildir. Aksine araştırmalar, şizofreni hastalarının toplumda sanıldığı kadar yüksek oranda şiddet eğilimi göstermediğini ortaya koyuyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Şizofrenide genetik yatkınlık önemli bir risk faktörü!</strong></p>

<p>Şizofreninin erkeklerde kadınlara oranla daha sık görüldüğünü aktaran&nbsp;Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Uzmanlara göre bunun nedenlerinden biri, kadınlarda östrojen hormonunun menopoz dönemine kadar koruyucu bir etki göstermesi. Menopoz sonrası dönemde bu koruyucu etkinin azalmasıyla kadınlarda hastalık riski artabilmekte.” dedi.</p>

<p>Şizofreninin kesin nedeninin tam olarak bilinmemekle birlikte, genetik yatkınlığın önemli bir rol oynadığının kabul edildiğini kaydeden&nbsp;Prof. Dr. Erkmen, “Ailede şizofreni öyküsü bulunan bireylerde riskin daha yüksek olduğu gözlemleniyor. Bunun yanında çevresel faktörlerin, özellikle travmatik yaşam olaylarının ve ağır stres durumlarının hastalığın ortaya çıkışını tetikleyebileceği düşünülüyor. Ancak çevresel etkilerin rolü hâlen araştırılıyor.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Tedavinin bırakılması hastalığın tekrarlamasına yol açabilir!</strong></p>

<p>Şizofreni tedavisinde temel yaklaşımın ilaç tedavisi olduğunu dile getiren&nbsp;Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, şunları söyledi:</p>

<p>“Bu tedavi genellikle uzun süreli devam eder. Hastalığın kontrol altına alınabilmesi için ilaçların düzenli kullanılması büyük önem taşır. Belirtiler düzelse bile tedavinin kendi kendine sonlandırılması, hastalığın tekrarlamasına neden olabilir. İlaç tedavisinin yanı sıra rehabilitasyon çalışmaları da tedavinin önemli bir parçasıdır. Hastaların sosyal hayata kazandırılması, iş becerilerinin geliştirilmesi ve toplum içinde bağımsız yaşayabilmeleri için çeşitli programlar uygulanır. Sanat ve müzik gibi alanların da rehabilitasyon sürecine olumlu katkı sağladığı biliniyor.</p>

<p>Günümüzde uzun etkili enjeksiyon tedavileri de kullanılabiliyor. Aylık, üç aylık ve hatta altı aylık iğneler sayesinde ilaç takibi kolaylaşıyor ve tedavi uyumu artıyor. Ancak her hastanın bu tedavilere yanıtı farklı olabileceği için kişiye özel planlama yapılması gerekiyor.”</p>

<p><strong>Şizofreni tedavisinde aile desteği en kritik unsurlardan biri!</strong></p>

<p>Şizofreni hastalarının toplumdan tamamen izole edilmesi gerekmediğine işaret eden&nbsp;Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Uygun tedavi ve destekle birçok hasta eğitim hayatına devam edebilir ve çalışabilir. Bazı ülkelerde hastalar, daha kısa çalışma saatleri ve destekleyici iş ortamlarıyla üretken yaşamlarını sürdürebiliyor. Türkiye’de de benzer şekilde çalışan şizofreni hastaları bulunuyor.” dedi.</p>

<p>Şizofreni gibi kronik hastalıklarda aile desteğinin tedavinin en kritik unsurlarından biri olduğunu vurgulayan&nbsp;Prof. Dr. Erkmen,&nbsp;“Ailelerin en önemli sorumluluğu, hastanın düzenli olarak doktora gitmesini sağlamak ve ilaç kullanımını takip etmektir. İlaçların aksatılması, hastalığın yeniden alevlenmesine yol açabilir. Ailelerin dikkat etmesi gereken erken belirtiler arasında; kişinin giderek içine kapanması, sosyal uyumunun bozulması, okul veya iş performansında belirgin düşüş, çevresine karşı kuşkucu düşünceler geliştirmesi yer alır. Bu tür belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden uzman desteği alınması önemlidir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Damgalama, hastaların tedaviye erişimini ve topluma uyumunu zorlaştıran önemli bir sorun!</strong></p>

<p>Şizofreni kelimesi toplumda çoğu zaman yanlış ve damgalayıcı bir şekilde kullanıldığına dikkat çeken&nbsp;Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Bu durum hem hastaları hem de ailelerini olumsuz etkiliyor. Uzmanlara göre psikiyatrik tanıların bir ‘etiket’ olarak kullanılmaması, hastalığın bir sağlık sorunu olduğunun kabul edilmesi gerekir. Damgalama, hastaların tedaviye erişimini ve topluma uyumunu zorlaştıran önemli bir sorun.” dedi.</p>

<p>Şizofreninin bazı hastalarda tamamen iyileşmese de, büyük oranda kontrol altına alınabilen bir hastalık olduğunu hatırlatan&nbsp;Prof. Dr. Erkmen, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Erken tanı ve düzenli tedavi ile birçok hasta sosyal yaşamına dönebilir, iş ve aile hayatını sürdürebilir. Güncel psikiyatri yaklaşımı, hastalığı tamamen ortadan kaldırmaktan ziyade, bireyin yaşam kalitesini artırmaya ve işlevselliğini korumaya odaklanır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 23 May 2026 10:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/05/sizofreni-kontrol-altina-alinabilen-bir-hastalik-1779522329.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gençlerin En Büyük Hatası: “40’tan Sonra Bakarım” Demek</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/genclerin-en-buyuk-hatasi-40tan-sonra-bakarim-demek-8385</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/genclerin-en-buyuk-hatasi-40tan-sonra-bakarim-demek-8385</guid>
                <description><![CDATA[Gençlik denildiğinde aklımıza bitmeyen enerji ve hareketlilik geliyor. Peki gençlikteki enerji hiç azalmıyor mu? Bugün birçok genç “Nasıl olsa ileride toparlarım” düşüncesiyle uyku düzenini, beslenmesini, fiziksel aktivitesini ve stres yönetimini ihmal ediyor. Oysa modern longevity yaklaşımı, yani sağlıklı yaşam süresini uzatmayı hedefleyen bilimsel yaklaşım, biyolojik yaşlanmanın temellerinin çok daha erken yıllarda atıldığını gösteriyor. Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Longevity yalnızca ileri yaş konusu değil. İnsan bedeni genç yaşta aldığı kararların sonuçlarını yıllar boyunca taşıyor” diyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Gençlik denildiğinde aklımıza bitmeyen enerji ve hareketlilik geliyor. Peki gençlikteki enerji hiç azalmıyor mu? Bugün birçok genç “Nasıl olsa ileride toparlarım” düşüncesiyle uyku düzenini, beslenmesini, fiziksel aktivitesini ve stres yönetimini ihmal ediyor. Oysa modern longevity yaklaşımı, yani sağlıklı yaşam süresini uzatmayı hedefleyen bilimsel yaklaşım, biyolojik yaşlanmanın temellerinin çok daha erken yıllarda atıldığını gösteriyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk</strong>, “Longevity yalnızca ileri yaş konusu değil. İnsan bedeni genç yaşta aldığı kararların sonuçlarını yıllar boyunca taşıyor” diyor.</p>

<p><strong>GENÇKEN YAPILAN HATALAR SESSİZCE BİRİKİYOR</strong></p>

<p>Gençlik dönemi çoğu insan için bedenin en güçlü, en dayanıklı ve en hızlı toparlanan dönemi olarak görülüyor. Geç yatılan geceler, düzensiz beslenme, uzun süre hareketsiz kalmak ya da yoğun stres çoğu zaman “nasıl olsa genciz” düşüncesiyle önemsenmiyor. Çünkü genç yaşlarda bedenin verdiği uyarılar genellikle geç ortaya çıkıyor ve sağlık sorunları uzun süre görünmez kalabiliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Life Danışmanı Dr. Halil Ertürk&nbsp;</strong>tam da bu nedenle gençlik döneminin gelecekteki sağlık durumunun şekillendiği en kritik süreçlerden biri olduğunu ifade ediyor.</p>

<p>Genç yaşlarda sağlık sorunlarının görünür olmamasının yanıltıcı olabileceğini belirten&nbsp;<strong>Dr. Ertürk,</strong>&nbsp;biyolojik yaşlanmanın çoğu zaman sessiz ilerlediğini söyleyerek “Bugün kendini tamamen sağlıklı hisseden bir gençte dahi düzensiz uyku, hareketsizlik, kötü beslenme ve kronik stres; metabolik bozulmaları ve biyolojik yaşlanmayı fark ettirmeden başlatabiliyor. İnsan vücudu yapılan her tercihin kaydını tutuyor” diyor.</p>

<p><strong>GELECEĞİNİZE YATIRIMI KAS KÜTLENİZLE YAPIN.&nbsp;</strong></p>

<p>Kas sağlığının yalnızca sporcular için değil, uzun ve sağlıklı yaşam açısından her birey için kritik olduğunu vurgulayan&nbsp;<strong>Dr. Ertürk</strong>, özellikle genç yaşta oluşturulan kas rezervinin ilerleyen yaşlarda büyük önem taşıdığını belirtiyor ve “İnsan vücudu yaklaşık 30’lu yaşlardan itibaren kas kaybetmeye başlayabiliyor. Bu nedenle gençlik döneminde oluşturulan güçlü kas yapısı; metabolik sağlığı, dengeyi, hareket kabiliyetini ve yaşam kalitesini doğrudan etkiliyor. Bugün yapılan direnç egzersizleri, aslında gelecekteki hareket özgürlüğüne yapılan yatırım anlamına geliyor” ifadelerini kullanıyor.</p>

<p><strong>GENÇLİKTEKİ ALIŞKANLIKLAR BİYOLOJİK YAŞI BELİRLİYOR</strong></p>

<p>Gençliğin yalnızca takvim yaşından ibaret olmadığını, günlük yaşam alışkanlıklarının hücresel yaşlanma hızını doğrudan etkilediğini belirten&nbsp;<strong>Dr. Halil Ertürk</strong>, sağlıklı yaşamın temel taşlarını şöyle sıralıyor:</p>

<ul>
	<li><strong>Düzenli fiziksel aktivite</strong></li>
</ul>

<p>Düzenli hareket etmek, kalp-damar sağlığını desteklerken metabolizmanın daha verimli çalışmasına yardımcı oluyor. Aynı zamanda biyolojik yaşlanma hızını yavaşlatan önemli yaşam alışkanlıklarından biri olarak görülüyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Aerobik ve direnç egzersizleri</strong></li>
</ul>

<p>Aerobik egzersizler dayanıklılığı artırırken, direnç egzersizleri kas kütlesini koruyarak ilerleyen yaşlarda hareket kabiliyeti ve metabolik sağlığın sürdürülmesine katkı sağlıyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Kaliteli uyku</strong></li>
</ul>

<p>Yeterli ve kaliteli uyku, bedenin kendini onarmasını destekliyor; bağışıklık sistemi, hormon dengesi ve beyin sağlığı üzerinde doğrudan etkili oluyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Gerçek gıdaya dayalı dengeli beslenme</strong></li>
</ul>

<p>Sebze, meyve, kaliteli protein ve sağlıklı yağlardan oluşan dengeli beslenme modeli; inflamasyonu azaltarak metabolik sağlığın korunmasına yardımcı oluyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Stres yönetimi</strong></li>
</ul>

<p>Kronik stresin kontrol altına alınması, stres hormonlarının vücut üzerindeki yıpratıcı etkilerini azaltarak hem zihinsel hem fiziksel sağlığı destekliyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Tütün ürünleri, alkol ve toksik maruziyetlerden uzak durmak</strong></li>
</ul>

<p>Sigara, yoğun alkol tüketimi ve çevresel toksinlerden uzak durmak; hücre hasarını ve oksidatif stresi azaltarak sağlıklı yaş alma sürecine katkı sağlıyor.</p>

<p><strong>KRONİK STRES BEYİN YAŞLANMASINI DA HIZLANDIRIYOR</strong></p>

<p>Genç yaşlarda stres çoğu zaman “geçici” ya da “önemsiz” bir durum gibi görülse de, uzmanlara göre beden ve beyin bu yükü sessizce kaydediyor. Özellikle akademik baskı, gelecek kaygısı, sosyal medya kaynaklı karşılaştırma hissi, düzensiz yaşam temposu ve sürekli tetikte olma hali gençlerde kronik stresin en yaygın nedenleri arasında yer alıyor.</p>

<p>Odaklanma kapasitesi, bilişsel performans, öğrenme becerisi ve duygusal dayanıklılığın da genç yaşta şekillendiğini belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Life Danışmanı Dr. Halil Ertürk,</strong>&nbsp;“Gençlik döneminde yaşanan stres çoğu zaman hafife alınabiliyor. Oysa beden her stres yüküne biyolojik bir yanıt veriyor. Sürekli yüksek seyreden stres hormonları; uyku düzenini, dikkat kapasitesini, hafızayı ve metabolik dengeyi olumsuz etkileyebiliyor. Fiziksel aktivitenin beyin sağlığını desteklediği, kaliteli uykunun hafızayı güçlendirdiği artık çok iyi biliniyor. Buna karşılık uzun süreli stres, hem zihinsel performansı hem de biyolojik yaşlanmayı hızlandırabiliyor. Bu nedenle genç yaşta stres yönetimini öğrenmek, gelecekteki zihinsel ve fiziksel sağlık açısından önemli bir yatırım anlamına geliyor” diyor.</p>

<p><strong>BİYOLOJİK SERVETİNİZE SAHİP ÇIKIN</strong></p>

<p>Sağlıklı yaş almanın ileri yaşlarda alınan geç kararlarla değil; genç yaşta atılan doğru adımlarla mümkün olduğuna dikkat çeken&nbsp;<strong>Acıbadem Life Danışmanı İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk;</strong>&nbsp;“Çünkü gençlik yalnızca takvimdeki bir dönem değil, doğru yönetildiğinde geleceğe taşınabilecek biyolojik bir servettir. Modern longevity yaklaşımı yalnızca yaşam süresini uzatmayı hedeflemez. Asıl amaç sağlıklı geçirilen yılları artırmaktır. Hedef yalnızca uzun yaşamak değil; o yılları enerjik, üretken, bağımsız ve zihinsel olarak güçlü geçirebilmek. Hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi etmek yerine, riskleri erken fark edip yaşlanmayı hızlandıran süreçleri yönetmek gerekiyor” ifadelerini kullanıyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 20 May 2026 12:44:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/05/genclerin-en-buyuk-hatasi-40tan-sonra-bakarim-demek-1779270280.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Göz Sağlığında Türkiye’nin Gücünü Şekillendiren Buluşma</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/goz-sagliginda-turkiyenin-gucunu-sekillendiren-bulusma-8372</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/goz-sagliginda-turkiyenin-gucunu-sekillendiren-bulusma-8372</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’nin öncü branş hastanesi olan Dünyagöz Hastaneler Grubu, 30. Yılını özel bir etkinlik ile kutladı. İstanbul’da gerçekleşen “Dünyagöz Buluşmaları 2026” göz sağlığının önde gelen yerli ve yabancı uzmanlarını bir araya getirdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Dünyagöz’ün 30 yıllık uzmanlık yolculuğunun yalnızca bir başarı hikâyesi değil; geleceğe uzanan güçlü bir vizyon olarak ele alındığı etkinlikte, yapay zekâ destekli cerrahilerden yeni nesil lens teknolojilerine, sağlık turizminden hasta deneyimine kadar birçok başlık masaya yatırıldı. Türkiye’nin sağlık alanındaki küresel konumuna dikkat çekilen organizasyonda, özellikle göz sağlığında Türkiye’nin artık dünyanın referans merkezlerinden biri haline geldiği vurgulandı.</p>

<p><strong>Dünyagöz Hastaneler Grubu Medikal Direktörü</strong>&nbsp;<strong>Prof. Dr. Bozkurt Şener</strong>, Türkiye’nin göz sağlığında ulaştığı noktaya dikkat çekerek,&nbsp;<em>“Bugün Türkiye, göz sağlığında yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte takip edilen güçlü bir oyuncu konumunda. Teknoloji yatırımları, hekim deneyimi ve kişiselleştirilmiş tedavi anlayışı sayesinde dünyanın birçok ülkesinden hastalar ve uzmanlar Türkiye’yi tercih ediyor. Dünyagöz olarak 30 yıldır yalnızca bugünü değil, geleceğin sağlık sistemini de inşa etmeye odaklanıyoruz”</em>&nbsp;dedi.</p>

<p><strong>Dünyagöz Hastaneler Grubu CEO’su Güçlü Batkın</strong>, 30 yıllık yolculuğun yalnızca bir başarı hikâyesi değil; Türkiye’nin sağlık alanındaki küresel gücünün önemli bir göstergesi olduğunu belirterek,&nbsp;<em>“30 yıldır göz sağlığında yalnızca tedavi sunan bir yapı değil; bilgi üreten, teknolojiye yatırım yapan ve Türkiye’yi uluslararası arenada temsil eden bir marka olmayı hedefledik. Bugün geldiğimiz noktada, dünyanın farklı ülkelerinden hastaların ve uzmanların tercih ettiği global bir sağlık markası olmanın gururunu yaşıyoruz. Önümüzdeki dönemde de yurt dışı yatırımlarımız ve yeni nesil sağlık teknolojilerine odaklanan vizyonumuzla büyümeye devam edeceğiz”&nbsp;</em>dedi.</p>

<p><strong>Tedavinin Geleceğinde İletişimin Gücü Öne Çıktı</strong></p>

<p>Etkinliğin en dikkat çeken oturumlarından biri ise&nbsp;<strong>Psikolog Prof. Dr. Acar Baltaş</strong>&nbsp;tarafından gerçekleştirilen “Hekim İletişim Teknikleri” sunumu oldu. Oturumda, hasta ile kurulan güven ilişkisinin tedavi başarısındaki belirleyici rolü ele alındı.</p>

<p>Prof. Dr. Baltaş, günümüzde hastaların yalnızca başarılı bir operasyon değil; aynı zamanda kendilerini anlayan, güven veren ve güçlü iletişim kurabilen bir hekim yaklaşımı beklediğini ifade etti. Özellikle hastalarla doğru iletişim kurmanın önemine dikkat çekilen oturumda; empati, güven dili ve hasta psikolojisini doğru yönetmenin sağlık hizmetinin ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulandı.</p>

<p><strong>Yapay Zekâ Destekli Cerrahiler ve Kişiselleştirilmiş Tedavi Dönemi</strong></p>

<p>Etkinlikte gerçekleştirilen oturumlarda özellikle yapay zekâ destekli lens planlamaları, kişiselleştirilmiş cerrahi yaklaşımlar ve yeni nesil göz teknolojilerinin hasta deneyimine etkileri öne çıktı. Uzmanlar, yapay zekânın analiz ve planlama süreçlerinde önemli avantajlar sağladığını ancak tedavi başarısının hâlâ hekim deneyimi ve doğru klinik yaklaşım ile şekillendiğini vurguladı.</p>

<p>Prof. Dr. Şener, göz sağlığında artık standart tedavi anlayışının ötesine geçildiğini belirterek,&nbsp;<em>“Yeni dönemde mesele yalnızca tedavi etmek değil; her hastaya doğru teknolojiyi, kişiselleştirilmiş yaklaşımı ve güvenli deneyimi sunabilmek”</em>&nbsp;ifadelerini kullandı.</p>

<p>Dünyagöz’ün yalnızca bir tedavi merkezi değil; aynı zamanda eğitim, teknoloji ve bilgi paylaşımı odağıyla çalışan uluslararası bir yapı olduğuna dikkat çekilen etkinlikte, dünyanın farklı ülkelerinden uzmanların Türkiye’ye gelerek cerrahi süreçleri yerinde incelediği ve Türk oftalmolojisinin geldiği seviyenin global ölçekte ilgiyle takip edildiği aktarıldı.</p>

<p>Dünyagöz Buluşmaları 2026’da, göz sağlığında geleceğin yalnızca ileri teknolojiyle değil; deneyim, iletişim ve hasta odaklı yaklaşımla şekilleneceği mesajı öne çıktı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 18 May 2026 13:56:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/05/goz-sagliginda-turkiyenin-gucunu-sekillendiren-bulusma-1779101814.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gençlik yaşta değil, ruhta!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/genclik-yasta-degil-ruhta-8368</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/genclik-yasta-degil-ruhta-8368</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, ruhsal yaş ile kronolojik yaşın farkı; sosyal ilişkiler, yeni deneyimler ve yaşamla kurulan bağın gençlik hissi üzerindeki etkisi hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İnsan ruhu, hissettiği yaştadır!</strong></p>

<p>Günümüzde yaş almanın çoğu zaman yalnızca takvim yaşı üzerinden değerlendirildiğini aktaran Dr. Günay Hajiyeva, “Oysa bazı insanlar 30 yaşında hayattan kopmuş gibi görünürken, bazıları 70 yaşında bile yaşam enerjisiyle çevresine ilham verebiliyor. Bunun nedeni yalnızca biyolojik faktörler değil; kişinin ruhsal yaşı, yaşamla kurduğu bağ ve zihinsel esnekliğidir. Çünkü insan ruhu, hissettiği yaştadır.” dedi.</p>

<p>Psikolojide yaş kavramının yalnızca kronolojik yaştan ibaret olmadığına dikkat çeken Dr. Hajiyeva, “Kronolojik yaş, takvim üzerindeki yaşımızı ifade ederken; biyolojik yaş bedenimizin fiziksel durumunu gösterir. Bir de ruhsal yaş vardır. Ruhsal yaş, kişinin kendisini duygusal ve zihinsel olarak nasıl hissettiğiyle ilgilidir. İnsan zihni, kendisine sürekli anlatılan hikâyelere inanma eğilimindedir. ‘Artık çok yaşlandım’, ‘benden geçti’, ‘geç kaldım’ gibi düşünceler zihni geri çekerken; ‘hâlâ öğrenebilirim’, ‘hayatımda yeni başlangıçlar olabilir’, ‘önümde güzel yıllar var’ düşünceleri zihinsel canlılığı destekler.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Zihin yaş aldığı için değil; durağanlaştığı için yaşlanır! </strong></p>

<p>Zihnin yaş aldığı için değil; durağanlaştığı için yaşlandığını dile getiren Dr. Günay Hajiyeva, “Öğrenme isteğinin kaybolması, merak duygusunun azalması, heyecan hissinin yok olması zihinsel yaşlanmayı hızlandıran önemli etkenlerdir.” dedi.</p>

<p>Tekdüze yaşam biçiminin de bu süreci desteklediğini ifade eden Dr. Hajiyeva, şöyle devam etti:</p>

<p>“Her günün bir öncekinin tekrarı hâline gelmesi, zihni ‘otomatik pilot’ sistemine geçirir. Otomatik pilot kısa vadede güven hissi verse de uzun vadede yaşam sevincini azaltabilir. Çünkü zihin yenilik ister; yeni deneyimler karşısında uyarılır, öğrenir ve canlı kalır.</p>

<p>Birçok insanın ‘yılların nasıl geçtiğini anlamadım’ demesinin nedeni de budur. Beyin, yeni olmayan bilgileri kaydetme ihtiyacı duymaz. Günler birbirinin aynı hâline geldiğinde zaman algısı silikleşir. Bu durum zamanla kronik stres, tükenmişlik ve duygusal donukluk hissine yol açabilir.”</p>

<p><strong>İnsanın her yaşta yeni başlangıçlar yapabilmesi mümkün! </strong></p>

<p>Toplumda yaşla ilgili kalıplaşmış birçok mesajın da ruhsal yaşlanmayı hızlandırabildiğine işaret eden Dr. Günay Hajiyeva, “‘Artık bu yaştan sonra olmaz’, ‘senin yaşın geçti’ gibi söylemler insanların yaşamla bağını zayıflatabiliyor.” dedi.</p>

<p>Oysa insanın her yaşta yeni başlangıçlar yapabileceğini kaydeden Dr. Hajiyeva, “40 yaşında yeni bir meslek öğrenmek, 50 yaşında yeniden âşık olmak, 60 yaşında üniversite okumak ya da 70 yaşında yeni bir projeye başlamak mümkündür. Ruhsal yaşımızı takvim yaşımızdan biraz daha genç tutabilmek, yaşam enerjimizi korumamıza yardımcı olur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Hangi yaşta olursak olalım, merak ettiğimiz şeyleri denemekten vazgeçmemek gerekir!</strong></p>

<p>Ruhsal olarak genç kalmanın en önemli yollarından birinin yeni deneyimlere açık olmak olduğunu vurgulayan Dr. Günay Hajiyeva, “Bu deneyimlerin büyük ve hayat değiştirici olması gerekmez. Daha önce gidilmemiş bir yerde kahvaltı yapmak, farklı bir yoldan yürümek, yeni insanlarla tanışmak ya da yeni bir hobi edinmek bile zihni canlandırır. Çünkü beyin her yeni deneyimde dopamin salgılar. Dopamin yalnızca mutlulukla ilişkili değildir; aynı zamanda yaşam enerjisini ve motivasyonu destekleyen önemli bir nörotransmitterdir.” dedi.</p>

<p>İlk kez yaşanan duyguların da insanı canlı tuttuğu bilgisini veren Dr. Hajiyeva, şunları söyledi:</p>

<p>“Gençlik dönemindeki heyecanların unutulmamasının nedeni de budur. İlk kez yapılan şeyler zihinde daha güçlü iz bırakır. Bu nedenle hangi yaşta olursak olalım, merak ettiğimiz şeyleri denemekten vazgeçmemek gerekir.</p>

<p>İç konuşmalarımız da ruhsal yaşımız üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Zihin en çok kendi iç sesimizi dinler. Sürekli yorgunluk, tükenmişlik ve umutsuzluk mesajları veren bir iç ses zamanla zihni buna inandırır. Buna karşılık ‘henüz bitmedi’, ‘hâlâ öğrenebilirim’, ‘yeni bir dönem başlayabilir’ gibi düşünceler zihinsel dayanıklılığı artırır. Yapılan bazı araştırmalar da kendisini kronolojik yaşından daha genç hisseden kişilerin uzun vadede hastalıklara yakalanma riskinin daha düşük olabileceğini gösteriyor.”</p>

<p><strong>İnsanları hayatımızdan çıkarmak yerine ilişkileri korumaya çalışmak daha sağlıklı olabilir! </strong></p>

<p>İnsan zihninin yalnız yaşamak için tasarlanmadığını hatırlatan Dr. Günay Hajiyeva, “Sosyal ilişkiler, aidiyet hissini güçlendirir ve kişinin yaşamla bağını canlı tutar. Günümüzde bireyselleşme ve yalnızlaşma giderek artıyor olsa da kaliteli ilişkiler ruh sağlığı açısından büyük önem taşır. Bir kahkaha, bir sohbet, bir anı paylaşımı ya da bir göz teması bile kişinin kendisini canlı hissetmesine katkı sağlar. Bu nedenle insanları hayatımızdan hızlıca çıkarmak yerine ilişkileri onarmaya ve bağları korumaya çalışmak daha sağlıklı olabilir.” dedi.</p>

<p>Fiziksel hareketin ruhsal gençliğin önemli bir parçası olduğuna değinen Dr. Hajiyeva, “Spor yapmak, dans etmek, yürümek ya da bedeni hareket ettiren herhangi bir aktivite hem zihinsel hem duygusal sağlığı destekler. Hareket sayesinde kaygı düzeyi azalır, depresif belirtiler hafifler ve zihinsel esneklik artar. İnsan hareket ettikçe yaşadığını daha güçlü hisseder.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>İnsanın gerçek yaşı, ruhunun hissettiği yaştır!</strong></p>

<p>Bir diğer önemli noktanın ise gelecekle bağ kurabilmek olduğuna vurgu yapan Dr. Günay Hajiyeva, “İnsan, geleceğe dair planları olduğu sürece yaşam enerjisini korur. Bu planların büyük olması gerekmez. Bir arkadaş buluşması, torunla yapılacak bir gezi, başlanacak bir kurs ya da izlenecek bir film bile zihni canlı tutabilir. Gelecek duygusunu kaybetmemek, ruhsal olarak genç kalmanın temel unsurlarından biridir.” dedi.</p>

<p>Genç hissetmenin, yaşın gerçekliğini inkâr etmek anlamına gelmediğinin altını çizen Dr. Hajiyeva, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Elbette herkesin bir biyolojik ve kronolojik yaşı vardır. Yaş almak aynı zamanda deneyim, olgunluk ve tecrübe kazandırır. Ancak ruhsal yaşlanma farklı bir kavramdır. Ruhsal yaşlanma; hayata karşı merakın, heyecanın ve umudun kaybolmasıdır.</p>

<p>Beden zamanla yaş alır; bunu durdurmak mümkün değildir. Ancak ruh, merak ettiği, öğrendiği, heyecan duyduğu ve insanlarla bağ kurmaya devam ettiği sürece genç kalabilir. Bu nedenle ruhsal yaşımızı genç tutmak için yaşamın içinde kalmaya, yeni deneyimlere açık olmaya, sosyal bağlarımızı güçlendirmeye ve zihnimize umut veren mesajlar göndermeye devam etmeliyiz. Çünkü insanın gerçek yaşı, ruhunun hissettiği yaştır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 18 May 2026 13:56:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/05/genclik-yasta-degil-ruhta-1779101770.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Basit bir sorun sanılıyor ama kalıcı hasar bırakabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/basit-bir-sorun-saniliyor-ama-kalici-hasar-birakabiliyor-8361</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/basit-bir-sorun-saniliyor-ama-kalici-hasar-birakabiliyor-8361</guid>
                <description><![CDATA[Yürürken ayak ucunuz yere takılıyor mu? Sık sık tökezliyor veya ayağınızı yukarı kaldırmakta güçlük çekiyor musunuz? Özellikle merdiven çıkmak, engebeli zeminde yürümek ve hızlı hareket etmek gün geçtikçe daha da zorlaşıyor mu?  Bu sorunlardan yakınıyorsanız, nedeni halk arasında “düşük ayak” olarak bilinen “foot drop” olabilir! Hemen her yaşta görülebilen düşük ayak yürüyüş dengesini bozarak günlük yaşamı önemli ölçüde etkileyebiliyor. Hastalar zamanla düşecekleri kaygısıyla dışarı çıkmaktan kaçınabiliyor, sosyal hayattan uzaklaşabiliyor. İlerleyen dönemlerde ise yürüyebilmek için destek cihazlarına ihtiyaç duyabiliyor. Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Umut Yavuz,  düşük ayak tablosunun tek başına bir hastalık değil; çoğu zaman sinir, kas, omurga veya nörolojik hastalıkların bir belirtisi olduğuna dikkat çekerek,  “Bu   nedenle yürümekte güçlük çeken kişilerin ‘Biraz uyuşma var, geçer‘, ‘Ayağım takılıyor ama idare ediyorum’ veya ‘Tökezlememin nedeni dikkatsizliğimdir’ düşüncesiyle zaman kaybetmeden hekime başvurmaları çok önemlidir. Erken tanı hem altta yatan hastalığın ilerlemesini önlenmede hem de ayakta oluşabilecek kalıcı hasar riskini azaltmada kritik rol oynar. Günümüzde erken tanı ve uygun tedavi sayesinde ayak fonksiyonlarında önemli ölçüde iyileşme sağlanabilir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yürürken ayak ucunuz yere takılıyor mu? Sık sık tökezliyor veya ayağınızı yukarı kaldırmakta güçlük çekiyor musunuz? Özellikle merdiven çıkmak, engebeli zeminde yürümek ve hızlı hareket etmek gün geçtikçe daha da zorlaşıyor mu?  Bu sorunlardan yakınıyorsanız, nedeni halk arasında “düşük ayak” olarak bilinen “foot drop” olabilir! Hemen her yaşta görülebilen düşük ayak yürüyüş dengesini bozarak günlük yaşamı önemli ölçüde etkileyebiliyor. Hastalar zamanla düşecekleri kaygısıyla dışarı çıkmaktan kaçınabiliyor, sosyal hayattan uzaklaşabiliyor. İlerleyen dönemlerde ise yürüyebilmek için destek cihazlarına ihtiyaç duyabiliyor. <strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Umut Yavuz,</strong>  düşük ayak tablosunun tek başına bir hastalık değil; çoğu zaman sinir, kas, omurga veya nörolojik hastalıkların bir belirtisi olduğuna dikkat çekerek,  “Bu   nedenle yürümekte güçlük çeken kişilerin ‘Biraz uyuşma var, geçer‘, ‘Ayağım takılıyor ama idare ediyorum’ veya ‘Tökezlememin nedeni dikkatsizliğimdir’ düşüncesiyle zaman kaybetmeden hekime başvurmaları çok önemlidir. Erken tanı hem altta yatan hastalığın ilerlemesini önlenmede hem de ayakta oluşabilecek kalıcı hasar riskini azaltmada kritik rol oynar. Günümüzde erken tanı ve uygun tedavi sayesinde ayak fonksiyonlarında önemli ölçüde iyileşme sağlanabilir” diyor. </p>

<p><strong>Yürüme bozukluğuyla kendini gösteriyor</strong></p>

<p>Düşük ayak kişinin yürürken ayağının ön kısmını yukarı kaldırmakta zorlanmasına neden olan önemli bir sağlık sorunu olarak dikkat çekiyor.  Bu tablo kendini genellikle yürüme bozukluğuyla gösteriyor. Normal yürüyüş sırasında ayak bileğini yukarı kaldıran kaslar, ayağın yere takılmadan ilerlemesini sağlıyor. Bu kasların sağlıklı çalışması için siyatik sinir ve onun bir dalı olan peroneal sinirin sağlam olması gerekiyor. Bu sinirlerden en az biri etkilendiğinde ayağı yukarı kaldıran ve sağ ile sola yönlendiren kaslar zayıflıyor. Sonuç olarak ayak ucu yere  sürtünmeye başlıyor ve kişi yürürken ayağını normalden daha fazla kaldırmak zorunda kalıyor. Bu tablo halk arasında “düşük ayak”  olarak adlandırılıyor. Bazı hastaların ise ayağını yere takmamak için dizini normalden fazla kaldırarak yürümek zorunda kaldıklarını aktaran Prof. Dr. Umut Yavuz, “Yüksek adımlı yürüyüş olarak tanımlanan bu yürüyüş şekli hem yorucudur hem de zamanla kalça, diz ve bel bölgesinde ek zorlanmalara neden olabilir” diye konuşuyor.  </p>

<p><strong>Ciddi bir sorunun habercisi olabiliyor!</strong></p>

<p>Düşük ayak, ayağı yukarı kaldıran kasların yeterince çalışamaması sonucu ortaya çıkıyor. Kaslar doğrudan hasar görebileceği gibi, bu kaslara komut taşıyan sinirler de etkilenebiliyor. Prof. Dr. Umut Yavuz,  düşük ayağın çoğu zaman başka bir sağlık sorununun habercisi olduğunu vurgulayarak,  “Bu tabloya genel olarak sinir sıkışmaları, bel fıtığı veya bel kanal darlığı, sinir yaralanmaları, diyabetik nöropati, kas ve sinir hastalıkları ile inme gibi ciddi durumlar neden  olur. Bazen travmalar ve diz veya kalça protezi gibi büyük cerrahiler sonrasında sinir etkilenmeleri de düşük ayak sorununa yol açabilir” diye konuşuyor. Prof. Dr. Umut Yavuz,<strong> </strong>bunların yanı sıra uzun süre bacak bacak üstüne atan, çömelerek çalışan, dizin dış  kısmına uzun süre baskı uygulayan ve hızlı kilo kaybı yaşayan kişilerde de düşük ayak tablosunun gelişebildiğini söylüyor.  </p>

<p><strong>En yaygın belirtisi ayağın yere takılması</strong></p>

<p>Hastalar sağlık kuruluşlarına en sık ‘Ayağımı kaldıramıyorum’, ‘Ayağım yere sürtüyor’, ‘Sık sık tökezliyorum’ ve ‘Ayakkabımın ucu yere çarpıyor’ gibi şikayetlerle başvuruyor. <strong> </strong>Düşük ayağın belirtileri bazen aniden, bazen de sinsi başlayabiliyor. Travma, cerrahi sonrası sinir yaralanması veya ani bel fıtığında tablo hızlı ilerleyebiliyor. Sinir sıkışması, diyabetik nöropati veya bazı nörolojik hastalıklarda ise belirtiler daha yavaş gelişebiliyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, düşük ayağın en yaygın belirtilerini şöyle anlatıyor: “En sık görülen belirtisi hastanın ilk aşamada ayağını kendine doğru çekememesi ve yürürken  ayak ucunun yere takılmasıdır. Buna ayak çevresinde duyu kaybı da eşlik edebilir. Bazı hastalarda uyuşma, karıncalanma, bacağın dış kısmında ağrı veya belden bacağa yayılan ağrı da gelişebilir.”</p>

<p><strong>Geç kalındığında kalıcı hasar oluşabiliyor</strong></p>

<p>Düşük ayak tablosunda erken tanının çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Umut Yavuz, altta yatan bazı nedenlerinde erken tedavi sayesinde sinir fonksiyonunun toparlanabildiğini ve kalıcı hasarın önlenebildiğini aktarıyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, şu bilgileri paylaşıyor:  “Özellikle sinir sıkışması, bel fıtığına bağlı sinir basısı veya travma sonrası gelişen durumlarda zamanlama kritik öneme sahiptir. Geç kalındığında kaslarda zayıflık kalıcı hale gelebilir, sinirin iyileşme kapasitesi azalabilir ve ayakta şekil bozuklukları gelişebilir. Uzun süre devam eden düşük ayakta hasta ayağını yukarı kaldıramadığı için yürüme paterni bozulabilir ve zamanla ayak bileğinde sertlik oluşabilir. Bunun sonucunda düşme riski artabilir. Erken dönemde tedavi şansı daha yüksek olurken, ileri evrelerde tendon transferi gibi fonksiyon kazandırmaya yönelik cerrahi işlemler gündeme gelebilir.” </p>

<p><strong>Bu tabloda ameliyat gerekebiliyor</strong></p>

<p>Tedavide temel hedef, altta yatan nedeni tespit etmek ve   mümkünse ortadan kaldırmak. Bunun yanında hastanın güvenli yürümesini sağlamak ve ayakta kalıcı şekil bozukluğu gelişmesini engellemek amaçlanıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Umut Yavuz,<strong> </strong>erken tanı alan hastalarda, özellikle sinirin tamamen kopmadığı ve basının erken dönemde giderildiği durumlarda tedavide oldukça başarılı sonuçlar sağlandığını belirterek, “Tedavinin başarısı; altta yatan neden, sinir hasarının derecesi, geçen süre, hastanın yaşı ve eşlik eden hastalıklara göre değişir. Düşük ayağa sebep olan etkenin tedavisi, fizik tedavi ve rehabilitasyon, ayak bileği ortezleri, kas güçlendirme egzersizleri ile denge ve yürüme eğitimi ilk basamak tedavileri oluşturur” diyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, uzun süreli ve kalıcı tablolarda ise tendon transferi cerrahisine başvurulduğunu söylüyor. </p>

<p><strong>Amaç güvenli ve dengeli bir yürüyüş sağlamak! </strong></p>

<p>Tendon transferi cerrahisinde genellikle ayakta çalışan güçlü tendonlardan biri, ayağın ön kısmını yukarı kaldırmaya yardımcı olacak şekilde yeniden konumlandırılıyor. Böylece işlevini kaybeden kasın görevi, sağlam bir kas-tendon sistemiyle telafi ediliyor. Başarılı bir cerrahi sonrasında hastaların yürüyüş kalitesi belirgin şekilde artarken, düşme riski de büyük ölçüde azalıyor.  Prof. Dr. Umut Yavuz, ameliyat sonrasında genellikle altı hafta boyunca alçı veya yürüme botu kullanıldığını, ardından fizik tedavi sürecine geçildiğini belirterek, “Günlük yaşama dönüş süresi ise yapılan işleme, hastanın genel durumuna ve rehabilitasyon sürecine göre değişmekle birlikte, çoğu hastada 2-3 ay içinde belirgin fonksiyonel kazanım hedeflenir” bilgisini veriyor. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 15 May 2026 13:58:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/05/basit-bir-sorun-saniliyor-ama-kalici-hasar-birakabiliyor-1778842697.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaşlı Bireyleri Geriatrik Kırıklardan Koruyan 20 Öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yasli-bireyleri-geriatrik-kiriklardan-koruyan-20-oneri-8350</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yasli-bireyleri-geriatrik-kiriklardan-koruyan-20-oneri-8350</guid>
                <description><![CDATA[Yaşlı nüfusun artmasıyla birlikte geriatrik kırıklar da giderek daha sık görülmeye başladı. Özellikle basit ev kazaları ve düşük enerjili düşmeler sonrası ortaya çıkan kırıklar; hareket kaybından bağımsız yaşamın sona ermesine kadar ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Memorial Bodrum Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Op. Dr. Serkan Akçay, geriatrik kırıkların yalnızca ortopedik bir sorun olmadığını, aynı zamanda yaşlı bireylerin yaşam kalitesini ve genel sağlığını doğrudan etkileyen önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu belirterek konu hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Yaşla birlikte kemikler daha kırılgan hale geliyor</strong></p>

<p>İleri yaşla birlikte kemik mineral yoğunluğunda doğal bir azalma meydana gelmektedir. Özellikle menopoz sonrası kadınlarda hızlanan osteoporoz, kemiklerin daha hassas ve kırılgan hale gelmesine neden olmaktadır. Uzmanlara göre birçok yaşlı birey kemik erimesi yaşadığını ancak kırık oluşana kadar fark etmemektedir. Kemik kalitesindeki düşüşe ek olarak kas gücünün azalması, denge problemleri ve reflekslerde yavaşlama da düşme riskini artırmaktadır. Bu durum özellikle kalça ve omurga kırıkları açısından ciddi tehlike oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>En tehlikeli kırıkların başında kalça kırığı geliyor</strong></p>

<p>Geriatrik yaş grubunda en sık görülen kırıkların başında kalça kırıkları gelmektedir. Basit bir düşme sonrası oluşabilen bu kırıklar, yaşlı bireyin uzun süre yatağa bağımlı kalmasına neden olabilmektedir. Uzmanlar, kalça kırığı sonrası ilk bir yıl içinde ölüm oranlarında belirgin artış görülebildiğine dikkat çekmektedir. Bunun temel nedenleri arasında; hareketsizliğe bağlı gelişen enfeksiyonlar, kas kaybı, damar tıkanıklıkları ve genel sağlık durumunun bozulması yer almaktadır. Kalça kırıklarının yanı sıra şu kırık tipleri de ileri yaşta sık görülmektedir:</p>

<ul>
	<li>Omurga çökme kırıkları</li>
	<li>El bileği kırıkları</li>
	<li>Omuz çevresi kırıkları</li>
	<li>Pelvis kırıkları</li>
</ul>

<p><strong>Evdeki gizli tehlikeler kırık riskini artırıyor</strong></p>

<p>Uzmanlara göre geriatrik kırıkların en önemli nedeni düşmelerdir. Özellikle ev ortamındaki bazı küçük ihmaller ciddi sonuçlara yol açabilmektedir. Risk oluşturan başlıca faktörler şunlardır:</p>

<ul>
	<li>Kaygan halılar</li>
	<li>Yetersiz aydınlatma</li>
	<li>Banyoda tutunma aparatlarının olmaması</li>
	<li>Uygun olmayan terlik ve ayakkabılar</li>
	<li>Dağınık kablolar ve eşikler</li>
	<li>Ayrıca tansiyon ilaçları, uyku ilaçları ve bazı nörolojik tedaviler de baş dönmesi ve denge kaybına neden olarak düşme riskini artırabiliyor.</li>
</ul>

<p><strong>Sarkopeni yaşlılarda gizli bir tehdit oluşturuyor</strong></p>

<p>Yaşlanmayla birlikte görülen kas erimesi yani “sarkopeni”, geriatrik kırıkların oluşumunda önemli rol oynamaktadır. Kas gücünün azalması hem düşme ihtimalini artırıyor hem de kırık sonrası iyileşme sürecini zorlaştırır. Uzmanlar özellikle ileri yaş grubunda düzenli yürüyüş, direnç egzersizleri ve denge çalışmaları yapılmasının hayati önem taşıdığını vurgulamaktadır.</p>

<p><strong>Tedavide en önemli hedef hastayı hızla ayağa kaldırmak</strong></p>

<p>Geriatrik kırıklarda tedavi planı; kırığın tipi, hastanın genel sağlık durumu ve günlük yaşam beklentisine göre belirlenmektedir. Günümüzde birçok hastada cerrahi tedavi ön plana çıkmaktadır. Cerrahi tedavide şunlar amaçlanır: </p>

<ul>
	<li>Hastayı mümkün olan en kısa sürede ayağa kaldırmak</li>
	<li>Yatağa bağlı komplikasyonları önlemek</li>
	<li>Hastanın bağımsız yaşamını korumak</li>
</ul>

<p>Tedavide vida-plak sistemleri, intramedüller çiviler ve özellikle kalça kırıklarında protez uygulamaları tercih edilebilmektedir. Bazı özel durumlarda ise ameliyatsız tedavi uygulanabilir. Stabil kırıklar veya ameliyat riski yüksek hastalarda alçı, ortez, ağrı kontrolü ve fizik tedavi yöntemleri kullanılabilmektedir.</p>

<p><strong>Kırıkları önlemek mümkün</strong></p>

<p>Uzmanlara göre geriatrik kırıkların büyük bölümü alınacak bu basit önlemlerle önlenebilmektedir;</p>

<ol>
	<li>Kemik sağlığınızı koruyun</li>
	<li>Düzenli kemik yoğunluğu ölçümü yaptırın</li>
	<li>Kalsiyum seviyenizi kontrol ettirin eksikse takviye alın</li>
	<li>D vitamini seviyenizi kontrol ettirin eksikse takviye alın</li>
	<li>Güneş ışığından yeterince faydalanın</li>
	<li>Gerekirse osteoporoz tedavisine başlayın</li>
	<li>Düşme riskini azaltın</li>
	<li>Ev içi aydınlatmayı güçlendirin</li>
	<li>Kaymaz halılar tercih edin</li>
	<li>Banyoya tutunma barları yerleştirin</li>
	<li>Kaymayan tabanlı ayakkabılar kullanın</li>
	<li>Aktif yaşamdan vazgeçmeyin</li>
	<li>Haftada en az 150 dakika fiziksel aktivite yapın</li>
	<li>Düzenli yürüyüş alışkanlığı kazanın</li>
	<li>Denge ve direnç egzersizlerini ihmal etmeyin</li>
	<li>Tai-chi ve pilates gibi dengeyi artıran aktiviteleri değerlendirin</li>
	<li>Düzenli kontrolleri ihmal etmeyin</li>
	<li>Görme ve işitme muayeneleri yaptırın</li>
	<li>Kullanılan ilaçları düzenli gözden geçirin</li>
	<li>Nörolojik ve kardiyolojik değerlendirmeleri aksatmayın</li>
</ol>

<p><strong>Yaşlı bireylerin bağımsız yaşamı korunabilir</strong></p>

<p>Uzmanlar, geriatrik kırıkların yaşlı bireylerde yalnızca fiziksel değil psikolojik ve sosyal etkiler de oluşturduğunu belirtmektedir. Özellikle hareket kaybı sonrası gelişen yalnızlık, özgüven kaybı ve bağımlılık hissi yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir. Ancak erken tanı, doğru tedavi ve koruyucu önlemler sayesinde yaşlı bireylerin aktif ve bağımsız yaşamlarını uzun yıllar sürdürebilmeleri mümkün olabilmektedir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 May 2026 14:13:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/05/yasli-bireyleri-geriatrik-kiriklardan-koruyan-20-oneri-1778670787.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cinsiyete Göre Beslenme Olur mu?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cinsiyete-gore-beslenme-olur-mu-8330</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cinsiyete-gore-beslenme-olur-mu-8330</guid>
                <description><![CDATA[Menopozla birlikte östrojenin azalması, kardiyovasküler risklerin artması ve ciltte elastikiyet kaybı gibi doğal süreçler kadınları çözüm arayışına yönlendiriyor. Bu noktada piyasaya sürülen kolajen takviyeleri ve östrojen içerikli ürünler, “genç kalma” ve “sağlıklı yaş alma” vaatleriyle pazarlanıyor. Oysa tek bir mucize ürünle sağlığı korumanın mümkün olmadığını belirten Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Ayak tırnaklarımızdan, saç telimize kadar bir bütünüz. Sağlık parametrelerinde her halka birbiriyle iç içe, bütün halinde! Tek bir şeyden mucize etki bekleyip geri kalanını arka plana atmamalısınız. Menopoz sonrası kadınlara, omega-3 yağ asitleri, sebze, şeker oranı düşük mor renkli meyveler, antioksidanlar ve fitoöstrojenlerden zengin bir beslenme önerisi sunulur. Ek olarak, omega-3 balık yağı, magnezyum ve koenzim Q10 gibi takviyeler tıbbi gözetim altında verilebilmektedir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Menopozla birlikte östrojenin azalması, kardiyovasküler risklerin artması ve ciltte elastikiyet kaybı gibi doğal süreçler kadınları çözüm arayışına yönlendiriyor. Bu noktada piyasaya sürülen kolajen takviyeleri ve östrojen içerikli ürünler, “genç kalma” ve “sağlıklı yaş alma” vaatleriyle pazarlanıyor. Oysa tek bir mucize ürünle sağlığı korumanın mümkün olmadığını belirten&nbsp;<strong>Diyetisyen Kumsal Kurucu,&nbsp;</strong>“Ayak tırnaklarımızdan, saç telimize kadar bir bütünüz. Sağlık parametrelerinde her halka birbiriyle iç içe, bütün halinde! Tek bir şeyden mucize etki bekleyip geri kalanını arka plana atmamalısınız. Menopoz sonrası kadınlara, omega-3 yağ asitleri, sebze, şeker oranı düşük mor renkli meyveler, antioksidanlar ve fitoöstrojenlerden zengin bir beslenme önerisi sunulur. Ek olarak, omega-3 balık yağı, magnezyum ve koenzim Q10 gibi takviyeler tıbbi gözetim altında verilebilmektedir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>TEKNOLOJİ ALGORİTMALARI KADINLARIN SÖZDE İHTİYAÇLARINA OYNUYOR!</strong></p>

<p>Kadınların öncelik verdiği sağlık faydaları, fizyolojik ihtiyaçlar ve toplumsal baskıların birleşiminden oluşuyor. Teknolojik cihazların algoritmaları da bu eğilimleri algıladığında, kadınların karşısına sürekli olarak hormonal dengeyi, cilt sağlığını veya menopoz semptomlarını iyileştirdiğini iddia eden ürünler çıkıyor. Bu ürünler, sosyal medya ve reklamlarla çoğunlukla bir ‘ihtiyaç’ olarak tanıtılıyor ve kadınlara yönelik mesajlarla öne çıkarılıyor. Kadınlar için hormon döngülerini destekleyen beslenme stratejilerinin önem taşıdığını belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Life Uzman</strong>&nbsp;<strong>Diyetisyen Kumsal Kurucu,</strong>&nbsp;“Magnezyum ve B6 vitamini, kasları gevşeterek ve nörotransmitter işlevini destekleyerek PMS semptomlarını azaltmada özellikle etkilidir. Bununla birlikte Omega-3 yağ asitleri, iltihabı yönetmeye ve hormon üretimini desteklemeye yardımcı olur ve bunları tüm yaşam evrelerinde olmazsa olmaz hale getirir. Hormonal dalgalanmaları ve menopoz geçişlerini yönetmek için bütüncül ve fonksiyonel tıp bakış açısıyla, bu gıdalardan çok daha öte bir yolculuk var. Bu nedenle sağlık yönetiminizi sosyal medyadan gördüklerinizle, influencer ürünleri ile değil sağlık uzmanı ile yapmalısınız. &nbsp;Mesela östrojen bandı gerekli mi, ne gibi riskleri var? Hekiminizle konuşmalısınız” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>ERKEKLER “KAS” ODAKLI!</strong></p>

<p>“Kas kütlesi artırma ve hızlı toparlanma hedefi, erkekleri protein tozları ve performans artırıcı takviyelere yönlendiriyor. Sosyal medya ve reklamlar da bu ürünleri ‘olmazsa olmaz’ olarak gösteriyor. Antrenman sıklığı, yoğunluğu ve bireysel sağlık durumu dikkate alınmadan kontrolsüz kullanılan takviyelerin ciddi sağlık riskleri doğurabildiğini söyleyen&nbsp;<strong>Uzman</strong>&nbsp;<strong>Diyetisyen Kumsal Kurucu, “</strong>Özellikle testosteron artırıcı ürünlerin bilinçsiz tüketimi hormon dengesini bozabilirken, doğal yöntemler ve dengeli beslenme, güvenli ve etkili bir alternatif olarak öne çıkıyor. Oysa yağsız etler, yumurtalar, kinoa, tofu, tempeh ve mercimek gibi gıdalar, erkekler için mükemmel protein kaynakları! Testosteron artıcı doğal yöntemlerle oldukça mevcut ve başarılı sonuçlar alıyoruz. İlaçlar, kontrolsüz takviyeler kullanıp sağlığınızı riske etmek yerine doğal yollara başvurmalısınız” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>RİSKLİ GIDA TRENDLERİ SAĞLIĞINIZI BOZABİLİR</strong></p>

<p>Dönemsel gıda trendleriyle birlikte tek bir besine ya da takviyeye aşırı yüklenme eğiliminin ciddi dengesizliklere yol açtığını belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Life Uzman</strong>&nbsp;<strong>Diyetisyen Kumsal Kurucu, “</strong>Sosyal medyada popülerleşen ürünler, kontrolsüz kullanımın önünü açıyor. Mucize etkiler beklemek yerine dengeli ve doğal beslenmeye odaklanılması gerekiyor. Örneğin kolajen patlaması yaşanırken, bu ihtiyacın ilikli kemik suyu gibi doğal kaynaklarla karşılanması çok daha güvenli bir yaklaşım. Prolin, glisin, hiyaluronik asit ve glukozamin gibi damar sağlığını ve doku esnekliğini destekleyen bileşenler içeren bu besin, bütüncül bir yaklaşımın parçası olabilir. Yine doğum ve menopoz sonrası dönemlerde de kalsiyum, D vitamini ve magnezyum gibi temel besin öğelerinin kişiye özel bir planlama ile hekim gözetiminde alınması gerekir. Yine ihtiyaçların da dönemsel olarak değişebileceği unutulmamalıdır” uyarısında bulunuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ DİYET VE TAKVİYE PLANLARI</strong></p>

<p>Günümüzde kadın ve erkeğin cinsiyetlendirilmiş alışkanlıklara doğru sürüklendiğini belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Life Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “</strong>Fizyolojik, biyolojik ihtiyaçlar çerçevesinde kişiye özel bir beslenme planı olması gerektiğini, kadınların arzuladığı sağlık faydalarının erkeklerden daha fazla olduğunu çok net görüyoruz. Ancak ihtiyaçların cinsiyet, yaş, genel sağlık durumu ve yaşam evresine göre değiştiği unutulmamalı. Bu nedenle sağlık hedeflerinize uygun, kişiselleştirilmiş diyet ve takviye planları ile uyum içerisinde olun. Trendlere kendinizi kaptırıp genel sağlık kontrollerinizi aksatmayın” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 11:39:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/05/cinsiyete-gore-beslenme-olur-mu-1778056753.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bebeklerin Gece Beslenmesi Çürük Riskini Artırıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bebeklerin-gece-beslenmesi-curuk-riskini-artiriyor-8329</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bebeklerin-gece-beslenmesi-curuk-riskini-artiriyor-8329</guid>
                <description><![CDATA[Erken çocukluk çağı çürükleri, genellikle 6 yaşın altındaki çocuklarda görülen, birçok dişi etkileyebilen ve hızlı ilerleyebilen bir çürük türü. Bu çürükler ilk olarak genellikle üst çenede ön dişlerde başlar ve kontrol altına alınmazsa hızlı bir şekilde yayılabilir. En önemli sebebi ise gece beslenmesidir. Gece boyunca ya da uykuya dalma esnasında bebeğin emzirilmesi ya da biberonla şeker içeren gıdaların verilmesi çürüklerin oluşumuna zemin hazırlar. Biberon ucuna şeker, bal, reçel ya da pekmez gibi besinlerin eklenmesi de bu açıdan sakıncalıdır. Bir yaşından itibaren ise çocukların biberon yerine bardak kullanımına özendirilmesi faydalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Diş Kontrollerine 1 Yaş İtibariyle Başlanmalı </strong></p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Üyesi Irmak Bektaş Deniz, </strong>erken çocukluk çağı çürüklerinin önüne geçilmesi için bazı önemli uyarılarda bulunarak şunları söyledi: <em>“Bu tip sorunların yaşanmaması adına öncelikle gece beslenmesinin kontrol altına alınması gerekir. Çocuğa biberonla süt ya da mama verilmesi yerine, ilk geçiş sürecinde su verilebilir. Sonraki adımlarda dişler ilk sürdüğü andan itibaren mutlaka fırçalanmalı ve temiz tutulmalıdır. Çocuğun dişi sürdükten sonra yaş grubuna uygun bir fırça ve gerekli macunla mutlaka temizliği yapılmalıdır. Son olarak bir diğer önemli nokta ise aslında çocukların en geç bir yaş itibariyle mutlaka bir diş hekimi kontrolünden geçmeleri. Bu kontrollerde çocukların çürük risk durumu tespit edilip ebeveynlere gerekli ağız hijyeni bilgilendirmesi yapılabilmektedir.” </em></p>

<p><strong>İlerlemiş Vakalarda Tedavi Zorlaşabilir</strong></p>

<p>Biberon çürüklerinin tedavisinde oldukça etkili ve gelişmiş yöntemler mümkün. Fakat aşırı ilerlemiş vakalarda bu çürüklerin tedavisi zorlaşabilir. Söz konusu tedavilerin başlamasında en önemli nokta, ailelerin erken dönemde fark etmeleri ve muayenelerin aksatılmaması. Tedavi edilemeyen, geç kalınan dişlerin maalesef çekilmesi gerekebilir.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 May 2026 11:39:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/05/bebeklerin-gece-beslenmesi-curuk-riskini-artiriyor-1778056740.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sık İdrara Çıkma ve Karın Ağrısı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/sik-idrara-cikma-ve-karin-agrisi-8311</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/sik-idrara-cikma-ve-karin-agrisi-8311</guid>
                <description><![CDATA[Çocukluk çağında sık görülmesine rağmen çoğu zaman belirti vermeden ilerleyen böbrek reflüsü, idrarın mesaneden böbreklere doğru geri kaçmasıyla ortaya çıkan önemli bir sağlık sorunudur. Özellikle sık idrara çıkma, karın ağrısı, tekrarlayan ateşli idrar yolu enfeksiyonlarıyla kendini gösterebilen bu tablo, erken tanı konulmadığında kalıcı böbrek hasarına yol açabiliyor. Uzmanlar, çocuklarda görülen idrar yolu enfeksiyonlarının mutlaka dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Memorial Göztepe Hastanesi Çocuk Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. Hakan Kocaman, çocuklarda böbrek reflü hastalığı ve tedavisi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>İdrar akışı terse döner ve bakteriler böbreklere ulaşır</strong></p>

<p>Vezikoüreteral reflü (VUR), idrarın normalde tek yönlü olması gereken akışının tersine dönmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Bu durum, bakterilerin böbreklere ulaşmasını kolaylaştırarak enfeksiyon riskini artırır. Özellikle bebeklik ve erken çocukluk döneminde görülen hastalık, çoğu zaman belirgin şikâyet oluşturmadan ilerleyebilir.</p>

<p><strong>0-5 yaş arası çocuklar en riskli grupta</strong></p>

<p>VUR açısından en riskli grup 0-5 yaş arası çocuklardır. Erkek bebeklerde yaşamın ilk yılında daha sık görülürken, kız çocuklarında genellikle tekrarlayan enfeksiyonlarla ortaya çıkmaktadır. Ailesinde reflü öyküsü olanlar, doğumsal idrar yolu anomalisi bulunan çocuklar ile kabızlık ve işeme bozukluğu yaşayanlar da risk grubunda yer alır. Hastalığın en yaygın nedeni doğumsal faktörlerdir. Üreterin mesaneye giriş yerindeki kapak mekanizmasının yeterince gelişmemesi reflüye yol açabilir. Bunun yanı sıra mesane çıkışında tıkanıklık, nörojen mesane, posterior üretral valv gibi yapısal sorunlar ya da uzun süreli işeme disfonksiyonları da hastalığın gelişmesine neden olabilir.</p>

<p><strong>Bu belirtiler çocuklarda böbrek reflüsüne işaret edebilir!</strong></p>

<p>Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları ve özellikle ateşli enfeksiyonlar en önemli işaretler arasında yer alır. Bir yaş altı bebeklerde nedeni açıklanamayan yüksek ateş, gebelikte saptanan böbrek genişlemesi ve ailede reflü öyküsü bulunması da dikkate alınmalıdır. Ayrıca büyüme geriliği ve çocukluk çağında görülen hipertansiyon da değerlendirilmesi gereken diğer önemli bulgulardır.</p>

<p>Hastalık çoğu zaman doğrudan belirti vermese de idrar yolu enfeksiyonu sırasında bazı şikâyetlerle kendini gösterebilir. Bebeklerde yüksek ateş, huzursuzluk, beslenme güçlüğü, kusma ve kilo alamama görülebilir. Daha büyük çocuklarda ise sık ve ağrılı idrara çıkma, karın veya bel ağrısı, kötü kokulu ya da bulanık idrar ve gece alt ıslatma gibi belirtiler ön plana çıkabilir.</p>

<p><strong>Böbrek hasarı varsa cerrahi gündeme gelebilir</strong></p>

<p>Vezikoüreteral reflünün en büyük riski, yol açtığı enfeksiyonlar ve buna bağlı gelişen böbrek hasarıdır. Tanı için ilk basamak genellikle ultrasonografidir. Kesin tanı ise “işeme sistoüretrografisi” (VCUG) ile konur ve bu yöntemle reflünün derecesi belirlenir. Gerekli durumlarda böbreklerde kalıcı hasar olup olmadığını değerlendirmek için böbrek sintigrafisi de yapılabilir.</p>

<p>Tedavi süreci her çocuk için bireysel olarak planlanmalıdır. Çünkü reflünün derecesi, çocuğun yaşı, enfeksiyon sıklığı ve böbreklerde hasar olup olmaması en önemli belirleyici unsurlardır. Düşük dereceli reflülerin önemli bir kısmı zamanla kendiliğinden düzelebilmektedir. Hafif vakalarda düzenli takip ve enfeksiyonlardan korunma yeterli olabilirken, orta dereceli olgularda endoskopik yöntemler tercih edilebilir. İleri dereceli ve böbrek hasarı riski bulunan durumlarda ise cerrahi tedavi gündeme gelebilir.&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 11:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/sik-idrara-cikma-ve-karin-agrisi-1777363607.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eklem Yaşlanmasını Durdurmak Mümkün mü?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/eklem-yaslanmasini-durdurmak-mumkun-mu-8292</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/eklem-yaslanmasini-durdurmak-mumkun-mu-8292</guid>
                <description><![CDATA[Eklem sağlığı çoğu zaman yalnızca yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görülse de, güncel bilimsel veriler bunun büyük ölçüde yaşam tarzı ve hareket alışkanlıklarıyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Modern ortopedi yaklaşımında artık sadece ağrıyı tedavi etmek değil; eklemin biyomekaniğini anlamak, hareketi analiz etmek ve süreci erken dönemde yönetmek ön plana çıkıyor. Doğru değerlendirme ve kişiye özel planlama ile eklem problemlerinin ilerlemesi yavaşlatılabiliyor hatta birçok durumda cerrahiye gerek kalmadan kontrol altına alınabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Mahmud Aydın, eklem yaşlanmasının sebepleri ve tedavi yöntemleri hakkındaki soruları yanıtladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Doğru hareket sağlıklı ve genç eklemler</strong></p>

<p>Eklem dokularının “biyolojik yaşı”; takvim yaşından çok, mekanik yüklenme, inflamasyon düzeyi ve yaşam tarzı ile şekillenir. Doğru ve düzenli hareket eden eklemler, hareketsiz ya da yanlış yüklenen eklemlere kıyasla fonksiyonlarını çok daha uzun süre koruyabilir. Bu nedenle hareketin bir yaşı yoktur; aksine doğru hareket, eklem sağlığının en güçlü belirleyicisidir.</p>

<p><strong>Eklem ağrısı sadece bulunduğu yerden kaynaklanmayabilir</strong></p>

<p>Eklem ağrıları çoğu zaman yalnızca ağrı hissedilen bölgeden kaynaklanmaz. Modern ortopedi yaklaşımına göre bu ağrılar, vücuttaki biyomekanik zincirin bozulmasının bir sonucu olabilir. Örneğin diz ağrısı; kalça stabilitesindeki bir zayıflık, ayak basış bozukluğu veya omurga hizalanmasındaki problemle ilişkili olabilir. Bu nedenle güncel yaklaşımda yalnızca ağrılı bölgeyi değil, tüm kinetik zinciri değerlendirmek esastır. Bu bakış açısı, hem doğru tanı koymayı kolaylaştırır hem de gereksiz cerrahi müdahalelerin önüne geçer.</p>

<p><strong>Sadece MR yetmez, hareket analizi tanıyı değiştiriyor</strong></p>

<p>Geleneksel görüntüleme yöntemleri (MR, BT) önemli bilgiler sunsa da yalnızca statik veriler sağlar. Oysa birçok ortopedik problem, hareket sırasında ortaya çıkar. Bu noktada devreye giren yeni nesil teknolojiler, özellikle hareket halindeki vücudu analiz ederek fark yaratmaktadır. Radyasyonsuz yürüme ve postür analiz sistemleri sayesinde omurga ve alt ekstremite hizalanması dinamik olarak değerlendirilebilir. Böylece statik görüntülemede fark edilemeyen; yürürken oluşan yük dağılımı bozuklukları, vücudun ağrıyı azaltmak için geliştirdiği gizli denge ve telafi hareketleri ve zamanla başka bölgelere binen fazla yük net şekilde ortaya konur.</p>

<p><strong>Hem statik hem de dinamik değerlendirme sunar</strong></p>

<p>DİERS (Formetric / 4D Motion Lab), omurga ve postürü radyasyon kullanmadan analiz eden ileri teknoloji bir sistemdir. Yüzey topografisi ve optik sensörler aracılığıyla çalışan bu sistem, hem statik hem de dinamik değerlendirme imkanı sunar. DİERS ile omurga hizalanması, pelvis pozisyonu, yük dağılımı, yürüme paterni (4D analiz ile) analiz edilir. </p>

<p>Skolyoz takibi, postür bozuklukları, bel ve sırt ağrıları, yürüme bozuklukları, alt ekstremite yük dağılım analizi, sporcu performans değerlendirmesi yapılabilir. En önemli avantajlarından biri, tamamen radyasyonsuz ve non-invaziv olmasıdır. Özellikle 4D analiz sayesinde hastanın yürüyüşü anlık olarak incelenir ve zaman içindeki hareket değişimleri detaylı şekilde ortaya konur.</p>

<p><strong>Kıkırdak hasarı tamamen iyileşir mi?</strong></p>

<p>Kıkırdak dokusunun kendini yenileme kapasitesi sınırlıdır; ancak günümüzde gelişen rejeneratif tedavilerle bu süreç desteklenebilmektedir. Eklem içi enjeksiyonlar (PRP, hyaluronik asit), hücresel tedaviler ve biyolojik ajanlar; inflamasyonu azaltarak ve doku iyileşmesini destekleyerek eklem ömrünü uzatabilir. İlk amacı desteklemektir, erken evrede oldukça etkilidir. İkincisi ise onarmaktır (repair/regenerate) ve seçilmiş hasta grubunda mümkündür. Doğru hasta ve doğru zamanda uygulandığında bu tedaviler, cerrahi ihtiyacını geciktirebilir hatta bazı durumlarda tamamen ortadan kaldırabilir.</p>

<p><strong>Yaşam tarzı değişikliği önemli</strong></p>

<p>Birçok ortopedik sorun aslında önlenebilir niteliktedir. Doğru egzersiz ve kas dengesi, sağlıklı vücut ağırlığı, inflamasyonu azaltan beslenme, düzenli ve çeşitli hareket eklem sağlığını belirleyen temel faktörlerdir. Özellikle fazla kilo, eklemlere binen yükü katlayarak artırır ve kıkırdak yıpranmasını hızlandırır. Bu nedenle günümüzde “longevity” yaklaşımıyla yalnızca yaşam süresi değil, hareket kalitesi ve bağımsızlık da korunmaya çalışılmaktadır.</p>

<p><strong>Eklem sağlığında doğru yaklaşım: Erken önlem</strong></p>

<p>Eklem sağlığına yaklaşım reaktif değil, proaktif olmalıdır. Kısacası ağrı başladıktan sonra değil, sorun oluşmadan önce önlem alınmalıdır. Eklem check-up yaklaşımı ile biyomekanik problemler erken saptanır, kıkırdak hasarı ilerlemeden önlenir, cerrahi gereksinimi azaltılır. Yaşam boyu ağrısız ve özgür hareket edebilmek, eklemlere gösterilen özenin doğrudan bir sonucudur. Doğru analiz, doğru hareket ve doğru tedavi ile eklem yaşlanması kaçınılmaz bir kader olmaktan çıkarılabilir.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 13:12:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/eklem-yaslanmasini-durdurmak-mumkun-mu-1776766370.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akran zorbalığı, silahlı saldırılara mı evriliyor?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/akran-zorbaligi-silahli-saldirilara-mi-evriliyor-8271</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/akran-zorbaligi-silahli-saldirilara-mi-evriliyor-8271</guid>
                <description><![CDATA[Şanlıurfa’nın Siverek ilçesindeki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde 16 kişinin yaralandığı silahlı saldırı ile Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesi Ayser Çalık Ortaokulu’nda 9 kişinin hayatını kaybettiği, 13 kişinin yaralandığı saldırıların ardından, gözler yeniden bireysel silahlanma ve şiddetin toplumsal boyutlarına çevrildi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Adli Bilimler Bölümü’nden Prof. Dr. Aylin Yalçın Sarıbey, yaşanan olayların sadece bireysel değil, çok katmanlı bir sorun olduğuna dikkat çekerek önemli değerlendirmelerde bulundu.</p>

<p>S<strong>ilah edinmenin üç temel nedeni: Savunma, aidiyet, kimlik</strong></p>

<p>Prof. Dr. Sarıbey, bireylerin silah edinme motivasyonlarını üç ana başlıkta toplandığını belirterek, “İnsanlar savunma, kültürel aidiyet ve psikolojik kimlik inşası olmak üzere üç temel nedenle silah sahibi olmaktadırlar. Savunma odaklı yaklaşımda bireyler, suç mağduru olma korkusu ve güvenlik yetersizliği algısıyla silahı son bir sığınak olarak görürler. Sosyolojik açıdan silah, aileden gelen bir gelenek, avcılık veya atıcılık gibi alt kültürlere aidiyet hissi veren bir sosyalleşme aracıdır. Psikolojik çalışmalarda ise silahın, bireye kaybolan kontrol hissini geri verdiği ve maskülen güç sembolü olarak işlev gördüğü vurgulanır.” dedi.</p>

<p><strong>“Silah etkisi” saldırganlığı tetikleyebiliyor</strong></p>

<p>Bazı toplumlarda silah sahipliğinin politik bir anlam da taşıdığını ifade eden Prof. Dr. Sarıbey, “Silah, devlete karşı bireysel özgürlüğün ve sivil hakların korunması gibi bir anlam yüklenerek de sahiplenilebilmektedir. Ancak ‘Silah Etkisi’ teorisi, korunma amaçlı bile olsa silahın varlığının saldırganlık dürtülerini tetikleyebileceğine dikkat çekmektedir. Özetle silah, yalnızca bir araç değil; hem somut bir güvenlik arayışını hem de soyut bir güç ve kimlik tanımını temsil etmektedir. Bu motivasyonlar, bireyin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik çevre ve hukuki düzenlemelerle doğrudan ilişkilidir. Nihayetinde silah edinme kararı, rasyonel bir korunma ihtiyacı ile derin psikolojik gereksinimlerin birleşimidir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Dijital içerikler gençlerin risk algısını zayıflatıyor</strong></p>

<p>Medyanın ve dijital içeriklerin etkisine de dikkat çeken Prof. Dr. Sarıbey, “Silahın filmler, diziler, video oyunları ve sosyal medya aracılığıyla estetik bir unsur gibi sunulması, en başarılı, en adaletli, en güçlü karakterlerin silah kullanıyor olmaları gençlerin risk algısını köreltmektedir. Ekranda gördüğü karakterlerin sorunları silahla çözdüğünü gören gençler, çatışma yönetiminde iletişim yerine fiziksel gücü ve silahı merkeze koymaya başlamaktadır. Bu da akran zorbalığının silahlı saldırılara evrilme riskini arttırmaktadır.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Şiddet gündelik hayatın parçası haline geliyor</strong></p>

<p>Şiddetin gündelikleştiğine işaret eden Prof. Dr. Sarıbey, “Sürekli şiddet ve suç içeriklerine maruz kalmak bireyleri şiddete karşı duyarsızlaştırmakta ve şiddetin sıradan bir çözüm yöntemi olarak görülmesine neden olmaktadır. Eskiden husumet, namus temelli olan ateşli silahla öldürme- yaralama olayları, artık trafikteki bir tartışma, sosyal medyadaki bir atışma meselesine indirgenmiş durumdadır.” dedi.</p>

<p><strong>Güvensizlik algısı bireysel silahlanmayı artırıyor</strong></p>

<p>Modern yaşamın getirdiği güvensizlik algısının da bireysel silahlanmayı tetiklediğini belirten Prof. Dr. &nbsp;Aylin Yalçın Sarıbey, “Şehir hayatındaki belirsizlikler, suç oranlarına ilişkin algısal artış ve cezaların caydırıcılığına yönelik güvensizlik, bireyleri kendi güvenliğini kendisinin sağlama düşüncesine itmektedir. Silah bu noktada yapay bir kontrol hissi sunmaktadır. Özellikle ataerkil toplumlarda silah, otorite ve statü simgesi olarak görülmekte, sosyal medyanın da etkisiyle bir kimlik inşası aracına dönüşmektedir” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Silaha erişim kolaylığı sonuçları ağırlaştırıyor</strong></p>

<p>Ateşli silahlara erişimin kolay olmasının, olayların sonuçlarını ağırlaştırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Sarıbey, çözüm önerilerini de şöyle sıraladı:</p>

<p>“Ateşli silahlara erişimi sınırlayabilmek adına teminin önlenmesi için denetim ve takiplerin arttırılması, var olan silahların dolaşımdan çıkartılması için ceza muafiyeti ve teşvik edici sistemler kullanılarak teslim edilmelerinin sağlanması gerekmektedir. Risk grubunda olan çocukların tespiti, takibi ve psikososyal olarak desteklenmeleri büyük önem taşımaktadır. Ruhsatsız silah taşımanın cezası ertelemeye tabi olmayacak kadar ağırlaştırılmalı, ruhsatlı silah sahibi olan kişilerin silaha erişimi zorlaştıracak her türlü önlemi almaları zorunlu tutulmalıdır.”&nbsp;</p>

<p><strong>Denetim, eğitim ve psikososyal destek şart</strong></p>

<p>Risk grubundaki çocukların erken tespitinin önemine vurgu yapan Prof. Dr. Sarıbey, “Okullarda ve rehberlik ve destek birimlerinde öfke kontrolü, çatışma çözme becerileri üzerine zorunlu programlar periyodik olarak uygulanmalıdır. Silahın kullanımının yüceltildiği yapımlara yönelik denetimlerin artırılması ve toplumsal şiddeti normalize eden dilden kaçınılması sıkı biçimde takip edilmelidir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>“Bulaşıcı etki” uyarısı: Haber dili kritik rol oynuyor</strong></p>

<p>Bu tür olayların ardından “bulaşıcı etki” riskine de dikkat çeken Prof. Dr. Sarıbey, “Büyük yankı uyandıran bu tür olayların ardından benzer olayların yaşanma ihtimali artmakta, bulaşıcı etki göstermektedir. &nbsp; Sosyal medyada çok görünür kılınması benzerlerinin olma ihtimalini güçlendirmektedir, bu nedenle sosyal medyada ve haberlerin verilmesinde kullanılan dile dikkat edilmesi, psikolojik destek mekanizmalarının etkin işletilmesi büyük önem taşımaktadır. Çocuklarımız geleceğimizdir, her birinin sağlıklı, mutlu, huzurlu bireyler olmaları tüm toplumun sorumluluğunda olduğu unutulmamalıdır.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 11:42:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/akran-zorbaligi-silahli-saldirilara-mi-evriliyor-1776415334.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>100 Erkekten 15’inde Görülen Varikosel Sorununa Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/100-erkekten-15inde-gorulen-varikosel-sorununa-dikkat-8252</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/100-erkekten-15inde-gorulen-varikosel-sorununa-dikkat-8252</guid>
                <description><![CDATA[Varikosel, erkeklerde testisleri saran toplardamarların anormal şekilde genişlemesi sonucu oluşan yaygın bir hastalık olarak biliniyor. Yetişkin erkeklerin yaklaşık %15’inde görülüyor; infertilite (kısırlık) sorunu yaşayan erkeklerde bu oran %35-40’lara kadar çıkabiliyor. Genellikle sol tarafta daha sık rastlanıyor, ancak her iki tarafta da görülebiliyor. Bazı hastalarda testislerde ağrı hissi veya küçülme gibi belirtilere yol açarken, birçok erkekte hiçbir şikayete neden olmadan sessizce varlığını sürdürebiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Yunus Çolakoğlu, varikosel hakkında tüm merak edilenleri anlattı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Solucan torbası gibi bir damarlaşma görülebiliyor</strong></p>

<p>Varikosel, testisleri çevreleyen toplardamarların genişleyip kıvrımlı hale gelmesi olarak tanımlanmaktadır. En sık sol tarafta görülmekte ve bazen hiç belirti vermezken bazen uzun süre ayakta kalınca artan künt ağrı, ağırlık hissi veya ele “solucan torbası” gibi gelen damarlaşma durumu oluşabilmektedir. Bazı kişilerde testis boyutunda küçülmeye, sperm kalitesinde düşüşe ve buna bağlı kısırlık sorunlarına yol açabilmektedir. Bu yüzden özellikle ağrı, belirgin şişlik veya çocuk sahibi olma durumunda bir olumsuzluk hissedilmesi halinde uzman bir görüş alınması oldukça önemlidir.</p>

<p><strong>Varikosel, testis içinde birkaç temel mekanizma yoluyla hasar oluşturuyor</strong></p>

<p>Genişleyen damarlarda göllenmiş kan, skrotal ısı artışına neden olmaktadır. Testislerin normalden daha sıcak bir ortamda bulunması sperm üretimini olumsuz etkilemektedir. Ayrıca uzaklaştırılamayan kirli kan nedeniyle testis içinde oksijen azlığı gelişmekte ve bu durum hücre fonksiyon bozukluğuna yol açmaktadır. Böbrek ve böbreküstü bezinden gelen zararlı atıkların testise geri akması da bu olumsuz süreci artırabilmektedir.</p>

<p>Zamanla bu süreçler;  </p>

<ul>
	<li>Sperm sayısında, hareketliliğinde ve morfolojisinde bozulmaya</li>
	<li>Testis hacminde küçülmeye</li>
	<li>Testosteron üretiminde azalmaya  </li>
</ul>

<p>yol açabilmektedir. Kısacası varikosel, testisleri “ısısal, oksidatif ve hipoksik stres” altında bırakarak ilerleyici hasar yaratabilmektedir.</p>

<p><strong>Yaşınızdan, sperm analiz sonuçlarına kadar detaylı bir inceleme yapılıyor </strong></p>

<p>Varikosel tanısı alan her hastada mutlaka kapsamlı bir inceleme yapılmalıdır. Bu değerlendirme şunları içermelidir:  </p>

<ul>
	<li>Detaylı fizik muayene</li>
	<li>Skrotal Doppler ultrasonografi (damar çapları ve reflü derecesinin belirlenmesi)</li>
	<li>Sperm analizi (spermiyogram)</li>
	<li>Testis hacim ölçümü</li>
	<li>Gerektiğinde kan hormon testleri (testosteron, FSH, LH vb.).</li>
</ul>

<p>Üroloji uzmanı tarafından varikosel tanısının konulması, otomatik olarak ameliyat yapılması gerektiği anlamına gelmemektedir. Tedavi kararı son derece bireyseldir ve şu faktörler göz önünde bulundurularak verilmelidir:  </p>

<ul>
	<li>Hastanın yaşı</li>
	<li>Varikoselin muayenede ve Doppler ultrasonografideki derecesi (Grade 1-3)</li>
	<li>Testis boyutları ve hacmi</li>
	<li>Çocuk sahibi olma isteği ve mevcut infertilite durumu</li>
	<li>Testislerdeki ağrının şiddeti ve süresi</li>
	<li>Sperm analizi sonuçları (sperm sayısı, hareketliliği, morfolojisi)</li>
	<li>Hormon seviyeleri (özellikle testosteron).</li>
</ul>

<p><strong>Bu belirtilerde ameliyat düşünülebiliyor </strong></p>

<p>Uluslararası üroloji ve üreme tıbbı kılavuzları, klinik varikosel (elle hissedilen) varlığında ve aşağıdaki durumlarda ameliyatı önermektedir:  </p>

<ul>
	<li>Çiftin açıklanamayan infertilitesi varsa ve sperm parametrelerinde bozulma tespit edilmişse, </li>
	<li>Testis hacminde anlamlı küçülme (atrofi) veya gelişim geriliği varsa,  </li>
	<li>Şiddetli ve günlük yaşam kalitesini bozan ağrı mevcutsa (başka nedenler dışlandıktan sonra),  </li>
	<li>Bazı vakalarda düşük testosteron seviyeleriyle birlikte klinik varikosel varsa.</li>
</ul>

<p>Bu testlerde herhangi bir bozukluk saptanırsa, testislerdeki oksidatif stres ve ısı artışı nedeniyle ilerleyebilecek hasarı önlemek amacıyla varikosel ameliyatı ciddi şekilde düşünülmelidir. </p>

<p><strong>Ameliyatın sperm üzerinde birçok olumlu etkisi olduğunu gösteriyor </strong></p>

<p>Günümüzde mikrocerrahi “Varikoselektomi” tekniği, en yüksek başarı oranına ve en düşük komplikasyon riskine sahip yöntem olarak kabul edilmektedir. Ameliyatın en önemli faydalarından birisi, testis fonksiyonlarını koruması ve iyileştirmesidir. Yapılan çok sayıda bilimsel çalışma, varikosel ameliyatı sonrası sperm konsantrasyonu, toplam sperm sayısı, hareketlilik ve normal morfoloji oranında anlamlı iyileşmeler olduğunu göstermektedir. Ayrıca özellikle testosteron seviyesi düşük olan hastalarda ameliyat sonrası hormon düzeylerinde artış gözlenebilmekte, bu da cinsel fonksiyonlar ve genel enerji seviyesi üzerinde olumlu etki yaratabilmektedir. Ağrı şikayeti olan hastalarda da semptomlarda belirgin rahatlama sağlanabilmektedir. Ancak sperm analizi ve hormon testleri tamamen normal çıkan hastalarda karar daha tartışmalıdır. Bu grupta ileride oluşabilecek gizli testis hasarını önlemek adına ameliyatın potansiyel faydaları ile riskleri (varikosel nüksü, hidrosel oluşumu gibi nadir komplikasyonlar) mutlaka cerrah ile etraflıca konuşulmalıdır. Karar, hastanın yaşı, çocuk sahibi olma planı, varikoselin derecesi ve genel sağlık durumu dikkate alınarak ortak şekilde verilmelidir.</p>

<p><strong>Düzenli takip ve yaşam tarzı önerileri de bu süreçte büyük önem taşıyor</strong></p>

<p>Birçok erkek, varikoseli olduğu halde hiçbir sorun yaşamadan çocuk sahibi olabilmekte ve uzun yıllar sorunsuz takip edilebilmektedir. Varikosel, panik yaratması gereken bir hastalık değildir. Çoğu vakada düzenli takip ve yaşam tarzı önerileri (sigara bırakma, kilo kontrolü, aşırı sıcaktan kaçınma) yeterli olurken, uygun ve seçilmiş hastalarda ameliyat ile sperm kalitesinin, hormon dengesinin ve yaşam kalitesinin anlamlı şekilde iyileştirilmesi mümkündür.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 12:19:30 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/100-erkekten-15inde-gorulen-varikosel-sorununa-dikkat-1776071970.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ses ve Sağlık Dünyasına Yolculuk</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/ses-ve-saglik-dunyasina-yolculuk-8245</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/ses-ve-saglik-dunyasina-yolculuk-8245</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Zhanna Talyaha: Ses ve Uyum Dünyasına Yolculuk</p>

<p>Günümüzde, sürekli gürültü ve koşuşturma içinde yaşarken, insanlar iç dengelerini yeniden bulmanın ve huzura ulaşmanın yollarını arıyor. Bu yollardan biri de ses terapisi — bedenin ve zihnin arınmasına ve enerjiyle dolmasına yardımcı olan eşsiz bir uygulamadır. Antalya’da bu alanın öne çıkan isimlerinden biri ise ses şifa ustası ve yoga eğitmeni Zhanna Talyaha’dır.<br />
Zhanna, yolculuğuna profesyonel bir şarkıcı olarak başladı ve bu sayede sesin ve titreşimlerin gücünü derinlemesine keşfetti. Daha sonra yoga ve ses terapisine yönelerek Nepal’de, Amir Lama gibi ustalardan eğitim aldı. Bugün, çalışmalarında yoga, meditasyon ve Tibet ile kristal kaselerin seslerini bir araya getirerek katılımcılara benzersiz bir deneyim sunuyor.<br />
Zhanna’nın seanslarında kristal ve Tibet kaseleri, gonglar ve ses çalışmaları kullanılarak alan ve beden nazikçe arındırılır. Bu titreşimler derin bir rahatlama sağlarken, aynı zamanda bedenin doğal iyileşme süreçlerini destekler, duygusal dengeyi düzenler ve içsel potansiyelin açığa çıkmasına yardımcı olur.<br />
Zhanna, Antalya’da bireysel ve grup seanslarına katılmak isteyen herkesi davet ediyor. Ona göre her insan kendi iç sesini bulabilir ve bu ses aracılığıyla sağlık, mutluluk ve içsel uyuma ulaşabilir.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 20:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/ses-ve-saglik-dunyasina-yolculuk-1775754343.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mevsim geçişi cildi zorluyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/mevsim-gecisi-cildi-zorluyor-8228</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/mevsim-gecisi-cildi-zorluyor-8228</guid>
                <description><![CDATA[Kış aylarının soğuk, rüzgarlı ve kurutucu etkisinin ardından bahar mevsimine geçiş, cildimiz için önemli bir adaptasyon sürecini beraberinde getiriyor. Kış boyunca düşük nem, soğuk hava ve kapalı ortamlarda geçirilen uzun süreler cildin bariyerini zayıflatabiliyor ve kuruluğa neden olabiliyor. Bahar aylarıyla birlikte ise sıcaklık artıyor, nem oranı değişiyor ve güneş ışınları daha güçlü hissedilmeye başlıyor. Ayrıca bahar aylarında artan ağaç ve çimen polenleri ile küf sporları gibi çevresel alerjenler de daha yoğun hale geliyor. Bu çevresel etkenler nedeniyle, cilt bakımına dikkat edilmediğinde; ciltte kuruluk, hassasiyet, kızarıklık, pullanma,  lekelenme ve yağ üretiminin artmasına bağlı akne oluşumu gibi sorunlar gelişebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, “Kışın uygulanan yoğun ve besleyici bakım rutinlerinin bahar aylarına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi, cildin bu geçiş sürecine daha sağlıklı  uyum sağlaması için çok önemlidir” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bahar aylarında cilt sağlığının korunmasında üç temel kuralın öne çıktığını belirterek, “İlk olarak, cildi sabah ve akşam nazik bir temizleyici ürünle düzenli olarak temizlemek gerekir. Her gün SPF 50 olan bir güneş koruyucu kullanmak, cilt lekelerini ve güneş hasarını önlemede büyük önem taşır. Bunların yanı sıra cilt tipine uygun, daha hafif yapılı bir nemlendiriciyle cildin nem dengesini korumak da son derece önemlidir. Bu üç basit ama etkili adım, cildin mevsim geçişine daha sağlıklı uyum sağlamasına yardımcı olur ve birçok dermatolojik sorunun önlenmesine önemli katkı sağlar” diye konuşuyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bahar aylarında cilt sağlığı için dikkat edilmesi gereken 7 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu! ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kış aylarının soğuk, rüzgarlı ve kurutucu etkisinin ardından bahar mevsimine geçiş, cildimiz için önemli bir adaptasyon sürecini beraberinde getiriyor. Kış boyunca düşük nem, soğuk hava ve kapalı ortamlarda geçirilen uzun süreler cildin bariyerini zayıflatabiliyor ve kuruluğa neden olabiliyor. Bahar aylarıyla birlikte ise sıcaklık artıyor, nem oranı değişiyor ve güneş ışınları daha güçlü hissedilmeye başlıyor. Ayrıca bahar aylarında artan ağaç ve çimen polenleri ile küf sporları gibi çevresel alerjenler de daha yoğun hale geliyor. Bu çevresel etkenler nedeniyle, cilt bakımına dikkat edilmediğinde; ciltte kuruluk, hassasiyet, kızarıklık, pullanma,  lekelenme ve yağ üretiminin artmasına bağlı akne oluşumu gibi sorunlar gelişebiliyor. <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu,</strong> “Kışın uygulanan yoğun ve besleyici bakım rutinlerinin bahar aylarına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi, cildin bu geçiş sürecine daha sağlıklı  uyum sağlaması için çok önemlidir” diyor. <strong>Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu,</strong> bahar aylarında cilt sağlığının korunmasında üç temel kuralın öne çıktığını belirterek, “İlk olarak, cildi sabah ve akşam nazik bir temizleyici ürünle düzenli olarak temizlemek gerekir. Her gün SPF 50 olan bir güneş koruyucu kullanmak, cilt lekelerini ve güneş hasarını önlemede büyük önem taşır. Bunların yanı sıra cilt tipine uygun, daha hafif yapılı bir nemlendiriciyle cildin nem dengesini korumak da son derece önemlidir. Bu üç basit ama etkili adım, cildin mevsim geçişine daha sağlıklı uyum sağlamasına yardımcı olur ve birçok dermatolojik sorunun önlenmesine önemli katkı sağlar” diye konuşuyor. <strong>Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu,</strong> bahar aylarında cilt sağlığı için dikkat edilmesi gereken 7 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu! </p>

<p><strong>Cildinizi günde iki kez temizleyin</strong></p>

<p>Bahar aylarında artan sıcaklık ve nem oranı, cildin sebum üretimini artırabiliyor. Bu durum gözeneklerin tıkanmalarına ve akne oluşumuna zemin hazırlayabiliyor.  Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bu nedenle sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez, cilt tipine uygun nazik bir temizleyici ürünle cildin temizlenmesi gerektiğini belirterek, “Cilt pH’ına yakın temizleyicilerin tercih edilmesi cilt bariyerinin korunmasına yardımcı olur. Özellikle akşam temizliği; makyaj, güneş koruyucu ve gün boyunca biriken çevresel kirletici etkenlerin uzaklaştırılması açısından önemlidir” diyor. </p>

<p><strong>Güneşten korunmayı rutin haline getirin</strong></p>

<p>Bahar aylarında UV ışınlarının yoğunluğu artmaya başlıyor ve bu durum ciltte fotoaging (ışığa bağlı yaşlanma) ile pigmentasyon artışına, yani cilt lekelerinin gelişimine yol açabiliyor. Bu nedenle her gün geniş spektrumlu (UVA ve UVB korumalı) ve SPF 50 içeren bir güneş koruyucu kullanımı büyük önem taşıyor.  Dr. Name Cemşitoğlu, “Güneş koruyucular sadece plajda değil, günlük yaşamda da uygulanmalı ve dış ortamda uzun süre kalınacaksa 2-3 saatte bir yenilenmelidir” bilgisini veriyor. </p>

<p><strong>Mevsime uygun nemlendirici kullanın</strong></p>

<p>Cilt bariyerinin sağlıklı olması, çevresel faktörlere karşı cildin direncini artırıyor. Ancak kış aylarında kullanılan yoğun ve yağ bazlı nemlendiriciler, bahar aylarında bazı cilt tiplerine ağır gelebiliyor ve gözeneklerin tıkanmalarına neden olabiliyor. Dolayısıyla, bahar aylarında daha hafif yapılı, su bazlı veya jel formundaki nemlendiricilerin tercih edilmesi öneriliyor. Hyaluronik asit, gliserin ve seramid içeren ürünler, cildin nem dengesini korumaya ve bariyerini güçlendirmeye katkı sağlıyor.</p>

<p><strong>Haftada 1-2 kez peeling yapın, ancak…</strong></p>

<p>Mevsim geçişlerinde, cilt yüzeyinde biriken ölü hücreler, cildin mat ve cansız görünmesine yol açabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu,<strong> </strong>cilt sağlığı için<strong> </strong>haftada 1-2 kez nazik peeling uygulamalarını önerdiklerine işaret ederek, “Peeling cildin üst tabakasındaki hücre yenilenmesini destekleyerek daha pürüzsüz görünmesine yardımcı olur. Özellikle AHA veya PHA içeren hafif eksfoliyanlar, yani ciltten nazikçe ölü tabakayı arındıran asit içerikli peelingler kontrollü şekilde kullanılabilir” diyor. Ancak aşırı peeling uygulamalarının cilt bariyerine zarar verebileceğini belirten Dr. Name Cemşitoğlu, bu nedenle peeling yönteminin hekimin önerileri doğrultusunda uygulanması gerektiği uyarısında bulunuyor. </p>

<p><strong>Günde 2-2.5 litre su için</strong></p>

<p>Yeterli sıvı alımı, vücudun genel metabolik fonksiyonlarının yanı sıra cilt sağlığı için de önem taşıyor. Özellikle bahar aylarında artan fiziksel aktivite ve terleme nedeniyle vücudun sıvı ihtiyacı da artabiliyor. Su tüketimi tek başına etkili olmasa da sağlıklı bir cilt bakımını destekliyor. Günlük ortalama 2-2.5 litre su tüketimi hücrelerin nem dengesini, bir başka deyişle cilt sağlığı için gerekli olan su miktarını karşılamasıyla cildin daha canlı görünmesine katkı sağlayabiliyor. </p>

<p><strong>Cilt bariyerini destekleyen içerikleri tercih edin</strong></p>

<p>Mevsim geçişleri bazı kişilerde cilt hassasiyetini artırabiliyor. “Bu nedenle cilt bakım ürünlerinde bariyer onarıcı içeriklerin bulunması fayda sağlayabilir” diyen Dr. Name Cemşitoğlu, şu bilgileri paylaşıyor: “Güçlü bir cilt bariyeri cildin çevresel stres faktörlerine karşı daha dirençli olmasını sağlar. Seramidler, niasinamid, panthenol ve hyaluronik asit gibi içerikler cildimizin üst tabakasında bariyer fonksiyonunu destekleyerek, ciltten<strong> </strong>su kaybını azaltmaya yardımcı olur.”</p>

<p><strong>Cildi tahriş edebilen ürünlerden kaçının</strong></p>

<p>Alkol oranı yüksek tonikler, yoğun parfüm içeren kozmetikler veya aşındırıcı peeling ürünleri bazı ciltlerde hassasiyeti artırabiliyor. Özellikle mevsim geçişlerinde cilt bariyeri daha kırılgan hale gelebileceği için bu tür ürünlerden kaçınılması öneriliyor. Dermatolojik olarak test edilmiş, hassas ciltlere uygun ve minimal içerikli ürünlerin tercih edilmesi cilt sağlığı açısından daha güvenli olabiliyor. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 12:17:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/mevsim-gecisi-cildi-zorluyor-1775207853.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kök Hücre Tedavisi ile Ameliyatsız İyileşebilen 4 Cilt Problemi!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-8213</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-8213</guid>
                <description><![CDATA[Kök hücre temelli tedaviler, hasar görmüş dokuların onarılmasını destekleyerek yalnızca hastalıkların tedavisinde değil, aynı zamanda yaşlanma etkilerinin azalmasında da umut vadediyor. Yenileyici tıbbın en önemli yapı taşlarından biri olan bu yöntemler, estetik ve fonksiyonel iyileşmeyi bir arada hedefliyor. Memorial Ankara Hastanesi Estetik Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Cemal Alper Kemaloğlu, kök hücre ve eksozom tedavileri hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>2000’li yılların başında kök hücrelerin keşfiyle birlikte tıpta önemli bir paradigma değişimi yaşandı. Daha önce yaşlanma ve doku hasarına yönelik tedaviler sınırlı kalırken, iyileşmenin büyük ölçüde mevcut hücrelerin kapasitesiyle gerçekleştiği düşünülüyordu. Ancak kök hücrelerin farklı hücre tiplerine dönüşebilme ve bulundukları dokuyu yeniden düzenleyebilme özellikleri sayesinde, dokuların orijinal yapısıyla onarılabileceği ortaya kondu. Bu gelişme, özellikle estetik ve plastik cerrahi alanında yeni tedavi yaklaşımlarının önünü açtı.</p>

<p><strong>Vücut kendi hücreleriyle kendini onarıyor</strong></p>

<p>İnsan vücudu aslında doğuştan güçlü bir yenilenme kapasitesine sahiptir. Anne karnında tek bir kök hücreden gelişen bu yapı, erişkin dönemde de vücutta varlığını sürdürür. Çoğunlukla yağ dokusu içinde bulunan kök hücreler; travma, stres veya açlık gibi durumlarda aktive olarak onarım sürecini başlatır. Günümüzde bu hücreleri kontrollü şekilde elde edip çoğaltarak yeniden hastaya uygulamak mümkün hale gelmiştir.</p>

<p><strong>Yağ dokusundan elde edilen doğal tedavi </strong></p>

<p>Klinik uygulamalarda en sık tercih edilen yöntem, hastanın kendi yağ dokusundan kök hücre elde edilmesidir. Lokal anestezi altında alınan yağ dokusu özel işlemlerden geçirilerek kök hücreden zengin bir içerik haline getirilir. Bu hücreler ihtiyaç duyulan bölgeye enjekte edildiğinde;</p>

<ul>
	<li>İnflamasyonu azaltır,</li>
	<li>Kolajen yıkımını yavaşlatır,</li>
	<li>Kanlanmayı artırır.</li>
</ul>

<p>Böylece hem doku onarımı desteklenir hem de yaşlanma belirtilerinde belirgin iyileşme sağlanır. Hastanın kendi hücreleri kullanıldığı için tedavi tamamen doğal ve biyouyumlu bir yapıdadır.</p>

<p><strong>Ciltteki problemler ameliyatsız iyileşebiliyor</strong></p>

<p>Hücresel tedaviler günümüzde pek çok alanda etkili sonuçlar sunmaktadır. Bu yöntemler sayesinde büyük cerrahi işlemlere gerek kalmadan, daha konforlu ve tatmin edici sonuçlar elde edilebilmektedir. Genellikle aşağıdaki durumlarda tercih edilmektedir:</p>

<ol>
	<li>Yüz gençleştirme,</li>
	<li>Erkek tipi saç dökülmesi,</li>
	<li>Yara ve iz tedavileri,</li>
	<li>Kronik yaraların iyileştirilmesi</li>
</ol>

<p><strong>Kişiye özel tedavi planlanıyor</strong></p>

<p>Kök hücre tedavilerinin bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Yağ dokusundan elde edilmesi gerektiği için cerrahi işlem açısından uygun olmayan hastalarda uygulanamayabilir. Ayrıca hücre kalitesi yaşla birlikte azaldığından ileri yaş hastalarda tedavi etkinliği düşebilir. Tekrarlayan uygulamalarda yeniden doku alınması gerekliliği de bir diğer önemli faktördür.  </p>

<p>Son yıllarda yapılan çalışmalar, kök hücrelerin etkilerini büyük ölçüde salgıladıkları “eksozom” adı verilen biyolojik veziküller aracılığıyla gösterdiğini ortaya koymuştur. Eksozomlar; hücreler arası iletişimi sağlayan, DNA, RNA ve protein taşıyan mikro yapılardır. Hedef hücreye ulaştıklarında onarım ve yenilenme süreçlerini tetiklerler. Bu sayede kök hücrenin kendisini kullanmadan da benzer biyolojik etkiler elde edilebilmektedir. </p>

<p><strong>Cerrahiye alternatif güçlü bir seçenek</strong></p>

<p>Eksozom tedavileri; </p>

<ul>
	<li>Cerrahi işlem gerektirmemesi,</li>
	<li>Bağışıklık sistemi tarafından düşük reddedilme riski,</li>
	<li>Daha kolay saklanabilmesi</li>
</ul>

<p>gibi avantajlarıyla öne çıkmaktadır. Özellikle kök hücre tedavisi için uygun olmayan hastalarda önemli bir alternatif sunmaktadır. Her ne kadar eksozom tedavileri henüz gelişim aşamasında olsa da, dozlama ve uygulama standartlarının belirlenmesine yönelik çalışmalar hızla devam etmektedir. İnsan vücudundaki milyarlarca hücre sürekli bir iletişim halindedir. Bu iletişimi doğru şekilde yönlendirmek, hastalığın kökenine inmeyi mümkün kılmaktadır. Kök hücre ve eksozom tedavilerinin, modern tıbbın en güçlü ve en doğal iyileşme araçlarından biri olarak önümüzdeki yıllarda çok daha yaygın kullanılacağı öngörülmektedir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 11:56:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/04/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-1775120185.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bayramda yapışkan şekerlere dikkat</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bayramda-yapiskan-sekerlere-dikkat-8178</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bayramda-yapiskan-sekerlere-dikkat-8178</guid>
                <description><![CDATA[Bayram ziyaretleriyle birlikte özellikle çocuklar tarafından tüketilen şeker ve tatlı miktarı artıyor. Ancak bu durum diş sağlığı açısından bazı riskler doğurabiliyor. Şekerlemelerin dişler üzerindeki etkisinin, türüne ve ağızda kalma süresine bağlı olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Elanur Kök, “Tatlılar arasında dişler için en riskli olanlar; lokum, karamelli şeker ve jelibon gibi ağızda uzun süre kalan yapışkan şekerlerdir. Çikolata daha kısa sürede eridiği için nispeten daha az riskli sayılır” dedi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Çocukların diş yapısı yetişkinlere göre daha hassas olduğu için şekerli yiyeceklerden daha hızlı etkilenebilir. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Diş Hekimi Elanur Kök, “Çocukların dişlerinin dış tabakası olan mine yetişkinlere göre daha ince, iç kısmı olan dentin ise daha yumuşaktır. Bu yapı nedeniyle şekerli yiyecekler çocuk dişlerinde daha hızlı etki gösterebilir ve çürük oluşma ihtimali artabilir. Ayrıca çocukların ağız hijyeni alışkanlıkları henüz tam oturmadığı için diş yüzeyinde kalan şeker, bakteriler için uygun bir ortam oluşturabilir. Bu nedenle aynı miktarda şeker tüketildiğinde yetişkin dişleri daha dayanıklı kalabilirken çocuk dişleri daha hızlı zarar görebilir” bilgilerini verdi.</p>

<p><strong>Florürlü diş macunu kullanılmalı</strong></p>

<p>Bayramda artan tatlı tüketimine dikkat çeken Kök, “3-4 günlük bayram sürecinde yoğun tatlı tüketimi tek başına hemen çürük oluşturmaz. Çürük gelişimi genellikle haftalar veya aylar içinde başlar. Ancak tatlılardan sonra dişler fırçalanmaz ve şeker ağızda uzun süre kalırsa çürük riski artar. Bayramda çocukların dişlerini korumak için ailelerin dikkat etmesi gerekenler; çocukların tatlılardan sonra ağzını suyla çalkalamasını sağlamak, günde en az iki kez özellikle yatmadan önce dişlerini fırçalatmak, tatlıları ana öğünlerle birlikte vermek, gece şeker vermekten kaçınmak, florürlü diş macunu kullanmak ve yapışkan şekerleri sınırlamak olarak sıralanabilir” dedi.</p>

<p><strong>6-12 yaş grubunda risk daha fazla</strong></p>

<p>Diş sağlığı açısından en riskli yaş grubuna dikkat çeken Kök, “Diş sağlığı açısından en riskli yaş grubu 6-12 yaş arasındaki çocuklardır. Bu dönemde hem süt hem de kalıcı dişler bulunur ve kalıcı dişler yeni çıkmaya başladığı için yapıları daha hassas olabilir. Ortodontik tedavi gören veya daha önce çürük geçmişi olan çocuklarda da çürük gelişme riski daha yüksek olabilir. Ayrıca çocukların tatlıyı ödül gibi bir alışkanlık haline getirmemesi önemli. Düzenli diş hekimi kontrolleri de çürüklerin erken fark edilmesi ve önlenmesi açısından kıymetli” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 12:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/03/bayramda-yapiskan-sekerlere-dikkat-1773912605.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Kolon Kanserinde Yeni Çağ: Tümör Laboratuvarda Kopyalanıyor, En Etkili İlaç Kopya Üzerinde Denenerek Hastaya Veriliyor”</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kolon-kanserinde-yeni-cag-tumor-laboratuvarda-kopyalaniyor-en-etkili-ilac-kopya-uzerinde-denenerek-hastaya-veriliyor-8164</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kolon-kanserinde-yeni-cag-tumor-laboratuvarda-kopyalaniyor-en-etkili-ilac-kopya-uzerinde-denenerek-hastaya-veriliyor-8164</guid>
                <description><![CDATA[Kanser tedavisinde “deneme-yanılma” dönemi yavaş yavaş kapanıyor. Şu sıralar özellikle kolon kanserinde yapılan araştırmalar umut vaat ediyor. Kolon kanserinde hastadan alınan tümör dokusu laboratuvarda kopyalanarak üç boyutlu bir “organoid” modeli oluşturuluyor ve hedefe yönelik ilaçlar bu model üzerinde deneniyor. Böylece her hastaya özel en etkili tedavi seçeneği, tedaviye başlanmadan önce belirlenebiliyor. Yapay zekâ destekli bu yeni yaklaşım, hem dünyada hem Türkiye’de öncü ve ilk olma özelliği taşıyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Bilişimi ve Biyoistatistik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Uğur Sezerman liderliğinde İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi’nden Baş Araştırmacı Prof. Dr. Esra Erdal iş birliğiyle yürütülen proje, kolon kanserinde kişiye özel tedaviyi somut bir laboratuvar modeline taşıyor. Proje kapsamında geliştirilen sistemle, yaklaşık 6 hafta gibi kısa bir sürede hastanın tümörüne en etkili ilacın belirlenmesi hedefleniyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Bioinformatik alanında uzun yıllardır çalışmalar yürüttüklerini belirten Prof. Dr. Uğur Sezerman, kanserde artık çok katmanlı veri analizinin kaçınılmaz olduğunu vurguluyor. Tümörün dijital ve biyolojik haritasını çıkardıklarına dikkat çeken Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Bioinformatik; tıbbi verileri bilgisayar tabanlı yaklaşımlarla analiz ederek tanı ve tedavide kullanılacak yöntemler geliştiren bir alan. Günümüzde DNA dizileme teknolojileri sayesinde elimizde çok büyük miktarda veri var. Özellikle kanserde, tümör dokusunu ve kandan elde edilen DNA’yı dizileyerek tümöre özgü somatik varyasyonları tespit edebiliyoruz” diyor.</p>

<p>Bu analizler sayesinde tümörün hangi genetik değişimlerle tetiklendiği, hangi sinyal mekanizmaları üzerinden büyüdüğü ortaya konuyor. Ancak tümör tek tip bir yapı değil. Heterojen, yani farklı klonlardan oluşan karmaşık bir yapı. Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Tümör içindeki farklı klonları ve her birinin ‘driver’ dediğimiz tetikleyici mekanizmalarını belirleyebiliyoruz. Böylece tümördeki çeşitliliği yakalamış oluyoruz” ifadelerini kullanıyor.</p>

<h2>Sadece DNA Yetmiyor: Çok Katmanlı “Omik” Analiz</h2>

<p>Kolon kanseriyle ilgili yürüttükleri proje yalnızca DNA dizilemesiyle sınırlı değil. Transkriptom analizleriyle hangi genin ne kadar üretildiği ölçülüyor; sağlıklı ve tümör dokusu karşılaştırılıyor. Epigenetik mekanizmalar da incelenerek hangi genlerin aktif, hangilerinin baskılanmış olduğu ortaya konuyor. Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Tümörün genetik yapısından hücre içinde üretilen proteinlere ve metabolik ürünlere kadar çok sayıda biyolojik veriyi, yani ‘omik veri’yi bir araya getirerek hastanın tümörünün detaylı bir modelini oluşturuyoruz. Bu kadar büyük ve karmaşık veriyi insanın tek başına analiz etmesi mümkün olmadığı için yapay zekâdan yararlanıyoruz. Bu analizlerin ardından geliştirdiğimiz PANACEA yöntemi devreye giriyor. Ağ temelli algoritmalarla tümörün tetikleyici genleri ve ilaçlarla hedef alınan genler haritalanıyor. Amaç; tüm tetikleyici mekanizmaları aynı anda susturabilecek en uygun ilaç ya da ilaç kombinasyonunu belirlemek” diyor.&nbsp;</p>

<h2>Laboratuvarda “Mini Organlar” Oluşturuluyor</h2>

<p>Prof. Dr. Uğur Sezerman laboratuvar ortamında üretilen organoidlerin çok önemli olduğunu vurguluyor: “Hastadan alınan dokudan laboratuvar ortamında üretilen, üç boyutlu ve gerçek organa biyolojik olarak oldukça benzeyen mini doku modellerine ‘organoid’ diyoruz. Bu yapılar, tümörün hücresel mimarisini ve biyolojik davranışını büyük ölçüde taklit eder. Bu sayede ilaçlar, doğrudan hastanın tümörünün kopyası üzerinde denenebilir. Böylece hayvan deneylerine de ihtiyaç kalmaz”…</p>

<h2>Kolon Kanseri Çalışması Dünyada ve Türkiye’de Bir İlk</h2>

<p>Kolon kanseriyle ilgili yürütülen yeni projede, kolon kanseri hastasından alınan dokudan kişiye özel bir organoid oluşturulacak. Önce yapay zekâ ile tümörün tetikleyici mekanizmaları belirlenecek, ardından bu mekanizmaları hedefleyen ilaç adayları seçilecek. Bu ilaçlar, kök hücre ve organoid teknolojileri laboratuvarında üretilecek organoid modelleri üzerinde test edilecek.</p>

<p>Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Organoidler özellikle kolon kanserinde kanseri mimik edecek şekilde başarıyla üretilebiliyor; ancak bizim farkımız, kişinin kanser mekanizmasını aydınlatıp doğrudan hedefe yönelik ilaçların bu model üzerinde denenmesini sağlamak. Yüzlerce ilaç denemektense, birkaç deneyle hızlı bir şekilde organoid tümör üzerinde hastaya uygun tedaviyi belirlemenin mümkün olduğu bu yöntem dünyada da bir ilk.&nbsp;Omik verilerden hastanın dirençli olduğu ilaçları da, geliştirdiğimiz yapay zeka yöntemleri ile belirliyoruz. Böylece hastanın yanıt verebileceği ilaçlar ile deneme yapılmasını sağlayarak hem ekonomik yükü hafifletiyor hem de denemelerin hızlanması açısından sürece önemli katkıda bulunuyoruz” diyor. &nbsp;</p>

<p>Bu çalışma sayesinde yaklaşık 6 hafta içinde hangi ilacın etkili olduğu belirlenecek ve sonuç doğrudan klinisyene bildirilecek. Sonrasında da hekim, en etkili tedaviyi hastaya uygulayacak. Bu tedavilerin rutine girebilmesi için tabii ki uluslararası kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç olacak.</p>

<h2>İlk Aşamada Son Evre Hastalarda Uygulanacak</h2>

<p>Organoidlerin ilaç denemelerinde kullanımı FDA tarafından da onaylanmış durumda. Bu yaklaşım, deney hayvanı kullanımını önemli ölçüde azaltma potansiyeli de taşıyor. Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Organoid üzerinde deneyeceğimiz ve çalışan tedavinin, gerçek tümörde de çalışmasını hedefliyoruz. Bu model sayesinde hayvan deneylerine ihtiyaç büyük ölçüde ortadan kalkabilir”&nbsp;diyor.</p>

<p>Çalışma ilk etapta, mevcut tüm tedavileri almış ve yanıt alınamamış son evre kolon kanseri hastalarında uygulanacak. Ancak hedef çok daha büyük. Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Yöntemler geliştikçe bunu son aşamadaki hastalarda değil, hastaya ilk tanı konduğu anda uygulayabileceğiz. Böylece hasta zaman kaybetmeyecek; gereksiz ve etkisiz tedavilerle maddi ve biyolojik yük altına girmeyecek.&nbsp;Kolon kanserinin tüm alt türlerinde uygulanabilecek olan bu yöntem, tamamen kişiye özel bir yaklaşım sunuyor” ifadelerini kullanıyor.</p>

<h2>2 Yılda 30 Hasta, 5 Yılda Klinik Rutine Girebilir</h2>

<p>TEYDEB onayı alan proje kapsamında iki yıl içinde 30 hasta üzerinde uygulama tamamlanacak. Ardından yöntemin diğer kanser türlerinde, özellikle meme kanserinde uygulanması planlanıyor. Prof. Dr. Uğur Sezerman, “Kanser ciddi bir yara. Gereksiz ve etkisiz tedaviler hastanın en değerli şeyi olan zamanını alıyor. Artık tıbbın özüne gidip, hastalık yoktur hasta vardır yaklaşımıyla hastalığın tetikleyici mekanizmasını bulup onu hedefleyen çözümler üretmek zorundayız. Tıpta bu yaklaşımın 5 yıl içinde çok daha yaygın hale geleceğine inanıyorum.&nbsp;Kanserde yeni dönem artık çok net: Tümörü tam olarak anlamadan tedaviye başlanmamalı. İlaç hastaya verilmeden önce, laboratuvarda oluşturulan tümörün kopyasında denenmeli<strong>”</strong>&nbsp;diyor.</p>

<p>Kolon kanseriyle başlayan bu çalışma; gelecekte diğer kanserlerde olduğu gibi ülseratif kolit, irritabl bağırsak sendromu gibi hastalıklarda da organoid modelleri üzerinden kişiye özel tedavilerin geliştirilmesinin önünü açabilir…&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 11:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/03/kolon-kanserinde-yeni-cag-tumor-laboratuvarda-kopyalaniyor-en-etkili-ilac-kopya-uzerinde-denenerek-hastaya-veriliyor-1773737924.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akran zorbalığı yaygınlaşıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/akran-zorbaligi-yayginlasiyor-8161</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/akran-zorbaligi-yayginlasiyor-8161</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda akran zorbalığının yaygınlaşması endişeleri artırıyor. Yapılan araştırmalar; ülkemizde her 3 çocuktan 1’inin akran zorbalığına uğradığını gösteriyor. Zorbalık; fiziksel şiddet, dışlama, alay etme, küçük düşürme, tehdit, sosyal medyada ifşa ve dijital taciz gibi farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak “Son yıllarda dijital ortamın da yaygınlaşmasıyla akran zorbalığı çok daha sık görülmektedir. Akran zorbalığını “çocuklar arasında olur böyle şeyler” diyerek görmezden gelmek sorunu küçültmez, büyütür; çocuğun ruh sağlığını ve akademik geleceğini son derece olumsuz etkiler. Erken fark edilip doğru şekilde müdahale edildiğinde, çocuğa bazı önlemler öğretildiğinde önlenebilir” diyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Sancak, akran zorbalığına uğrayan çocuklarda 7 önemli belirtiyi sıraladı, akran zorbalığına karşı alınabilecek 9 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda akran zorbalığının yaygınlaşması endişeleri artırıyor. Yapılan araştırmalar; ülkemizde her 3 çocuktan 1’inin akran zorbalığına uğradığını gösteriyor. Zorbalık; fiziksel şiddet, dışlama, alay etme, küçük düşürme, tehdit, sosyal medyada ifşa ve dijital taciz gibi farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor. <strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak</strong> “Son yıllarda dijital ortamın da yaygınlaşmasıyla akran zorbalığı çok daha sık görülmektedir. Akran zorbalığını “çocuklar arasında olur böyle şeyler” diyerek görmezden gelmek sorunu küçültmez, büyütür; çocuğun ruh sağlığını ve akademik geleceğini son derece olumsuz etkiler. Erken fark edilip doğru şekilde müdahale edildiğinde, çocuğa bazı önlemler öğretildiğinde önlenebilir” diyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Sancak, akran zorbalığına uğrayan çocuklarda 7 önemli belirtiyi sıraladı, akran zorbalığına karşı alınabilecek 9 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  </p>

<ul>
	<li><strong>Yalnız kalmamak</strong></li>
</ul>

<p>Zorbalığın genellikle içe kapanık, sosyal olarak izole edilmiş ve yalnız görülen çocukları hedef aldığını belirten Dr. Barış Sancak “Grup içindeki bir çocuğa yönelme ihtimali belirgin şekilde azalır. Özellikle teneffüslerde, okul çıkışlarında ve servis beklerken çocuğun tek başına olmaması koruyucu bir önlemdir. Bir arkadaşla olmak hem caydırıcıdır hem de güç verir. Bu nedenle güvenli bir arkadaş edinmek etkili bir savunma mekanizmasıdır” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Kararlı şekilde, kısa ve net cümleyle sınır koymak </strong></li>
</ul>

<p>Zorbalık karşısında uzun açıklama yapmak ya da tartışmaya girmek çoğu kez işe yaramaz. Aksine zorbanın ilgisini artırır. Kararlı bir beden dili ve göz temasıyla “Bunu istemiyorum”, “Dur” ya da “Bana böyle seslenmeni istemiyorum” gibi kısa ve net cümleyle sınır koymak, oradan uzaklaşıp bir yetişkine (öğretmen, okul idaresi) başvurmak ve aileye anlatmak en etkili yöntemdir. Yardım istemenin ‘şikayet’ değil, güvenlik talebi olduğu çocuğa öğretilmelidir.  </p>

<ul>
	<li><strong>Zorbalığı mutlaka aileye anlatmak </strong></li>
</ul>

<p>Psikiyatri Uzmanı Dr. Sancak “Ne yazık ki birçok çocuk; utandığı, daha fazla hedef alınmaktan korktuğu, ailesini üzmek istemediği ya da kendisinin başa çıkacağını düşündüğü için yaşadığı zorbalığı kimseye anlatmıyor. Birçoğu da ‘abartıyorum sanırlar’ düşüncesine kapılabiliyor. Oysa bir zorbalığa maruz kaldığınızda bunu ailenizle ve okul yöneticilerinizle mutlaka paylaşın. Yaşadıklarınızı içinize atmayın. Böylece sorun daha fazla büyümeden çözülebilir” diyor.  </p>

<ul>
	<li><strong>Çocuğu yargılamamak, yanında olduğunuzu hissettirmek</strong></li>
</ul>

<p>Ailelere, çocuklarıyla mutlaka düzenli iletişim kurmalarını ve sorunlarını küçümsememelerini öneren Dr. Barış Sancak şöyle konuşuyor: “Çocuğunuza ‘ne olursa olsun bana anlatabilirsin, seni suçlamam, yanında olurum’ diyerek yaklaşın. ‘Arkadaşın şaka yapmıştır’, ‘çocukça atışma, halledersiniz’ gibi normalleştirici sözlerle yaklaşmayın. Baskı yapmadan, yargılamadan dinleyin. Size her şeyi anlatabileceğini hissetmesi son derece önemlidir.”</p>

<ul>
	<li><strong>Güvenli iletişim alanı oluşturmak</strong></li>
</ul>

<p>Çocuğunuza  ‘Bugün okul nasıldı’ yerine, ‘bugün seni en çok mutlu eden şey neydi’, ‘seni zorlayan bir an oldu mu’ gibi açık uçlu sorular sorun. “Bir şey yok” diyorsa hemen vazgeçmeyin. Akşam yatmadan önce sakin bir ortamda, göz teması kurarak konuşmayı deneyin. Soruna hemen çözüm üretmek yerine önce duygusunu anlamaya çalışın. Konuşmak, dinlemek ve işbirliği yapmak en güçlü çözümdür. </p>

<ul>
	<li><strong>Zorbalığın tanımını öğretmek</strong></li>
</ul>

<p>Birçok çocuk maruz kaldığı davranışın zorbalık olduğunu fark etmeyebilir. Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak “Çocuğa şunu öğretmek önemlidir: “Bir davranış seni incitiyorsa, tekrar ediyorsa ve dur demene rağmen devam ediyorsa bu zorbalıktır.” Örneğin; sürekli lakap takılması “şaka” değildir. Birçok kez gruba alınmamak “arkadaş seçimi” değil, sistematik dışlama olabilir. </p>

<ul>
	<li><strong>Okulla işbirliği kurmak</strong></li>
</ul>

<p>Zorbalık bireysel değil, sistemsel bir mesele olduğundan öğretmen, rehberlik servisi ve okul yönetimiyle mutlaka iletişime geçin. Sorunu dramatize etmeden ama net şekilde ifade edin. Olayların tarihini ve içeriğini not almak süreci kolaylaştırır. Örnek: “Çocuğum arkadaşları tarafından dışlanıyor” demek yerine, “Son üç haftadır teneffüslerde aynı üç öğrenci tarafından oyuna alınmadığını ve alay edildiğini söylüyor” gibi somut bilgi verin. </p>

<ul>
	<li><strong>Empati ve tanıklık kültürü geliştirmek</strong></li>
</ul>

<p>Psikiyatri Uzmanı Dr. Sancak “Zorbalık sadece mağdur ve zorba arasında değildir; izleyiciler de sürecin parçasıdır” derken, sözlerine şöyle devam ediyor: “Çocuğunuza şunu öğretin: “Birine yapılan haksızlığa sessiz kalmak, o davranışı güçlendirebilir. Oysa, zorbalığa maruz kalan arkadaşının yanına oturmak, öğretmene haber vermek, “Bence sana yapılan bu davranış doğru değil” demek bile zorbalığı azaltabilir.”</p>

<ul>
	<li><strong>Dijital zorbalığa karşı kayıt almak</strong></li>
</ul>

<p>Günümüzde whatsapp grupları, sosyal medya paylaşımları ve çevrim içi oyunlar üzerinden zorbalığın 7/24 devam edebildiğini, bu durumun çocukta çaresizlik hissini artırdığını belirten Dr. Sancak “Özellikle dijital zorbalıkta kanıt saklamak (ekran görüntüsü almak) önemlidir. Zorbalık durumunda çocuğa karşılık vermek yerine kanıt saklamayı, kişiyi engellemeyi ve bir yetişkine bildirmeyi öğretmek gerekir. En önemlisi, çocuk yaşadığının kendi suçu olmadığını ve ailesinin yanında olduğunu net biçimde hissetmelidir” diyor.</p>

<p><strong>xxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxx</strong></p>

<p>Çocuğunuzda bu 7 belirti varsa!</p>

<p>Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak, çocuklarda akran zorbalığına maruz kalındığına işaret eden, ailelerin dikkat etmesi gereken 7 önemli belirtiyi şöyle sıralıyor; </p>

<ul>
	<li>Okula gitmek istememe, karın ağrısı veya baş ağrısı şikayetlerinde artış</li>
	<li>Ani içe kapanma, odasına çekilme, depresif duygudurum, özgüven kaybı, kaygı bozukluğu</li>
	<li>Eşyalarının kaybolması ya da zarar görmesi</li>
	<li>Telefonunu saklama, sosyal medya kullanımında ani değişim</li>
	<li>Uyku düzeninde bozulma</li>
	<li>Beslenmesinde normal olmayan davranışlar, aşırı yeme ya da hiç yememe</li>
	<li>Ders başarısında düşüş</li>
</ul>

<p> </p>

<p><strong>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Zorbalık yapan çocuğa ailesi nasıl yaklaşmalı?</strong></p>

<p>Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak şöyle diyor: “En önemli nokta, davranışının yanlış olduğunu çok net ifade etmek ama çocuğu ‘kötü’ olarak etiketlememektir. “Sen kötüsün” değil, “Bu yaptığın kabul edilemez” denilmelidir. Bu çocukların bir kısmı empati becerisi zayıf, dürtü kontrolünde zorlanan ya da kendisi de farklı şekillerde zorlanmış çocuklardır. Bu nedenle sebebini anlamak önemlidir. Sadece nasihatle değil, tutarlı sınırlar konularak ve empati eğitimiyle çocuğa davranışının karşı tarafta nasıl bir etki yarattığı gösterilmeli, alternatif davranış yolları öğretilmeli ve tekrar etmemesi için somut bir plan uygulanmalıdır. Okulla işbirliği yapılmalı, gerekirse profesyonel destek alınmalıdır.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 15:23:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/akran-zorbaligi-yayginlasiyor-1771849401.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ramazan ayı psikolojik iyi oluşa katkı sağlayabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/ramazan-ayi-psikolojik-iyi-olusa-katki-saglayabiliyor-8153</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/ramazan-ayi-psikolojik-iyi-olusa-katki-saglayabiliyor-8153</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, Ramazan ayının ruh sağlığı üzerindeki hem olumlu hem de zorlayıcı etkileri ile özellikle ruhsal rahatsızlığı olan bireylerin süreci nasıl geçirmeleri gerektiği hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Oruç, bireyin iradesini güçlendirerek psikolojik dayanıklılığını artırabilir!</strong></p>

<p>Ramazan ayının, bireyler için hem fiziksel hem de ruhsal bir arınma süreci olduğunu hatırlatan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Oruç tutmak, sabır ve öz disiplin geliştirirken, stres yönetimine de katkıda bulunabilir.” dedi.</p>

<p>Ancak, uyku ve beslenme düzeninin değişmesinin bazı bireylerde kaygıyı artırabileceğine dikkat çeken Taşkın, “Oruç, bireyin iradesini güçlendirerek psikolojik dayanıklılığını artırabilir. Manevi yönelim ve ibadetler, stres seviyelerini azaltabilir. Ancak, açlık ve susuzluk bazı bireylerde sinirlilik ve huzursuzluk yaratabilir. Bu nedenle, dengeli beslenmek ve yeterli uyumak önemlidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ramazan ayı hem olumlu hem zorlayıcı etkiler yaratabilir!</strong></p>

<p>Ramazan ayının, bireylerin kendilerini değerlendirdiği, geçmişiyle yüzleştiği ve yeni hedefler belirlediği bir dönem olabileceğini kaydeden Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Bu süreç, duygusal dayanıklılığı artırarak psikolojik iyi oluşa katkı sağlayabilir. Ayrıca, toplumsal dayanışma ve yardımlaşma ruhu, bireylerin yalnızlık hissini azaltır.” dedi.</p>

<p>Depresyon, anksiyete veya diğer ruhsal rahatsızlıkları olan bireyler için Ramazan’ın hem destekleyici hem de zorlayıcı olabileceğine vurgu yapan Taşkın, “Manevi ritüeller bireyin ruh halini olumlu etkileyebilirken, rutin değişiklikleri bazı bireylerde stres yaratabilir. Bu yüzden, uzman görüşü almak, sağlıklı beslenmek ve uyku düzenine dikkat etmek gereklidir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Ruhsal rahatsızlığı olanlar Ramazan’ı uzman görüşü alarak geçirmeli!</strong></p>

<p>Ruhsal rahatsızlığı olan bireylerin, Ramazan sürecinde kendilerini zorlamadan hareket etmesi gerektiğinin altını çizen Taşkın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Oruç tutma konusunda doktor veya terapistlerine danışmalı, yaşam tarzına özen göstermeli ve sosyal destek almaya önem vermelidirler. Sonuç olarak, Ramazan ayı bireylerin ruh sağlığı üzerinde farklı etkiler yaratabilir. Bu süreç, bireysel ihtiyaçlara uygun şekilde deneyimlenmeli ve dengeli bir yaklaşım benimsenmelidir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 19 Feb 2026 14:23:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/ramazan-ayi-psikolojik-iyi-olusa-katki-saglayabiliyor-1771500224.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Böbrek Taşından Korunmak İçin 4 Önemli Öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bobrek-tasindan-korunmak-icin-4-onemli-oneri-8136</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bobrek-tasindan-korunmak-icin-4-onemli-oneri-8136</guid>
                <description><![CDATA[İnsanlık tarihinin en eski hastalıklarından birisi olan hatta Antik Mısır belgelerinde bile bahsedilen böbrek taşı günümüzde en sık görülen hastalıkların başında geliyor. Küresel bir salgın olarak da nitelenen böbrek taşı; bölgesel faktörler, hareketsiz yaşam, yetersiz sıvı alımı, gereğinden fazla protein - tuz tüketimi ve fazla kilolardan kaynaklanıyor. Kadınlarda da sık rastlanmaya başlayan böbrek taşı, zamanında tedavi edilmediği takdirde böbrek yetmezliği gibi hayati risklerle sonuçlanan rahatsızlıklara neden olabiliyor. Doğum sancısına benzer ağrılarla kişilerin yaşam kalitesini olumsuz etkileyen böbrek taşları, lazerli ve robotik cerrahi yöntemlerle tedavi edilerek hastanın aynı gün taburcu olması sağlanabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Fatih Yanaral, böbrek taşlarının nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Ülkemizde her 100 kişiden 15’inde böbrek taşı görülüyor</strong></p>

<p>Dünya genelinde böbrek taşı görülme sıklığı %5-15 arasındayken, Türkiye’de bu oran %15 seviyelerine kadar çıkmaktadır. Yani ülkemizde her 100 kişiden yaklaşık 15’i hayatının bir döneminde bu ağrılı süreçle tanışma riski altındadır. Bu yüksek oranın nedenlerini üç ana başlıkta açıklayabiliriz:</p>

<ul style="list-style-type:”disc”">
	<li><strong>Sıcak İklim:</strong>&nbsp;Türkiye, dünyada ”taş kuşağı” olarak adlandırılan riskli bölgededir. Artan hava sıcaklıkları vücutta sıvı kaybını artırırken, idrarın yoğunlaşmasına ve kristallerin çökmesine neden olur.</li>
	<li><strong>Beslenme Hataları:</strong>&nbsp;Aşırı tuz tüketimi (Türkiye’de günlük ortalama tuz tüketimi önerilenin iki katıdır) ve hayvansal proteinden zengin beslenme, kalsiyum dengesini bozarak taş oluşumunu tetikler.</li>
	<li><strong>Genetik Faktörler:</strong>&nbsp;Ailesinde taş öyküsü olanlarda risk %30 daha fazladır.&nbsp;</li>
</ul>

<p><strong>Tedavi edilmeyen taş böbrek yetmezliğine neden olabilir</strong></p>

<p>Böbrek taşının en önemli ve en sık belirtisi sırt ve bel ağrısıdır. Taşın olduğu böbrek tarafındaki uzun süren ağrılar ya da bıçak saplanır tarzdaki şiddetli ağrılar ile kendisini belli etmektedir. Ayrıca idrar yaparken yanma, idrar renginde değişiklik, bulantı, kusma ve ateş de böbrek taşının belirtisi olabilir. Bir böbrek taşı tespit edildiğinde, tedavi planlamasındaki en önemli faktör taşın boyutu ve böbrekteki yeridir. Taşın boyutu ne kadar büyükse, hastanın taşı kendiliğinden düşürme şansı o kadar azdır. Tıbbi cihazlardaki ve lazer teknolojisindeki gelişmeler sayesinde böbrek taşlarının cerrahi tedavisinde artık kapalı endoskopik yöntemler kullanılmaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>Böbrek taşları bıçaksız ve izsiz tedavi edilebiliyor</strong></p>

<p>Artık böbrek taşları için ”açık ameliyat” tercih edilmemektedir.&nbsp;Özellikle endoskopik aletler ve lazer teknolojisindeki gelişmeler böbrek taşı tedavisini kolaylaştırmıştır.&nbsp;Son yıllarda gelişen en önemli yenilikler şunlardır:</p>

<ul>
	<li><strong>Lazer teknolojisi:&nbsp;</strong>Geleneksel lazerlerin yerini alan&nbsp;Thulium Fiber Lazer, böbrek taşı tedavisinde daha sık kullanılır hale geldi. Bu lazer taşları sadece kırmamakta, adeta ”un” haline getirmektedir. Bu yöntemle hastalar, işlem sonrası büyük parçaları düşürme sancısı yaşamamaktadır. Ayrıca hızlı etkisi sayesinde operasyon sürelerini yarı yarıya kısaltmaktadır.</li>
</ul>

<ul style="list-style-type:”disc”">
	<li><strong>Akıllı aspirasyon sistemleri:&nbsp;</strong>Artık taşlar kırılırken aynı zamanda endoskopik cihazlara entegre sistemlerle vakumlanarak temizlenir. Bu da böbreğin içinin taşsız hale getirilmesini sağlamaktadır.</li>
</ul>

<p>Bu yenilikler, endoskopik tedavileri kolaylaştırmakta ve hastalar aynı gün taburcu olabilmektedir.</p>

<p>&nbsp;<strong>Taştan korunmak için yaşam biçiminizi değiştirin</strong></p>

<p>Böbrek taşı tedavisinden sonra yeniden taş oluşmaması için doktor kontrollerinin yayında kişinin yaşam biçiminde de şu değişiklikleri yapması gerekir;&nbsp;</p>

<ol start="”1”" style="list-style-type:”1”">
	<li><strong>Yeterli Su Tüketin:</strong>&nbsp;Günde en az 2,5 litre su tüketin ve içine bir dilim limon atın. Limondaki sitrat taş oluşumunu engeller.</li>
</ol>

<ol>
	<li><strong>Tuzu Azaltın:</strong>&nbsp;Sofradan tuzluğu kaldırın ve paketli gıdalardan uzak durun.</li>
</ol>

<ol start="”3”" style="list-style-type:”1”">
	<li><strong>Düzenli Egzersiz Yapın:</strong>&nbsp;Düzenli yürüyüş yerçekimi etkisiyle kristallerin böbrekten atılmasına yardımcı olur.</li>
	<li><strong>Meyve-Sebze Ağırlıklı Beslenin:</strong>&nbsp;Hayvansal protein tüketimini sınırlayıp sebze ve meyve ağırlıklı beslenme alışkanlığı kazanın</li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 11:42:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/bobrek-tasindan-korunmak-icin-4-onemli-oneri-1771317735.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kış aylarında böbrek taşı riski artıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kis-aylarinda-bobrek-tasi-riski-artiyor-8135</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kis-aylarinda-bobrek-tasi-riski-artiyor-8135</guid>
                <description><![CDATA[Ülkemizde son yıllarda giderek yaygınlaşan böbrek taşı, ani başlayan ve şiddetli sancılarla yaşamı kabusa çevirebilen ağrılara yol açabiliyor. Böbrek taşı hastalığının artık genç erişkinlerde hatta 20’li yaş grubunda da sık görüldüğünü belirten Acıbadem Kartal Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Emre Tokuç “Hastaların sıklıkla ‘hayatımda yaşadığım en şiddetli ağrı’ diye tanımladığı böbrek taşını, özellikle kış aylarında sık yapılan bazı hatalar ciddi şekilde artırabiliyor” diyor. Buna karşın alınacak basit ama etkili önlemlerle böbrek taşı riskini azaltmanın mümkün olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tokuç “Böbrek taşı hastalığı, doğru yaşam tarzı değişiklikleri ve bilinçli yaklaşımlarla büyük ölçüde önlenebilir. Özellikle vitamin, mineral ve besin takviyeleri konusunda “ne kadar çok, o kadar iyi” anlayışı yerine, kişiye özel ve hekim kontrolünde kullanım esas alınmalıdır. Böbrek sağlığını korumanın yolu, doğru bilgiye dayanarak atılan küçük ama etkili adımlardan geçer” diyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Tokuç kışın böbrek taşına yol açabilen 3 kritik hatayı ve böbrek taşına karşı basit ama etkili önlemleri anlattı,  önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizde son yıllarda giderek yaygınlaşan böbrek taşı, ani başlayan ve şiddetli sancılarla yaşamı kabusa çevirebilen ağrılara yol açabiliyor. Böbrek taşı hastalığının artık genç erişkinlerde hatta 20’li yaş grubunda da sık görüldüğünü belirten <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Emre Tokuç</strong> “Hastaların sıklıkla ‘hayatımda yaşadığım en şiddetli ağrı’ diye tanımladığı böbrek taşını, özellikle kış aylarında sık yapılan bazı hatalar ciddi şekilde artırabiliyor” diyor. Buna karşın alınacak basit ama etkili önlemlerle böbrek taşı riskini azaltmanın mümkün olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tokuç “Böbrek taşı hastalığı, doğru yaşam tarzı değişiklikleri ve bilinçli yaklaşımlarla büyük ölçüde önlenebilir. Özellikle vitamin, mineral ve besin takviyeleri konusunda “ne kadar çok, o kadar iyi” anlayışı yerine, kişiye özel ve hekim kontrolünde kullanım esas alınmalıdır. Böbrek sağlığını korumanın yolu, doğru bilgiye dayanarak atılan küçük ama etkili adımlardan geçer” diyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Tokuç kışın böbrek taşına yol açabilen 3 kritik hatayı ve böbrek taşına karşı basit ama etkili önlemleri anlattı,  önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<ul>
	<li><strong>Kışın yeterli su içilmemesi: YANLIŞ!</strong></li>
</ul>

<p>Soğuk havada susama hissi azalır. Ancak az su içmek idrarın yoğunlaşmasına neden olur. Yoğunlaşan idrarda kalsiyum, oksalat ve ürik asit gibi taş oluşturan maddeler daha kolay kristalleşir. Yapılan bilimsel çalışmalar; günlük idrar hacmi azaldıkça taş riskinin belirgin şekilde arttığını göstermektedir. </p>

<p><strong>DOĞRUSU: Günde en az 2 litre su için</strong></p>

<p>Böbrek taşı oluşumunu önlemenin en temel yolu yeterli sıvı alımıdır. Bu nedenle özellikle kış mevsiminde gün içinde susamayı beklemeden ortalama en az 2 litre su tüketmek kritik önem taşımaktadır.  </p>

<ul>
	<li><strong>Bilinçsiz vitamin ve mineral takviyesi kullanımı: YANLIŞ!</strong></li>
</ul>

<p>Son yıllarda bağışıklık sistemini güçlendirmek, yorgunluğu azaltmak ya da “daha sağlıklı olmak” amacıyla vitamin ve mineral takviyelerinin kullanımı belirgin şekilde artmıştır. Ancak bu ürünler tamamen masum değildir. Özellikle kontrolsüz, yüksek dozda ve uzun süreli kullanım böbrek taşı oluşum riskini artırabilir. Ayrıca ‘bitkisel’ olması böbreklere zarar vermeyeceği anlamına gelmez, aksine yüksek yük oluşturabilir. </p>

<p><strong>DOĞRUSU: Önce vitamin ve mineral değerlerinizi ölçtürün</strong></p>

<p>Vitamin ve mineral takviyeleri, mutlaka <strong>kişinin yaşına, eşlik eden hastalıklarına, kullandığı ilaçlara ve böbrek taşı öyküsüne göre</strong> planlanmalıdır. Takviye kullanımı öncesinde hekim görüşü almak, gerekiyorsa kan ve idrar tetkikleriyle ihtiyaç ve dozun belirlenmesi, böbrek taşı riskini azaltmak açısından son derece önemlidir.</p>

<ul>
	<li><strong>Aşırı tuz ve hayvansal protein tüketimi: YANLIŞ!</strong></li>
</ul>

<p>Aşırı tuz tüketimi, idrarla kalsiyum atılımını artırarak taş oluşumunu kolaylaştırır. Kırmızı et ağırlıklı beslenme de, idrarda taş yapıcı maddelerin artmasına yol açabilir. Bunların yanında, son dönemde spor yapan bireylerin kas gelişimini hızlandırmak açısından kullandıkları protein tozlarının uzun dönem, yanlış ve bilinçsiz kullanımı da böbrek taşlarının gelişiminde rol oynayabilmektedir. </p>

<p><strong>DOĞRUSU:</strong> <strong>Aşırı tuz ve protein tüketiminden kaçının</strong></p>

<p>Dengeli, tuzdan fakir ve sebze-meyve ağırlıklı bir beslenme düzeni böbrek taşı riskini azaltmada önemli rol oynar. Günlük tuz tüketiminin 5 gramı geçmemesi, hayvansal proteini abartmadan tüketmek, bitkisel protein kaynaklarına (baklagiller vb) yer vermek ve protein takviyelerini mutlaka bireysel ihtiyaçlar doğrultusunda uzman önerisiyle kullanmak gerekir. </p>

<p><strong>xxxxx Kutu Bilgisi xxxxxx</strong></p>

<p><strong>Tedavide kişiye özel yaklaşım çok önemli!</strong></p>

<p>Böbrek taşlarının içeriklerine göre farklılık gösterdiğini ve her taş tipi için önerilerin aynı olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Emre Tokuç şöyle konuşuyor: “Bu nedenle “herkese uyan tek bir diyet” yaklaşımı doğru değildir. Taş analizi yapılan hastalarda, taşın tipine göre kişiye özel beslenme ve korunma önerileri planlanmalıdır. Kulaktan dolma bilgiler yerine bireysel risk faktörlerine göre hareket edilmelidir. Daha önce böbrek taşı düşürmüş veya taş tedavisi görmüş kişilerde tekrar taş oluşma riski yüksektir. Bu hastaların düzenli aralıklarla üroloji kontrolüne gitmesi, gerekli tetkiklerin yapılması ve koruyucu önlemlerin gözden geçirilmesi önemlidir. Erken dönemde fark edilen taşlar, çoğu zaman daha basit yöntemlerle tedavi edilebilir.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 11:41:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/kis-aylarinda-bobrek-tasi-riski-artiyor-1771317719.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocukluk çağı kanserlerinde hayat veren en yeni yöntemler!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocukluk-cagi-kanserlerinde-hayat-veren-en-yeni-yontemler-8129</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocukluk-cagi-kanserlerinde-hayat-veren-en-yeni-yontemler-8129</guid>
                <description><![CDATA[Çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde yeni bir dönemin heyecanı ve umudu yaşanıyor. Bu yıl 15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü’nü çok umut veren gelişmelerle karşıladıklarını belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Funda Vesile Çorapçıoğlu “Çocukluk çağı kanserlerinde artık çok daha güçlü bir noktadayız. Bilimsel gelişmeler, moleküler tedaviler ve ileri teknoloji uygulamalarıyla yeni bir döneme girdik. Amacımız her çocuğun iyileşmesinin ötesinde, sağlıklı bir erişkin olması” diyor. Prof. Dr. Çorapçıoğlu, 15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü kapsamında yaptığı açıklamada, çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde yeni dönemi anlattı, ailelere önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde yeni bir dönemin heyecanı ve umudu yaşanıyor. Bu yıl 15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü’nü çok umut veren gelişmelerle karşıladıklarını belirten <strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Funda Vesile Çorapçıoğlu</strong> “Çocukluk çağı kanserlerinde artık çok daha güçlü bir noktadayız. Bilimsel gelişmeler, moleküler tedaviler ve ileri teknoloji uygulamalarıyla yeni bir döneme girdik. Amacımız her çocuğun iyileşmesinin ötesinde, sağlıklı bir erişkin olması” diyor. Prof. Dr. Çorapçıoğlu, <strong>15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü</strong> kapsamında yaptığı açıklamada, çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde yeni dönemi anlattı, ailelere önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p>Çocukluk çağında yaygın görülen lösemi ve lenfoma gibi kanserler, son yıllarda teknoloji ve tıptaki hızlı ilerlemeler sayesinde başarıyla tedavi edilebiliyor. 15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü öncesinde bilim dünyasında heyecan yaratan bir haber aldıklarını belirten Prof. Dr. Funda Vesile Çorapçıoğlu şöyle konuşuyor: “Çocuklarda kanser tedavisinde başarı oranı geçmişe kıyasla çok önemli noktalara geldi. Öyle ki; artık neredeyse tamamen tedavi edilebilir bir hastalıktır diyebiliriz. Amerikan Kanser Derneği’nin 4 Şubat Dünya Kanser Günü dolayısıyla açıkladığı orana göre; çocukluk çağı kanserleri 1970’lerde yüzde 50-60 civarında tedavi edilebilirken, günümüzde tedavide çok ciddi ilerleme kaydedilmiş ve başarı oranı yüzde 87’lere çıkmıştır. Bu veri son derece ciddiye alınması gereken ve büyük umut veren bir bilgidir.” </p>

<p><strong>Erken tanı ve tedavi çok önemli!</strong></p>

<p>Tedavinin başarısında; kanserin türü, evresi ve çocuğun yaşının önemli faktörler olduğunu belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Çorapçıoğlu bu noktada ailelere çok önemli görevler düştüğünü belirterek “Ebeveynler çocuklarını çok iyi gözlemlemeli, özellikle bacak, bel ya da kemik ağrısı, ateş, çabuk yorulma, halsizlik, vücutta morluklar ya da sık sık burun/ diş eti kanamaları gibi belirtiler varsa mutlaka ciddiye alarak altında yatan nedenin bulunması için ısrarcı ve takipçi olmalıdır. Bazen ‘büyüme ağrısıdır’ denilen ve geçmeyen ağrıların altında çocukluk çağı kanserleri yatabiliyor” diyor. Erken tanı sayesinde özellikle lösemi, lenfoma ve sarkomlarda oldukça başarılı sonuçlar alınsa da bazı saldırgan beyin tümörlerinde daha fazla ilerlemeye ihtiyaç olduğunu belirten Prof. Dr. Çorapçıoğlu bu alanda da çalışmaların yoğun şekilde devam ettiğini söylüyor. </p>

<p><strong>Moleküler Çağ: “Tam 12’den Vurmak”</strong></p>

<p>Son yılların en önemli gelişmelerinden birinin de; kanserin moleküler özelliklerinin daha iyi anlaşılması olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Çorapçıoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Her tümör kendine özgü genetik ve moleküler değişiklikler taşıyor. Bu değişikliklere yönelik geliştirilen ilaçlar tedavide yeni bir dönem başlattı. Elimizde moleküler tetkikler varsa ve hedefi doğru belirleyebiliyorsak, doğrudan o değişikliğe yönelik ilaçlar kullanabiliyoruz. Buna adeta ‘tam 12’den vurmak’ diyebiliriz. Bazı hastalarda hedefli tedaviler ve immünoterapiler sayesinde kemoterapiye hiç ihtiyaç duymadan tedaviyi sağlayabiliriz. Bazı durumlardaysa bu yeni ilaçları kemoterapinin etkisini artırmak için kullanıyoruz. Eskiden sadece kemoterapiye dayalı tedaviler varken, bugün çok daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşım söz konusu. Bu, çocukluk çağı kanserlerinde çok çok büyük bir kazanım.”</p>

<p><strong>Proton tedavisiyle daha az yan etki!</strong></p>

<p>Günümüzde bir başka çok önemli kazanımın da; çocuk onkolojisinde önemli bir yer tutan radyoterapi alanında yaşandığının altını çizen Prof. Dr. Funda Vesile Çorapçıoğlu “Radyoterapideki teknolojik gelişmeler çocukları koruyarak tedavi etmeye olanak sağlıyor. Bu gelişmeler arasında proton tedavisi öne çıkıyor ki, özellikle beyin tümörlerinde bu yöntemin büyük avantaj sağladığını görüyoruz. Proton tedavisi, çevre dokulara daha az zarar vererek tümörü hedef alabiliyor. Özellikle gelişim çağındaki çocuklarda büyük önem taşıyor” diyor. </p>

<p><strong>Amaç sadece iyileştirmek değil, sağlıklı erişkinler yetiştirmek</strong></p>

<p>Teknoloji ve tıptaki hızlı gelişmeler sayesinde bugün artık sadece çocuğu iyileştirmeyi değil, onun ileride sağlıklı bir erişkin olmasını da hedeflediklerini vurgulayan Prof. Dr. Çorapçıoğlu, bu nedenle verdikleri her tedavinin uzun dönemli etkilerini dikkatle gözetlediklerini belirterek “15 Şubat Uluslararası Çocukluk Çağı Kanserleri Günü’nü umut veren gelişmelerle karşılıyoruz. Çocukluk çağı kanserlerinde artık çok daha güçlü bir noktada olduğumuzu söyleyebilirim. Bilimsel gelişmeler, moleküler tedaviler ve ileri teknoloji uygulamalarıyla yeni bir döneme girdik. Amacımız her çocuğun sağlıklı bir geleceğe ulaşması” diyor. </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 18:05:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/cocukluk-cagi-kanserlerinde-hayat-veren-en-yeni-yontemler-1771167958.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalp nakliyle 12 yıldır sağlıklı yaşıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kalp-nakliyle-12-yildir-saglikli-yasiyor-8120</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kalp-nakliyle-12-yildir-saglikli-yasiyor-8120</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’nde yapılan nakille 12 yıl önce kalp nakli olan Atilla Alay hayatına mutlu bir şekilde devam ediyor.</p>

<p><br />
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Cerrahi Tıp Bilimleri Bölümü Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Bayezid tarafından Atilla Alay’a 42 yaşındayken kalp nakli yapıldı. 54 yaşında olan Atilla Alay, 12 yıldır herhangi bir problem olmadan hayatını devam ettirdiğini söyledi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>"Kalp nakli sürecimde çok güzel geçti"</p>

<p><br />
Hastalık sürecinden bahseden 54 yaşındaki Atilla Alay, "Bir kas rahatsızlığım olmuştu. Ona bağlı olarak kalp yetmezliği gelişti. Kalp tamamen durma noktasına gelmişti. O süreçte Prof. Dr. Ömer Bayezid hocamla kardeşimin tavsiyesi üzerine, tanıştık. Beni acil nakil olacaklar listesine yazdırdı. Çünkü hayati riskim çok yüksekti. 12 yıl oldu. Yaklaşık 12 yıl önce Ömer hocam ve ekibi tarafından kalp nakli yapıldı. Kalp nakli sürecimde çok güzel geçti. Daha sonrasında gerekli kontrolleri vaktinde yaptırıyorum. Yani şu an herhangi bir problem yok. Yine 3 ayda bir kontrollerime geliyorum, o şekilde hayatımı devam ettiriyorum." dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>"Hayatıma sağlıklı bir şekilde devam ediyorum"</p>

<p><br />
Atilla Alay "Hayati riskim yüksek olduğu için ilk önce yapay kalp planlandı. Daha sonra Ömer hocam hatta birkaç gün önce geldi bana moral verdi. Canını sıkma seni sağlık bir şekilde çıkartacağız buradan diye. Aslında nakil olacağım söylenmedi. Çok umutlanmayalım diye. Ama tabii ben anladım. O süreçten sonra nakil için uygun olduğum tespit edildi, ameliyata aldılar. Anamur’da vefat eden bir genç arkadaşın kalbi nakledildi. O süreçte bütün hocalarım olsun, çalışanlar olsun çok büyük emek gösterdi. Gerçekten hâlâ da öyle geldiğimiz zaman bizi ailenin bir ferdi gibi karşılıyorlar. O yüzden şu an çok mutluyum. Hayatıma sağlıklı bir şekilde devam ediyorum." şeklinde konuştu.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Feb 2026 12:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/kalp-nakliyle-12-yildir-saglikli-yasiyor-1771062443.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tüp bebek tedavisi gören çalışan kadınlara özel izin hakkı tanınmalı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/tup-bebek-tedavisi-goren-calisan-kadinlara-ozel-izin-hakki-taninmali-8114</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/tup-bebek-tedavisi-goren-calisan-kadinlara-ozel-izin-hakki-taninmali-8114</guid>
                <description><![CDATA[Yerli ve Milli Parti (YMP) Lideri Teoman Mutlu, kamu kurumlarında ve özel sektörde çalışan kadınların, tüp bebek tedavisi sürecinde tamamen izinli sayılmaları için yeni bir yasal düzenleme yapılması çağrısında bulundu. Teoman Mutlu, “Bir anne adayının çocuk sahibi olma umudu mesaiden daha değerlidir” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>TÜP BEBEK STRESİ YAŞATIYORLAR</strong></p>

<p>YMP Lideri Teoman Mutlu’nun açıklaması şöyle:</p>

<p>“Yürürlükteki yasal düzenleme, tüp bebek tedavisi görmek isteyen çalışan bir kadını strese sokuyor. Tetkik ve tahlillerin bitiminden sonra kadının işe dönme zorunluluğu, izin için yatarak tedavi olduğunu kanıtlaması, 10 günü geçen tedavi süreçlerinde kurul onayı istenmesi, özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi kadını zor durumda bırakıyor. </p>

<p>Üreme süreci yalnızca biyolojik değil, psikososyal bir süreçtir. Bu yüzden, tüp bebek tedavisi gören çalışan kadının her türlü stresten uzak kalması gerekiyor. Bunun için yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç var. </p>

<p><strong>21 GÜN YA DA DAHA FAZLA</strong></p>

<p>Yapılacak düzenlemede, çalışan kadının, SGK anlaşmalı ya da özel kliniklerde tüp bebek tedavisine başladığını bildirmesi izin hakkı için yeterli olmalı.  </p>

<p>Doktorlarımızın verdiği bilgiye göre, normal şartlarda bir tüp bebek yapımı 21 gün sürüyor. Ancak çeşitli sorunlar çıktığında bu süreç uzuyor. </p>

<p>Çok sayıda testler, tahliller yaptırmak zorunda olan çalışan kadın, tekrar koştura koştura mesaiye dönmemeli. Tedavi gördüğü kliniğin, kadına istirahat raporu verip vermediğine bakılmaksızın anne adayı bu süreçlerde izinli sayılmalı. </p>

<p><strong>ÇOCUK SAHİBİ OLMA UMUDU</strong></p>

<p>Çalışan kadının tüp bebek tedavisi sürecinde kullandığı izinler normal hastalık izinlerinden düşülmemeli. Çalışma yasasında ‘tüp bebek izni’ başlığı altında özel bir izin hakkı oluşturulmalı.</p>

<p>Bir anne adayının çocuk sahibi olma umudu mesaiden daha değerlidir. </p>

<p><strong>HER DENEMEDE İZİNLİ SAYILACAKLAR</strong></p>

<p>Ak Parti’den, çalışan kadınlarımızı rahatlatacak bu düzenlemeyi yapmasını bekliyorum. Yeni düzenleme yapılmazsa Yerli ve Milli Parti iktidarında, kamu kurumlarında ve özel sektörde çalışan kadınlar, tüp bebek tedavisi sürecinde izinli sayılacak. Kaç defa tüp bebek denemesi yaptırırsa yaptırsın, bu süre boyunca izinli sayılacaklar.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 12:00:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/tup-bebek-tedavisi-goren-calisan-kadinlara-ozel-izin-hakki-taninmali-1770886822.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Günleriniz otomatik pilotta gibi geçiyorsa dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/gunleriniz-otomatik-pilotta-gibi-geciyorsa-dikkat-8108</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/gunleriniz-otomatik-pilotta-gibi-geciyorsa-dikkat-8108</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, işlevsel donmanın ne olduğu, kronik stres ve sinir sistemi ile ilişkisi ile belirtileri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Dış işlevsellik korunurken içsel regülasyon bozuluyor!</strong></p>

<p>İşlevsel donmanın, bireyin dış dünyadaki sorumluluklarını sürdürebilmesine rağmen içsel denge ve regülasyonunun bozulduğu; zihin, duygu ve beden arasındaki entegrasyonun zayıfladığı, iyilik hâlinin askıya alındığı bir durum olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu hâl, travmatik bir deneyimle ilişkili olabileceği gibi travma dışı, kronik stres temelli de gelişebilir. Kişi günlük işlevselliğini korur ancak içsel olarak donukluk, kopukluk ve otomatik pilotta yaşama hissi yaşar.” dedi.</p>

<p>Stresin, bireyin bedensel ve psikolojik bütünlüğünü tehdit eden uyaranlar karşısında ortaya çıkan zihinsel, duygusal, fiziksel ve davranışsal tepkilerin bütünü olduğunu hatırlatan Aytop, “Hans Selye’ye göre stres, bedenin değişim talebidir; stresörü izleyen bu tepkiler uyum sağlamaya yöneliktir. Bedenin stresle başa çıkma kapasitesi allostaz olarak tanımlanır. Ancak stres kronikleştiğinde allostatik yük birikir ve bu durum fiziksel ve psikolojik yıpranmaya yol açar.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İşlevsel donma, akut ve geçici bir donma tepkisinden farklı olarak süreğen bir hâli tanımlar!&nbsp;</strong></p>

<p>Akut stres durumlarında beyin ve beden alarm sisteminin devreye girdiğini aktaran Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Kortizol, adrenalin ve noradrenalin salınımı artar ve ‘savaş, kaç, donma ya da ödün verme’ tepkileri ortaya çıkar. Donma tepkisi, başlangıçtaki yüksek uyarılmanın ardından sinir sisteminin aktivasyonu belirgin biçimde azaltmasıyla oluşur. Hareket, duygu ve düşünce yavaşlar; dikkat dağılır, bedende ağırlık ve uyuşma hissi ön plana çıkar.” dedi.</p>

<p>Polyvagal teoriye göre bu tepkinin, parasempatik sinir sisteminin dorsal vagal yoluyla ilişkili olduğunu dile getiren Aytop, şunları söyledi:</p>

<p>“Evrimsel olarak en ilkel savunma yanıtlarından biridir. İşlevsel donma, akut ve geçici bir donma tepkisinden farklı olarak süreğen bir hâli tanımlar. Kişi iş, okul ve sosyal yaşamını sürdürebilir; ancak içsel olarak kopuk, donuk ve regülasyonu bozulmuş hisseder. Günler otomatik pilotta geçiyormuş gibi yaşanır; başlanmış işleri sürdürmek görece kolayken yeni başlangıçlar zorlayıcıdır.</p>

<p>Zihinsel olarak dikkat ve karar verme zorlaşır; duygulara erişim azalır. Bedensel olarak yorgunluk ve ağırlık hissi görülür. Bu durum çoğu zaman dışarıdan fark edilmez ve kişi de yaşadığı kopukluğu net biçimde tanımlayamayabilir. Uzun vadede yaşam kalitesi, ilişkiler ve kişisel gelişim olumsuz etkilenir.”</p>

<p><strong>Bazı bireylerde alarm sistemi kapanmaz ve işlevsel donma gelişebilir!</strong></p>

<p>Travmanın gerçek ya da tehdit edilen ölüm, ciddi yaralanma veya cinsel şiddete maruz kalma durumlarını kapsadığını kaydeden Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Travmatik yaşantılar tek seferlik, kronik veya karmaşık biçimde ortaya çıkabilir. Travma sonrası belirtiler, olayın kendisinden çok beynin ve bedenin verdiği stres yanıtlarıyla ilişkilidir.” dedi.</p>

<p>Bazı bireylerde bu alarm sisteminin tehdit ortadan kalksa bile kapanmadığına; stresin kronikleştiğine ve işlevsel donmanın bu süreçte ortaya çıkabilen durumlardan biri hâline geldiğine işaret eden Aytop, bu tablonun depresyon ve travma ile ilişkili bozukluklarla birlikte ya da bağımsız olarak görülebildiğini aktardı.</p>

<p><strong>Modern yaşam koşulları, beyin ve bedeni işlevsel donma moduna itebilir!</strong></p>

<p>İşlevsel donmanın, erken dönem ihmal ve istismar, güvensiz bağlanma, kronik stres, tekil ya da karmaşık travmalar, yetersiz psikolojik dayanıklılık ve öz-değer gibi faktörlerle ilişkili olduğuna dikkat çeken Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Modern yaşam koşulları da bu durumu tetikleyebilir. Dijital yük, sürekli ekran ve haber maruziyeti, yoğun iş temposu, belirsizlik, ekonomik kaygılar ve yüksek beklentiler beynin ve bedenin kendini koruma amacıyla işlevsel donma moduna geçmesine zemin hazırlayabilir.” dedi.</p>

<p>İşlevsel donmanın, depresyon ve tükenmişlik sendromu ile benzer belirtiler gösterebileceğini vurgulayan Aytop, “Ancak temel fark işlevsellik düzeyidir. Depresyon ve tükenmişlikte işlevsellik belirgin biçimde azalırken, işlevsel donmada kişi dışarıdan ‘iyi işleyen’ biri gibi görünebilir. Bu nedenle tanınması daha zordur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sorun motivasyon eksikliği değil, sinir sisteminin aşırı yük altında olması!</strong></p>

<p>İşlevsel donmada sorunun motivasyon eksikliği değil, sinir sisteminin aşırı yük altında olması olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Daha fazla çabalamak, zaten yorgun olan sistemi zorlayarak donma hâlini derinleştirebilir ve ek psikolojik sorunlara zemin hazırlayabilir.” dedi.</p>

<p>İşlevsel donma fark edildiğinde, daha çok zorlamak yerine regülasyonu yeniden inşa etmek gerektiğinin altını çizen Aytop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Topraklama, farkındalık, nazik fiziksel aktivite, ekran ve stres yükünü azaltma, sosyal destek ve gerektiğinde profesyonel yardım, sinir sisteminin güvenliğe yeniden dönmesini destekler.</p>

<p>Psikolojik destek, bireyin içsel kaynaklarını güçlendirmesine, regülasyon becerilerini geliştirmesine ve travmatik ya da kronik stres deneyimlerini güvenli bir bağlamda işlemesine olanak tanır. Bu süreç yalnızca belirtileri hafifletmekle kalmaz; kişinin kendisiyle, ilişkileriyle ve yaşamıyla yeniden temas kurmasını sağlayarak travma sonrası büyümeyi mümkün kılar.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 10 Feb 2026 17:51:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/gunleriniz-otomatik-pilotta-gibi-geciyorsa-dikkat-1770735074.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sigarayı bırakmada içsel motivasyon önemli bir adım!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/sigarayi-birakmada-icsel-motivasyon-onemli-bir-adim-8097</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/sigarayi-birakmada-icsel-motivasyon-onemli-bir-adim-8097</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, 9 Şubat Dünya Sigarayı Bırakma Günü kapsamında sigarayı bırakma sürecindeki engeller hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sigara, duygusal düzenleme aracı haline gelmiş olabilir!</strong></p>

<p>Sigarayı bırakmak isteyen bireylerde en sık karşılaşılan motivasyon engelleri hakkında açıklama yapan Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Nikotinin yarattığı fiziksel bağımlılık, stresle baş etme becerilerinin sigaraya bağlanmış olması, daha önceki başarısız bırakma denemelerinin yarattığı özgüven kaybı ve ‘bırakırsam hayatımdan bir şey eksilecek’ düşüncesi engel olarak öne çıkar.” dedi.</p>

<p>Pek çok kişinin sigarayı yalnızca bir madde değil, günlük hayatı düzenleyen bir destek mekanizması olarak algıladığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bu algı bırakma kararını psikolojik olarak zorlaştırır. ‘İstiyorum ama bırakamıyorum’ diyen kişilerde genellikle güçlü bir bağımlılık, yüksek kaygı ve yetersizlik duygusu ön plandadır; kişi denemek ister ama başarısızlıktan korkar. ‘İstesem bırakırım ama istemiyorum’ diyenlerde ise çoğu zaman savunma mekanizmaları devrededir; kişi bağımlılığını kabul etmek yerine kontrol algısını korumaya çalışır. Her iki durumda da ortak nokta, sigaranın kişinin duygusal düzenleme aracı haline gelmiş olmasıdır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sigarayı kendi isteğiyle bırakmak, dış baskıyla bırakmaya göre daha kalıcı!</strong></p>

<p>Nikotinin beyinde dopamin salınımını artırarak sigaranın hızlı ve güçlü bir ödül olarak kodlanmasına neden olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Zamanla beyin, rahatlama, keyif ve stres azalmasını sigarayla eşleştirir.” dedi.</p>

<p>Bu kodlamanın; sigaranın sağladığı geçici rahatlamanın fark edilmesi, alternatif ödül ve rahatlama yollarının geliştirilmesi ve nikotin yoksunluğunun uygun tedaviyle yönetilmesiyle kırılabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Beyin yeni alışkanlıklar öğrenebilir; önemli olan ona doğru alternatifleri sunmaktır. Sigarayı kendi isteğiyle bırakmak, dış baskıyla bırakmaya göre çok daha kalıcıdır çünkü davranış değişikliği içsel motivasyonla desteklenir. Kendi kararını veren birey, zorluklarla karşılaştığında sorumluluğu dış faktörlere değil kendine bağlar ve süreci daha sürdürülebilir şekilde yönetir. Zorla ya da sadece çevre baskısıyla bırakılan sigarada nüks riski belirgin olarak daha yüksektir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Kişiye özel motivasyon kaynakları bırakma sürecini daha güçlü hale getirebilir! </strong></p>

<p>Sağlık motivasyonunun önemli olmakla birlikte tek başına her birey için yeterli olmadığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Özellikle gençlerde ve uzun süredir sigara içenlerde sağlık riskleri soyut ve uzak algılanabilir. Estetik kaygılar, maddi kazanç, çocuklara iyi bir rol model olma, özgürlük hissi ve performans artışı gibi kişiye özel motivasyon kaynakları bırakma sürecini çok daha güçlü hale getirebilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Eski ritüellerin yerine yenileri konmalı!</strong></p>

<p>Sigara içme ritüellerinin, nikotinden bağımsız olarak güçlü koşullanmalara yol açtığına ve bırakma motivasyonunu sabote ettiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kahveyle, stresle ya da molalarla eşleşmiş sigara davranışı otomatikleşir. Bu ritüellerin yerine kısa yürüyüşler, nefes egzersizleri, şekersiz sakız, su içme ya da zihni meşgul eden küçük alışkanlıklar koymak, beynin eski eşleşmeleri çözmesine yardımcı olur.” dedi.</p>

<p><strong>Bağımlılığa karşı atılabilecek en güçlü adım vazgeçmemek! </strong></p>

<p>‘Bir tane içsem bir şey olmaz’ düşüncesinin, bağımlılığın en sık kullandığı bilişsel tuzaklardan biri olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Beyin, kontrolün geri kazanıldığı yanılgısını yaratır ancak tek bir sigara, bağımlılık devresini yeniden aktive eder ve çoğu zaman eski kullanım düzeyine hızlı bir dönüşe yol açar. Bu düşünce masum görünse de nükslerin en yaygın nedenlerinden biridir.</p>

<p>Sigarayı bırakmayı defalarca deneyip başaramamış kişilere şunu söylemek isterim: Bu bir irade zayıflığı değil, tedavi edilmesi gereken bir bağımlılıktır. Her başarısız deneme, aslında bir öğrenme sürecidir ve doğru yöntem, doğru destek ve doğru zamanla başarı mümkündür. Vazgeçmemek, bağımlılığa karşı atılabilecek en güçlü adımdır.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Feb 2026 15:20:48 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/sigarayi-birakmada-icsel-motivasyon-onemli-bir-adim-1770639648.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nipah Virüsü (Niv) ile İlgili Merak Edilenler</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/nipah-virusu-niv-ile-ilgili-merak-edilenler-8074</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/nipah-virusu-niv-ile-ilgili-merak-edilenler-8074</guid>
                <description><![CDATA[Hayvanlardan insanlara bulaşan ve ciddi halk sağlığı riski taşıyan bir virüs olan Nipah virüsü (NiV), dünyada kaygı yaratmaya devam ediyor. Hindistan’da tespit edilen yeni Nipah virüsü vakaları, Asya’da da yakından izleniyor. Virüsün yayılım riskine karşı Tayland, Malezya ve Singapur gibi ülkeler, havalimanları ve sınır kapılarında tarama ve test uygulamalarını sıkılaştırdı. Bu durum yeni bir pandemi yaşanır mı sorularını akıllara getirdi. İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın, Nipah virüsü ile ilgili merak edilenleri yanıtladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>“200’e yakın temaslının izlendiği bildirildi”</strong></p>

<p>“Nipah virüsü, hayvanlardan insanlara bulaşan, hayvanlarda ve insanlarda asemptomatik enfeksiyondan akut solunum yolu enfeksiyonuna ve ölümcül ensefalite kadar çeşitli klinik tablolara neden olan <em>Paramyxoviridae</em> ailesine ait bir RNA virüsüdür” diyen Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın,</p>

<p>“Nipah virüsü ilk olarak 1999 yılında Malezya’daki domuz çiftçileri arasında bir salgın olarak ortaya çıkmıştır. Daha sonra hastalık 2001 yılında Bangladeş’te de tespit edilmiş olup halen her yıl belli sayıda olgu saptanmaktadır. Hastalık ayrıca Doğu Hindistan’da da periyodik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yıl da Hindistan Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarına göre iki vakanın doğrulandığı ve yaklaşık 200’e yakın temaslının izlendiği bildirilmiştir. Pteropodidae familyasına ait meyve yarasaları (uçan tilki) özellikle de Pteropus cinsine ait türler Nipah virüsünün doğal konakçılarıdır. Meyve yarasalarında belirgin bir hastalık belirtisi yoktur. Virüslerin Afrika’daki Pteropodidae yarasalarının coğrafi dağılım alanında mevcut olabileceği biliniyor.”</p>

<p><strong>“Hasta insanlar salgıları ve dışkıları ile virüsü yayabilir”</strong></p>

<p>Hasta insanların salgıları ve dışkıları ile virüsü yayabileceğini belirten Fışgın, şunları söyledi:</p>

<p>“Nipah virusunun domuzlarda ve at, keçi, koyun, kedi ve köpek gibi diğer evcil hayvanlarda görülen salgınları ilk olarak 1999’daki Malezya salgını sırasında bildirilmiştir. Malezya’da ve Singapur’da da görülen ilk salgında, insan enfeksiyonlarının çoğu hasta domuzlarla veya onların kontamine olmuş dokularıyla doğrudan temas sonucu meydana geldiği görülmüştür.  Daha sonra Bangladeş ve Hindistan’da meydana gelen salgınlarda, enfekte meyve yarasalarının idrarı veya tükürüğüyle kirlenmiş meyvelerin veya meyve ürünlerinin, örneğin çiğ hurma suyu tüketimi, enfeksiyonun en olası kaynağı olarak saptanmıştır. Ayrıca virüsün insandan insana bulaştığı özellikle de enfekte hastaların aile üyeleri ve bakıcıları arasında saptandığı bildirilmiştir. Hasta insanların salgıları ve dışkıları ile virüsü yayabileceği ve insandan insana bulaşta bunun önemli olduğu vurgulanmaktadır. Bu nedenle de sağlık çalışanları da hasta takibi açısından risk altındadır.”</p>

<p><strong>“Semptomların ortaya çıkması yaklaşık 4 ila 14 gün arasında değişiyor”</strong></p>

<p>Nipah virüsünün ilk belirtileriyle ilgili de bilgi veren Fışgın, şöyle konuştu:</p>

<p>“İnsanlarda görülen hastalık; asemptomatik enfeksiyonlardan, hafif veya şiddetli seyreden akut solunum yolu enfeksiyonlarına ve ölümcül olabilen ensefalite kadar değişmektedir. Virüs vücuda girdikten sonra semptomların ortaya çıkması yaklaşık 4 ila 14 gün arasında değişmektedir. Bazı hastalarda bu sürenin 45 güne kadar uzadığı bildirilmiştir. En sık görülen belirtiler arasında ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, kusma ve boğaz ağrısı gibi spesifik olmayan belirtiler sayılabilir. Daha sonra hastalarda baş dönmesi, uyuşukluk, bilinç değişikliği ve nörolojik bulgular saptanabilmektedir. Hastaların bazılarında solunum yolu enfeksiyonu gelişmekte ve bu pnömoni bulguları ilerleyerek ciddi solunum yetmezliğine neden olabilmektedir. Şiddetli vakalarda ölümcül olarak tanımlanan ensefalit ve durdurulamayan nöbetler görülmekte ve hastada 24-48 saat içinde koma ortaya çıkmaktadır. Vaka ölüm oranı yüzde 40 ile yüzde 75 arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Nipah virus enfeksiyonunun ilk belirti ve bulguları spesifik olmadığı için genellikle başlangıçta bu hastalıktan şüphe edilmez. Burada özellikle hastalığın bulunduğu bölgeye seyahat etmek önemli bir epidemiyolojik veridir.  Tanıda kullanılan başlıca testler, vücut sıvılarından gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) ve enzim bağlantılı immünosorbent testi (ELISA) yoluyla antikor tespitidir. Ayrıca hücre kültürü yoluyla virüs izolasyonu da tanıda kullanılmaktadır.”</p>

<p><strong>Virüse karşı alınması gereken önlemler</strong></p>

<p>Şu anda Nipah virusuna karşı herhangi bir ilaç veya aşının bulunmadığını belirten Prof. Dr. Fışgın, “Şiddetli solunum ve nörolojik komplikasyonların tedavisi için yoğun destekleyici tedavi önerilmektedir” dedi. Nipah virusuna karşı herhangi bir aşı bulunmadığı için koruyucu önlemlerin ön plana çıktığını belirten Fışgın, bu virüse karşı alınması gereken önlemlerle ilgili ise şunları sıraladı:</p>

<ul>
	<li>Bu kapsamda, 1999 yılında domuz çiftliklerinde yaşanan Nipah virus salgını sırasında edinilen deneyime dayanarak, domuz çiftliklerinin uygun deterjanlarla düzenli ve kapsamlı bir şekilde temizlenmesi ve dezenfekte edilmesi enfeksiyonu önlemede etkili olabilir.</li>
	<li>Ayrıca bir salgın şüphesi varsa, hayvan barınağı derhal karantinaya alınmalıdır. İnsanlara bulaşma riskini azaltmak için enfekte hayvanların itlaf edilmesi ve cesetlerin gömülmesi veya yakılması yakından denetlenmelidir. Enfekte çiftliklerden diğer bölgelere hayvan hareketinin kısıtlanması veya yasaklanması, hastalığın yayılmasını azaltabilir.</li>
	<li>İnsanlardaki bulaş ve enfeksiyonu azaltmak için toplumu bu konuda bilgilendirmek gerekmektedir. Risk faktörlerinin, bulaş yollarının ve hasta ile temasta alınması gereken önlemlerin anlatılması önem arz etmektedir. Hasta kişilerle yakın ve korunmasız fiziksel temastan kaçınılmalıdır. Hasta kişilere bakım verdikten veya onları ziyaret ettikten sonra düzenli olarak eller yıkanmalıdır.</li>
	<li>Seyahat edilecek bölgelerdeki riskli durumlar tanımlanmalıdır.  Özellikle bulaşmada önemli olan ve engellenmesi gereken durum yarasaların hurma özsuyuna ve diğer taze gıda ürünlerine erişimini azaltmaya odaklanmalıdır. Yeni toplanan hurma suyu kaynatılmalı ve meyveler tüketilmeden önce iyice yıkanmalı ve mümkünse soyularak tüketilmelidir. </li>
	<li>Şüpheli veya doğrulanmış enfeksiyonu olan hastalara bakım veren sağlık çalışanları, her zaman standart enfeksiyon kontrol önlemlerini uygulamalıdır. Özellikle sağlık kuruluşlarında insandan insana bulaşma vakaları bildirildiğinden, standart önlemlere ek olarak temas ve damlacık önlemleri de alınmalıdır.</li>
	<li>Son olarak ülkemizde bulunan yarasa türleri, virüsü taşıyan ”Pteropus” (meyve yarasası) türünden farklıdır. Bu nedenle, virüsün ülkemizdeki yaban hayatında doğal bir döngü oluşturma ihtimali düşüktür. Şu ana kadar ülkemizde doğrulanmış bir Nipah virüsü vakası bulunmamaktadır. Ancak küresel seyahat hareketliliği nedeniyle ”ithal vakalara” karşı hazırlıklı olunması önemlidir.</li>
</ul>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 15:35:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/nipah-virusu-niv-ile-ilgili-merak-edilenler-1770208556.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kanal tedavisi dişin ömrünü uzatıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kanal-tedavisi-disin-omrunu-uzatiyor-8069</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kanal-tedavisi-disin-omrunu-uzatiyor-8069</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Endodonti Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Vahide Hazal Abat, kanal tedavisinin nasıl uygulandığı, tedavi sonrası normal ve riskli durumlar ile hangi durumlarda yeniden tedavi veya cerrahi müdahalenin gerekebileceği hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kanal tedavisi, enfeksiyonlu dişi kurtarmayı hedefler!</strong></p>

<p>Kanal tedavisinin, dişin iç dokularında meydana gelen enfeksiyonların ortadan kaldırılması ve dişin ağızda sağlıklı şekilde korunması amacıyla uygulanan bir tedavi yöntemi olduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Vahide Hazal Abat, “Tedavi sürecine başlamadan önce ilgili diş lokal anestezi ile uyuşturulur.” dedi.</p>

<p>Ardından kavitenin (diş çürüğünün gözle görülür hale geldiği aşama) açılarak dişin iç kısmındaki sinir dokusunun uzaklaştırıldığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Abat, “Kanal boşlukları detaylı şekilde dezenfekte edilir ve özel materyaller kullanılarak şekillendirilir. Bu işlemlerin ardından kanallar, kök ucuna kadar biyo-uyumlu dolgu materyalleriyle doldurulur. Kanal tedavisinin tamamlanmasını takiben, dişin fonksiyonunu ve dayanıklılığını artırmak amacıyla dolgu ya da kaplama gibi restoratif işlemler uygulanır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Tedavi sonrası beklenmeyen durumlarda diş hekimine başvurulmalı! </strong></p>

<p>Kanal tedavisinin ardından özellikle ilk günlerde ağrı veya çiğneme sırasında hassasiyet gibi şikâyetlerin görülmesinin oldukça normal olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Vahide Hazal Abat, “Bu semptomların zamanla azalarak kaybolması beklenir.” dedi.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Abat, ağrının geçmemesi, giderek artması, gece uykudan uyandıracak şiddete ulaşması, yüzde şişlik, apse ya da iltihap belirtilerinin ortaya çıkması durumunda vakit kaybetmeden diş hekimine başvurulması uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Dişlerin karmaşık kanal yapısı, kanal tedavisini zorlaştırabiliyor! </strong></p>

<p>Her dişin kendine özgü morfolojik ve anatomik bir yapıya sahip olmasının, kanal sisteminin bazı durumlarda oldukça kompleks olmasına neden olabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Vahide Hazal Abat, “Bu karmaşık yapı nedeniyle kanalların tamamına yeterli şekilde ulaşılamaması söz konusu olabilir.” dedi.</p>

<p>Böyle durumlarda kanal içinde bakteri kalması ya da yeniden bakterilerin çoğalması sonucu enfeksiyon gelişebileceğini ve kanal tedavisinin tekrarlanması gerekebileceğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Abat, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Kanal tedavisinin yenilenmesinin mümkün olmadığı vakalarda ise rezeksiyon gibi cerrahi müdahaleler gündeme gelir. Hem kanal tedavisinin tekrarlanmasının hem de cerrahi girişimin mümkün olmadığı durumlarda ise son seçenek olarak diş çekimi değerlendirilebilir.</p>

<p>Kanal tedavisi sonrasında ortaya çıkan şikâyetlerde hastanın kendi kendine ilaç kullanması sakıncalı olabilir. Özellikle antibiyotik kullanımı mutlaka hekim kontrolünde ve önerisi doğrultusunda yapılmalı. Aksi halde hem tedavi süreci olumsuz etkilenebilir hem de gereksiz ilaç kullanımı çeşitli sağlık sorunlarına yol açabilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 15:34:58 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/kanal-tedavisi-disin-omrunu-uzatiyor-1770208498.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vücutta Gizli Kalmış Kanser Hücrelerine Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/vucutta-gizli-kalmis-kanser-hucrelerine-dikkat-8064</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/vucutta-gizli-kalmis-kanser-hucrelerine-dikkat-8064</guid>
                <description><![CDATA[Kanser tedavisi gören pek çok hasta için en rahatlatıcı cümle şudur: “Bütün tetkikleriniz normal.” Ancak modern tıbbın geldiği noktada, bu cümle her zaman sürecin tamamen sona erdiği anlamına gelmeyebiliyor. MR, PET ve rutin kan testlerinin normal olması, vücutta hastalığa ait hiçbir hücre kalmadığını kesin olarak göstermeyebiliyor. Çünkü bazı kanser hücreleri, görüntüleme yöntemlerinin ve klasik testlerin algılayamayacağı kadar küçük ve sessiz bir şekilde dolaşımda varlığını sürdürebiliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>İşte bu noktada moleküler analizler devreye giriyor; Minimal Rezidüel Hastalık (MRD) olarak adlandırılan bu görünmez risk, yalnızca bir tüp kan üzerinden tespit edilebiliyor. Özellikle yüksek riskli kanser türlerinde ve tedavi sonrası takip sürecinde MRD, hastalığın yeniden ortaya çıkma ihtimalini önceden öngörmeye imkân tanıyan son derece önemli bir gösterge haline geliyor. Memorial Şişli Hastanesi Onkoloji Merkezi’nden Prof. Dr. Serkan Keskin, 4 Şubat Dünya Kanser Günü öncesi kanser takibinde MRD testi ile ilgili bilinmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Görüntüleme ve klasik testler her zaman yeterli mi?</strong></p>

<p>Kanser şüphesi olan ya da kanser tanısı almış hastaların takip sürecinde Manyetik Rezonans (MR), Bilgisayarlı Tomografi (BT), PET-CT ve ultrason gibi görüntüleme yöntemleri sıklıkla kullanılmaktadır. Buna ek olarak bazı kan testleri ve tümör belirteçleri ile hastalığın varlığı ya da yokluğu değerlendirilmektedir. Bu yöntemler modern tıbbın vazgeçilmez araçlarıdır ve çoğu zaman doğru yönlendirme sağlamaktadır.</p>

<p>Ancak klinik pratiğin ortaya koyduğu önemli bir gerçek vardır: Tüm bu tetkikler normal olsa bile, hastalık moleküler düzeyde tamamen ortadan kalkmamış olabilir. Tedavilerini tamamlamış, ameliyat olmuş ve “tam yanıt” aldığı düşünülen bazı hastalarda yıllar sonra nüks görülmesi, bu durumun en somut göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p><strong>MRD testi gizli kalmış kanser hücrelerini ortaya koyuyor</strong></p>

<p>Minimal Rezidüel Hastalık, tedavi sonrasında vücutta kalmış olabilecek çok küçük sayıdaki tümör hücrelerini ifade etmektedir. Bu hücreler klasik görüntüleme yöntemleriyle ya da rutin kan testleriyle saptanamamaktadır. Ancak genetik ve moleküler düzeyde yapılan ileri analizler sayesinde kandan tespit edilebilmektedir.</p>

<p>MRD değerlendirmesi için yalnızca bir tüp kan alınmakta ve bu örnek genetik laboratuvarlara gönderilmektedir. Kanda dolaşan tümör DNA’sı veya tümör hücreleri, belirli eşik (cut-off) değerlerine göre analiz edilmektedir. Bu eşik değerin üzerinde saptanan sonuçlar, hastalığın ilerleyen dönemde yeniden ortaya çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu göstermektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Nüks riski önceden görülebilir mi?</strong></p>

<p>Güncel bilimsel veriler, MRD pozitifliği saptanan hastalarda ilerleyen dönemlerde hastalığın nüks etme olasılığının yüzde 90’lara kadar çıkabildiğini göstermektedir. Bu bilgi, hem hekim hem de hasta açısından son derece kıymetlidir. Çünkü hastalığın geri dönmesini beklemek yerine, risk daha oluşmadan önlem almak mümkün hale gelmektedir.</p>

<p>Meme kanseri, kolon kanseri, akciğer kanseri ve böbrek kanseri gibi birçok solid tümörde MRD testleri giderek daha yaygın şekilde kullanılmaktadır. Ameliyatını olmuş, kemoterapi ve diğer onkolojik tedavilerini tamamlamış bir hastada “Bu hastalık gerçekten bitti mi?” sorusunun yanıtı artık yalnızca filmlerle değil, moleküler verilerle de değerlendirilmektedir.</p>

<p><strong>Hastalar yakından izleniyor ve tedavi planı şekillendiriliyor</strong></p>

<p>MRD’nin pozitif saptanması durumunda izlenen yol, klasik takip yaklaşımlarından farklılaşmaktadır. Bu hastalar daha yakından izlenmekte, kontroller sıklaştırılmakta ve gerekirse daha güçlü ya da farklı tedavi seçenekleri devreye sokulmaktadır. Amaç, olası bir nüksü klinik olarak ortaya çıkmadan yakalamak ve hastayı yeniden tam şifaya ulaştırmaktır.</p>

<p>Günümüz onkolojisi artık yalnızca organ düzeyinde değil, gen ve molekül düzeyinde ilerlemektedir. Hangi hastanın daha yüksek risk taşıdığı, hangi tedaviden daha fazla fayda göreceği giderek daha net biçimde ortaya konabilmektedir. Bu yaklaşım, gereksiz tedavilerin önüne geçerken doğru hastaya doğru zamanda doğru tedavinin verilmesini sağlamaktadır.</p>

<p><strong>Nüksü engellemek çok önemli&nbsp;</strong></p>

<p>Kanser tedavisinde başarı artık yalnızca tümörü ortadan kaldırmakla sınırlı değildir. Asıl başarı, hastalığın geri dönmesini engellemekte yatmaktadır. MRD testleri, bu hedefe giden yolda hekimlerin elini güçlendiren, hastalara ise umut veren önemli bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Moleküler düzeyde yapılan bu değerlendirmeler sayesinde kanserle mücadelede daha bilinçli, daha güçlü ve daha erken adımlar atılabilmektedir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 03 Feb 2026 11:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/vucutta-gizli-kalmis-kanser-hucrelerine-dikkat-1770108001.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda Lenf Bezi Büyümesinin İşaretlerine Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklarda-lenf-bezi-buyumesinin-isaretlerine-dikkat-8052</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklarda-lenf-bezi-buyumesinin-isaretlerine-dikkat-8052</guid>
                <description><![CDATA[Çocuklarda lenf bezi büyümesi, ailelerin en sık endişe yaşadığı sağlık sorunlarından biridir. Lenf bezleri bağışıklık sisteminin doğal bir parçasıdır ve çocukluk çağında sık olarak büyüyebilir. Çoğu zaman bu durum basit enfeksiyonlara bağlıdır ve kendiliğinden düzelir. Ancak bazı durumlarda lenf bezi büyümeleri ciddi hastalıkların habercisi olabilir ve daha dikkatli değerlendirme gerektirebilir. Memorial Ataşehir Hastanesi Çocuk Hematoloji/Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Gül Nihal Özdemir, çocuklarda lenf bezi büyümelerinin nedenleri ve hangi durumlara dikkat edilmesi gerektiği konusunda bilgilendirmede bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Lenf bezleri neden büyür?</strong></p>

<p>Lenf bezleri, bağışıklık sisteminin önemli bir parçasıdır. Vücutta çok sayıda lenf nodu bulunur ve bu yapılar lenfatik damarlar aracılığıyla birbirine bağlıdır. Lenfadenopati, lenf düğümlerinin normalden büyük hale gelmesi olarak tanımlanır. Çocuklarda lenf bezi büyümesi sık görülür ve çoğu zaman iyi huyludur. Enfeksiyonlardan bağışıklık sistemi hastalıklarına, ilaçlara ve nadiren kansere kadar çok farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Yalnızca tek bir bölgede sınırlı olabileceği gibi, vücudun farklı bölgelerinde yaygın olarak da görülebilir. Tek bir lenf nodunun ya da aynı bölgedeki birkaç lenf nodunun büyümesi bölgesel lenfadenopati, komşu olmayan ikiden fazla bölgede lenf nodu büyümesi ise yaygın lenfadenopati olarak tanımlanır.</p>

<p><strong>Lenf bezi büyümesinin en sık nedeni enfeksiyonlar</strong></p>

<p>Çocuklarda lenf bezi büyümesinin en sık nedeni enfeksiyonlardır. Viral enfeksiyonlar (Epstein-Barr virüsü gibi), bakteriyel enfeksiyonlar (streptokok ve stafilokok enfeksiyonları), mikobakteriyel enfeksiyonlar (tüberküloz gibi) ve fungal enfeksiyonlar lenf bezi büyümesine yol açabilir. Enfeksiyona bağlı lenf bezi büyümelerinde genellikle lenf bezlerinde ağrı, kızarıklık ve ısı artışı görülür. Buna ateş, boğaz ağrısı ve halsizlik gibi enfeksiyona ait belirtiler eşlik edebilir. Tüberküloz lenfadenitlerinde ise çoğunlukla tek taraflı ve ağrısız lenf bezi büyümesi dikkat çekerken, tifo gibi bazı enfeksiyonlarda yaygın lenfadenopati ortaya çıkabilir.</p>

<p>Diş çürükleri ve diş eti hastalıkları boyun ve çene altındaki lenf bezlerinde büyümeye neden olabilir. Saçlı deri enfeksiyonlarında kafa derisinde, göz ve kulak enfeksiyonlarında kulak çevresinde, üst solunum yolu enfeksiyonlarında boyunda, kedi tırmığı hastalığında koltuk altında, küçük bebeklerde bez bölgesi enfeksiyonlarında ise kasık lenf bezlerinde büyüme görülebilir. Mide ve bağırsak enfeksiyonları ile apandisit gibi durumlarda karın içi lenf bezleri de etkilenebilir.</p>

<p><strong>Ne zaman kanserden şüphelenilmeli?</strong></p>

<p>Daha nadir olmakla birlikte, çocukluk çağı kanserlerinde lenf bezi büyümesi görülebilir. Lösemi (kan kanseri) ve lenfomalar (lenf bezi kanserleri) başta olmak üzere bazı kanser türlerinde lenf bezi büyümesine aşağıdaki belirtiler eşlik edebilir:</p>

<ul>
	<li>Nedeni açıklanamayan ve uzun süren ateş</li>
	<li>Kilo kaybı</li>
	<li>Halsizlik ve iştahsızlık</li>
	<li>Gece terlemeleri</li>
	<li>Vücutta morluk ve kanama</li>
</ul>

<p>Kanserle ilişkili lenf bezi büyümelerinde lenf nodları genellikle sert, hareketsiz ve ağrısızdır. Kızarıklık ve ısı artışı gibi enfeksiyon bulguları çoğunlukla görülmez. Lösemi şüphesinde kan sayımı ve periferik yayma önemli ipuçları verirken, kesin tanı için kemik iliği aspirasyonu ve/veya biyopsi gerekebilir.</p>

<p><strong>İlaçlar ve aşılar da lenf bezi büyümesine yol olabilir</strong></p>

<p>Bazı ilaçlar, aşılar ve bağışıklık sistemi bozuklukları da lenf bezi büyümesine neden olabili. Özellikle BCG(tüberküloza karşı) aşısı sonrası koltuk altı lenf bezlerinde büyüme görülebilir. Bu durum çoğunlukla geçicidir, ancak mutlaka takip edilmelidir.</p>

<p><strong>Bu 4 işaret varsa hemen doktora başvurmalı!</strong></p>

<p>Lenf bezi şişliğinin süresi, zaman içinde büyüyüp büyümediği ve uygulanan tedavilere yanıt verip vermediği büyük önem taşır. Bölgesel lenf bezi büyümelerinde ilgili bölgede enfeksiyon bulguları değerlendirilmelidir. Bu durumlarda mutlaka hekime başvurulmalıdır:</p>

<ol>
	<li>Lenf bezinin hızla büyümesi</li>
	<li>6 haftadan uzun süren lenfe bezinde şişlik</li>
	<li>Ateş, kilo kaybı ve gece terlemesinin eşlik etmesi</li>
	<li>Yorgunluk, eklem ağrısı veya döküntü görülmesi</li>
</ol>

<p>Seyahat öyküsü, hayvan teması, böcek ısırıkları, beslenme alışkanlıkları, ilaç kullanımı, aşı öyküsü ve kronik hastalık varlığı ayrıntılı şekilde sorgulanmalıdır. Ergen çocuklarda ise cinsel öykü ve madde kullanımı da değerlendirmeye dahil edilmelidir.</p>

<p><strong>Lenf bezi büyümesinde tanı süreci</strong></p>

<p>Öncelikle lenf bezlerinin yeri, boyutu, kıvamı, hareketliliği, hassasiyeti ve büyüme hızı değerlendirilir. Çocuklarda boyun, koltuk altı ve kasık bölgelerinde küçük lenf nodlarının hissedilmesi normal kabul edilebilir. Ancak genellikle 2,5 cm’nin üzerindeki lenf bezleri anormal olarak değerlendirilir. Enfeksiyona bağlı lenfadenopatiler çoğunlukla 4-6 hafta içinde kendiliğinden ya da uygun tedaviyle geriler. Özellikle 6 haftadan uzun süren, sert, hareketsiz ve ağrısız lenf bezleri ise kanser açısından araştırılmalıdır.</p>

<p>Tanısal testler klinik bulgulara göre planlanır. Kan sayımı ve periferik yayma ilk değerlendirmede önemlidir. Gerekli durumlarda ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve biyopsi gibi ileri tetkiklere başvurulabilir. Kanser veya atipik enfeksiyon şüphesinde lenf nodunun çıkarılarak incelenmesi gerekebilir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 02 Feb 2026 13:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/02/cocuklarda-lenf-bezi-buyumesinin-isaretlerine-dikkat-1770027054.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuğunuz oyunu bırakamıyor mu?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocugunuz-oyunu-birakamiyor-mu-8034</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocugunuz-oyunu-birakamiyor-mu-8034</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, çocuklarda oyun bağımlılığının belirtileri, ailelerin dikkat etmesi gerekenleri, korunma yolları ve tedavi süreci hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Oyun bağımlılığı, çocuğun yaşamını çok yönlü etkileyen ciddi bir sorun!</strong></p>

<p>Dijital teknolojilerin günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline gelmesiyle birlikte, çocuklar ve gençlerin oyunlarla çok daha erken yaşlarda ve yoğun biçimde karşılaştığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu durum, ebeveynlerde ‘Çocuğum oyun bağımlısı mı?’ sorusunu da beraberinde getiriyor.” dedi.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Çetin, oyun bağımlılığının, yalnızca oyun oynama süresinin artmasıyla sınırlı olmayan; çocuğun duygusal, sosyal ve akademik yaşamını etkileyen ciddi bir sorun olarak ele alınması gerektiği uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Bu belirtiler oyun bağımlılığına işaret ediyor!</strong></p>

<p>Oyun bağımlılığına işaret edebilecek pek çok önemli belirteç bulunduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Çocuğun ekran karşısında geçirdiği sürenin giderek artması; bu sürenin cep telefonu, tablet, bilgisayar ya da oyun konsolu aracılığıyla gerçekleşmesi fark etmeksizin dikkatle değerlendirilmeli.” dedi.</p>

<p>Özellikle çocuğun, planladığından ya da ebeveynleri tarafından uygun görülen süreden daha fazla oyun oynamaya başlamasının önemli bir uyarı işareti olduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Çetin sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bunun yanı sıra, oyun oynadığı zamanlarda öfke kontrolünde zorlanması, oyunu bırakması istendiğinde yoğun tepkiler vermesi ve gündelik yaşam düzeninin oyun nedeniyle bozulması da dikkat edilmesi gereken belirtiler arasındadır. Uyku düzeninin bozulması, sosyal ilişkilerden uzaklaşma ve sorumluluklarını ihmal etme gibi durumlar, oyunla kurulan ilişkinin sağlıklı sınırların dışına çıktığını gösterebilir.”</p>

<p><strong>Ebeveynler rehberlik edici ve denetleyici bir rol üstlenmeli!</strong></p>

<p>Elektronik cihazların yaygınlaşmasının yanında, çocukların bu araçlarla temasının belirli bir kontrol ve sınır çerçevesinde olmasının büyük önem taşıdığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Çocuğun cep telefonu ve diğer dijital cihazları kullanımı, yaşamının merkezine yerleşmemeli; kullanım süreleri ve zamanları ebeveynler tarafından belirlenmeli.” dedi.</p>

<p>Bilgisayar ya da oyun konsolu ile vakit geçirmek isteyen çocukların, ebeveynlerin uygun gördüğü saat ve sürelerde oyun oynamasına izin verilmesi gerektiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kuralların net, tutarlı ve takip edilebilir olması koruyucu bir yaklaşım sunar. Ebeveynlerin rehberlik edici ve denetleyici rolü, çocuğun sağlıklı bir dijital denge kurmasına yardımcı olur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Tedavide psikoterapi süreci önemli!</strong></p>

<p>Oyun bağımlılığı tedavisinde ilk adımın, bireyin kendisi ve yakınlarıyla yapılan ayrıntılı değerlendirme süreci olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu süreçte, oyun davranışının günlük yaşamın ne kadarını kapladığı, hangi alanlarda işlev kaybına yol açtığı ve kişinin nerede durmakta zorlandığı ayrıntılı biçimde ele alınır.” dedi.</p>

<p>Gerekli görüldüğünde beyin tetkikleri ve psikolojik değerlendirme testleri uygulandığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Tedavi sürecinde, bazı durumlarda oyun oynama isteğini azaltmaya yönelik ilaç tedavileri ya da eşlik eden ruhsal sorunlara yönelik farmakolojik destekler kullanılabilir. Ancak oyun bağımlılığında tek başına ilaç tedavisi yeterli değildir. Mutlaka psikoterapi sürecinin tedaviye eşlik etmesi gerekir. Psikoterapi sürecinde, oyunu kontrol edebilme becerilerinin geliştirilmesi ve bağımlılığı besleyen faktörlerin ele alınması hedeflenir. Uygun görülen vakalarda, beyin uyarım tedavileri de tedavi seçenekleri arasında yer alabilir.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 12:48:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/cocugunuz-oyunu-birakamiyor-mu-1769852917.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Psikiyatrik ilaçlar, hastanın yaşam tarzı ve ihtiyacına göre belirleniyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/psikiyatrik-ilaclar-hastanin-yasam-tarzi-ve-ihtiyacina-gore-belirleniyor-8020</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/psikiyatrik-ilaclar-hastanin-yasam-tarzi-ve-ihtiyacina-gore-belirleniyor-8020</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, psikiyatrik ilaçların güncel psikiyatrideki yeri, kimler için gerekli olduğu, yan etkileri, kullanımda dikkat edilmesi gerekenler ve ilaçlara dair yanlış inanışlar hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Bazı psikiyatrik sorunlar, psikiyatrik ilaç kullanımı gerektirebiliyor!</strong></p>

<p>Günümüzde psikofarmakolojinin çok geliştiğini ifade eden Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Psikiyatri artık sadece Freudyen bir ekolle devam etmiyor. Beyin odaklı, neuroscience (nörobilim) odaklı ve ilaç tedavilerinin ön planda olduğu bir güncel psikiyatri anlayışı söz konusu.” dedi.</p>

<p>Psikiyatrların ilaç yazabildiklerini aktaran Dr. Zorbozan, “Psikiyatrik ilaçları kullanmak için kişinin çok ciddi bir akıl rahatsızlığına sahip olması gerekmez. Depresyon ve anksiyete bozukluğu da bir psikiyatrik hastalıktır; psikiyatrik ilaçlara ihtiyaç duyulur. Bu ilaçları kullanan bir kişiye yapılabilecek en iyi şey, bir sorunu olduğunda doktoru ile görüşmesini öğütlemek ve bunun son derece normal ve insani bir durum olduğunu vurgulayarak onun tedavide kalmasını sağlamaktır. Bu ilaçlar sadece psikiyatrik bozukluklarda değil; nöropatik ağrı tedavisinde, migren tedavisinde, kronik yorgunluk tedavisinde ve kanser hastalarının ağrı tedavilerinde de zaman zaman kullanılabilir. Bununla birlikte bazı psikiyatrik bozukluklar ilaç gerektirmez, sadece psikoterapiler ile tedavi edilebilir. Örneğin sosyal fobiler, ilişki sorunları ve evlilik problemleri ilaç tedavisi olmadan da tedavi edilebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Psikiyatrik ilaçlarla birlikte tüketilen bazı gıda ve maddeler, ilacın etkisini bozabilir!</strong></p>

<p>Psikiyatrik ilaçlar kullanılırken tüketilmemesi gerekenlere değinen Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Bu, ilacın ihtiva ettiği etken maddeye göre değişebilir. Fakat genel olarak dikkat edilmesi gereken şeylerden biri alkoldür.” dedi.</p>

<p>Psikiyatrik ilaçlar ile alkolün metabolize olurken karaciğeri kullandıklarına işaret eden Dr. Zorbozan, “İkisinin birden kullanımı karaciğeri yorabilir. Ayrıca alkol tıpkı psikiyatrik ilaçlar gibi beyin etkili bir madde. Dolayısıyla birbirlerinin çalışmasını etkileyebilir, birbirlerini bozabilir veya beyindeki gaba reseptörleri için birbirleriyle yarışa girebilirler. Bu nedenlerle genel olarak alkolün, psikiyatrik ilaçlarla birlikte kullanılmaması gerekir. Ayrıca eğer çoklu anti depresan kullanımı varsa yoğun peynir tüketilmemeli. Bu bazı özellikli ilaçlar için geçerlidir ve hekiminiz size bu ilaçlara göre bir uyarıda bulunacaktır. Yine aynı şekilde lityum kullanımında tuzlu gıdalardan uzak durulmalı, bol sıvı tüketilmeli.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Psikiyatrik ilaçlarda yan etkiler erken, fayda ise zamanla ortaya çıkıyor!</strong></p>

<p>İlaçların iyileştirici etkileri olduğu kadar bir takım yan etkilere de sahip olduklarını hatırlatan Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Bu çerçevede sadece psikiyatrik ilaçlar değil, bütün ilaçların insan hayatına bir takım olumsuz etkileri olabilir.” Dedi.</p>

<p>Psikiyatrik ilaçların yan etkilerinin, ilacın ilk kullanılmaya başlanıldığı zamanlarda ortaya çıktığını vurgulayan Dr. Zorbozan, “Ağız kuruluğu, kabızlık, mide bulantıları gibi yan etkiler vardır. Kişi önce yan etkileri görmeye başlar, hastalığına yararlı etkiyi erken aşamada göremez. Bunun sebebi psikiyatrik ilaçların çok geç etki etmesidir. Akut etki etme oranları düşüktür. Bu ilaçlar etki edebilmek için kan beyin bariyerini geçerler. Kan beyin bariyerini geçmek için de moleküller bir süre vücutta depolanır; ilacın etki edebilmesi için zaman gereklidir. Yan etkilerin erken görülmesi, bir ön yargı oluşturabilir. Bu konuda sabırlı olmak çok önemlidir, akut yan etkiler genellikle ilk bir haftada ortadan kalkar.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Psikiyatrik ilaçlar kişiye özel seçilir; etkileri ve yan etkileri hekim kontrolünde değerlendirilmeli!  </strong></p>

<p>Psikiyatrik ilaçların uyku durumu üzerinde de olumlu ve olumsuz etkilere sahip olabildiğine dikkat çeken Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Anti depresan ilaçlar genellikle rem uykusunun süresini kısaltır, yani kaliteli uykunun süresini kısaltılmış olur. Dolayısıyla bu ilaçlar uykusuzluk problemi yapabilir.” dedi.</p>

<p>Bazı ilaçların da uykuyu arttırdığını kaydeden Dr. Zorbozan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Dürtüselliği fazla olan hastalarda kullanılan ilaçların yoğun uyku yapma gibi sedatif yan etkileri mevcuttur. Bu tür ilaçlar hekim tarafından hastanın ihtiyacına, yaşam tarzına ve şikâyetine göre seçilir ve hasta, yan etkiler hakkında hekim tarafından bilgilendirilir.</p>

<p>Psikiyatri ilaçlarının kilo aldırdığı, kişinin duygularını tamamen ortadan kaldırdığı ve bağımlılık yaptığı gibi şehir efsaneleri de vardır. Özellikle sanal ortamda, ürün yorumları kısmında ilaçlar hakkında çok fazla yanlış bilgi dolaşır. Eğer bir yan etkiye maruz kalırsanız veya kafanızda bir soru işareti oluşursa, ilacı reçete eden hekim ile iletişime geçmelisiniz.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 30 Jan 2026 12:47:19 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/psikiyatrik-ilaclar-hastanin-yasam-tarzi-ve-ihtiyacina-gore-belirleniyor-1769766439.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şizofrenide nüksler Abu Dabi’de ele alındı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/sizofrenide-nuksler-abu-dabide-ele-alindi-8015</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/sizofrenide-nuksler-abu-dabide-ele-alindi-8015</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, Abu Dabi’de devlete bağlı en büyük ruh sağlığı yapılanmalarından biri olan SAKINA Grup tarafından düzenlenen “Şizofrenide Sık Görülen Nüksler ve Olumsuz Belirtilerin Ele Alınması” başlıklı panele davetli konuşmacı olarak katıldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Prof. Dr. Dilbaz Abu Dabi’de klinik deneyimlerini paylaştı!</strong></p>

<p>Abu Dabi’de kamuya bağlı ruh sağlığı hizmetlerini yürüten SAKINA Grup bünyesinde görev yapan yaklaşık 100 psikiyatrist bulunuyor. Prof. Dr. Dilbaz, bu yapı içerisinde görev yapan ruh sağlığı uzmanlarına, şizofrenide nüks (relapse) önleme yaklaşımları, güncel tedavi yöntemleri ve klinik deneyim paylaşımı konularında kapsamlı bir sunum gerçekleştirdi.</p>

<p>Panelin aynı zamanda karşılıklı bir bilgi ve deneyim paylaşımı niteliği taşıdığını belirten Prof. Dr. Dilbaz, Abu Dabi’deki ruh sağlığı sisteminin güçlü yönlerine de dikkat çekti. Bölgede çok sayıda psikiyatristin konsültan olarak çalıştığını ve rehabilitasyon hizmetlerini de kapsayan büyük ölçekli bağımlılık merkezlerinin bulunduğunu ifade etti. Özellikle şizofreni ve bağımlılık alanındaki klinik deneyimlerine ilgi gösterildiğini aktaran Prof. Dr. Dilbaz, Türkiye’de uygulanan bütüncül tedavi ve iş birliği modelleri hakkında da bilgi verdi.</p>

<p><strong>İş birliği ilerleyebilir…</strong></p>

<p>Bağımlılık alanında olası iş birliklerinin de gündeme geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Dilbaz, “Burada yürüttüğümüz tedavi süreçleri ve disiplinler arası iş birliği modelleri hakkında sorular yöneltildi. Önümüzdeki dönemde bu temasların somut iş birliklerine dönüşmesini umut ediyoruz.” dedi.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 29 Jan 2026 11:21:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/sizofrenide-nuksler-abu-dabide-ele-alindi-1769674905.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Üniversite öğrencilerinde ruh sağlığı alarm veriyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/universite-ogrencilerinde-ruh-sagligi-alarm-veriyor-8011</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/universite-ogrencilerinde-ruh-sagligi-alarm-veriyor-8011</guid>
                <description><![CDATA[Nature dergisinde yayımlanan bir araştırma, dünya genelinde üniversite öğrencileri arasında ruh sağlığı sorunlarının son on yılda ciddi biçimde arttığını ve mevcut destek sistemlerinin bu artışı karşılamakta yetersiz kaldığını ortaya koydu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Küresel ölçekte 72 bin 288 lisans öğrencisinin katıldığı araştırma, dünya genelindeki üniversitelerde ciddi bir ruh sağlığı krizi yaşandığına, son on yılda lisans öğrencileri arasında kaygı, depresyon, intihar düşüncesi ve kendine zarar verme vakalarının belirgin biçimde arttığına dikkat çekti.</p>

<p>Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, dikkat çeken bu araştırmayı değerlendirdi.</p>

<p><strong>Pandemi, ruh sağlığı açısından da bir krizdi</strong></p>

<p>Araştırmanın, üniversitelerdeki ruh sağlığı krizinin Covid-19 Pandemisi döneminde artış gösterdiğini ve sonrasında biraz azalma eğilimi olduğunu vurguladığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, “Fakat yine de 2013’ten bu yana bir artıştan söz edilebilir. Pandemiyi yalnızca fizyolojik bir sağlık krizi olarak değil hem fizyolojik sağlığa hem sosyal hayata hem de ruh sağlığına yönelik bir kriz olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla ruh sağlığı alanındaki sorunlarda görülen pandemi dönemdeki artış, kriz olarak tanımlanabilir.” dedi.</p>

<p><strong>Ruhsal bozuklukların en hızlı artış gösterdiği yaş grubu 20-29 yaş aralığı</strong></p>

<p>Ruh sağlığı sorunlarının yalnızca bireysel zorluklardan kaynaklanmadığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, “Pandemi dönemi aktif olarak sona erse de psikolojik anlamdaki etkilerinin sona ermesi daha uzun soluklu olacaktır. Bunun yanında Dünya Sağlık Örgütü ruhsal bozuklukların en hızlı artış gösterdiği yaş grubu 20-29 yaş aralığı olarak belirlemiştir. Bu yaş dönemindeki artışın, bireysel sorunlardan öte biyolojik ve toplumsal nedenlerden kaynaklandığı düşünülmektedir. Özellikle şizofreni, bipolar bozukluk gibi bazı psikotik özellikli bozuklukların başlangıç yaşı ortalama olarak (19-25) bu döneme denk gelmektedir. Bu tamamen ruhsal bozukluğun ortaya çıkışına yönelik biyolojik bir nedendir. Bunun yanında bu yaş döneminin getirdiği bazı bireysel ve toplumsal nedenler de bu hastalıkların oraya çıkışında önemli stres faktörü olabilmektedir.”</p>

<p><strong>Üniversiteye geçiş psikolojik olarak kırılgan bir dönem</strong></p>

<p>Üniversiteye geçiş sürecinin gençler için neden bu kadar hassas olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, şöyle devam etti:</p>

<p>“Biyolojik nedenlerin yanında, toplumsal açıdan bakıldığında üniversite dönemi; aileden bağımsızlaşılan, sorumlulukların arttığı, akran ilişkilerinin yoğunlaştığı, mali problemlerin oluşabildiği, zaman yönetiminin önem kazandığı bir dönmedir. Tüm bu sayılanlara mali zorluklar, gelecek endişeleri gibi daha çok sosyoekonomik açıdan dezavantajlı koşullar eşlik ettiğinde kaygı bozukluğu, depresyon gibi ruhsal bozuklukların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla üniversite dönemindeki değişim ve bağımsızlık tek başına gençlerin gelişimi, olgunlaşması, yetişkinliğe adım atılması için avantaj sağlarken, bu döneme mali dezavantaj, gelecek endişeleri, sosyal destek eksikliği, politik endişeler gibi olumsuz durumlar dezavantaja çevirebilir ve gençlerin ruh sağlığında kırılganlık yaratabilir. Fakat unutmamak gerekir ki üniversite dönemindeki bu bağımsızlaşma girişimleri ve üniversite yaşam deneyimleri gençlerin yetişkinlik dönemi için çok önemli bir temel oluşturmaktadır. Özellikle ailesinden ayrı şehirde bulunan üniversite öğrencileri için bu çok daha önemli ve kazandırıcı bir deneyim olmaktadır.”</p>

<p><strong>Psikolojik esneklik ve duygu düzenleme çok önemli</strong></p>

<p>Kaygı ve depresyon oranlarındaki artışı da ele alan Dr. Ayas, “Bireylerin psikolojik dayanıklılığının belirleyicisinin, başına gelen olaylardan çok başına gelen olayları nasıl yorumladığı olduğu düşünülmektedir. Dolayısıyla psikolojik esneklik bireylerin karşılaştıkları zorlu yaşam olaylarına karşı daha az ruhsal bozukluk geliştirmeleri için önemli faktördür. Duyguları tanıma, ifade edebilme ve düzenleyebilme becerileri psikolojik esneklik ve psikolojik dayanıklılık için geliştirilmesi gereken önemli becerilerdir.” dedi.</p>

<p>Belirsizlik, gelecek kaygısı ve başarısızlık korkusunun, öğrencilerin ruh sağlığı üzerindeki etkisine de dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, “İçinde bulunan ekonomik zorluklar, gelecek endişeleri, sosyal açıdan dezavantajlı gruplarda ruh sağlığı için önemli risk faktörleri olarak değerlendirilmektedir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Koruyucu ruh sağlığı hizmetleri güçlendirilmeli</strong></p>

<p>Üniversitelerde sunulan psikolojik danışmanlık hizmetlerinin daha erişilebilir hale getirilmesi gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, “Üniversitelerdeki psikolojik destek birimlerinin; oryantasyonlarda daha iyi tanıtılması, öğrenciler açısından ulaşılabilir olması, alanında uzman profesyonelleri çalıştırması çok önemlidir. Bunun yanında üniversitelerin koruyucu ruh sağlığına yönelik çalışmalar yapmaları da önemlidir.</p>

<p><strong>Dezavantajlı gruplardaki öğrenciler ekonomik ve sosyal açıdan desteklenmeli</strong></p>

<p> Dr. Öğr. Üyesi Hazal Ayas, koruyucu ruh sağlığına yönelik çalışmaların, ruhsal problemler ortaya çıkmadan önlemeye yönelik çalışmalar olduğu için, en az ruh sağlığı müdahale programları kadar önemli olduğunu ifade ederek, “Bu nedenle özellikle üniversitelerde; öğrencilerin sosyal becerileri geliştirici kulüp etkinliklerine önem verilmesi ve desteklenmesi, öğrencilerin yaşadığı hem akademik hem de diğer zorlukla baş edebilmeleri ve olumlu yaşam deneyimleri kazanabilmeleri adına etkinlik, festival, şenlik gibi organizasyonların düzenlenmesi, dezavantajlı gruplardaki öğrencilerin ekonomik ve sosyal açıdan desteklenmesi üniversite öğrencilerinin ruh sağlığına yönelik önemli koruyucu hizmetler olarak önem arz etmektedir.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p><strong>13 yıldan bu yana Pozitif Psikoloji dersi…</strong></p>

<p>Davranış bilimleri ve sağlık alanında ülkemizin ilk tematik üniversitesi olan ve kurulduğu günden beri pozitif psikoloji alanında önemli çalışmalar yürüten Üsküdar Üniversitesi’nde 2013 yılından bu yana Pozitif Psikoloji dersleri zorunlu ders olarak veriliyor.</p>

<p><strong>Dünyanın sayılı üniversitelerine öncü oldu </strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi, bu alanda öncü olarak dünyanın sayılı üniversitelerinden yıllarca önce bu dersi akademik ders programına alan ilk üniversite oldu. Mutluluk dersleri, pozitif psikoloji alanında ülkemizde yapılan çalışmaların önemini de hatırlattı. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 28 Jan 2026 15:40:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/universite-ogrencilerinde-ruh-sagligi-alarm-veriyor-1769604009.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuk diş hekimliğinde teknolojik çözümler &amp;apos;korkusuz’ tedaviyi mümkün kılıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuk-dis-hekimliginde-teknolojik-cozumler-aposkorkusuz-tedaviyi-mumkun-kiliyor-8006</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuk-dis-hekimliginde-teknolojik-cozumler-aposkorkusuz-tedaviyi-mumkun-kiliyor-8006</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, özellikle çocuk diş tedavilerinde kullanılan yeni nesil dental yaklaşımların ağrı, iğne korkusu ve kaygı üzerindeki etkileri etkileri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Çocuklukta yaşanan diş hekimi deneyimleri, yaşam boyu ağız ve diş sağlığını etkiliyor!</strong></p>

<p>Çocukluk çağında edinilen diş hekimi deneyimlerinin, bireyin yaşamı boyunca ağız ve diş sağlığına yönelik tutumunu şekillendiren en önemli unsurlardan biri olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Birçok bireyde görülen diş hekimi korkusunun temelinde çoğunlukla ağrı algısı ve enjeksiyon kaygısı yer alır.” dedi.</p>

<p>Özellikle erken yaşlarda yaşanan zorlayıcı tedavilerin, olumsuz klinik deneyimler ve iğneye bağlı korkuların, ilerleyen dönemlerde dental fobi gelişimine zemin hazırlayabildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, bu nedenle güncel pedodontik yaklaşımların temel amacının; çocuk hastalara ağrısız, güvenli ve konforlu bir tedavi ortamı sunarak, yaşam boyu ağız ve diş sağlığı uygulamalarına uyumu artırmak olduğunu ifade etti.</p>

<p><strong>Yeni nesil dental yaklaşımlarla çocukların tedaviye uyumu kolaylaşıyor! </strong></p>

<p>Geleneksel diş tedavilerinde en önemli kaygı unsurunun, lokal anestezinin uygulanma şekli ve uygulama sırasında hissedilen basınç olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Klasik enjektör sistemlerinde özellikle alt çene bölgesinde yeterli anestezi sağlamak amacıyla daha karmaşık ve zor tekniklere ihtiyaç duyulabilir.” dedi.</p>

<p>Bu durumun, yalnızca ilgili diş bölgesinin değil; dudak, yanak ve çevre yumuşak dokuların da uzun süre uyuşmasına neden olabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, şunları söyledi:</p>

<p>“Sonuç olarak çocuk hastalarda istemsiz dudak veya yanak ısırıkları, buna bağlı ödem, şişlik ve doku travmaları görülebilir. Ayrıca geleneksel yöntemlerde anestezik solüsyonun dokuya manuel basınçla verilmesi, işlem sırasında ağrı ve rahatsızlık hissinin ortaya çıkmasına yol açabilir. Bu durum özellikle çocuk hastalarda tedaviye karşı direnç gelişmesine ve işlemlerin yarıda bırakılmasına neden olabilir.</p>

<p>Gelişen teknoloji ile birlikte, pedodonti alanında da daha modern ve hasta dostu uygulamalar ön plana çıktı. Dijital anestezi sistemleri gibi yenilikçi yöntemler sayesinde enjeksiyon sırasında oluşan ağrı, iğne korkusu ve stres belirgin ölçüde azaltılabiliyor. Bu sayede çocukların tedaviye adaptasyonu kolaylaşırken, klinik süreç hem hasta hem de ebeveyn açısından daha kontrollü ve konforlu ilerliyor. Yeni nesil dental yaklaşımlar, çocukların diş hekimiyle olumlu bir bağ kurmasına olanak tanıyor ve bu da ilerleyen yaşlarda ağız ve diş sağlığını önemseyen bireylerin yetişmesine önemli katkı sağlıyor.”</p>

<p><strong>İlacın kontrollü verilmesi ağrıyı azaltıyor!</strong></p>

<p>Dijital anestezinin, lokal anestezik solüsyonun doku içerisine, bilgisayar kontrollü bir mikroişlemci aracılığıyla, önceden programlanmış sabit hız ve basınçta iletilmesini sağlayan modern bir anestezi yöntemi olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Bilgisayar destekli sistem, hastanın doku direncine göre anestezik maddenin miktarını otomatik olarak ayarlayarak ilacı yavaş ve kontrollü şekilde iletir.” dedi.</p>

<p>Bu sayede işlem sırasında ağrı ve yanma hissinin büyük ölçüde ortadan kalktığını; çoğu hastada yalnızca hafif bir temas hissi oluştuğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, “Dijital anestezi cihazı genellikle kalem formunda, ergonomik ve ışıklı bir tasarıma sahiptir. Bu yapı, çocuk hastalarda korkuya neden olan klasik enjektörlü iğne görünümünü ortadan kaldırarak tedaviye psikolojik uyumu artırır. Özellikle dental fobi veya iğne korkusu bulunan çocuklar açısından daha güven verici bir uygulama sunar. Cihazın ucunda oldukça ince ve kısa bir iğne yer alır, bu da enjeksiyon hissinin minimum düzeyde algılanmasını sağlar. Ayrıca uygulama sırasında cihazdan yayılan hafif müzik, çocuğun dikkatini dağıtarak kaygı düzeyinin azalmasına katkı sağlar. Çocuk diş hekimi, çocuğu koltuğa aldığında, çocuğa ‘dişine sihirli bir kalemle dokunacağını’ veya ‘dişini uyutacağını’ anlatarak güven sağlar. Böylece klinik ortam daha sakin algılanır, tedaviye uyum artar ve ilerleyen dönemlerde diş hekimi korkusu gelişme riski belirgin şekilde azalır.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Dijital anestezi, iğne korkusu olan çocuklarda tedavi konforunu artırıyor!</strong></p>

<p>Dijital anestezinin dolgu, kanal tedavisi, diş çekimi gibi lokal anestezi gerektiren pek çok dental işlemde uygulanabildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Bununla birlikte bazı hasta gruplarında özellikle belirgin avantaj sağlar. Önceden olumsuz deneyim yaşamış veya iğne korkusu bulunan çocuklarda güven duygusunun yeniden oluşturulmasında etkili olur. Kooperasyonun sınırlı olduğu özel gereksinimli bireylerde tedavi konforunu artırarak süreci kolaylaştırır. Dudak ve yanak ısırma riskinin yüksek olduğu çocuklarda, uyuşukluğun sınırlı tutulması açısından tercih edilir.” dedi.</p>

<p>Dijital anestezinin ebeveynler ve çocuklar tarafından sıklıkla tercih edilmesinin başlıca nedenlerine değinen Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, “Klasik metal enjektör görünümü bulunmadığından, çocuk uygulama sırasında iğne yapıldığını fark etmeyebilir. Anestezik solüsyonun dokuya iletimi bilgisayar denetiminde gerçekleştiği için basınç hissi, yanma ve rahatsızlık belirgin şekilde azalır. Dijital sistemler, yalnızca ilgili diş çevresinin uyuşturulmasını mümkün kılar. Böylece dudak, dil ve yanakta uzun süreli ve rahatsız edici hissizlik oluşma olasılığı düşer. Uyuşukluğun daha kontrollü olması sayesinde tedavi sonrasında dudak veya yanak ısırılmasına bağlı doku hasarı riski azalabilir. Anestezinin etki süresi genellikle kısa olduğundan, tedavi öncesi bekleme zamanı kısalır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Dijital anestezi tek başına yeterli değil!</strong></p>

<p>Dijital anestezinin genel anesteziye alternatif olmadığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, “Dijital anestezi, yalnızca lokal anestezi uygulamalarında kullanılan konfor artırıcı bir yöntemdir ve hastanın tedavi sürecine belirli düzeyde uyum göstermesini gerektirir. Genel anestezi ise; kooperasyonun sağlanamadığı, ileri düzey korku ve kaygı bulunan, dental ünitte oturmayı reddeden ya da özel gereksinimi olan bireylerde tercih edilen bir yaklaşımdır.” dedi.</p>

<p>Dijital anestezinin, tedavi sürecini kolaylaştıran ileri bir teknoloji olduğunu yineleyen Dr. Öğr. Üyesi Yılmaz Şen, şu uyarıyla sözlerini tamamladı:</p>

<p>“Ancak tek başına yeterli değildir. Uygulamanın başarısı; hekimin klinik deneyimi, çocuğun bireysel özellikleri ve ailenin yaklaşımı ile birlikte değerlendirilmeli. Bu nedenle çocuğa ‘hiç acımayacak’ ya da ‘iğne yapılmayacak’ gibi kesin ifadeler yerine, ‘dişler uyuşturulacak’ veya ‘hafif bir gıdıklanma hissedebilirsin’ gibi daha gerçekçi ve güven verici açıklamalar yapılması önerilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 28 Jan 2026 15:39:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/cocuk-dis-hekimliginde-teknolojik-cozumler-aposkorkusuz-tedaviyi-mumkun-kiliyor-1769603942.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nöralterapi ile ağrılara müdahale edilebiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/noralterapi-ile-agrilara-mudahale-edilebiliyor-8003</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/noralterapi-ile-agrilara-mudahale-edilebiliyor-8003</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Asiye Gülsüm Kakı, nöralterapinin ne olduğu, nasıl etki ettiği ve hangi durumlarda kullanıldığı hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Nöralterapi ile sinir hücrelerinde bozulan elektriksel uyarı iletimi düzenlenebiliyor!</strong></p>

<p>Nöralterapinin, vücuttaki sinir sistemi bozukluklarını düzenlemek amacıyla lokal anesteziklerin çok düşük dozlarda belirli noktalara enjeksiyonu ile yapılan tamamlayıcı bir tedavi yöntemi olduğunu dile getiren Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Burada ki amaç anestezi oluşturmak değil, sinir hücrelerinde bozulan elektriksel uyarı iletimini düzenlemektir.” dedi.</p>

<p>Nöralterapide kullanılan lokal anesteziklerin düşük dozlarda, iyon kanalları ve membran stabilitesi üzerinde düzenleyici etki sağladığını aktaran Dr. Kakı, “Böylelikle antiinflamatuar, vazodilatör ve nöromodülatör etkileri ortaya çıkar. Bu etki sayesinde  Nöralterapi otonom sinir sistemini düzenler, vücuttaki bozulmuş elektriksel alanları (bozucu alanlar) dengelemeye yardımcı olur, kan dolaşımını ve doku beslenmesini destekler, ağrı ve fonksiyon bozukluklarının azalmasına katkı sağlar. Kısaca nöralterapinin etkisi  sadece lokal değil, sistemik etkisi sayesinde vücut regülasyonunu  sağlayan bir tedavi yöntemidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Nöralterapi, bozucu alanların etkisini azaltmayı hedefliyor!</strong></p>

<p>Nöral terapideki bozucu alan tanımına açıklık getiren Dr. Asiye Gülsüm Kakı, şunları söyledi:</p>

<p>“Vücutta daha önce geçirilmiş; ameliyat izleri, travmalar, enfeksiyonlar, diş ve çene problemleri gibi durumlar, sinir sistemi üzerinde sürekli uyarı oluşturarak başka bölgelerde şikâyetlere yol açabilir. Nöralterapi, bu bozucu alanların etkisini azaltmayı hedefler. Bozucu alanların oluşturduğu bozulmuş elektriksel iletimi düzenleyerek otonom sinir siteminin regülasyonunu sağlar.”</p>

<p><strong>Nöralterapi birçok hastalıkta tercih edilebiliyor!</strong></p>

<p>Nöralterapinin hangi durumlarda destekleyici tedavi olarak tercih edilebileceğine değinen Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Baş, boyun ve bel ağrıları, migren ve gerilim tipi baş ağrıları, kas ve eklem ağrıları, fibromiyalji, sinir sıkışmaları, spor yaralanmaları, ameliyat veya travma sonrası ağrılar, sindirim sistemi fonksiyon bozuklukları, adet düzensizlikleri ve bazı jinekolojik şikâyetler, stres ve otonom sinir sistemi dengesizlikleri nöralterapinin kullanılabildiği hastalıklar arasında yer alır.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Nöralterapi nasıl uygulanır?</strong></p>

<p>Nöralterapi uygulamasında öncelikle hastadan şikayetlerin başlangıcı, tetikleyen sebepler, geçirilmiş enfeksiyonlar ve operasyonlar, beslenme şekli gibi detaylı öykü alındığını kaydeden Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Ardından detaylı fizik muayene yapılır.” dedi.</p>

<p>Enjeksiyon için tetik noktalar, sinir çıkışları, skarlar (yara dokuları) gibi noktaların belirlendiğini aktaran Dr. Kakı, “Belirlenen noktalara enjeksiyon yapılır. Uygulama genellikle ince uçlu iğnelerle yapılsa da bazı bozucu alan yada organ patolojilerinde, ganglion enjeksiyonlarında (sinir düğümlerine yapılan enjeksiyonlar) derin enjeksiyonlar tercih edilebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Nöralterapi bazı durumlarda uygulanamaz! </strong></p>

<p>Seans sayısının kişiye ve şikâyete göre değiştiğini vurgulayan Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Enjeksiyon sonrası hastalarda değişik refleks yanıtlar (nöralterapide buna fenomen denir) görülebilir. Bu fenomenler enjeksiyon bölgesi ve sıklığını planlamada yol göstericidir.” dedi.</p>

<p>Nöralterapinin kimlere uygulanamayacağı hakkında da bilgi veren Dr. Kakı, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Lokal anestezik alerjisi olanlar, ciddi kalp ritim bozukluğu olanlar, bazı özel durumlarda hamileler ve  kanama bozukluğu olanlarda uygulanmaz. Nöralterapi sonrası, enjeksiyon yerinde kızarıklık, kısa süreli baş dönmesi, geçici ağrı artışı olabilir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 27 Jan 2026 16:37:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/noralterapi-ile-agrilara-mudahale-edilebiliyor-1769521035.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Donma mı, hipotermi mi?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/donma-mi-hipotermi-mi-7994</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/donma-mi-hipotermi-mi-7994</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci, soğuk hava koşullarına ve hipoterminin zamanında fark edilmediğinde ölümcül sonuçlara yol açabileceğine dikkat çekti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hipotermi nedir?</strong></p>

<p>Hipoterminin vücut sıcaklığının 35 derecenin altına düşmesiyle meydana gelen tehlikeli bir durum olduğunu dile getiren Prof. Dr. Deniz Demirci, “Normal vücut sıcaklığı genellikle 36.5°C ile 37.5°C arasında olup, bu aralık vücudun optimal işlevlerini sürdürebilmesi için gereklidir. Vücut ısısı 35°C’nin altına düştüğünde, vücut normal işlevlerini yerine getiremez ve hayati tehlike söz konusu olabilir. Hipotermi genellikle aşırı soğuk havalarda, suda uzun süre kalma, yeterince giyinmemek, yorgunluk veya açlık gibi durumlarla ilişkilidir. Bunun yanı sıra, alkol ve bazı ilaçlar da vücutta ısının kaybını hızlandırabilir.” dedi.</p>

<p><strong>Vücut sıcaklığı düştükçe, vücutta bir dizi fizyolojik değişiklikler meydana geliyor</strong></p>

<p>Vücut sıcaklığı düştükçe, vücutta bir dizi fizyolojik değişiklikler meydana geldiğini ifade eden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Hipoterminin etkileri, vücut sıcaklığının ne kadar düştüğüne ve ne kadar süreyle bu düşük sıcaklığın etkisi altında kalındığına bağlı olarak değişebilir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Prof. Dr. Demirci, vücut sıcaklığı düştükçe birçok hayati sistemin olumsuz etkilendiğini belirterek, dolaşım sistemiyle ilgili olarak şunları kaydetti:</p>

<p>“Vücut ısısının düşmesiyle birlikte, kan damarları daralır (vazokonstriksiyon). Bu, kanın vücut yüzeyinden iç organlara yönlendirilmesine ve böylece hayati organların korunmasına yardımcı olur. Ancak, bu durum ciltte solukluk, soğukluk ve mavi renge (siyanoz) yol açabilir. Uzun süreli hipotermi, kan basıncında düşüşe neden olabilir, bu da organlara yeterli kanın ulaşamamasına yol açar ve organ fonksiyonlarını bozabilir.”</p>

<p><strong>Vücut ısısı düştükçe, beyin işlevleri yavaşlıyor</strong></p>

<p>Sinir sistemi üzerindeki etkilerinin de hayati öneme sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, sinir sistemi üzerinde de etkiler yaratır. Vücut ısısı düştükçe, beyin işlevleri yavaşlar. Başlangıçta titreme, konuşma bozukluğu ve koordinasyon kaybı gibi belirtiler görülür. Sıcaklık daha da düşerse, bilinç kaybı, koma ve sonunda ölüm riski artar. Beyin, vücut ısısının kontrolünü sağlamak için daha fazla enerji harcar ve bu durum, zihinsel işlevlerde bozulmalara yol açabilir. Hipotermi sırasında kaslarda titreme başlar. Titreme, vücutta ısının korunmasını sağlamak için kasların kasılmasından kaynaklanır ve bu, vücudun ısınmasını sağlayan bir tepkidir. Ancak, vücut sıcaklığı iyice düştüğünde, titreme durur ve kaslar zayıflar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Vücut sıcaklığının düşmesiyle metabolizma yavaşlıyor</strong></p>

<p>Hipoterminin metabolizma üzerindeki etkilerine de dikkat çeken Prof. Dr. Demirci, “Vücut sıcaklığının düşmesiyle metabolizma yavaşlar. Hipotermi, enerji üretimi ve kullanımı üzerinde olumsuz etkilere yol açar. Karaciğer ve böbrek gibi organlar, ısı üretmek için daha fazla çalışmak zorunda kalır, ancak bu süreçler verimsizleşir. Ayrıca, kan şekerinin düşmesi ve diğer metabolik dengesizlikler görülebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Şiddetli hipotermi, solunumda durmaya yol açabiliyor</strong></p>

<p>Solunum sistemi üzerindeki etkilerini de anlatan Prof. Dr. Demirci, “Solunum hızı, vücut ısısının düşmesiyle birlikte azalır ve bu da oksijenin vücutta daha verimli bir şekilde taşınmasını zorlaştırır. Şiddetli hipotermi, solunumda durmaya yol açabilir. Ayrıca, soğuk hava solumak, solunum yollarında kuruluk ve tahrişe neden olabilir.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Demirci, kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri de vurgu yaparak, “Hipotermi, kalp atışlarını etkileyebilir. Vücut sıcaklığı düştükçe, kalp atış hızı yavaşlar ve düzensizleşebilir. Şiddetli hipotermi durumunda, kalp durması riski ortaya çıkabilir. Kalp atışlarındaki düzensizlikler (aritmi) hayati tehlike oluşturabilir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Soğuk hava koşullarında uygun kıyafetler giyilmeli</strong></p>

<p>Hipotermiden korunmak için soğuk hava koşullarında uygun kıyafetler giyilmesi, aşırı soğuk ortamlarda uzun süre kalmaktan kaçınılması ve vücut ısısının düşmesini engellemek için önlemler alınmasının önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Hipotermi tedavisinde, kişinin ısısını yavaşça artırmak gerekir. Bu, sıcak içecekler, ısınma battaniyeleri veya ısınma cihazları kullanılarak yapılabilir. Ancak, tedavi hızlı ve dikkatli bir şekilde yapılmalıdır, çünkü aşırı hızlı ısınma, vücuttaki kan dolaşımını olumsuz etkileyebilir.” dedi.</p>

<p><strong>Donma ve hipotermi arasındaki farklar neler? </strong></p>

<p>Donma ve hipoterminin, her ikisinin de soğukla ilgili tehlikeli sağlık durumlar olduğunu ancak farklı mekanizmalarla vücutta etkiler oluşturduğunu anlatan Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, vücut sıcaklığının 35°C’nin altına düşmesi durumudur. Vücut, soğuk ortamda ısısını kaybeder ve bu durum organ fonksiyonlarını bozarak hayati tehlike yaratabilir. Hipotermide tüm vücut etkilenir. Donma, vücut dokularının (genellikle eller, ayaklar, burun, kulaklar gibi vücut uç bölgeleri) aşırı soğuk nedeniyle donmasıdır. Donma, dondurucu soğukta uzun süre kalma sonucu, özellikle kan damarlarının tıkanmasıyla doku hasarına yol açar. Bu, lokal bir durumdur ve genellikle vücudun uç bölgelerinde görülür.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Donmada dokularda nekroz yaşanabiliyor</strong></p>

<p>Hipotermide, vücut ısısının genel olarak düştüğünü ve bu durum bütün organları etkilediğini ifade eden Prof. Dr. Demirci, “Kalp, solunum ve merkezi sinir sistemi en fazla etkilenen bölgeler arasındadır. Hipotermide kaslar titrer, solunum yavaşlar, kalp hızı düşer, düşünme ve koordinasyon bozulur. Donma, sadece vücudun bazı bölümlerinde meydana gelir. Doku, aşırı soğuk nedeniyle donarak hasar görür. Başlangıçta cilt soluklaşır ve uyuşur, sonra dokular buz gibi sertleşebilir. Ciddi vakalarda, dokular nekroz yaşayabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Hipotermi vücudun tamamını etkiliyor</strong></p>

<p>Hipotermi vücudun tamamını etkilerken, donmanın sadece vücutta soğuğa doğrudan maruz kalan bölgelerin etkilendiğini (özellikle uç kısımlar: parmaklar, ayak parmakları, burun, kulaklar) belirten Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, genellikle hava sıcaklığının çok düşük olduğu, rüzgarlı, nemli ortamda uzun süre kalmak sonucu oluşur. Donma ise doğrudan soğuğa maruz kalan, genellikle rüzgarlı ve nemli ortamlarda, çıplak ciltle soğuğa temasla daha hızlı gelişir.” dedi.</p>

<p><strong>Donma ve hipoterminin belirtileri nasıl ayırt edilir?</strong></p>

<p>Prof. Dr. Deniz Demirci, hipotermi belirtilerini şöyle sıraladı:</p>

<p>“Başlangıçta, titreme, yorgunluk, uyuşma, baş dönmesi, konuşmada bozulma, kas zayıflığı, koordinasyon kaybı olur. Orta düzey hipotermi de titreme durur, bilinç kaybı, hızla düşünme ve karar verme zorluğu, nefes almanın zorlaşması, kalp atışlarının yavaşlaması meydana gelir. İleri düzey hipotermi de ise bilinç kaybı (komaya girme), vücut ısısının 30°C’nin altına düşmesi, kalp durması riski oluşur.”</p>

<p>Donma belirtilerini de sıralayan Prof. Dr. Demirci, şöyle devam etti:</p>

<p>“Başlangıçta, cilt soğur ve beyazlaşır, uyuşukluk ve karıncalanma hissi olur. İleri aşamada ise cilt sertleşir, morarma, buz gibi bir hissiyat, ağrı veya yanma hissi olur. Vücut kısmı hareket ettirilemez hale gelebilir. Şiddetli donmada ise cilt ve doku tamamen donar, şişlik ve kabuklanma oluşur, doku ölümü (nekroz) gelişebilir. Tedavi edilmezse, etkilenen doku kaybolabilir.”</p>

<p><strong>Vücudu yavaşça ısıtmak gerekiyor</strong></p>

<p>Hipotermi tedavisinde vücudu yavaşça ısıtmak gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Demirci, “Öncelikle sıcak, kuru bir ortamda kişiyi ısıtmak, sıcak içecekler vermek, ısınma battaniyeleri kullanmak önemlidir. Ağızdan ısıtma yapılabilir, ancak hızlı ısıtma, vücudun şok yaşamasına yol açabileceğinden dikkatli olunmalıdır. Donma tedavisinde ise donmuş bölgeyi ılık suyla ısıtmak, donmuş dokuyu tekrar soğuğa maruz bırakmamak gerekir. Donmuş bölgeye doğrudan ısı uygulamaktan kaçınılmalıdır. Şiddetli donma durumlarında, etkilenen doku nekrozu gelişebileceği için cerrahi müdahale gerekebilir.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 24 Jan 2026 20:17:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/donma-mi-hipotermi-mi-1769275074.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kronik Ağrılara Ameliyatsız Doğal Tedavi: Proloterapi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/kronik-agrilara-ameliyatsiz-dogal-tedavi-proloterapi-7974</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/kronik-agrilara-ameliyatsiz-dogal-tedavi-proloterapi-7974</guid>
                <description><![CDATA[Eklem, bel, boyun ve diz ağrılarının tedavisinde umut veren proloterapi, vücudun kendini iyileştirme mekanizmasını harekete geçirerek, hasarlı dokuların onarımını sağlıyor. Cerrahi işlem gerektirmeyen bu yöntem, kronik ağrı sorunu yaşayan hastalar ve sporcular için doğal bir tedavi yöntemi olarak etkili oluyor. Memorial Ankara Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Doç. Dr. Özlem Köroğlu, proloterapinin uygulanması ve sağladığı avantajlar hakkında önemli bilgiler verdi.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Proloterapi, kas iskelet sistemi ağrılarının tedavisinde vücudun kendi doğal iyileşme cevabını uyararak etki etmeyi hedefleyen bir enjeksiyon yöntemidir. Vücudun iyileşme sürecini tetikleyecek serumların özellikle bağların, tendonların kemiğe yapışma bölgelerine uygun iğne uçları ile enjekte edilmesi şeklinde uygulanmaktadır. Enjeksiyonlar, hasarlanmış, zedelenmiş tendon, bağ ve ligamentlerin kemiğe yapışma bölgelerine yapılmaktadır. </p>

<p><strong>Proloterapinin iyi geldiği 11 sorun</strong></p>

<ol>
	<li>Omurga ağrılarına neden olan ligament, bağ sorunları,</li>
	<li>Diz, kalça kireçlenmeleri,</li>
	<li>Omuz, dirsek yaralanmaları,</li>
	<li>Epikondilitler (tenisçi, golfçü dirseği),</li>
	<li>Bağ, tendon yaralanmaları,</li>
	<li>Kronik ve akut bel ağrıları, tekrarlayan baş, boyun, sırt ve bel ağrıları (fıtıklar, kireçlenmeler, boyun, bel düzleşmeleri )</li>
	<li>Omurga, göğüs kafesi ve kaburgalarda geçmeyen kas ve ligament kaynaklı ağrıları,</li>
	<li>Boyun kas ve bağlarındaki sorunlardan kaynaklanan baş ağrıları, migrenöz tip ağrılar,</li>
	<li>Topuk dikeni, plantar fasiitis, kulunç ağrıları</li>
	<li>Yumuşak doku spor yaralanmalarına bağlı ağrılar</li>
	<li>Remisyondaki kanser hastalarının bağ dokusu kökenli sorunlarına bağlı ağrılar</li>
</ol>

<p><strong>Hem ağrıyı kesiyor hem de dokuları iyileştiriyor </strong></p>

<p>Proloterapi, vücudun kendi doğal iyileşme cevabını uyararak etki etmeyi hedefleyen bir enjeksiyon yöntemidir. Eklemin sabit, sağlıklı çalışmasını sağlayan bağların onarılmasına yönelik doğal bir tedavi yöntemidir. Amacımız yalnız ağrıyı kesmek değil doku iyileşmesini hedeflemektir.</p>

<p><strong>Kişiye göre 3-4 haftada bir tekrarlanıyor</strong></p>

<p>Vücudun iyileşme sürecini tetikleyecek serumların özellikle bağların, tendonların kemiğe yapışma bölgelerine uygun iğne uçları ile enjekte edilmesi şeklinde uygulanmaktadır. Enjeksiyonlar, hasarlanmış, zedelenmiş tendon, bağ ve ligamentlerin kemiğe yapışma bölgelerine yapılmaktadır. Enjeksiyonlar, kişinin iyileşme süreçleri ile uyumlu olarak bireysel değerlendirmeler yapılarak 3-4 haftada bir olacak şekilde planlanır. Seans sayısı kişiye özel değişkenlik gösterir. İyileşme potansiyeli iyi, genç ve ek hastalığı olmayan kişilerde tek seans yeterli olabiliyorken, tam tersi durumlarda seans sayısı 6‘ya kadar uzayabilmektedir. </p>

<p><strong>Egzersiz ve fizik tedavi eşliğinde daha etkili!</strong></p>

<p>Enjeksiyonlar, kişiye özel bir egzersiz programı ve diğer fizik tedavi yöntemleri ile kombine edilmesi durumunda daha etkili olmaktadır. Ayrıca, kullanılan solüsyon vücut sıvılarına çok yakın bir içerikte olduğundan diğer ilaçlarla yapılan (kortizon, lokal anestezik gibi) enjeksiyonlara göre çok daha güvenlidir.</p>

<p>Proloterapi sonrasında, hasta günlük hayatına devam edebilmektedir. Ancak aşırı fiziksel aktivitelerden kaçınmak ve eklemi fazla zorlamamaya özen göstermek, iyileşme sürecini hızlandırıp tedavinin etkisini artırabilir. </p>

<p><strong>Bu hastalıklar varsa proloterapi uygun değildir</strong></p>

<ol>
	<li>Kanama bozukluğu,</li>
	<li>Derin ven trombozu,</li>
	<li>Stabil olmayan kan basıncı,</li>
	<li>Epilepsi öyküsü olan hastalar,</li>
	<li>Açık yaralar,</li>
	<li>Son dönem kalp yetmezliği,</li>
	<li>Antikoagülan tedavi (kan sulandırıcı ) alanlar</li>
	<li>Böbrek yetmezliği</li>
	<li>Aktif kanser, iltihaplı romatizma ve enfeksiyon mevcut hastalar</li>
</ol>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 21 Jan 2026 12:38:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/kronik-agrilara-ameliyatsiz-dogal-tedavi-proloterapi-1768988300.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dijital Çağda Çocukların Yeni Pandemisi Miyopiye Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/dijital-cagda-cocuklarin-yeni-pandemisi-miyopiye-dikkat-7964</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/dijital-cagda-cocuklarin-yeni-pandemisi-miyopiye-dikkat-7964</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda çocuklarda miyopi (uzağı net görememe) sıklığında dünya genelinde belirgin bir artış gözlemleniyor. Miyopi yalnızca bir gözlük ihtiyacına yol açmakla kalmıyor, ilerlediğinde ciddi göz hastalıklarına zemin hazırlayabiliyor. Aile öyküsü, uzun süreli tablet, telefon gibi ekranlarda çalışma yapmak ve erken yaşta ekran maruziyeti çocuklarda miyopi nedenleri arasında bulunuyor. Erken tanı ve doğru önlemlerle miyopinin ilerlemesi yavaşlatılabiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Hayati Yılmaz, çocuklarda miyopi nedenleri ve tedavisi ile ilgili bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Baş ağrısı varsa göz doktoruna gitmekte fayda var </strong></p>

<p>Normal ön arka uzunluğa, korneaya ve lense sahip gözlerde cisimlerin görüntüsü retina diye adlandırılan gözün sinir ağı tabakasına düşer ve bu görüntü retinamızda işlenerek beynimize aktarılır. Miyopi ise gözün ön-arka ekseninin normalden uzun olması (aksiyel miyopi) veya kornea ve/veya lensin kırma gücünün fazla olması (korneal/lentiküler miyopi) nedeniyle görüntünün gözün retinasının önünde oluştuğu bir kırma kusurudur. Bu nedenle miyopik gözler özellikle uzaktaki cisimleri bulanık görmemize sebep olur. Genellikle çocukluk çağında başlar ve büyüme çağında ilerleme eğilimindedir. Çocukluk ve büyüme çağında bu belirtiler ortaya çıkıyorsa göz doktoruna görünmekte fayda olabilir;</p>

<ul>
	<li>Akademik ve sportif performansta düşüş görülür. Çocuklar tahtayı net göremediği için dersi yanındaki arkadaşının defterinden takip etmek zorunda kalabilir.</li>
	<li>Baş ağrısı ve göz yorgunluğu,</li>
	<li>Sosyal hayatta özgüven sorunları,</li>
	<li>İleri yaşlarda kalıcı görme kaybı riski: erken dönemde tespit edilemeyen miyopi göz tembelliğine sebep olabildiği gibi, gözün başka hastalıklarına da sebep olarak kalıcı, gözlük ile düzeltilemeyen görme kayıplarına sebep olabilir. </li>
</ul>

<p><strong>İlerleyen miyopi göz hastalıklarını riskini artırabilir!</strong></p>

<p>Çocuklarda miyopi gelişimini ve ilerlemesini artıran başlıca risk faktörleri şunlardır:</p>

<ul>
	<li>Aile öyküsü (anne veya babada miyopi olması), genetik yatkınlık,</li>
	<li>Uzun süreli yakın mesafe çalışmaları (tablet, telefon, bilgisayar),</li>
	<li>Yetersiz açık hava aktivitesi</li>
	<li>Erken yaşta ekran maruziyeti</li>
	<li>Kapalı alanlarda uzun süre vakit geçirmek</li>
</ul>

<p>Miyopi yaşamın ilerleyen dönemlerinde ciddi göz hastalıkları riskini artırır. Bu riskler miyopinin derecesi arttıkça daha da artmaktadır. Ayrıca belli bir derecenin üzerine çıkan miyopiyi “göz çizdirme” olarak bilinen refraktif lazer cerrahisi ile düzeltmek mümkün olmamaktadır.</p>

<p>Bir diğer konu da gözler refraktif lazer cerrahisi veya diğer yöntemler ile gözlüklerden kurtarılsa bile, bu operasyonlar miyopinin yanında getirmiş olduğu risklerden bizleri korumaz. Bu riskler:</p>

<ul>
	<li>Retina yırtığı ve retina dekolmanı</li>
	<li>Miyopik makula dejenerasyonu</li>
	<li>Glokom (göz tansiyonu)</li>
	<li>Erken yaşta katarakt</li>
</ul>

<p>Bu nedenle çocukluk çağında başlayan miyopi, yalnızca bugünün değil, geleceğin de göz sağlığını ilgilendiren bir konudur.</p>

<p><strong>Göz numarasının artışı kontrol altına alınmalı</strong></p>

<p>Miyopi progresyonu, çocuğun büyüme süreci boyunca numaranın giderek artmasıdır. Özellikle 6-12 yaş arasında ilerleme daha hızlıdır. Kontrol altına alınmayan progresyon, yüksek miyopi ile sonuçlanabilir. Özellikle Uzakdoğu’da oldukça büyük bir sağlık problemi haline gelen miyopi progresyonu, son yıllarda ülkemizde de giderek artmıştır. Covid-19 pandemisi ile içeri kapandığımız yıllarda ülkemizde miyopi progresyonun oldukça hızlandığı yapılan bilimsel çalışmalar ile gösterilmiştir. Patolojik/dejeneratif miyopi olarak bilinen bir grupta ise progresyon çocukluk çağından sonra bile devam etmektedir. </p>

<p><strong>Çocuğunuzun ekran süresini kontrollü olarak sınırlayın</strong></p>

<p>Artık tüm dünyada dijital çağın pandemisi olarak kabul edilen miyopide, progresyonun önlenmesi için birçok bilimsel çalışma yapılmıştır ve yapılmaya devam etmektedir. Günümüzde miyopi progresyonunu yavaşlatmaya yönelik kanıta dayalı ve etkili yöntemler bulunmaktadır:</p>

<ul>
	<li>Açık havada günde en az 2 saat zaman geçirmek, </li>
	<li>Yakın çalışmalarda 20-20-20 kuralı</li>
	<li>Her 20 dakikada bir, 20 saniye boyunca 20 feet (6 metre) uzağa bakmak</li>
	<li>Ekran süresinin sınırlandırılması</li>
	<li>Uygun gözlük veya kontakt lens kullanımı</li>
	<li>Miyopi kontrolüne özel camlar</li>
	<li>Orto-keratoloji (gece lensleri)</li>
	<li>Düşük doz atropin tedavisi (doktor kontrolünde)</li>
</ul>

<p>Her çocuk için en uygun yöntem, ayrıntılı bir göz muayenesi sonrasında belirlenmelidir. Çocuklarda düzenli göz muayeneleri ihmal edilmemelidir. Miyopi ne kadar erken fark edilirse, ilerlemesi o kadar etkili şekilde kontrol altına alınabilir. Amaç sadece net görmek değil, çocuğun ömür boyu göz sağlığını korumaktır.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 19 Jan 2026 10:56:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/dijital-cagda-cocuklarin-yeni-pandemisi-miyopiye-dikkat-1768809401.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çoğu erkek &amp;apos;kadın kanseri’ sanıyor ama…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cogu-erkek-aposkadin-kanseri-saniyor-ama-7953</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cogu-erkek-aposkadin-kanseri-saniyor-ama-7953</guid>
                <description><![CDATA[Dünya genelinde erkeklerde meme kanseri, kadınlara göre nadir görülse de son yıllarda giderek artış gösteriyor. Toplumumuzda ‘erkeklerde meme kanseri olmaz’ gibi yanlış bir algı olduğunu belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Aydoğan “Türkiye’de yılda yaklaşık 25 bin kadında, 200-250 erkekte meme kanseri teşhis ediliyor. Erkeklerde kadınlardan daha ileri dönemde 65-70 yaşlarında görülmektedir. En sık yapılan hataların başında; meme kanserinin sadece kadınlara özgü bir hastalık sanılması, gelişen kitlelerin önemsenmemesi ve doktora geç başvurulması gelmektedir. Bilimsel araştırmalar; erkeklerde meme kanserinin çoğunlukla geç fark edildiğini gösteriyor” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya genelinde erkeklerde meme kanseri, kadınlara göre nadir görülse de son yıllarda giderek artış gösteriyor. Toplumumuzda ‘erkeklerde meme kanseri olmaz’ gibi yanlış bir algı olduğunu belirten <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Aydoğan</strong> “Türkiye’de yılda yaklaşık 25 bin kadında, 200-250 erkekte meme kanseri teşhis ediliyor. Erkeklerde kadınlardan daha ileri dönemde 65-70 yaşlarında görülmektedir. En sık yapılan hataların başında; meme kanserinin sadece kadınlara özgü bir hastalık sanılması, gelişen kitlelerin önemsenmemesi ve doktora geç başvurulması gelmektedir. Bilimsel araştırmalar; erkeklerde meme kanserinin çoğunlukla geç fark edildiğini gösteriyor” diyor. </p>

<p>Genetik yatkınlık ve ailede meme kanseri öyküsü olmasının riski artırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Aydoğan buna karşın bazı yanlış yaşam alışkanlıklarının da meme kanserine zemin hazırlayabildiğini vurguluyor. <strong>Onkoloji Cerrahisi</strong> <strong>Uzmanı Prof. Dr. Fatih Aydoğan</strong>, erkeklerde meme kanserine neden olan 7 etkeni sıraladı, erkeklerde meme kanserine yönelik uluslararası dergide yayınlanan bilimsel çalışmalarında ortaya çıkan çarpıcı sonucu paylaştı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  </p>

<ul>
	<li><strong>Aşırı alkol kullanımı</strong></li>
</ul>

<p>Alkol, karaciğer fonksiyonlarını bozarak hormon dengesini etkileyebilir. Karaciğerin düzgün çalışmaması, vücutta östrojenin artmasına yol açar. Bu durum meme dokusunu olumsuz etkileyerek kanser riskini artırabilir. Düzenli ve aşırı alkol tüketimi, erkeklerde meme kanseriyle ilişkilendirilmiştir.</p>

<ul>
	<li><strong>Fazla kilo ve obezite</strong></li>
</ul>

<p><strong>Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Aydoğan</strong> “Fazla kilo, erkeklerde meme kanseri için önemli bir risk faktörüdür. Yağ dokusu arttıkça vücutta kadınlık hormonu olarak bilinen östrojenin düzeyi yükselir. Bu hormon artışı meme dokusunu olumsuz etkileyebilir. Obezite aynı zamanda bağışıklık sistemini zayıflatır ve vücuttaki iltihabi durumu artırır. Bu nedenle kilo kontrolü büyük önem taşır” diyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Hareketsiz yaşam</strong></li>
</ul>

<p>Düzenli fiziksel aktivitenin olmaması, meme kanseri riskini artıran faktörler arasındadır. Hareketsiz yaşam kilo alımına, hormon dengesinin bozulmasına ve metabolizmanın yavaşlamasına neden olur. Düzenli yürüyüş, egzersiz ve aktif yaşam tarzı hem kilo kontrolünü sağlar hem de kanser riskini azaltır. Özellikle masa başı çalışan erkeklerde bu risk daha belirgindir.</p>

<ul>
	<li><strong>Aile öyküsü ve genetik yatkınlık</strong></li>
</ul>

<p>Ailede meme kanseri öyküsü olan erkeklerde risk artar. Özellikle anne, kız kardeş ve erkek akrabalarda meme kanseri bulunması önemlidir. Bazı erkekler doğuştan meme kanseri riskini artıran genetik değişiklikler taşıyabilir. En bilineni BRCA2 genidir. Ancak ailede kanser öyküsü olmayan erkeklerde de meme kanseri görülebilir. </p>

<ul>
	<li><strong>İleri yaş</strong></li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Aydoğan “Erkek meme kanseri en sık ileri yaşlarda görülür. Özellikle 60 yaşından sonra risk belirgin şekilde artar. Yaş ilerledikçe vücutta hormon dengesi değişir ve hücrelerde birikmiş hasar artar. Bu durum kanser gelişimine zemin hazırlayabilir. Erkeklerde meme kanserinin kadınlara göre daha geç yaşlarda ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden biri budur” diyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Göğüs bölgesine radyasyon maruziyeti</strong></li>
</ul>

<p>Daha önce göğüs bölgesine radyoterapi uygulanmış erkeklerde meme kanseri riski artabilir. Özellikle genç yaşta alınan radyasyonun etkisi daha fazladır. Lenfoma gibi hastalıklar nedeniyle göğüs bölgesine radyasyon alan kişilerde bu risk yıllar sonra ortaya çıkabilir.</p>

<ul>
	<li><strong>Hormon dengesizliği ve bazı hastalıklar </strong></li>
</ul>

<p>Prof. Dr. Aydoğan “Erkeklerde hormon dengesini bozan bazı durumlar meme kanseri riskini artırabilir. Karaciğer hastalıkları, testosteron düşüklüğü ve bazı endokrin sorunlar buna örnektir. Ayrıca Klinefelter sendromu gibi doğuştan gelen bazı durumlarda meme kanseri riski belirgin şekilde yükselir” diyor.</p>

<p><strong>xxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Bilimsel araştırmada çarpıcı gerçek! </strong></p>

<p><strong>Duygusal ve sosyal destek tıbbi tedavi kadar hayati rol oynuyor!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Fatih Aydoğan’ın da yer aldığı ekibin, uluslararası dergide yayınlanan çalışması, meme kanserinde çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor. Prof. Dr. Aydoğan şöyle konuşuyor: “Özellikle meme kanseri olan erkeklerde, toplumdaki önyargılar ve yanlış algılar nedeniyle yalnızlık sık görülebiliyor. Kanser tedavisinde ilaç kadar önemli olan bir şey varsa, o da moral ve paylaşım duygusudur. Yaptığımız bilimsel araştırmanın sonuçları; duygusal ve sosyal desteğin tıbbi tedavi kadar hayati olduğunu gösteriyor. Tedavi sürecinde hastanın yanında onu anlayan ve motive eden biri ya da birilerinin varlığı -ki bu aile bireyleri, arkadaş, komşu, hekim ekibi hatta hasta destek grupları olabilir- sağkalımı doğrudan etkileyebiliyor.” </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 16 Jan 2026 12:22:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/cogu-erkek-aposkadin-kanseri-saniyor-ama-1768555353.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güvenli ama yalnız ilişkiler çağı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/guvenli-ama-yalniz-iliskiler-cagi-7942</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/guvenli-ama-yalniz-iliskiler-cagi-7942</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, dijital çağda yaygınlaşan tek taraflı (parasosyal) ilişkilerin insan psikolojisi ve bedeni üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Tek taraflı ilişkiler, güvenli ve kontrol edilebilir olduğu için daha çok tercih ediliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Dijital çağda insan ilişkilerinin görünürde artarken, ‘gerçek’ yakınlığın giderek azaldığına dikkat çeken Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Sosyal medya, ekranlar ve yapay zekâ aracılığıyla kurulan bağlar kişiye sürekli bir ulaşılabilirlik hissi sunuyor; ancak bu temas çoğu zaman karşılıklılıktan ve derinlikten yoksun kalıyor.” dedi.</p>

<p>Bu bağlanma biçiminin psikolojide ‘parasosyalleşme’ olarak adlandırıldığını aktaran Yalçın, “Kişinin bir ekran figürüyle, bir içerik üreticisiyle ya da yapay zekâ ile kurduğu bu tek taraflı ilişkiler, güvenli ve kontrol edilebilir olduğu için giderek daha fazla tercih ediliyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İnsan psikolojisi yalnızca güvenle değil, karşılıklı etkileşimle gelişir!</strong></p>

<p>Parasosyal bağların reddedilme ve hayal kırıklığı riskini azalttığına işaret eden&nbsp;Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Kişi incinmeden, çaba göstermeden ve belirsizliğe girmeden bir yakınlık hissi yaşayabiliyor.” dedi.</p>

<p>Ancak insan psikolojisinin yalnızca güvenle değil, karşılıklılıkla geliştiğini ifade eden Yalçın, gerçek ilişkilerin temas, duygusal karşılık ve birlikte regülasyon gerektirdiğini; bu unsurlar olmadığında, kişinin kendini ilişkide hissediyor olsa bile derin bir bağdan yoksun kalabildiğini dile getirdi.</p>

<p><strong>Kişi farkında olmadan konfor alanını daraltıyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Uzun süre gerçek ilişkilerden uzak kalındığında zihinsel ve duygusal düzeyde bir durgunluk ortaya çıkabildiğini vurgulayan&nbsp;Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, şöyle devam etti:</p>

<p>“Hayata karşı isteksizlik, karar vermekte zorlanma, erteleme davranışları ve içsel boşluk hissi bu sürecin sık görülen yansımaları arasında yer alıyor. Duygular yüzeyde kalıyor; kişi bir şeylere bağlı hissederken aynı anda yalnızlık duygusu yaşayabiliyor. Yakınlık ihtiyacı tam olarak karşılanmadığı için gerçek ilişkiler yorucu, talepkâr ve riskli algılanmaya başlıyor. Bu durum ilişkisel alanda da belirginleşiyor. Karşılıklı bağ kurmak yerine izlemek, takip etmek ve mesafede kalmak daha kolay geliyor. Küçük hayal kırıklıkları bile zor tolere edilir hâle gelirken, ilişki kurma isteği yerini geri çekilmeye bırakabiliyor. Böylece kişi farkında olmadan konfor alanını daraltıyor.”</p>

<p><strong>Duygular ifade edilemediğinde, beden konuşmaya başlar!&nbsp;</strong></p>

<p>İnsan bedeninin ise bu temas eksikliğine kayıtsız kalamadığını aktaran&nbsp;Yalçın, “Sinir sistemi; dokunma, göz teması, ses tonu ve duygusal karşılık gibi canlı ilişkisel uyaranlarla düzenleniyor.” dedi.</p>

<p>Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında ise bedenin devreye girdiğini ifade eden Yalçın, “Nedeni açıklanamayan ağrılar, kronik yorgunluk, sindirim problemleri, kas gerginlikleri, çarpıntı ve nefes darlığı gibi psikosomatik belirtiler bu süreçte artış gösterebiliyor. Duygular ifade edilemediğinde ya da ilişki içinde yaşanamadığında, beden konuşmaya başlıyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>İnsan, temas ederek ve karşılık bularak var olur!&nbsp;</strong></p>

<p>Yapay zekâ ile kurulan bağların bu noktada dikkat çekici bir alan oluşturduğunun altını çizen Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Yargılamayan, her zaman ulaşılabilir ve kırıcı olmayan bir ilişki deneyimi sunması, bu bağları cazip hâle getiriyor.” dedi.</p>

<p>Ancak insan sinir sisteminin yalnızca bir başka canlı sinir sistemiyle düzenlenebildiğini kaydeden Yalçın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yapay bağlar geçici bir rahatlama sağlayabilir; kalıcı denge ve iyilik hâli ise gerçek ve karşılıklı ilişkilerle mümkün oluyor. Yakın ilişki kurmak romantik bir beklenti değil, psikolojik ve biyolojik bir ihtiyaçtır. Zihinsel, duygusal ve bedensel iyi oluşu değerlendirirken yalnızca stres düzeyine değil; kişinin nasıl bağlandığına, nerede temastan kaçtığına ve hangi alanlarda yalnız kaldığına da bütüncül bir bakışla yaklaşmak gerekir. İnsan yalnızca izleyerek değil, temas ederek ve karşılık bularak var olur.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 13 Jan 2026 13:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/guvenli-ama-yalniz-iliskiler-cagi-1768301101.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yapay Zekâ Gücüyle Detaylı Göz Muayenesi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yapay-zeka-gucuyle-detayli-goz-muayenesi-7930</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yapay-zeka-gucuyle-detayli-goz-muayenesi-7930</guid>
                <description><![CDATA[Göz sağlığında erken tanının hayati önem taşıdığını vurgulayan Dünyagöz Hastaneler Grubu Medikal Direktörü Prof. Dr. Bozkurt Şener, Türkiye’de kullanılmaya başlanan yapay zekâ destekli göz muayene cihazları ile göz muayenesinin daha da detaylı bir şekilde yapılabildiğini söyledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Prof. Dr. Bozkurt Şener, “Günümüzde göz hastalıklarının büyük bir kısmı, hasta farkına varmadan ilerleyebiliyor. Bu nedenle düzenli ve detaylı göz kontrolleri, görme kayıplarının önlenmesinde en etkili yaklaşım haline geliyor. Yapay zekâ destekli bu yeni nesil muayene cihazları sayesinde artık hastalarımıza çok hızlı ölçümler yaparak çok daha fazla veri sunarak detaylı göz muayenesi yapabiliyoruz. Yapay zeka destekli göz muayene cihazının bu verileri ölçüp sunabilmesi için yaklaşık 6-7 dakikada yeterli olabiliyor. Bu veriler ışığında göz doktorunun kişiye özel tedavi uygulayabilmesi için kapsamlı bir değerlendirme yapmasına imkan doğuyor” dedi.</p>

<p><strong>Yapay Zekâ ile Hızlı, Kapsamlı ve Objektif Değerlendirme</strong></p>

<p>Yapay zekâ destekli göz muayene cihazının çalışma prensibini anlatan Prof. Dr. Şener, sistemin tek bir platformda çok sayıda ölçümü bir araya getirdiğini belirterek şunları söyledi:</p>

<p>“Bu teknoloji, gözün optik ve anatomik yapısına ait 100’ün üzerinde parametreyi birkaç dakika içinde ölçüyor. 120’nin üzerinde göz rahatsızlığını; semptomlar, risk faktörleri, görsel testler ile tespit ediyor. 30 yapay zeka algoritması tarafından elde edilen veriler yapay zekâ algoritmalarıyla analiz edilerek detaylı ve görsel bir rapora dönüştürülüyor. Bu sayede hekimin değerlendirmesi çok daha objektif, hızlı ve güvenilir hale geliyor.”</p>

<p><strong>Kişiye Özel Göz Sağlığı Verileri Sunuluyor</strong></p>

<p>Yapay zekâ destekli göz muayene cihazının sunduğu kapsamlı veri setine dikkat çeken Prof. Dr. Bozkurt Şener, şu bilgileri paylaştı:</p>

<p>Yapay zekâ destekli göz muayenesi ile yaklaşık 6-7 dakika içerisinde; kornea, retina ve göz tansiyonu alanlarında:</p>

<ul>
	<li>Kornea topografisi ve kornea kalınlığı,</li>
	<li>Retinada görme siniri ve sarı nokta değerlendirmesi,</li>
	<li>Göz tansiyonunun gerçek değeri,</li>
	<li>Gözün ön ve arka yapısına ilişkin detaylı ölçümler,</li>
	<li>Gözün refraksiyon kusurlarına dair bilgiler vermektedir.</li>
</ul>

<p>Bu kapsamlı ölçümlerin, göz sağlığının mevcut durumunu net biçimde ortaya koyduğunu belirten Prof. Dr. Şener, erken tanının ötesine geçen bir avantaj sağladığını ifade etti:</p>

<p>“Aynı zamanda bu veriler, hastanın lazer göz cerrahisine ve premium lens (akıllı lens) cerrahisine uygun olup olmadığı konusunda da bize çok değerli bilgiler sunuyor. Hastanın göz yapısı, kornea kalınlığı ve diğer biyometrik parametreler yapay zekâ ile analiz edilerek, cerrahiye uygunluk objektif şekilde değerlendirilebiliyor. Bu da hem hasta güvenliğini artırıyor hem de doğru hasta doğru tedavi yaklaşımını güçlendiriyor.”</p>

<p>Göz hastalıklarının ciddi bir bölümünün belirti vermeden ilerlediğine dikkat çeken Prof. Dr. Bozkurt Şener, erken tanının önemini şu sözlerle vurguladı:</p>

<p>“Göz sağlığında erken tanı, tedavi başarısını artırmanın yanı sıra geri dönüşü olmayan görme kayıplarının önüne geçilmesini sağlar. Yapay zekâ destekli muayene ile tespit edilen risklere göre hastalar, tüm göz branşlarındaki uzman hekimlere yönlendirilerek değerlendirilir. Bu bütünleşik yaklaşım sayesinde her hasta, ihtiyacına özel bir tedavi sürecine dahil edilir. Risklerin doğru branşlarda ele alınması hem hasta güvenliği hem de sonuç başarısı açısından son derece büyük önem taşır.”</p>

<p><strong>Donanımlı Merkezlerde Muayene Büyük Avantaj Sağlıyor</strong></p>

<p>Gelişmiş teknolojinin, uzman hekim kadrosuyla birlikte anlam kazandığını belirten Prof. Dr. Şener sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bu tür ileri teknolojiye sahip muayene sistemlerinin, tam donanımlı merkezlerde kullanılması son derece önemlidir. Yapay zekâ destekli bu teknoloji, hastalara hızlı, güvenilir ve kapsamlı bir göz sağlığı hizmeti sunarken, aynı zamanda dünyadaki ileri teknolojilerin deneyimlenmesine de imkân tanıyor. Yapay zekâ geliştikçe hekimlerin daha fazla bilgiye ulaşması, öğrenmesi ve kendini geliştirmesi mümkün oluyor. Bu bilgiler, doğru değerlendirildiğinde cerrahide ve medikal tedavi planlamalarda başarıyı ve güveni artırıyor.”</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 12:12:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/yapay-zeka-gucuyle-detayli-goz-muayenesi-1768209131.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bebeğinizi “Koza Stratejisi” İle Enfeksiyonlardan Koruyabilirsiniz</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/bebeginizi-koza-stratejisi-ile-enfeksiyonlardan-koruyabilirsiniz-7927</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/bebeginizi-koza-stratejisi-ile-enfeksiyonlardan-koruyabilirsiniz-7927</guid>
                <description><![CDATA[Yeni doğan bebekler ve küçük çocuklar, bağışıklık sistemleri henüz tam olarak gelişmediği için bulaşıcı hastalıklara karşı en savunmasız gruplar arasında yer alıyor. Havaların da soğumasıyla birlikte duyarlı oldukları bu süreçte boğmaca, grip(influenza), RSV (respiratuar sinsityal virüs) ve benzeri solunum yolu enfeksiyonlarında da artış gözlemleniyor. Bebekler ve henüz aşıları tamamlanmayan küçük çocuklarda bu hastalıklar daha ağır seyrederek ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Çocuklardaki bu riskler, ebeveynler ve diğer aile bireylerinin de aktif rol oynadığı “Koza Stratejisi” olarak tanımlanan koruyucu yaklaşımla en aza indirilebiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Utkucan Uçkun, çocuk ve bebeklerdeki bulaşıcı hastalıkları önleme yöntemleri hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Tüm aile fertleri ve yakınlara önemli görevler düşüyor</strong></p>

<p>Koza stratejisi; ebeveynlerin, kardeşlerin, büyükanne, büyükbaba ve bakıcıların yeni doğan bir bebek için güvenli bir ortam oluşturmasının bir yoludur. Bu korunaklı alanda herkes mikropları bebekten uzak tutmaya çalışır. Akrabaların aşıları günceldir ve el yıkama başta olmak üzere önemli hijyen kurallarına dikkat ederler. Küçük çocuklara, özellikle öksürüyorlarsa veya hasta hissediyorlarsa bebeği öpmemeleri veya çok yaklaşmamaları öğütlenir. Ebeveynlerin, yeni doğan bebeğin kardeşlerinin gittiği kreş veya okullardaki hastalık belirtilerini takip etmesi de gereklidir. Koza stratejisi, yeni doğan bebeği boğmaca, grip (Influenza) ve respiratuar sinsityal virüs (RSV) gibi hastalıklardan korumaya yardımcı olur. Bu enfeksiyonlar solunum problemleri, zatürre, nöbet ve/ya beyin dokusu hasarı gibi ciddi hastalıklara ve/ya komplikasyonlara neden olabilmektedir. Yeni doğmuş bir bebeği kozaladığınızda, onu hasta edebilecek bakteri ve virüslere maruz kalma olasılığını dolaylı olarak azaltabilirsiniz. </p>

<p><strong>Yeni doğan bebekler virüslere karşı daha çok risk altındadır</strong></p>

<p>Yenidoğanların virüs ve bakteri kaynaklı hastalık geliştirme olasılığı, büyük çocuklara ve yetişkinlere göre daha yüksektir. Bağışıklık sistemleri henüz çoğu enfeksiyona nasıl direneceğini öğrenmemiştir. Aşı desteğine ihtiyaçları vardır, ancak bazılarını yaptırmak için henüz çok küçüktürler. Bebekler, boğmacaya karşı koruma sağlayan aşının ilk dozunu 2 aylık olana kadar, grip (Influenza) aşısının ilk dozunu ise 6 aylık olana kadar alamazlar. Aşılarını olmaya başlamadan önceki bu süreçte, yenidoğanlar boğmaca, grip ve/ya RSV gibi hastalıklara maruz kalabilir. Gebeliğin üçüncü üç aylık döneminde (üçüncü trimester) gebenin bu enfeksiyonlara karşı aşılanması, bebeği doğumdan sonra bir süre koruyabilse de; bebeğin kendi bağışıklığını sağlayabilmesi için kendisinin aşılanması gerekir. Dolayısıyla, bu süre zarfında aile bireyleri, bakım verenler veya yenidoğanla sıkı temasta olacak kişilerin, aşılarını güncel tutmaları ve hijyen kurallarına uymaları gerekmektedir. </p>

<p><strong>Arkadaşlarınız ve aileniz için bir mesaj: Bu süreçte hep birlikteyiz</strong></p>

<p>Bir bebeği dünyaya getirmiş olmak, aileniz ve arkadaşlarınızla paylaşmak isteyeceğiniz bir süreçtir. İlk gülümsemelerini ve sevimli esnemelerini görmelerini istersiniz. Ayrıca, gece uyanmalarına ve beslenmelerine uyum sağlarken aile ve arkadaşlarınızın desteğini almak önemlidir. Onları bu sürece dahil etmek ama bir yandan da bebeğinizi enfeksiyonlardan uzak tutmak istersiniz. Önemli olan, desteklerinin bebeğinizi nasıl sağlıklı tuttuğunu görmelerine yardımcı olmaktır. ‘Koza Stratejisi’ne bağlı kalmalarının şu anda alabileceğiniz en iyi destek olduğunu söyleyerek şu açıklamayı yapabilirsiniz; </p>

<ol>
	<li>Yenidoğanların mikroplarla temas ettiklerinde hastalık geliştirmeleri daha kolaydır ve bazı hastalıklar ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. </li>
	<li>Yenidoğanın bağışıklık sisteminin zararlı mikropları nasıl tanıyacağını öğrenmesi gerekir. Aşılar bu amaçla kullanılır ve ciddi hastalıkları önlemede yardımcıdırlar.</li>
	<li>Aşıların etki etmesi zaman alır, bu nedenle bu süreçte aile ve arkadaşlarınızın desteğini görmek oldukça önemlidir.</li>
	<li>Önerilen aşıları yaptıran aile bireyleri, arkadaşlar ve bakıcıların enfekte olma, bulaştırma ve dolayısıyla bebeği hasta etme olasılığı daha düşüktür.</li>
	<li>El yıkama gibi hijyen önlemleri enfeksiyonu önlemeye yardımcı olur. Ancak bu tek başına bebeğinizi enfeksiyondan korumak için yeterli değildir. Kardeşler, büyükanne, büyükbabalar ve bakıcılar gibi ev halkının aşılarının güncel olduğundan emin olmak ek bir koruma katmanıdır. Yenidoğan bebeğinizi RSV, grip ve boğmacaya karşı korumada sadece ebeveyn olarak sizlerin önerilen aşıları yaptırmasından daha etkili bir yöntemdir.</li>
</ol>

<p><strong>‘Koza Stratejisi’ ve yenidoğan bebekte aşılama birlikte yürütülmelidir</strong></p>

<p>Aşılar, milyonlarca çocuğu bir zamanlar yaygın olarak görülen çok sayıda tehlikeli hastalıktan uzak tutarak, güçlü ve sağlıklı bir şekilde büyümelerine yardımcı olmuştur. Boğmaca, hapşırma ve öksürme yoluyla yayılır. Çoğu yenidoğan, bu mikrobu sıkı temas halinde olduğu insanlardan kapar. Boğmaca, yenidoğanlar için ölümcül sonuçlar doğurabilmektedir. Ancak etraflarındaki herkes aşılarını güncel tutar ve ‘Koza Stratejisi’ne bağlı kalırsa, bebeklerin hastalanma olasılığı oldukça düşüktür. Anneler ve bebekleri genellikle birlikte hastalanırlar. Bu nedenle bebek doğmadan önce ve sonrasında hem annenin hem de bebeğin mümkün olduğunca sağlıklı olmalarını isteriz. Anne adaylarının grip (Influenza), Respiratuar Sinsityal Virüs (RSV) ve Boğmaca (Tdap) aşılarını güncelleme amaçlı kendi doktorlarına danışmaları önemlidir.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 12:11:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/bebeginizi-koza-stratejisi-ile-enfeksiyonlardan-koruyabilirsiniz-1768209101.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Affetmek nasıl özgürleştirir?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/affetmek-nasil-ozgurlestirir-7919</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/affetmek-nasil-ozgurlestirir-7919</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, affetme ve affetme psikolojisi konusunu değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Olgunlaşmamış kişiliklerde öç alma davranışı baskın</strong></p>

<p>İnsanların kendilerini kötü hissettiren bir olay veya kişiye karşı öç alma, kaçınma ya da affedicilik gibi üç farklı tepki geliştirebildiğini söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Olgunlaşmamış kişiliklerde öç alma davranışı baskındır. ‘Bana yaptıysa ben de yaparım’ şeklinde bir tepki oluşur. Zayıf ve kaçıngan kişiliklerde ise kişi olaydan uzaklaşır, izolasyona gider. Bu iki uç da ruhsal dengeyi bozar. Oysa affedicilikte kişi olayı analiz eder, ‘Ne kadarından ben sorumluyum ne kadarından değilim?’ diye düşünür ve süreci kabullenmeye çalışır.” dedi.</p>

<p><strong>Affedememek biyolojik bir yük oluşturur</strong></p>

<p>Affetmenin yalnızca psikolojik bir süreç olmadığını, aynı zamanda bağışıklık sistemini güçlendiren nörobiyolojik bir etki yarattığını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Kin, öfke, nefret, kıskançlık, düşmanlık gibi duygular beyindeki ‘beş karanlık atlı’dır. Bu duygular aktifleştiğinde beyinde asidik kimyasallar salgılanır. Bu durum bağışıklık sistemini zayıflatır, stres hormonlarını artırır. En çok mide ve bağırsak sistemi etkilenir, depresif kişilerde cilt rahatsızlıkları görülür. Kronik stres, uzun vadede kanser gibi ciddi hastalıkların zeminini hazırlar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Affetmemek kibirdir</strong></p>

<p>Bazı kişilik yapılarının affetmeye dirençli olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, narsistik ve paranoyak eğilimli bireylerin en çok affedemeyen gruplar arasında yer aldığını belirtti. Prof. Dr. Tarhan, “Affetmemek kibirdir. Narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler eleştiriyi haksızlık gibi algılar, kin tutar, unutmamakla övünür. Onlar için affetmek zayıflıktır. Ancak bu kişilerde kronik stres çok fazladır ve bu kadar zihinsel yükle uzun yaşamak mümkün değildir. Paranoyak kişilikler de benzer şekilde kendilerine yöneltilen eleştirileri tehdit gibi algılarlar. Bu kişiler unutamaz, affedemez, hep hesap tutar. ‘Deve kini’ denilen bu durum ilişkileri bozar, güveni yok eder.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Affetmek mümkün değilse kabullenmek gerekir</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, özellikle ihanet, aldatma veya adaletsizlik gibi olaylarda affetmenin her zaman mümkün olmadığını ancak kişinin “radikal kabullenme” yoluyla zihinsel yükünü hafifletebileceğini ifade ederek, “Bazen karşı taraf özür dilemez, affedilecek bir durum da yoktur. Bu durumda kişi ‘Evet, haksızlığa uğradım. Affedemiyorum ama kabulleniyorum’ diyebilir. Bu, duygusal bir kapanıştır. Kişi olayı kutuya koyar, rafa kaldırır ve hayatına devam eder. Böylece affetmeden de unutmayı başarabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Çocuklukta yaşanan adaletsizlik travma bırakır</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, çocuklukta yaşanan haksızlıkların bireyin yaşamı boyunca kalıcı izler bıraktığını ifade ederek, “Bir olayda, dövülen bir çocuk karakola götürülüyor ve döven kişi rütbeli biri olduğu için çocuk ondan özür dilemeye zorlanıyor. Çocuk altını ıslatmış halde el öptürülüyor. Bu olay çocuğun zihninde fotoğraf gibi kalır. Ancak ilerleyen yıllarda bu çocukta haksızlığa karşı güçlü bir duyarlılık gelişebilir. Travma bazen kişilik olgunlaşmasını da tetikleyebilir.” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Affetmek kişiyi özgürleştirir</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, affetmenin kişiyi hem ruhsal hem de bedensel anlamda özgürleştirdiğini belirterek, “Affetmek, geçmişin zincirlerinden kurtulmak demektir. Kişi affettiği zaman kendini özgürleştirir. Affetmeyen kişi ise geçmişte yaşadığı olayın mahkûmu olur. Olay bitmiş olsa bile zihin onu yeniden yaşar. Bu nedenle affetmek, bir erdem olmanın ötesinde, kişinin kendi sağlığına yaptığı en büyük yatırımdır.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Affetmenin antidepresan etkisi var</strong></p>

<p>Affetmenin yalnızca ilişkileri onarmadığını, aynı zamanda kişinin psikolojik yükünü hafiflettiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, affetmenin&nbsp;beyindeki antidepresan etkisine&nbsp;dikkat çekti. Prof. Dr. Tarhan, “Affeden kişi kendi içindeki yükü atar, özgürleşir. Sosyal bağlanma teorisine göre affetme, güven ilişkisini yeniden kurar ve sosyal bağları güçlendirir. Psikolojik olarak da kişinin kaygısını ve depresif yükünü azaltır.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, affetmeyi başaramayan kişilerde&nbsp;çözülmemiş yas ve tamamlanmamış travma&nbsp;belirtileri görüldüğünü söyleyerek, “Kişi affedemediğinde, travmayı yeniden ve yeniden yaşar. Bu, beyinde açık kalmış bir dosya gibidir. Kapatılmadığı sürece zihni yavaşlatır, kişiyi duygusal olarak tüketir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Affetmek sadece karşı tarafı bağışlamak anlamına gelmiyor</strong></p>

<p>Affetmenin yalnızca karşı tarafı bağışlamak değil, aynı zamanda&nbsp;radikal kabullenme ve kendini affetme&nbsp;süreci olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, “Kişinin kendini affedebilmesi için önce öz farkındalığı olması gerekir. Eğer kişi her olayı başkasına bağlıyorsa, hep ‘o hata yaptı, o özür dilesin’ diyorsa, affetme sürecini tamamlayamaz. Oysa olayı analiz edip kendi payını görebilen kişi, travmayı fırsata dönüştürmeyi başarabilir.” diye konuştu.</p>

<p>Affetmenin ilişkilerde uzlaşmayı ve yeniden yapılanmayı da kolaylaştırdığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Bir ilişkiye yatırım yapılırsa, affedicilik sayesinde nefretin sevgiye, kırgınlığın güvene dönüşmesi mümkündür. Bu, duygusal regülasyonun bir sonucudur.” dedi.</p>

<p>Affetme sürecinde&nbsp;samimiyetin nörobiyolojik etkisine&nbsp;de dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Samimiyetin nörobilimi var. Ayna nöronlar, duygusal okuryazarlığımızı yönetir. Empatisi yüksek kişiler karşısındakini hisseder. Ancak aşırı empati, kişinin benlik saygısını düşürür. Benlik algısı çok düşerse depresyon, çok yükselirse narsisizm gelişir. Bu dengeyi kurabilen kişiler, sağlıklı bağlar oluşturur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Affetmenin bir yönü de öz şefkat</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, affetmenin kişide duygusal kırılganlık oluşturduğunu ancak bu kırılganlığın doğru yönetildiğinde travmayı çözümlemenin en etkili yolu olduğunu dile getirerek, “Affedemeyen kişi, geçmişle şimdi arasındaki duygusal dosyayı kapatamaz.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Affetmenin bir yönünün de&nbsp;öz şefkat&nbsp;olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Kişi haksızlığa uğradığında hemen kendini suçlama eğilimindeyse, öz şefkat geliştirmemiştir. Öz şefkatte ‘ortak insanlık değeri’ vardır. Hatasız insan yoktur. Hata yapabilirlik insana özgüdür. Kişi ‘Bu hata bana ne öğretti?’ diyebilirse, tehdit boyutunu değil fırsat boyutunu görür. Hatalarını dönüştürebilen kişiler, olumsuz duyguları olumluya çevirebilir.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Kişi olayı zihninde sürekli yaşarsa, kortizol salgısı artıyor</strong></p>

<p>Affedemeyen kişilerin çoğunun geçmişten getirdiği&nbsp;duygusal yükleri&nbsp;ilk karşılaştığı olaylara yansıttığını anlatan Prof. Dr. Tarhan, “İnsan trafikte orantısız öfkeleniyorsa, sırtında duygusal çöpler taşıyor demektir. Birikmiş öfkesini, ilk karşısına çıkan kişiye boşaltıyor. Linç kültürünün psikolojisi de budur.” dedi.</p>

<p>Affetmemenin bedensel etkilerine de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Kişi olayı zihninde sürekli yaşarsa, kortizol salgısı artar. Beyin ACTH salgılayarak böbreküstü bezini uyarır. Kortizol pompalanır, vücut savaş haline girer: damar direnci artar, kaslar kasılır, tansiyon yükselir. Bazı insanlar kaç tepkisi verir, damarlar gevşer, tansiyon düşer. Hatta ani stres şokuyla ölen insanlar bile vardır. Adli tıpta travma izi bulunmayan ölümler, çoğu zaman kortizol fırtınasına bağlı olur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Affedicilik cinsiyete göre farklılaşıyor…</strong></p>

<p>Cinsiyetler arasında affediciliğin biyolojik temellerine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Kadın ve erkek stres altında farklı hormonlar salgılar. Kadında oksitosin salgısı artar, bu da sakinlik ve şefkat oluşturur. Erkekte vazopressin salgısı artar, damarları sıkar, liderlik ve sahiplenme davranışını tetikler. Kadın iç ilişkilerde, erkek dış ilişkilerde daha travmatiktir. Bu genetik roller, affedicilik farklarını da açıklar.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Affedicilik, intikam ve kaçınma arasında bir denge</strong></p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, yok saymanın affediciliğin bir savunma biçimi olduğunu belirterek, “Uzaklaşmak kaçınma davranışıdır. Eğer kişi ‘Bu kişi üzülmeye bile değmez’ diyorsa, bu bir travma çözümüdür. Ama kişi olayı sürekli düşünüyorsa, o artık izolasyondur. Affedicilik, intikam ve kaçınma arasında bir dengedir. İntikam toplumu yıkar, sosyal ilişkileri bozar. Kişi öfkesini günlerce yaşatırsa en büyük zararı kendine verir.” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Tarhan, affetmenin aynı zamanda sevgi ve değer temelli bir mesaj taşıdığını söyleyerek, “Affetmek, ‘Sen benim için önemlisin, değerlisin’ mesajıdır. Karşısındaki kişi empati yapabiliyorsa, bu bağları güçlendirir. Ancak merhamet ve utanma duygusu zayıf kişiler affedemez. Karşısındakine acı çektirmekten haz alırlar.” diye konuştu.</p>

<p>Son yıllarda affediciliğin yalnızca ahlaki veya dini bir konu olmaktan çıkarak&nbsp;nörobilimsel bir çalışma alanına&nbsp;dönüştüğünü vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Affetme, sadece manevi ya da felsefi bir kavram değil; nörobiyolojik bir süreçtir. Beynin stres sistemini düzenler, kortizol salınımını dengeler. Son 10 yılda affedicilikle ilgili çok sayıda bilimsel yayın çıktı. Çünkü artık biliyoruz ki, affetmek ruhu değil, bedeni de iyileştiriyor.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Affedicilik hem aile hem de toplum düzeyinde öğrenilen bir erdem</strong></p>

<p>Affediciliğin hem aile hem de toplum düzeyinde öğrenilen bir erdem olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Nasıl ki aile içinde anne-baba affedici ise, çocuk da bunu rol model alır. Aynı durum toplum için de geçerlidir. Lider affedici ise toplum affedicidir, lider kinciyse toplum da kinci olur. &nbsp;Yani affedicilik de sahtecilik de bulaşıcıdır. Toplumsal değerlerin şekillenmesinde rol model kişilerin büyük etkisi vardır.” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 12:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/affetmek-nasil-ozgurlestirir-1768209013.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dikkat! Bu etkenler akciğerleri yaşlandırıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/dikkat-bu-etkenler-akcigerleri-yaslandiriyor-7903</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/dikkat-bu-etkenler-akcigerleri-yaslandiriyor-7903</guid>
                <description><![CDATA[Geceleri uykudan uyandıran inatçı öksürüğünüz, göğüs ağrınız varsa, kendinizi sürekli halsiz hissediyor, değil merdiven- yokuş çıkmak oturduğunuz yerde bile nefes alamıyor gibi oluyorsanız dikkat! Ülkemizde son yıllarda KOAH ve astım başta olmak üzere akciğer hastalıklarının hızla arttığını belirten Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nurgül Naurzvai “Bilimsel araştırmalara göre, 35-40 yaşından sonra her yıl akciğer kapasitemizin yaklaşık yüzde 1’i kaybolur. Yani, 50 yaşındaki bir kişinin akciğer kapasitesi, 40 yaşındaki haline göre yaklaşık yüzde 10 daha az olabilir. Bu kayıp sigara içilmesi ve sigara dumanına maruz kalınması başta olmak üzere yanlış yaşam alışkanlıkları ve bazı çevresel etkenlerle çok daha hızlanır. Ama bazı püf noktalarına dikkat ederek akciğerlerimizi yenilememiz ve yıpranma sürecini yavaşlatmamız mümkün olabilir” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Naurzvai, yeni yılda akciğerlerinizi 7 adımda yenilemenin püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Geceleri uykudan uyandıran inatçı öksürüğünüz, göğüs ağrınız varsa, kendinizi sürekli halsiz hissediyor, değil merdiven- yokuş çıkmak oturduğunuz yerde bile nefes alamıyor gibi oluyorsanız dikkat! Ülkemizde son yıllarda KOAH ve astım başta olmak üzere akciğer hastalıklarının hızla arttığını belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nurgül Naurzvai</strong>&nbsp;“Bilimsel araştırmalara göre, 35-40 yaşından sonra her yıl akciğer kapasitemizin yaklaşık yüzde 1’i kaybolur. Yani, 50 yaşındaki bir kişinin akciğer kapasitesi, 40 yaşındaki haline göre yaklaşık yüzde 10 daha az olabilir. Bu kayıp sigara içilmesi ve sigara dumanına maruz kalınması başta olmak üzere yanlış yaşam alışkanlıkları ve bazı çevresel etkenlerle çok daha hızlanır. Ama bazı püf noktalarına dikkat ederek akciğerlerimizi yenilememiz ve yıpranma sürecini yavaşlatmamız mümkün olabilir” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Naurzvai, yeni yılda akciğerlerinizi 7 adımda yenilemenin püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<ul>
	<li><strong>Sigaradan ve sigara dumanından uzak durun &nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Sigara, nargile, puro ve elektronik sigara akciğerlerin en büyük düşmanıdır. Sadece içenler değil, pasif içiciler de büyük risk altındadır. Bilimsel araştırmalar; sigara dumanının, akciğerlerdeki hücrelerde onarılmaz hasarlar bıraktığını, onları hızla yaşlandırdığını ve kendini yenileme kapasitesini azalttığını ortaya koymaktadır. Bu zararlı maddelerden kaçının, içilen ortamlardan da uzak durun. Eğer sigara içiyorsanız bırakmak için bir adım atın, içmiyorsanız da sigara dumanına maruz kalmayın, pasif içici olmayın.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Her gün sebze ve meyve tüketin&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Fast-food yiyecekler, aşırı yağlı ve işlenmiş gıdalar, yeterince sebze-meyve tüketmemek akciğerleri savunmasız bırakır. Antioksidan eksikliği, akciğer hücrelerinin daha çabuk yaşlanmasına yol açar. Akciğerlerimizin düşmanı olan serbest radikallerle savaşmanın en iyi yolu, antioksidanlardan zengin beslenmektir. C ve E vitamini gibi antioksidanlar, taze sebze ve meyvelerde bolca bulunur. Özellikle portakal, kivi, brokoli, havuç, ıspanak gibi besinler akciğer sağlığı için çok faydalıdır. Bilimsel çalışmalar; bu tür besinlerin akciğer hücrelerini koruduğunu ve yaşlanmayı yavaşlattığını gösteriyor. Her gün tabağınızda renkli sebze ve meyvelere yer verin.</p>

<ul>
	<li><strong>Hareket edin, nefesinizi açın&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı, egzersiz yapmamak, sürekli oturmak akciğer kapasitesini düşürür. Akciğerler de tıpkı kaslar gibi çalıştıkça güçlenir; hareketsizlik onları zayıflatır ve yaşlandırır. Düzenli egzersiz yapmak, akciğer kapasitesini artırır, dokuların oksijenlenmesini sağlar. Yürüyüş, yüzme, bisiklet, dans… Hangisini seviyorsanız onu yapın! Haftada en az 3 gün, 30 dakika tempolu yürüyüş bile akciğer sağlığınıza çok önemli katkıda bulunur.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Bağışıklığınızı güçlü tutun &nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Sürekli stresli olmak ve yeterince uyumamak, bağışıklık sistemini zayıflatır, vücudu hastalıklara açık hale getirir. Akciğerler de bundan olumsuz etkilenir ve yaşlanma süreci hızlanır. Akciğerlerimiz, mikroplara ve virüslere karşı ilk savunma hattımızdır. Yeterli uyku, dengeli beslenme ve stresi yönetmeyi öğrenmek bağışıklık sistemini güçlü tutar.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Kirli havadan uzak durun</strong></li>
</ul>

<p>Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nurgül Naurzvai “Hava kirliliği, egzoz dumanı, fabrika gazları, tozlu ve kimyasal ortamlarda çalışmak akciğerleri yıpratır, yaşlanmasını hızlandırır. Büyük şehirlerde yaşıyorsanız, hava kirliliği maalesef kaçınılmaz bir gerçek. Mümkünse sabah erken saatlerde ya da trafiğin az olduğu zamanlarda dışarı çıkın. Evi sık sık havalandırmak akciğerleri korumaya fayda sağlar” diyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Temizlik deterjanlarına maruz kalmayın</strong></li>
</ul>

<p>Evde ve işyerinde parfüm, oda spreyi, toz, küf ve kimyasallara uzun süre maruz kalmak akciğerlere büyük zarar verir. Temizlik yaparken aşırı kimyasal kullanmayın, rutubetli, tozlu ve küflü ortamlarda bulunmayın, gerekirse maske takın. Özellikle astım ve KOAH hastaları için bu alışkanlıklar çok zararlıdır.</p>

<ul>
	<li><strong>Aşılarınızı yaptırın</strong></li>
</ul>

<p>Dr. Naurzvai “Sık sık solunum yolu enfeksiyonu geçirmek ve tedaviyi ihmal etmek, grip ve bronşit gibi hastalıkları önemsememek, doktora gitmemek, ilaçları yarım bırakmak akciğerlerde kalıcı hasara ve yaşlanmaya yol açabileceğinden dolayı, bu tür olası alışkanlıklarınızı mutlaka terk edin. Ayrıca grip ve zatürre aşılarını yaptırmak, ellerin temizliğine dikkat etmek, kalabalık ve kapalı ortamlarda uzun süre kalmamak da akciğer sağlığı açısından çok önemlidir. Doğru yaşam alışkanlıkları kazanmak, akciğerlerimizi genç ve sağlıklı tutmanın en önemli yoludur” diyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 06 Jan 2026 15:49:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2026/01/dikkat-bu-etkenler-akcigerleri-yaslandiriyor-1767703771.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hareket bozukluklarında ve psikiyatrik hastalıklarda beyin pili uygulamaları ele alınacak</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/hareket-bozukluklarinda-ve-psikiyatrik-hastaliklarda-beyin-pili-uygulamalari-ele-alinacak-7865</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/hareket-bozukluklarinda-ve-psikiyatrik-hastaliklarda-beyin-pili-uygulamalari-ele-alinacak-7865</guid>
                <description><![CDATA[Derin Beyin Stimülasyonu Derneği 2. Kongresi, 9-11 Ocak 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleşecek. “Yeni Rotalar, Yeni Ufuklar” temasıyla düzenlenecek kongrede halk arasında “beyin pili” olarak bilinen derin beyin stimülasyonu alanındaki yeni gelişmeler, multidisipliner bir anlayışla ve farklı yönleriyle ele alınacak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”></span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Derin Beyin Stimülasyonu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı, İstanbul Atlas Üniversitesi Rektörü, Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, uluslararası katılımlı kongrede özellikle Parkinson hastalığı başta olmak üzere diğer  hareket bozuklukları ve  psikiyatrik hastalıklarda derin beyin stimülasyonu uygulamalarının konuşulacağını ve en yeni teknolojik gelişmeler hakkında derinlemesine tartışmalar gerçekleştirileceğini söyledi.</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Derin Beyin Stimülasyonu Derneği’nin 2. Kongresi, 9-11 Ocak 2026 tarihleri arasında Antalya’da Limak Lara Otel’de gerçekleştirilecek. Bu yılki teması “Yeni Rotalar, Yeni Ufuklar” şeklinde belirlenen kongrede, farklı disiplinlerden uzmanlar bir araya gelerek derin beyin stimülasyonu alanındaki yeni gelişmeleri ve uygulamaları ele alacak.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Derin Beyin Stimülasyonu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı, İstanbul Atlas Üniversitesi Rektörü, Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, “Kongre Uluslararası DBS Derneği’nin Türkiye’deki resmî temsilcisi sıfatıyla derneğimiz tarafından organize edilmektedir. Kongrede yurt içinden ve yurt dışından alanında öncü ve saygın bilim insanları bilgi birikimlerini, klinik deneyimlerini ve en güncel araştırma sonuçlarını bizlerle paylaşacaklar” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Yeni perspektifler sunulması amaçlanıyor</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, “Derin beyin stimülasyonu uygulamalarının doğası gereği farklı disiplinlerden tecrübeli ve genç meslektaşlarımızın bir arada bulunacağı kongremizde, bilimsel gelişmelerin ve teknolojik yeniliklerin öncülüğünde yeni perspektifler sunmayı, bilgi ve deneyimlerin paylaşılacağı zengin bir bilimsel ortam yaratmayı amaçlıyoruz” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, uluslararası katılımlı kongrede özellikle Parkinson hastalığı başta olmak üzere diğer  hareket bozuklukları ve  psikiyatrik hastalıklarda derin beyin stimülasyonu uygulamalarının konuşulacağını ve en yeni teknolojik gelişmeler hakkında derinlemesine tartışmalar gerçekleştirileceğini söyledi.</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Dünyanın çeşitli üniversitelerinden uzmanlar katılacak</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span lang=”tr” style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kongre Düzenleme Komitesi Başkanı, Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Tanju Uçar, Derin Beyin Stimülasyonu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı, İstanbul Atlas Üniversitesi Rektörü, Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, <i>Maastricht Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı ve <b>Derin Beyin Stimülasyonu Dergisi Editörü Prof. Dr. Yasin Temel</b></i>’in yanı sıra; <b><i>Avrupa Nöroloji Akademisi Başkanı Prof. Dr. Elena Moro</i></b><i>, <b>Prof. Dr. Volker Coenen</b>, <b>Prof. Dr. Ali Jahanshahi</b>, <b>Prof. Dr. Mark Jansen</b>, <b>Prof. Dr. Albert Leentjens</b> ve <b>Prof. Dr. Adriana Lopez</b>’in de aralarında bulunduğu Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli üniversitelerinden  alanında uzman isimler</i> bir araya gelecek.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 29 Dec 2025 17:57:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/12/hareket-bozukluklarinda-ve-psikiyatrik-hastaliklarda-beyin-pili-uygulamalari-ele-alinacak-1767020259.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklar İçin Güvenli Oyuncak Seçim Rehberi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklar-icin-guvenli-oyuncak-secim-rehberi-7860</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/cocuklar-icin-guvenli-oyuncak-secim-rehberi-7860</guid>
                <description><![CDATA[Yeni yıl çocukların beklediği hediyelerin başında oyuncaklar geliyor. Ancak sürpriz kutular, rengarenk, ışıltılı ürünlerin çoğu zaman ailelerin hediyelerin cazibesine kapılıp güvenlik ayrıntılarını gözden kaçırabildiğine işaret eden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Yanar Ayanoğlu, doğru oyuncak seçiminin çocuğun sağlığını, güvenliğini ve gelişimini direkt olarak etkileyen ciddi bir karar olduğunu söyledi. Bu nedenle yılbaşı alışverişi yaparken yaşa uygunluk, oyuncak içeriği, küçük parça riski, ses düzeyi, kimyasal madde varlığı ve hijyen gibi unsurları gibi birçok noktanın mutlaka göz önünde bulundurulması gerektiğine dikkat çekti. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em></em></p>

<p>Çocukların dünyayı oyunla keşfettiğini ve gelişimlerinde de oyun ve oyuncağın önemli bir yeri olduğunu hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Yanar Ayanoğlu, yılbaşı hediyesi seçerken dikkat edilmesi gereken noktaları sıraladı…</p>

<p><strong>YAŞINA UYGUN SEÇİM YAPIN</strong></p>

<p>Çocuklarımıza oyuncak seçerken her zaman yaşının ve gelişim düzeyinin esas alınması gerektiğine işaret eden Dr. Ayanoğlu, “Üreticinin belirttiği yaş sınırına dikkat edilmeli ve mutlaka oyuncak üzerindeki güvenlik etiketleri okunmalı. Özellikle üç yaşın altındaki çocuklar için küçük parçalı ya da küçük parçalara ayrılabilen oyuncakları önermiyoruz. Aynı şekilde bu yaş grubunda balonlar da ciddi tehlike oluşturabilir.”</p>

<p><strong>PİLLİ VE MIKNATISLI ÜRÜNLER HER YAŞA UYMAYABİLİR</strong></p>

<p>Oyuncaklardaki mıknatısların ve pillerin her yaş grubunda ciddi risk yaratabileceğine dikkat çeken Dr. Ayanoğlu, “Yanlışlıkla yutulduklarında bağırsak tıkanması, delinmesi gibi hayati sonuçlara yol açabilirler. Bu nedenle mıknatıslı oyuncaklara ve kolay erişilebilir pillere karşı özellikle dikkatli olunmalıdır. Üstelik bu uyarılar her yaştaki çocuklar için geçerlidir.” Diye konuştu. </p>

<p><strong>KULLANILMIŞ, İKİNCİ EL OYUNCAKLARDA DİKKATLİ OLUN!</strong></p>

<p>Sürdürülebilirlik ya da manevi nedenlerle çocuklara kullanılmış ya da ikinci el oyuncak oyuncakları alırken de dikkatli olunması gerektiğini söyleyen Dr. Ayanoğlu, olası riskler konusunda şu bilgileri verdi: “Bu ürünlerde güvenlik etiketleri bulunmadığından hangi yaşa uygun olduğunu ya da içeriğinde ne olduğunu bilmek güç. Ayrıca zamanla yıpranmış olacakları için kesici yüzeyler ya da kopmuş parçalar gibi yaralanmalara yol açabilecek sorunlar da yaşanabilir.”</p>

<p><strong>HAREKET EDEN OYUNCAKLARDA KORUYUCU EKİPMAN ŞART</strong></p>

<p>Oyuncaklar arasında en çok tercih edilenler arasında yer alan scooter, kaykay, bisiklet gibi hareket gerektiren oyuncakları tercih ederken de çocuğun yaşı ve fiziksel özelliklerinin göz önünde bulundurulması gerektiğine dikkat çeken Dr. Ayanoğlu, “Bu oyuncaklar eğlenceli olduğu kadar ciddi yaralanmalara da sebep olabileceği için mutlaka kask ve koruyucu ekipmanla kullanılmalıdır.”</p>

<p><strong>SLİME, OYUN HAMURLARI ve PLASTİK OYUNCAKLAR</strong></p>

<p>Slime ve oyun hamurları gibi malzemelerin kimyasal içerebildiği için dikkatle seçilmesi gerektiğini söyleyen Dr. Ayanoğlu, “Ailelerimize boraks içermeyen tariflerle evde slime yapmalarını öneriyoruz. Kimyasal içerikli, yoğun boyalı veya kalitesiz plastik oyuncaklardan uzak durulmasını tavsiye ediyorum. Son yıllarda özellikle kız çocuklarında makyaj malzemesi kullanımının erken yaşlara indiğini görüyoruz. Hem kimyasal içerik nedeniyle hem de sosyal gelişim açısından makyajla ilgili oyuncakları uygun bulmuyoruz.” Dedi. </p>

<p><strong>ELEKTRONİK OYUNCAKLARIN VERİ GÜVENLİĞİ SORUNUNU DİKKATE ALIN</strong></p>

<p>“Fazla gürültülü oyuncakların işitme duyusuna zarar verebileceğini biliyoruz. Bu nedenle yüksek ses çıkaran oyuncakları önermiyoruz” diye konuşan Dr. Ayanoğlu, oyuncak seçimi konusunda dikkat edilmesi gereken diğer noktaları şöyle sıraladı: “Ayrıca sürpriz yumurtalardan çıkan küçük parçalı oyuncaklar boğulma riski oluşturabileceği için çocuklardan uzak tutulmasında fayda var. Akıllı ya da elektronik oyuncaklar ise farkında olmadan veri toplayabilir ve çocuklarda ekran maruziyetini artırabilir. Peluş oyuncaklar hijyen açısından sık yıkanmadığında risk taşıyabilir. Özellikle alerjik yapıdaki çocuklarda risk yarabildiği için çok sık önerdiğimiz bir oyuncak türü değildir.”</p>

<p><strong>DOĞRU SEÇİMLER NE OLMALI?</strong></p>

<p>Çocuklarımıza hediye etmek için en doğru seçeneklerin aslında temel oyuncaklara dönüş olduğunu söyleyen Dr. Çiğdem Ayanoğlu, konuyla ilgili şunları anlattı: “Taklit oyununu, yaratıcılığı, ince motor becerilerini, dil gelişimini ve hareketi destekleyen oyuncaklar uzun süreli fayda sağlar. Oyuncak bebekler, kuklalar, kostümler, tren setleri, ahşap bloklar, yapı setleri, toplar, ip atlamalar, bisikletler, kitaplar, sanat malzemeleri ve kutu oyunları bu anlamda çok doğru tercihlerdir. Ama daha da önemlisi ailece birlikte keyifle vakit geçirebileceğiniz, güvenli, ekran kullanımını azaltan, hareketi teşvik eden ve eğlendirirken gelişimi destekleyen oyuncakları öneriyorum.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Dec 2025 16:08:34 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/12/cocuklar-icin-guvenli-oyuncak-secim-rehberi-1766668114.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Burun tıkanıklığı neden gece saatlerinde artıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/burun-tikanikligi-neden-gece-saatlerinde-artiyor-7855</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/burun-tikanikligi-neden-gece-saatlerinde-artiyor-7855</guid>
                <description><![CDATA[Uyku için seçilen pozisyon, gece boyunca nefes kalitesini ve sabah hissedilen rahatlığı doğrudan etkileyebiliyor. Örneğin sırtüstü yatmanın burun tıkanıklığını artırabildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Murat Şirin, “Sırtüstü pozisyon, yumuşak damak ve dil kökünün geriye düşmesine neden olarak solunum yolunu daraltır ve en rahatsız yatış şekillerinden biri olarak kabul edilir. Ayrıca soğuk ve kuru havalarda burun içindeki konkaların şişmesi de tıkanıklığı artıran başka bir faktördür” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>Burun tıkanıklığının artmasına ya da bir türlü geçmemesine yol açan etkenlerden birine de burun spreyleri örnek verilebilir. Bu burun açıcı spreylerin uzun süre ve kontrolsüz kullanımının burun sağlığını olumsuz etkileyebildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Murat Şirin, “Burun içinde yer alan ve nefes aldığımız havayı ısıtıp nemlendirmekle görevli olan nazal konkalar, bu spreylerin sık kullanımı sonucu ilaçlara yanıt vermemeye ve sürekli şiş halde kalmaya başlayabilir. Bunun nedeni, burun mukozasındaki reseptörlerin uzun süre ilaç kullanımına bağlı olarak azalması ya da duyarsızlaşmasıdır. Bu durumda öncelikli tedavi, burun spreylerinin hızlı ve kontrollü şekilde bırakılmasıdır” dedi.</p>

<p><strong>Burundaki yapısal bozukluklar sinüzit riskini artırabilir</strong></p>

<p>Burun tıkanıklığını artıran bir diğer önemli nedenin de burun içindeki yapısal sorunlar olabileceğini belirten Şirin, “Burun içini ortadan ikiye ayıran ve septum denilen yapıdaki eğrilikler, burundan nefes almayı zorlaştırabilir. Bu eğrilikler doğuştan olabildiği gibi burna alınan bir darbe sonrası da ortaya çıkabilir ve çoğu zaman burun etlerinin büyümesiyle birlikte görülür. Nefes almayı zorlaştıran bu durumlar; sık sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçirme, sinüzit, burun kanaması, baş ağrısı, horlama ve uyku sorunlarına yol açabilir. Günlük yaşamı etkilemeye başladığında bu sorunlar ameliyatla düzeltilebilir. Ayrıca bazı ilaçlar burun etlerinde şişmeye neden olabilir, böyle bir durumda ilaç değişikliği yapılabilir” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Dec 2025 16:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/12/burun-tikanikligi-neden-gece-saatlerinde-artiyor-1766668032.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mide Kanserinde Hayat Kurtaran 5 Temel Basamak</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/mide-kanserinde-hayat-kurtaran-5-temel-basamak-7851</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/mide-kanserinde-hayat-kurtaran-5-temel-basamak-7851</guid>
                <description><![CDATA[Erkeklerde kadınlara göre daha sık görülen ve hiçbir belirti vermeden ilerleyebilen mide kanseri tüm dünya ile birlikte ülkemizde de önemli bir halk sağlığı sorunu olmayı sürdürüyor. Ancak tanı ve tedavideki bilimsel gelişmeler, bu tabloyu giderek değiştiriyor. Günümüzdeki modern mide kanseri tedavilerinde ameliyat ve klasik yöntemlerin dışında bireyin bağışıklık sistemi de tedavinin merkezine alınıyor. Özellikle doğru hastada doğru zamanda uygulanan kişiye özel stratejilerle, daha güçlü ve daha kalıcı sonuçlar hedeflenebiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi’nden Doç. Dr. Atakan Demir, mide kanserinde tanıdan tedaviye uzanan ve hayat kurtaran beş temel basamağın belirleyici rol oynadığını vurguluyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Mide kanseri sessiz ilerleyen ve sık görülen bir hastalık</strong></p>

<p>Mide kanseri, mide iç yüzeyini döşeyen hücrelerden kaynaklanan ve dünyada en sık görülen kanser türleri arasında yer alan önemli bir hastalıktır. Çoğu zaman erken dönemde belirgin belirtiler vermeden ilerleyebilir. İlerleyen aşamalarda ise mide ağrısı, şişkinlik, iştahsızlık, erken doyma, kilo kaybı, bulantı ve kansızlık gibi şikayetlerle kendini gösterebilir. Dikkat bu yakınmalar mide fonksiyon bozukluğuna bağlı da olabilir çoğu zaman kansere bağlı olmaz. Hastalığın sık görülmesinde genetik yatkınlık, aile öyküsü, helikobakter pilori enfeksiyonu, sigara kullanımı, sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve ileri yaş önemli rol oynar. Erken tanı konulduğunda tedavi başarısı belirgin şekilde artmaktadır.</p>

<p>Bugün biliyoruz ki; zamanında yapılan bir gastroskopi, doğru planlanmış bir tarama programı, kişiye özel tedavi ve bağışıklık sistemini güçlendiren modern yaklaşımlar sayesinde mide kanseri erken yakalandığında ve doğru şekilde yönetildiğinde çok başarılı sonuçlar elde ediyoruz. Bu yaklaşım doğrultusunda, mide kanserinde tanı ve tedavi sürecini şekillendiren ve birbirini tamamlayan 5 temel nokta öne çıkmaktadır.</p>

<p><strong>1. Basamak: Zamanında Yapılan Gastroskopi</strong></p>

<p>Gastroskopi, mide kanserinin erken tanısında en etkili yöntemlerden biridir. Kısa sürede gerçekleştirilen bu işlem sayesinde mide mukozası ayrıntılı olarak değerlendirilebilir; erken dönem kanser odakları ve riskli lezyonlar saptanabilir. Erken tanı, tedavi başarısını doğrudan artırır. Şikayetleri olan kişilerde gecikmeden değerlendirme yapılması ve risk grubundakilerin hekim önerisiyle planlı takip edilmesi kritik önem taşır.</p>

<p><strong>2. Basamak: Doğru Planlanmış Tarama Programları</strong></p>

<p>Ailesinde mide veya bağırsak kanseri öyküsü bulunan bireylerde ve risk grubundaki kişilerde düzenli tarama programları büyük önem taşır. Kişiye özel planlanan taramalar, hastalığın henüz belirti vermeden yakalanmasına olanak sağlar. Tarama sıklığı ve yöntemi, kişinin yaşına, aile öyküsüne ve eşlik eden risk faktörlerine göre belirlenmelidir.</p>

<p><strong>3. Basamak: Kişiye Özel Tedavi Yaklaşımı</strong></p>

<p>Mide kanseri tedavisi her hastada aynı şekilde uygulanmaz. Tümörün biyolojik özellikleri, hastalığın evresi, hastanın yaşı ve genel sağlık durumu göz önünde bulundurularak kişiye özel tedavi planları oluşturulur. Cerrahi, kemoterapi, hedefli tedaviler, immünoterapiler ve gerektiğinde radyoterapi bu planın temel bileşenlerini oluşturur. Tedavide başarının anahtarı, doğru evreleme ile en baştan “en doğru sıralamayı” kurmaktır; yani hangi tedavinin ne zaman verileceğini netleştirmektir.</p>

<p><strong>4. Basamak: Bağışıklık Sistemini Tedaviye Dahil Etmek</strong></p>

<p>Bağışıklık tedavisi, hastanın kendi savunma sisteminin kanser hücrelerini tanımasını ve onlara karşı daha etkili bir yanıt oluşturmasını amaçlar. Kanser hücreleri bağışıklık sisteminden kaçabilmek için kendilerini gizleyebilir. İmmünoterapi ise bu gizlenme mekanizmalarını baskılayarak bağışıklık hücrelerinin daha aktif çalışmasına yardımcı olur.</p>

<p>Bugün en heyecan verici gelişmelerden biri, seçilmiş hastalarda bağışıklık tedavisinin kemoterapiyle birlikte ameliyattan önce başlanabilmesidir. Amaç tümörü ameliyat öncesinde daha fazla küçültmek, vücudun savunma sistemine kanseri daha erken tanıtmak ve mikroskobik yayılım ihtimalini daha baştan kontrol altına almaktır. Bu yaklaşım bazı hastalarda ameliyatın başarısını artıran güçlü bir “ön hazırlık” gibi çalışır ve tedaviyi daha sağlam bir zemine oturtur. Bağışıklık tedavisi, uygun hastalarda cerrahi ve kemoterapiyle birlikte planlandığında tedavinin etkinliğini güçlendirmeyi hedefler. Hangi hastanın bu tedaviden daha çok fayda görebileceği, modern patoloji ve moleküler incelemelerle daha iyi anlaşılmakta; böylece tedavi kişiye daha doğru şekilde uyarlanabilmektedir.</p>

<p><strong>5. Basamak: Risk Faktörlerini Kontrol Altına Almak</strong></p>

<p>Mide kanserinde genetik faktörler önemli bir rol oynayabilir. Ailesinde mide veya bağırsak kanseri öyküsü bulunan bireylerde hastalık daha erken yaşlarda ortaya çıkabilir. Bu nedenle hekim değerlendirmesiyle, gerekli görülen kişilerde genetik risk analizi ve daha erken yaşlarda tarama ve takip programları planlanabilir. Helikobakter pilori adı verilen bakteri, mide mukozasında uzun süre kaldığında mide duvarında kalıcı hasarlara ve kansere giden bir sürece zemin hazırlayabilir. Basit testlerle tanı konulabilen ve ilaç tedavisiyle ortadan kaldırılabilen bu enfeksiyonu dikkate almak gerekir. Çünkü mide kanseri zincirinin en erken ve en müdahale edilebilir halkalarından biridir. Helikobakter pilori enfeksiyonunun tedavi edilmesi, sigaranın bırakılması ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarının benimsenmesi mide kanseri riskini azaltmada önemli rol oynar. Basit önlemler, uzun vadede büyük farklar yaratabilir.</p>

<p><strong>Mide kanseri tedavisinde umut her geçen gün artıyor</strong></p>

<p>Mide kanserinde başarıyı belirleyen şey tek bir tedavi değil; doğru zamanda gastroskopi, doğru evreleme ve kişiye özel planın kusursuz birleşimidir. Ve en önemlisi, uygun hastada bağışıklık sistemini doğru zamanda devreye sokmak, özellikle ameliyat öncesi dönemde tedaviyi bir adım ileri taşıyan güçlü bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Bugün daha erken tanı, daha kişiselleştirilmiş tedavi ve daha akıllı sıralama ile mide kanserinde umut her geçen gün daha da büyümektedir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Dec 2025 13:00:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/12/mide-kanserinde-hayat-kurtaran-5-temel-basamak-1766570451.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş kaybı yalnızca estetik bir sorun değil!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/dis-kaybi-yalnizca-estetik-bir-sorun-degil-7849</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/dis-kaybi-yalnizca-estetik-bir-sorun-degil-7849</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Protetik Diş Tedavisi Uzmanı Öğr. Gör. Yaren Dilci Halmedov, diş kaybının nedenleri, ağız ve genel sağlık üzerindeki etkileri, güncel protetik tedavi seçenekleri ve diş kaybını önlemede erken teşhisin önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Diş kaybı, fonksiyonel ve sistemik etkileri olan önemli bir sağlık problemi!</strong></p>

<p>Diş kaybının, günümüzde toplumda oldukça yaygın görülen önemli bir sağlık problemi olduğunu ifade eden Öğr. Gör. Yaren Dilci Halmedov, “Çoğu zaman yalnızca estetik bir sorun olarak algılansa da diş kaybının çiğneme, konuşma, beslenme fonksiyonları ve genel yaşam kalitesi üzerinde ciddi etkileri bulunur. Bu nedenle diş kaybı yalnızca görsel açıdan değil, fonksiyonel ve sistemik etkileriyle de değerlendirilmelidir.” dedi.</p>

<p>Diş kaybının en yaygın nedenleri arasında diş çürükleri ve diş eti hastalıklarının yer aldığına dikkat çeken Öğr. Gör. Halmedov, “Bunun yanı sıra travmalar, ağız ve diş bakımının ihmal edilmesi, sigara kullanımı, bazı sistemik hastalıklar ve yaş faktörü de diş kaybı riskini artıran etkenler arasında sayılır. Özellikle diş eti hastalıkları sinsi bir seyir izleyerek çoğu zaman fark edilmeden ilerleyebilir ve ciddi diş kayıplarına yol açabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Diş boşlukları birçok probleme yol açabilir!</strong></p>

<p>Eksik dişlerin, çiğneme fonksiyonunun azalmasına ve ağız içi dengenin bozulmasına neden olduğunu vurgulayan Öğr. Gör. Yaren Dilci Halmedov, “Diş boşlukları oluştuğunda, komşu dişler bu boşluğa doğru kayabilir, karşı çenedeki dişler ise boşluğa doğru uzama eğilimi gösterebilir. Bu durum zamanla kapanış bozukluklarına ve buna bağlı olarak sindirim sistemi problemlerine yol açabilir.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Diş kaybının tedavisine yönelik birçok etkili protetik uygulama bulunuyor…</strong></p>

<p>Günümüzde diş kaybının tedavisine yönelik birçok etkili protetik uygulama bulunduğunu aktaran Öğr. Gör. Yaren Dilci Halmedov, “Tek diş kaybı vakalarında öncelikli olarak implant üstü protezler tercih edilir ve hastalara önerilir. Ancak kemik yetersizliği bulunması ya da hastanın çeşitli nedenlerle implant tedavisine uygun olmaması durumunda, komşu dişlerden destek alınarak köprü protez uygulaması yapılabilir.” dedi.</p>

<p>Çoklu diş kaybı bulunan vakalarda da implant üstü protezlerin ilk tercih olduğunu kaydeden Öğr. Gör. Halmedov, şunları söyledi:</p>

<p>“Bununla birlikte kemik yetersizliği, sistemik hastalıklar veya hastanın maddi durumu gibi nedenlerle implant uygulamasının mümkün olmadığı durumlarda hareketli bölümlü protezler uygulanabilir. Bu protezler, hastanın mevcut dişlerinden destek alan ve doku yüzeyine oturan, halk arasında ‘kancalı protez’ olarak bilinen protezlerdir.</p>

<p>Tam dişsizlik durumlarında ise All-on-X olarak adlandırılan tedavi yöntemi uygulanabilir. Bu yöntemde hastanın alt ve üst çenesine 4, 6 ya da 8 adet implant yerleştirilerek sabit protezler yapılır. Ancak yeterli kemik seviyesinin bulunmaması, sistemik rahatsızlıklar veya implant uygulamasını engelleyen diğer durumlarda, damak protezi olarak da bilinen total protezler tercih edilebilir. Total protezler, damağın yüzeyini kaplayan ve hastanın takıp çıkarabildiği protezlerdir.”</p>

<p><strong>Diş kaybını önlemenin temel anahtarı, erken teşhis!</strong></p>

<p>Diş kaybını önlemenin mümkün olduğunu ve bunun en etkili yolunun düzenli ağız ve diş bakımı olduğunu dile getiren Öğr. Gör. Yaren Dilci Halmedov, “Günde en az iki kez, sabah kahvaltıdan sonra ve akşam yatmadan önce dişlerin fırçalanması önerilir.” dedi.</p>

<p>Bunun yanı sıra diş ipi ve ara yüz fırçası gibi yardımcı ağız bakım ürünlerinden de destek alınmasının büyük önem taşıdığının altını çizen Öğr. Gör. Halmedov, “Düzenli diş hekimi kontrolleri de diş kaybının önlenmesinde kritik bir rol oynar. Erken teşhis edilen çürükler ve diş eti problemleri, henüz ilerlemeden tedavi edilebilir ve diş çekimine gerek kalmadan dişler ağızda tutulabilir. Bu nedenle erken teşhis, diş kaybını önlemenin temel anahtarlarından biridir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Dec 2025 13:00:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/12/dis-kaybi-yalnizca-estetik-bir-sorun-degil-1766570436.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aralıklı oruç vücudu bakım moduna sokuyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/aralikli-oruc-vucudu-bakim-moduna-sokuyor-7811</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/aralikli-oruc-vucudu-bakim-moduna-sokuyor-7811</guid>
                <description><![CDATA[Son dönemde yaşam tarzı trendleri arasında hızla öne çıkan aralıklı oruç, geniş bir kitle tarafından ilgiyle takip edilirken beraberinde pek çok soru işaretini de getiriyor. Bu yöntem, yalnızca popüler bir kilo verme yaklaşımı olmasının ötesinde vücudun enerji kullanım biçimini değiştiren önemli biyolojik süreçleri de harekete geçiriyor. Yaklaşık 12 saatlik açlık sonrası vücudun önce şeker depolarını tükettiğini, ardından yağ yakmaya geçtiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Esat Erdem Türemen, “Bu süreçte ‘keton’ adı verilen ve yağ asitlerinin oksidasyonundan oluşan doğal bir yakıt ortaya çıkıyor. Keton cisimcikleri beynin alternatif enerji kaynağı olduğu için birçok kişi bu esnada kendini zihinsel olarak daha berrak hissedebiliyor” açıklamasında bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son dönemde yaşam tarzı trendleri arasında hızla öne çıkan aralıklı oruç, geniş bir kitle tarafından ilgiyle takip edilirken beraberinde pek çok soru işaretini de getiriyor. Bu yöntem, yalnızca popüler bir kilo verme yaklaşımı olmasının ötesinde vücudun enerji kullanım biçimini değiştiren önemli biyolojik süreçleri de harekete geçiriyor. Yaklaşık 12 saatlik açlık sonrası vücudun önce şeker depolarını tükettiğini, ardından yağ yakmaya geçtiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Esat Erdem Türemen, “Bu süreçte ‘keton’ adı verilen ve yağ asitlerinin oksidasyonundan oluşan doğal bir yakıt ortaya çıkıyor. Keton cisimcikleri beynin alternatif enerji kaynağı olduğu için birçok kişi bu esnada kendini zihinsel olarak daha berrak hissedebiliyor” açıklamasında bulundu.</strong></p>

<p>Aralıklı orucun tıbbi faydalarına değinen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Esat Erdem Türemen, “Açlık süresi uzadıkça insülin duyarlılığı artıyor yani hücreler şekeri daha etkin kullanmaya başlıyor. Bu da glukoz seviyelerinin düşmesine yardımcı oluyor. Ayrıca diyabet riski azalabiliyor, trigliserid ve LDL kolesterol değerlerinde iyileşme görülebiliyor, karaciğer yağlanma riski düşüyor. En dikkat çekici noktalardan biri de hücrelerin kendi kendini temizlediği otofaji sürecini başlatması. Bu süreçte vücut hasarlı proteinleri parçalayıp geri dönüştürüyor. Yani aralıklı oruç, vücudun kriz moduna değil, tam tersine bir bakım moduna geçmesini sağlıyor” dedi.</p>

<p><strong>Hücreler adeta hurdalarından arınıyor</strong></p>

<p>16 saatlik açlık ve 8 saatlik beslenme aralığından oluşan 16/8 modelinin özellikle çalışan bireylerin günlük rutinine en kolay uyum sağlayan aralıklı oruç yöntemi olduğunu belirten Uzm. Dr. Türemen, “Açlık süresi 16 saate yaklaştığında hücreler enerji azalmasını bir uyarı olarak algılıyor ve otofaji adı verilen doğal onarım süreci başlıyor. Otofaji, hücrenin hasarlı proteinleri ve işlevini yitirmiş yapıları parçalayıp geri dönüştürdüğü bir iç temizlik mekanizması. Bu dönemde anabolik sinyaller azalır, vücut büyüme modundan onarım moduna geçer. Hayvan çalışmalarında otofajinin Alzheimer, Parkinson, diyabet ve yaşlanma süreçleri üzerinde olumlu etkiler gösterdiği; insanlarda ise insülin direncinin azalması ve mitokondri fonksiyonlarının iyileşmesiyle ilişkili olduğu ortaya konmuştur” diye konuştu.</p>

<p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Esat Erdem Türemen, aralıklı oruçla ilgili yanlış bilinen noktaları şöyle sıraladı:</p>

<p><strong>Aralıklı oruç sadece kilo vermek içindir</strong></p>

<p>Aralıklı oruçta esas değişim vücudun açlıkla birlikte enerji kullanımını yenilemesi ve hücrelerin kendini onarmaya başlamasıdır yani etkisi yalnızca kilo kaybıyla sınırlı değildir.</p>

<p><strong>Açlık vücuda zarar verir</strong></p>

<p>Aralıklı oruç yönteminde kişi günlük ihtiyaç duyduğu vitamin ve mineralleri aldığında açlık bir kriz değil, kontrollü bir onarım sürecidir.</p>

<p><strong>Aralıklı oruç herkes için uygundur</strong></p>

<p>Hamileler, kronik hastalığı olanlar ve düzenli ilaç kullananlar aralıklı oruca başlamadan önce mutlaka doktora danışmalıdır.</p>

<p><strong>Aralıklı oruçta sıvı alımı da durdurulur</strong></p>

<p>Aralıklı oruç yalnızca yeme düzenini sınırlar, su tüketimi bu dönemde devam etmesi gereken temel bir ihtiyaçtır. Gün içinde yeterli su içmek vücudun dengede kalmasına yardımcı olur ayrıca şekersiz çay ile kahve de tüketilebilir.</p>

<p><strong>Yeme saatinde sınırsız yemek serbesttir</strong></p>

<p>Bu yaygın bir yanılgı olsa da beslenmenin içeriği ve ölçüsü her zaman önemlidir. Dengesiz veya aşırı kalorili beslenmek aralıklı orucun etkilerini azaltır.</p>

<p><strong>Aralıklı oruç kan şekerini aşırı düşürür</strong></p>

<p>Aralıklı oruç diyetini uygulayan sağlıklı bireylerde kan şekeri kontrollü şekilde düşer. Risk daha çok diyabet hastaları içindir ve onlar için süreç mutlaka doktor kontrolünde ilerlemelidir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 26 Nov 2025 16:37:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/aralikli-oruc-vucudu-bakim-moduna-sokuyor-1764164259.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Florürün dozu önemli, fazlası zararlı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/florurun-dozu-onemli-fazlasi-zararli-7808</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/florurun-dozu-onemli-fazlasi-zararli-7808</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimi Dr. Öğr. Üyesi Şebnem N. Koçan, çocuklarda florür kullanımı, diş bakımı ve ebeveyn gözetiminin önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Diş hekimleri bireysel koşullara göre flor uygulamasına karar verir!</strong></p>

<p>Florürün kuyu ve artezyen sularında, deniz ürünlerinde, çayda bulunan bir element olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Vücudumuzun belli bir miktarda florüre ihtiyacı var.” dedi.</p>

<p>Diş hekimlerinin çürük aktivitesi, tüketilen su ve gıdaların içeriğindeki florür miktarı gibi bireysel koşulları göz önüne alarak, profesyonel flor uygulamasına karar verdiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Koçan, “Gerekli görüldüğü takdirde her yaşta florür uygulanabilir. Ancak florürün uygulanma yolu ve dozu çocuğun yaşı ve genel durumuna göre değişiklik gösterebilir.” şeklinde konuştu.  </p>

<p><strong>Fazla florür alımı bazı sağlık sorunlarına yol açabilir!</strong></p>

<p>Uygun dozda ve zaman aralıklarında olduğunda florür uygulamalarının herhangi bir zararı ya da yan etkisi olmadığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Günlük alınan florür miktarı gerekenden fazla olduğunda, alınan doz miktarına bağlı olarak birtakım sorunlar ortaya çıkabilir. Dişlerde lekelenmeler, kemiklerde fazla florür birikmesi, tiroit hastalığı, büyüme geriliği, böbrek fonksiyonlarında bozulma, sinir ve beyin gelişiminin etkilenmesi gibi problemler görülebilir.” uyarısını yaptı.</p>

<p><strong>Florür, dişleri çürüğe neden olan asitlere karşı daha dirençli hale getirir! </strong></p>

<p>Florürün uygulanma şekline göre 1-2 saat kadar yemek yenmemesi ve su içilmemesi gerektiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Dişler fırçalanmamalı veya silinmemelidir.” dedi.</p>

<p>Dişlerde geçici bir renk değişikliği olabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Koçan, “Florür, dişlerdeki mineral kristallerinin içine girerek, çürüğe neden olan bakteriler tarafından salgılanan asitlere karşı dişlerin daha dirençli olmasını sağlar. Aynı zamanda florürün antimikrobiyal özelliği vardır. Çürüğe neden olan bakterilerin ürettiği asit miktarının azalmasını sağlar. Yeni başlayan çürüklerin ilerleme hızını ya da tamamen durdurarak dişin tedavi edilme gereksinimi azaltır. Profesyonel florür uygulamalarının 6 ayda bir yapılması önerilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>6 yaşından önce çocuğun el becerisi kendi dişlerini etkin biçimde temizleyecek kadar gelişmez!</strong></p>

<p>Çocukların ilk süt dişi sürdükten sonra 6 ay içinde ya da 12 aylık olmadan önce ilk diş hekimi kontrolünün yapılması gerektiğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Şebnem Koçan, “Çocuk için gerekli olan diş bakımı eğitimi aileye ilk diş muayenesi sırasında verilir.” dedi.</p>

<p>Çocukların 12 yaşına gelene kadar ağız ve diş bakımının ebeveynler tarafından takip edilmesi gerektiğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Koçan sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“6 yaşından önce çocuğun el becerisi kendi dişlerini etkin biçimde temizleyecek kadar gelişmemiş olur. El becerisinin gelişebilmesi için önce kendi dişlerini fırçalaması sağlanmalı, ardından ebeveyn tekrar fırçalamalı. 6-12 yaş arası dönemde ise çocuklar kendi dişlerini temizleyebilecek el becerisine sahip olur. Ancak dişlerin tam olarak temizlendiğinden emin olunması için çocukların ebeveyn gözetiminde diş fırçalaması önerilir. Bu nedenle çocukların kendi kendilerine diş fırçalamaya başladıkları yaş olan 6 yaş civarında diş hekimi tarafından, mümkünse birebir olarak diş hekimi kliniğinde veya okullarda toplu olarak diş sağlığı eğitimi verilmesi yararlı olacaktır.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 26 Nov 2025 16:37:05 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/florurun-dozu-onemli-fazlasi-zararli-1764164225.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı dişlerin temelini ebeveynler atıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/saglikli-dislerin-temelini-ebeveynler-atiyor-7798</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/saglikli-dislerin-temelini-ebeveynler-atiyor-7798</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimi Dr. Öğr. Üyesi Şebnem N. Koçan, çocuklarda diş sağlığının korunmasında ebeveyn sorumluluğu, doğru beslenme, düzenli diş fırçalama ve kontrollerin önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Süt dişlerinin korunması, genel ve kalıcı diş sağlığı için önemli!</strong></p>

<p>Çocuklarda diş bakımı konusunda ebeveynlere büyük sorumluluk düştüğünü dile getiren Çocuk Diş Hekimi Dr. Öğr. Üyesi Şebnem N. Koçan, “Çocuklar henüz kendi ağız ve diş bakımını yapabilecek düzeyde değillerdir.” dedi.</p>

<p>Çocukların büyüme ve gelişme dönemlerinde süt dişlerinin beslenme kadar önemli olduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Koçan, “Çocukların konuşmayı öğrendikleri dönemde özellikle ön dişler bazı seslerin çıkartılmasında önemlidir. Bu dişlerin korunması çocukların genel sağlığı açısından ve daimi dişlerin korunması için de gereklidir. Daimi dişler doğal yer tutucu işlevi görürler ve süt dişlerinin erken kaybedildiği durumlarda daimi dişlerin sürmesinde bir takım problemler ortaya çıkabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ebeveynler istikrarlı olursa çocuklar uyum sağlar!</strong></p>

<p>Ebeveynlerin çocuklarına günde 2 kez diş fırçalanması gerektiğini anlatmalarının önemli olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Şebnem N. Koçan, “Çocuğun yaş aralığına göre diş fırçası ve macun seçimi önemli. Ancak diş fırçalamanın düzenli bir şekilde yapılması daha da önemli bir husus. Çocuklar başlangıçta diş fırçalatmak istemeyip bu durumdan kaçabilir. Ebeveynlerin bu konuda istikrarlı olması durumunda her çocuk bu sürece uyum sağlar.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Karbonhidrat ve şeker içeriği yüksek yiyeceklerden uzak durulmalı!</strong></p>

<p>Beslenmenin diş çürüklerindeki etkisinin oldukça büyük olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Şebnem N. Koçan, “Çikolata, şekerleme, cips, kraker ve diğer karbonhidrat ve şeker içeriği yüksek yiyeceklerden uzak durulması gerekiyor. Bu tür yiyeceklerin çürük oluşturma ihtimali yüksek. Bu nedenle bu tip yiyeceklerin olabildiğince sınırlandırılması çocuğun diş sağlığı açısından önemli.” dedi</p>

<p>Beslenmenin dışında ise düzenli diş kontrollerin yapılmasının önemli olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Koçan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Çürükler ilk zamanlarda çok anlaşılamayabilir ve bir ebeveyn bu durumu anlayamayabilir. Ağrı ortaya çıkması ve çürüğün görünür hale gelmesinden sonra tedavinin biraz daha zorlaşacağı söylenebilir. Özellikle küçük çocuklar için bu durum daha da zorlaşabilir, fakat tedavi etmek mümkündür.” </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Nov 2025 20:01:33 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/saglikli-dislerin-temelini-ebeveynler-atiyor-1762966893.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyabet alarmı: 2045’te hasta sayısı 700 milyona ulaşabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/diyabet-alarmi-2045te-hasta-sayisi-700-milyona-ulasabilir-7794</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/diyabet-alarmi-2045te-hasta-sayisi-700-milyona-ulasabilir-7794</guid>
                <description><![CDATA[Günümüzde en yaygın kronik hastalıklardan biri olan diyabet, yaşam kalitesini ve genel sağlığı ciddi biçimde etkiliyor. Kandaki glikoz düzeyinin artmasıyla idrarın tatlılaştığını fark eden Mısırlıların, milattan önce 1500’lü yıllarda bu hastalığı “tatlı idrar” olarak tanımladıklarını aktaran Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Yüzyıllardır bilinen bu hastalıkta düzenli takip, sağlıklı beslenme, yeterli fiziksel aktivite, stres kontrolü ve ideal kilonun korunması büyük önem taşıyor. Bu alışkanlıklarla diyabet riskini azaltmak ve hastalığın ilerlemesini önlemek mümkün” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p>İnsülin direnci, insülin eksikliği ya da her iki durumun birlikte görülmesiyle ortaya çıkan ve yüksek kan şekeriyle seyreden diyabet, dünya genelinde ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Diyabetli birey sayısının 2045’te 700 milyon olacağının öngörüldüğünü belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Ülkemizde 20 yaş üzeri her 100 kişiden yaklaşık 15’inin diyabetli olduğu tahmin ediliyor. Şu anda Avrupa’da en fazla diyabetli bireye sahip üçüncü ülke olan Türkiye’nin 2045’te de dünyada en yüksek diyabetli nüfusa sahip ilk 10 ülke arasında yer alması bekleniyor” dedi.</p>

<p><strong>Tip 1’de insülin tedavisi şart</strong></p>

<p>Diyabetin temel olarak Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere iki farklı türü bulunduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Tip 1 diyabette genetik yatkınlığa ek olarak bazı çevresel tetikleyiciler hastalığın ortaya çıkmasına neden olur ve vücut insülin üretemez hale gelir. Dolayısıyla Tip 1 diyabette insülin tedavisi yaşam için zorunludur. Tip 2 ise daha çok yaşam tarzı, obezite ve hareketsizlikle ilişkilidir ve vücut insülini yeterince kullanamaz. Bu nedenle sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve kilo kontrolü gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle Tip 2 diyabetin önüne geçmek ve hastalığı kontrol altında tutmak mümkün” dedi.</p>

<p><strong>&nbsp;Kazalardan sonra en sık amputasyon nedeni diyabet</strong></p>

<p>Diyabetin, trafik kazalarından sonra en sık görülen ayak kesilme nedeni olduğunu vurgulayan Akın, “Bu durum, diyabetin ciddiyetinin asla göz ardı edilmemesi gerektiğini en çarpıcı şekilde gösteriyor. Böbrek yetmezliğinin en önemli nedenlerinden biri olan diyabetin yaygın belirtileri arasında sık idrara çıkma, aşırı susama, iştah artışı, halsizlik ve ağız kuruluğu yer alıyor. Tedavi edilmediğinde böbrekler, damarlar ve kalp başta olmak üzere birçok organı etkileyen hastalık, kalp-damar hastalığı riskini üç kata kadar artırıyor. Ayrıca erişkinlerde körlüğe ve ciddi dolaşım bozukluklarına da yol açabiliyor” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Nov 2025 19:56:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/diyabet-alarmi-2045te-hasta-sayisi-700-milyona-ulasabilir-1762966571.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalnızlıkta doz önemli!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.ahajans.com.tr/haber/yalnizlikta-doz-onemli-7790</link>
                <guid>https://www.ahajans.com.tr/haber/yalnizlikta-doz-onemli-7790</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, 11 Kasım Yalnızlar Günü kapsamında yalnızlığın nedenleri, olası yararları ve zararları ile birey üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Başkalarına alan açmayan biri, sonunda yalnızlıkla karşılaşabilir!</strong></p>

<p>Modern dünyada yalnızlığın sosyolojik ve psikolojik birçok nedenden kaynaklanan karmaşık bir olgu olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Eskiden köylerde insanlar birbirine bağımlıydı ve sosyal etkileşim yüksekti. Ancak günümüzde bireyler yalıtılmış konutlarda ve geçici yerleşimlerde yaşadıkları için aidiyet duygusu gelişmiyor ve derin sosyal ilişkiler kurmak zorlaşıyor.” dedi.</p>

<p>Yalnızlığın psikolojik nedenlerine değinen Aydın, “Bu yüzyılın en büyük problemlerinden biri olarak narsisizm, kişinin kendini aşırı önemli ve hayatın merkezinde görmesi, diğerlerinden üstün olduğunu düşünmesidir. Bu bakış açısıyla yaşayan bir birey, diğer insanlara alan açmaz ve fedakarlık yapmaktan kaçınır. Bu tek kişilik dünyada ötekine yer olmadığı için, kişi sonunda yalnızlıkla karşı karşıya kalabilir. Bazı insanlar, dışlanmışlık, hayal kırıklıkları veya ilişkilere dair olumsuz beklentiler nedeniyle yalnız kalmayı seçerler. Geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler, gelecekteki ilişkilerde de benzer sonuçların yaşanacağına dair bir korku yaratabilir. Bu korkularla başa çıkmak için, insanlar sosyal ilişkilerden kaçınmayı tercih edebilirler.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Yalnızlık, kişinin istediği gibi yaşamasına olanak tanır!&nbsp;</strong></p>

<p>Yalnız olmanın, beraberinde dezavantajlar getirse de, aynı zamanda bir konfor da sağladığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Hesap soran kimsenin olmaması, birileri için bir şey yapma gereksiniminin olmaması, kişinin istediği gibi yaşamasına olanak tanır. Bazı insanlar bu konfordan vazgeçmek istemezler ve bu yüzden yalnızlığı tercih ederler.” dedi.</p>

<p>Kapitalist dünyada, birçok insanın motivasyon kaynağının maddi meseleler olduğuna dikkat çeken Aydın, “Bir ilişkinin maddi dönüşü olmadığında, o ilişkiyi derinleştirmenin anlamını sorgulayan insanlar, ilişkilerden kaçınabilirler. Maddiyatın temel motivasyon olduğu bir yaşamda, derin sosyal ilişkiler kurmak zorlaşır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kalabalık içinde de yalnızlık hissi yaşanabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>İnsanların yalnız hissetmeleri ile sosyal izolasyon arasında temas eden bazı noktalar olmakla birlikte, her yalnız insanın veya yalnız hisseden kişinin sosyal olarak izole olduğunu söylemenin mümkün olmadığını vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Yalnızlık, kişinin etrafında kimsenin bulunmaması anlamına gelmez; aksine, kalabalıklar içinde de yalnızlık hissi yaşanabilir.” dedi.</p>

<p>Çok çocuklu bir ailede büyüyen bir çocuğun veya yoğun bir sivil toplum kuruluşunda yer alan bir bireyin kendini yalnız hissedebileceğini kaydeden Aydın, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bu durum, kişinin bulunduğu ortama, duruma ve diğer bireylere aidiyet hissetmemesi ile ilgilidir. Kişi, bulunduğu ortamda kendini değerli, sevilebilir, takdir edilen bir parça olarak görmüyorsa, çevresindeki insan sayısından bağımsız olarak yalnızlık hissedebilir. Çok çocuklu ailelerde rekabet ve kıyaslama, bir çocuğun kendini aileye ait hissetmemesine yol açabilir. Sosyal izolasyon, bireyin diğerlerinden fiziksel olarak ayrılmasıyken, yalnızlık öznel bir deneyimdir ve olumlu ya da olumsuz olabilir. Sosyal izolasyon ve yalnızlık kesişebilir ancak aynı şey değildir.”</p>

<p><strong>Yalnızlık, yaratıcı bireylerin üretkenliklerini artırabildikleri bir süreç olabilir!</strong></p>

<p>Yalnızlığın bireyin içsel bir deneyimi olduğunu yineleyen Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Kişisel meselelerini düşünme, kendini ve diğer insanlarla ilişkilerini sorgulama ve yaratıcı süreçlerde bulunma zamanları olarak tanımlanabilir.” dedi.</p>

<p>Bu bağlamda, yalnızlığın her zaman olumsuz bir durum olarak görülmemesi gerektiğine işaret eden Aydın, “Aksine, yaratıcı bireylerin üretkenliklerini artırabildikleri, derin düşüncelere dalarak kendilerini ve dünyayı daha iyi anlayabildikleri bir süreç olabilir. Bir şairin geceleyin yalnız başına kaldığında şiir yazması, yalnızlığın yaratıcı süreçler için ne denli önemli olabileceğini gösteriyor. Benzer şekilde, başarılı mühendisler de uzun saatler boyunca diğer insanlardan izole bir şekilde çalışarak büyük projelere imza atabilirler. Bu tür yalnızlık, tercih edilmiş ve ideal hedeflere ulaşmak için gerekli bir süreçtir. Bu süreçte birey, sosyal açıdan izole olmanın bedelini öderken, aynı zamanda büyük bir tatmin ve huzur duygusu yaşar.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Yalnızlık, bireyde derin duygusal yaralar oluşturuyorsa zararlı hale gelir!&nbsp;</strong></p>

<p>Ancak yalnızlığın, dozu ayarlanmadığında bireyi zehirleyebilecek bir ilaç gibi olduğunun altını çizen Uzman Klinik Psikolog Cumali&nbsp;Aydın, “Pandemi sonrası dönemde, insanların daha fazla yalıtıldığı ve sosyal etkileşimlerinin azaldığı gözlemlendi. Bu durum, yalnızlığın hangi noktada bir probleme dönüştüğünü sorgulamamıza neden oldu.” dedi.</p>

<p>“Eğer yalnızlık, bireyde derin duygusal yaralar oluşturmaya başlıyorsa, sevilmediğini, hayatta bir yerinin olmadığını ve aidiyet duygusunun eksik olduğunu hissetmesine yol açıyorsa, bu durum yalnızlığın zararlı bir hale geldiğini gösterir.” Diyen Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yalnızlığın bireyin fiziksel ve ruhsal sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olabilir. Yalnızlık hissi uyku problemlerine, stresin artmasına ve bu stresin vücutta çeşitli sağlık sorunlarına yol açmasına neden olabilir. Yalnız bireylerin obezite, tansiyon problemleri, depresyon ve anksiyete bozukluğu gibi psikiyatrik hastalıklara yakalanma olasılıkları daha yüksektir. Bu bireyler, ruhsal açıdan daha kaygılı ve endişeli olma eğilimindedir.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 11 Nov 2025 13:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.ahajans.com.tr/images/haberler/2025/11/yalnizlikta-doz-onemli-1762858692.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
